Lale Şeyda Gülsoy | Kırmızı, Sert ve Soğuk!

Lale Şeyda Gülsoy | Kırmızı, Sert ve Soğuk!

Lale Şeyda Gülsoy “Kırmızı, Sert ve Soğuk!” adlı öyküsüyle Edebiyat Daima’da

Lale Şeyda Gülsoy | Kırmızı, Sert ve Soğuk!

-Tüm bahtsız kelebeklere-

“Her şeyin bir zamanı var. İşler vakitlere rehinli. Tüm zamanların ariflerine, çağlarında büründükleri hallerine selam verme vakti. Yeni bir yolculuk zamanı. Bir yerden kalkıp bir yere varılacak. Kendinden başlayan yol, yine kendinde noktalanacak. Her şey birdenbire olacak.”

Uyanır uyanmaz ellerine bakıyordu her sabah. Bunu boşluğa bakar gibi yapıyordu. Bu bakış, bir tek an sürüyordu. “Boşluk” diye sayıklıyordu içinden. Her şeyin içinde döndüğü boşlukla yüzleşiyordu her sabah. Mutlak sıfır noktasındaydı. Kara deliğe düşmüş gibi. Ellerinden sonra, ayaklarını yokluyordu göz ucuyla sonra. Bunlar, onun ayakları mıydı? Tanımıyordu ayaklarını da elleri gibi. Tanıdık olan tek şey, uzaklardan burnuna çalınan o kokuydu. Geniz yakan, kesif bir koku. Evin yakınındaki denizden geliyordu.

Evet, ilk cümleler bunlar olmalı.

“Biliyor musun, etrafımızda kozmik bir deniz var, hem de mora çalan mavi bir deniz ve biz içinde kulaç atıp duruyoruz. Bazı alışılmamış yargıların kafasına delilik çuvalı geçirmek, çuvalın ağzını da itinayla ve sımsıkı bağlamak adettendir biliyorum, ama yine de o denizi görmezden gelemezdim.” diyen bir adamın hikâyesini yazmaya tam da böyle başlamalıyım.  

Hikmet’in hayatını yazmaya karar verdiğimden beri, evde kâh salondaki mermer sehpanın etrafında kâh upuzun bir tüneli andıran holde işte böyle kendi kendime konuşarak dolanıyorum. Tünelin ucundaki ışık sayesinde bir şey görmek ya da göstermek derdindeyim de, o tüneli sabırla ve kararlılıkla sırf bunun için yürüyorum sanki. Bu arada, bin dereden su getirdi Hikmet.  Biyografisinin yazılmasını zerre istemedi. Hikâyesini, onun ağzından olduğu gibi yazmam karşılığında ikna oldu. Laf aramızda, Hikmet bildim bileli kendi kendine konuşurdu. Birinin hayatını anlatmak için, onun hayatının içine fazlaca girince galiba ona benzemeye başlıyordu insan. Hikmet, benim çocukluk arkadaşımdı. Onun yaşadıklarına bir nebze olsun tanıktım. Bir nebze olsun diyorum, çünkü biz yaşanan olayları bilsekte o olayların yaşayanlarda açtığı dehlizleri; oradan akan artezyenleri ve o artezyenlerin bir gün hangi kılıkta yeryüzüne püsküreceğini hiç bilemiyoruz. Bende bilemezdim. Herkesin renkler dünyasında ait olduğu bir renk vardır ya, Hikmetin rengi maviydi. Sessiz, derin, sorumluluk sahibi, görünenin ardındaki görünmeyeni aramaya çıkmış kararlı bir ruhtu Hikmet. Tek bildiğim buydu. Benimki de hep mor olarak kaldı. Tutku ve gözü kara bir cesaret belirledi hayatımın yönünü. Yıllar içinde, o bilim adamı oldu. Ben de, çocukluk hayalim olan araştırmacı gazeteciliğin peşine düştüm. Hikmet’in yaptığı son çalışma günlerce basın dünyasını meşgul ederken, ben bir proje için gittiğim Kanada’dan daha yeni dönmüştüm. Hikmet ortaya yeni bir teori atmıştı ve bilim dünyasının taşlarını deyim yerindeyse yerinden oynatmıştı.

Teoriye göre, evrendeki her şey enerjiydi ve biz, sürekli hareket halinde olan bir enerji denizinde yaşıyorduk. Boşluk bile hareketsiz bir alan değildi; olağanüstü elektromanyetik çalkantılar içeriyordu. Öyleyse mutlak sıfır olarak nitelenebilecek bir noktanın bile enerjisi vardı.  Uzay, üzerinden uçan pilota dümdüz görünen ama içine düşen bahtsız kelebek için feci bir keşmekeş olan bir okyanustan farksızdı. ‘Bahtsız kelebek!” diye geçirdim içimden. Uzay, daha yakından bakıldığında daha fazla hareketlilik gösteriyordu, yapının içine girince ise her yer sicimlerden ve kara deliklerden oluşuyordu. Kara deliğe giren maddeler, yapı taşlarına ayrılarak sonsuza kadar kayıplara karışmıyorlardı. Kara deliklerin arka kapıları vardı ve bu kapılar, paralel evren adı verilen başka bir boyuta açılıyorlardı.  Bir madde kara deliğin arka kapısına yaklaştıkça, ona etki eden yerçekimi kuvveti azalmaya başlıyordu ve madde, kendisini başka bir evrende buluyordu. “Evren aynen matruşka bebekler gibi birbirinin içine geçmiş birçok evrenden oluşur. Her evrenin içinde, kara deliklerle birbirine bağlı birçok evren daha olabilir”  cümlesi, çalışmanın en dikkat çeken kısmıydı. Hikmet hakkındaki haberi satır satır okuduğum an anlamıştım. Hem özlem gidermem, hem de olanı biteni birde onun ağzından dinlemem için Hikmet’i görme zamanım gelmişti.

“Her şeyin bir hazım süresi var hayatta. Bir tek an. Öyle bir şey ki bu, kavramak zaman alıyor. Zaman diyorum, insanların aklına hemen saatler ve onların tik taklarına sıkıştırılmış aralarda yaşanılan koşuşturmacalar geliyor. Avuçlarından koca bir ömür kayarken, bunu kum saatindeki kum tanelerine benzetip rahatlıyorlar. Böylesi, kulaklarına daha şiirsel geliyor olmalı. Çünkü bana da öyle gelirdi bir zamanlar! Artık gelmiyor. Bazı şeyleri alatmak için erken diyorum, insanların akıllarına hemen sabahın körü, karga ilk yemeğini yemeden yapmaya başladığı otomatik işler silsilesi geliyor. Bana da öyle gelirdi bir zamanlar! Artık gelmiyor. Bir tek anda oluyor bütün bunlar. Bir tek anda her şey değişiyor. Önünde bir kapı, kapının ardında bambaşka bir evren beliriyor. ”

Mahallelinin deyimiyle ‘Gözlük Hikmet’ o gün çay bahçesinde buluştuğumuzda, burnunun ucuna düşen gözlüğünü el çabukluğuyla düzeltip bana bunları söylemişti. Mevsimlerden bahardı. Hikmet de, bende artık orta yaşlarımızın sonlarındaydık. Yaşlılık denilen ılıman iklime doğru sürüyorduk atımızı, bu bizim kendi aramızda bulduğumuz bir benzetmeydi. Çünkü atını şahlandırmaktı yaşamak! Bizim atımızın terkisinde, bizi biz yapan anılar vardı. O büyük şokun üzerinden yıllar geçmişti. Köprünün altından nehirler akmıştı. Hatta nehirler denize bile ulaşmıştı. Çocukluk arkadaşım karşımda oturuyordu ve bana, yeni buluşunu daha doğrusu yeni buluşuna kaynaklık eden süreci anlatıyordu. Bense, Hikmet’in anlattıklarını yalnızca kayıt cihazıma değil kalbime kaydediyordum.

Hikmet, o olaydan beri yıllardır aynı saatte uyanıyordu. Sonra saate bakıyordu. Saat 03.02. Her seferinde,  biraz daha uyumaya çabalıyordu. Olmuyordu. Sonra, tekrar uyuyordu. Saat yedide, çalar saatin zili ile uyanıyordu. Son bir gayretle yerinden doğruluyordu. Sokak kapısını açıyor ve ağır aksak adımlarla sabaha doğru yürüyordu. Ağzına lokma koymadan, çayını uzun uzun kaynatmadan yürüyordu. Sıradan bir sabaha,  gecenin izlerini gözlerinden silemediği halde bunu pek umursamayan insanların arasına dönüyordu.

Derken bir sabah, arabasını Vefa’daki seminerine yetişmek için hızla sürerken önüne aniden bisikletli bir çocuk çıktı. Çocuğa, “Dikkat etsene evladım!” derken sesinin boğukluğu dikkatini çekti. Sesi, başkasının sesi gibiydi. Her zamanki gibi bir sabahta değildi zaten. Yıllardır öyle değildi. Nedense, en çok o sabah bu gerçek tokat gibi çarptı yüzüne. Sabah, Hikmet için artık kızarmış ekmek, fokurdayan çay, Boğaz’da denizi örten hafif bir sis, motor gürültüleri, köşe başındaki yaşlı çam, her sabah avuçlara bırakılan güneş, aydınlıkla karanlığın bitimsiz yer değiştirişi demek değildi. İnsanlar da, öyle sözünü ettikleri kadar halden anlamıyorlardı.

Bunları dinlerken içim sızladı. Bende mi o halden anlamayan, vefasız arkadaşlardan biriydim acaba? Bir an olsun düşünmüş müydü bunu Hikmet? Aslında, o günlerin sonrasında onu sürekli arayıp sormuştum. Hastanede kaldığı haftalar boyunca, yanına uğramıştım defalarca. Hastaneden çıkınca, kendini iyice mesleğine adamıştı Hikmet. Onu, zorla birkaç kez Teodor’un Rumeli Hisarındaki balıkçı barınağına götürmüştüm. Rakının dibine vurmuştuk birlikte. “Geçer” demiştim. “Geçecek” demişti. “Geçti” bile demişti hatta.

“Bütün bunlar, kalbe çöreklenmiş bir acının yangınının söndüğüne ikna olmaya yeter mi?”  dedim kendi kendime. Çok kızdım kendime. Bu sırada,  Hikmet’in haminnesinin zihnine mıh gibi çakılan o meşhur sözüne gelmişti konu: Dost kara günde belli olurdu.   “Sarsıntılar, binalar için bir çeşit sağlamlık testidir dedi Hikmet. Kirişleri, kolonları gözden geçirmek gerekirdi. İlişki kurmakta, bina yapmaktan farksızdı ve insanlar, tıpkı bina yaparken olduğu gibi ilişki kurarken de malzemeden çalabilirdi. Bu nedenle, insanların gerçek yüzlerini görmek diye bir şey vardı. Hani, metruk evlerin kırık pencereleri gazete kâğıdıyla kaplanınca, pencerelerdeki o kırığı görmezdin. Sonra bir gün rüzgâr çıkardı ve kâğıtlar paramparça olurdu. Pencerenin kırık olduğu, ayan beyan ortaya çıkardı. Yani, penceredeki kırığa ayardın. İçinin neden yangın yerine döndüğüne de, işte böyle ayardın. Issızlaşan eski fotoğraflarda, söyleşen ve gülüşen o insanlar şimdi neredeydi? Bahçendeki çiçeklere ne olmuştu? Toprağın neden bu kadar çatlamıştı? Kuşlar, neden meyvesiz kalmış ağaçlarına uğramaz olmuştu? Bunları da sormak isterdin birilerine. Hikmet ise bu soruları birilerine değil, haminnesine sormak istiyordu. Nedenini de şöyle anlatmıştı bana:

“Çocukken, haminnemin dibinden ayrılmazdım ben. Ne yapsa, uzun uzun seyrederdim onu. Birde, onda her sorunun cevabının olduğuna inanırdım çocuk kalbimle. Bir gün, tahta yer sofrasında hamur açarken, “Şuncacık elekten eccük un mu geçiriliy saniysin gurban? Öyle olmiy… Dünya halı gülgez değil ki? Haggeti başga bu devranın. Esvabına bakmiysen. Gövdene bi yara bi sızi yapışiy yoğusam.” demişti. Zihnimin uçurumunda, sesi çınladı durdu yıllarca. Zihnimin uçurumunda, karımın ve çocuklarımın şen sesi çınladı durdu yıllarca. Gerisi boşluk. Boşluk yalnızca. Herkes uykudayken, bir çatırtı duydum. Uyandım. Yerin derinliklerinden geliyordu çatırtı. Her şey bir anda oldu. Yalnızca İzmit’te oturduğumuz bina değil, gök üstümüze yıkıldı. Hastanede açmışım gözümü. Gözümün önünde Engin ile Meryem’in çocuk yüzleri. Engin’in ona almamız için kendini yerlere attığı ambulans arabasının sirenleri çalıyor her yerde. Meryem’in sulu boya ile resim yaparken yüzü gözü batmış yine. Karım Nermin’in huzur veren sesini duyuyorum. “Buradayım Hikmet” diye sesleniyor. “Bana sesleniyor Nermin.” diyorum. “Geldim karıcığım.” diyorum. “Geç kaldım biraz. Özür dilerim.” Doktor, nemli gözlerle benimle konuşmaya çalışırken sesi titriyor. “Çok, çok üzgünüz Hikmet Bey. Metin olun. Başınız sağolsun…” Gerisini duymuyorum. Bir hemşirenin, hıçkırarak odadan çıkışını görüyorum belli belirsiz. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum: “Yaşamak istemiyorum. Anlyor musunuz? İstemiyorum. Yaşamak. Yaşamak. Hiçbir anlamı yok benim için artık. Beni de öldürün. Beni de… öl-dü-rün. Hasta bakıcılardan biri sakinleştirici bir iğne yapıyor. Gerisi boşluk. Yalnızca boşluk. Kırmızı, sert ve soğuk!”

“Geçti Hikmet.” diyorum. Onca zaman geçti. Aslında, basbayağı dilim tutuluyor. Kalakalıyorum öylece. Dinlemekten başka bir şey gelmiyor elimden. Acılı bir adamdan ya da keçileri kaçırmış bir bilim adamından daha fazlasını görmeme izin veren arkadaşımdan, boşlukta süzülürken başka kapıların varlığını nasıl keşfettiğini ve o kapılardan nasıl geçtiğini dinliyorum. “Var o kapılar!” diyor. “Bazen, ölmeden önce de ölüyorsun ve o kapılardan geçiyorsun. “Bu bir tılsım ve bu tılsımı, ancak dünyaya bir çocuğun gözleri ile bakarsan görebiliyorsun. Çünkü çocukların sezgileri vardır. Yetişkinlerin dünyası, varsa yoksa akıldır. Varsa yoksa hep güçlü durmak lazımdır. Güçlü durmak, yetişkinlerin dünyasında en keskin acıyla da sınansan acını yok saymak sanılır. Canı yananlara, papağan gibi hep aynı cümleler tekrarlanır. Hayat devam ediyor denir. Zaman, her şeyin ilacı denir. Hayat nelerden sonra ve hangi bedellerin karşılığında devam eder? Bunu ateşle yanıp kavrulan kimse, asıl ona sormalı. Ateş, en fazla düştüğü yeri yakar çünkü. Herkes, boşluğu biraz böyle tanır. İçindeki tiz çığlık sana kalır. Bir tek an. Her şey, bir anda olur.”

Sonra, şefkatle omzuma dokunuyor Hikmet. “Yanlış anlama, senin çaban çok kıymetli. Hem de çok. Ama evrensel yasalar böyle.” diyor bana.

Bunu da yaz mutlaka:  “Acı yalnız yaşanır ve yalnız geçilir o kapılardan eninde sonunda…”

                                                                                               

Edebiyat Daima
ADMINISTRATOR
PROFILE

Posts Carousel

Yorum Yap

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Latest Posts

Top Authors

Most Commented

Featured Videos

Etiketler

abbas marufi abdullah çakır abdulmelekiyan acabay adıgüzel afili ceket ah kusan zaman ahmedidai ahmet doğru ahmet menteş ahmet sarı ak akdeniz akif akifdut akşam sayıklaması albertcamus Ali Lidar Ali Necip Erdoğan alperbilgili anadan üryan bir yalnızlık anka kuşuna zümrüt Anlamayan BeniAdeme Gazel Anıl Cihan ardında yiten ben değilim Armağan Can arzu Arzu Alkan Ateş Arzu Tanrıverdi arzuözdemir aslan aslanoğlu Aslı Hilal Menteş ata atakaya aydın aydınakdeniz aygüner ayhan ayhan akdeniz ayten güler aytmatov ayçaerdura ayça erdura ayşenur kaya aydoğan ayşe şafak kanca aziz nayır açıkgöz aşk diye diye aşk hak aşk incinirse aşkmektubu aşk örtüyor gövdeni babek zamani bahaeddinözkişi bahar ayaklanmaları baltadergisi balçık baris barış barışerdoğan Barış Erdoğan barışmanço batı rüzgarları bayrıl bazı evlerin kış hali başağın diyalektiği başkalarını da düşün begüm şahbudak bekleyiş beni bir baharın göğsünde uyut ben olsaydım benzeşmek berna bernakarakaya beyazgemi beyzaege beyza yazıcıoğlu bijennecdi bir fincan kahvenin kahvenin çayın bardağın Birgül birgültemur Birgül Yangın Aslanoğlu birgülyangınaslanoğlu bir varlık masalı bir zamanlar bir çift yumru biter buralarda güneşin matemi bitişin mevsimleri Bit Pazarında Tarih Dersine Cevaben boyalı duvar Buket Uçar bulutun gözyaşı burak çelik burhan burhanaslan burhantuncay Burçin Laçin Altay buz çiçekleri büşra büşraünal camus canan çelik celladıma ceviri CeyCeyBey clemence damla nur akkirpi dağlardaki ter dedi-dedim defter deneme deniz denizkarakavalcı Deniz Kara Kavalcı dert dikimevi dervişzaim deryagündoğdu devrim horlu divan Dostoyevski doğa doğanay dulda dursunalisazkaya duvar Duyuru Duyurular Dönüşüm düğme ilikliği eda tosun Edebiyat Daima elem erk elif burcu özkan elifyavaş elimden tutabilse sesin ellerimde on dokuz yara elçin sevgi suçin emel Emel Bulut emel canpolat emelkoşar emel koşar emine gündüz menteş enver ercan enver sadri begit Enver Sadri Begit | İvo Bu Şairlik Telaşı Mı? eraysarıçam eray sarıçam ercan ercankesal ercanköksal ercan sağlam erdevir erdoğan Erguvan erguvan rengi yalanlar ergülen erhan erhankaraoğlan Erhan Çamurcu erkut tokman erkuttokman erman şahin ersin ersin kartal ersinkartal ersin taşdemir ertuğrul çoban erva erva zülal ünsal esingülez eskiliman esrakaraca esra karaca Ethem Baran evde kalmış zencefil eylül eşyalar fahriayhan faikmuharrem farsca fateme mahmudi Fatma Sümer Fatmasümer ferfiçkin kayboldu feritsürmeli fermuar ferruhzâd feyz kariha fuat fuatoskay fulya eyilik fuzuli füruğ füruğferruhzâd galip Galip ÇAğ galipçağ gamzekoç Gazel Yiğit gece fısıltısı gecenintılsımı gece rahminde cenin gerus gerus abdulmelekiyan gezi yazısı gittin bana giz Gökhan Yılmaz gölgemdeki ağrılar gönül gönülyonar gösteri toplumu gözlerin afrika Gülden Çevik Gülhan Tuba Çelik gülle güllüce gülsoy gülözen gülşah gülşahak gülşen gün bozumu Güngör gürhangürses güven güvenadıgüzel güven adıgüzel güven fatsa güvenini kırdım bir kere güzel yazı defteri güğüm Haber Haberler Hakan Sarıpolat Hakan Temiz Hakan Uslu hale alkay halil cengiz halil ibrahim emecen hande handeiçeliadabay hasan ali toptaş hasan temiz hasrettir azerbaycan hasta hatice hatice kübra öktem Hatice Tarkan Doğanay haticetarkandoğanay haticeyıldırım Hatice Yıldırım hayalet orkide haydar haydar ergülen heba herşeyibitirmeyidüşünüyorum hilal fırat hiç ihtimal Hûşeng İbtihac hüseyin hüseyin aygüner hüseyin sönmezler hırsız Iainreid ihtiyar banklar ihtiyardünya ilhan kemal ilyas alevi inceleme insan insannedir? intihar ilanları ismail ismailkılınç iz içeli jose saramago Kafka kalabalıkyalnızlıklar kalender kara kalkan kamyon kara karabürk karakaya karakoyun karanlığa tapanlar karaoğlan kartal karınca incitmez altur balyanın tuhaf intikam planı kavalcı kavşakta çevirme var kaya Kazuo Ishiguro kederbuselik kehribar kelebek ve kukla Kemal Özer Şiir Ödülü kimsesizliğe kiralık ışık hikayesi Kitap Kitaplık kitaplıktan Kitaplık Önü Klaros Yayınları kleopatra knut odegard kol düğmeleri korona koyu sersemlik kozan koşar kravat kronik satırlar kum kumdan keder kusey tangüler köpek kalbi köpeğin olayım hayat kürşat kürşatyozcu Küçürek Öykü kılınç kırmızı şiir kırık yazı istasyonu kırıkyazıistasyonu kısakürek kız kulesi boğaz ve aşk kızıltoprak kızılırmak Lale laleşeydagülsoy lale şeyda gülsoy latice bir mektup yaz bu gece leyla lord alfrad tennyson Louise Glück madak mahmud derviş mahrumiyet makyaj marazlı tren marktwain masal masiva mavi dünyanın insanları mayo mayıs mağara mehmet mehmet açıkgöz mehmetberkyaltırık mehmet yıldız mehmetyıldız mehmet çağan azizoğlu mehtapnas mektup melek melekler intihar etti melektemur merhametsizmerhamet merveyıldız meryem akyıldız metinsavaş meviza mevlüt şener mevsim etkisinden arındırılmış insan manzaraları Mihail Bulgakov muhamedburaktunay muhameterdevir muhammed münzevi muhammet Muhammet Erdevir muhammeterdevir muhsin hafız çakıroğlu murat muratalan murat erdi salık muratgöğekin Murathan Mungan murat serdar çakıroğlu Murat Soyak mustafa ersin taşdemir mustafaeverdi Mustafa Soyuer mustafa torun Mustafa Çiftçi müjgan münevversaral Naile Dire n apartmanı nar Nasrin Zabeti Miandoab Ncip Fazıl necatibey nehirlerim uzağa nesrin Nesrin Çoruh nesrinçoruh nilgün marmara nisa Nisa Eser nisaeser nisaleyla nota notaya nuritarkan okan alay okanlay olanlar olga tokarczuk orhantepebaş oskay osman osmanyücel ozanöztepe Oğuz Ertürk pekmez PerverNakçi Peyami Safa prelüt qadiri radikal şıkların sayımı rahmikızıltoprak rana Recep Kayalı Reşit reşitgüngörkalkan Romen Edebiyatı röportaj rüzgarın yolculuğu rıdvan yıldız sabah yağmuru sacettin ince saklambaç salıncak sama sama qadiri saniye Saniye Kısakürek saniyekısakürek sarmaşık sağlam seheraçıkgöz seher yerlikaya selcan ece Selcen Ece selinöyküata semanur semanurulu semra orhan şirip seni seviyorum Serap Yalçın Pamuk serbülent kaya serdar servan erdinç ses seval seval karakoyun sevda sevdamın şehri sevdasezergülle Sevda Sezer Gülle Sevinç Çokum Seydali Önal seyit mehdi musevi sezer sibel sibelmayo siir sinema Sipariş sokakta sorgu sorgu (I) sorgu (II) Suat Derviş suna suna kızılırmak sungurlar suzan yörük sylvia sönmezler söylemek mümkün söylence söyleşi söyleşi ve soruşturmalar süheyla poyraz Sündüs Arslan Akça Sıddıka Zeynep Bozkuş sızı Tahsin Yücel Tamer Sağcan taner sezgin Tanpınar tanık tarkan tatlı bir telaş tekerleme temur thomas hardy tilki öpüşmesi topraktan öte tubagevrek tuncer turgay tuğba Tuğba Keskin tuğbaönce tuğçe tuğçekozan türk zerrintürk ulu umut bazen uğrar evimize uykular gazeli uzunca şiir uğur uğurkarabürk Uğur Karabürk vahap eren vakitlerden körpencere veda vuslat w.bahadır w.bahadırbayrıl Where Is/Where Are Denklemi yabancı yakamoz yalnızlar rıhtımı Yalnızız yangın yaren eryıldız yasin yasinkum Yayın İlkelerimiz yaz ve gül yiğit ergün yok yolcu yonar YouTube yozcu yunan suları yunus Yunus Çinçin yunusçinçin Yusuf Araf yusuf aydın yuva yörük yücel yürekincisi yıldırım yıldız zamanla/ma zambak ve köpük zeliha aypek zemir zerrin zeynep zeynepkasap zeyneppınarbaşı zeyneprana zeynep yeşilbaş yardımcı zeynepyolcu zeynep yolcu zifiri karanlık zübeyde zübeydegüllüce zülal Çile Çok Yapraklı İlişkiler Öykü çakıroğlu çağ çeviri çeviri şiir çevrobil çinçin çirkin filler çoklu yüz döngüsü çoruh ölüm sebebi ölüm ve kuşlar önce öykü özdemir özkan özkan kaya özlemek dündendir ünal ünsal ürperti İbrahim Halil Çelik İmtihan İnceleme İsmail Kılınç İthaki ıd est ıp labirenti ıslık kesiği ışık ışıklı pencere ışıksungurlar ışıl ışılmadakkaya Şener Öktem Şiir şarkı şehrazat şener beyter şenol alçınkaya şeyda şiir şiire dönüşen anne şiirülke şir şirin söz