Zeki Kılıç | Kırk Yılın Hikayesi

Zeki Kılıç | Kırk Yılın Hikayesi

Zeki Kılıç “Kırk Yılın Hikayesi” adlı öyküsüyle Edebiyat Daima’da

Zeki Kılıç | Kırk Yılın Hikayesi

“Çok gençtik o zamanlar” diye söze girdi Apo, kemikli yüzünün ortasında “eh işte” bile denilemeyecek kadar biçimsiz burnunu çekerken. Ki sevmeyenleri dâhil herkesin kendisi ile ilgili ittifak ettiği belki de tek konuydu, gelip suratına oturmuş o küçük bir yumruğu andıran burnunun uç kısmı.

Ama bir hasretin ifadesiydi o burun çekme, kim bilir belki de o meşhur şarkının “geriye dönün seneler” dizesinin mimikle ifadesiydi.

Hayli eski bir arkadaşlığın izlerini takip ediyormuş gibi kıstı gözlerini.

Uzağa baktı, ufuk çizgisine doğru, hayli uzağa. Sanki o uzaklığı görebilse geçen otuz yılı da görecekmiş gibi:

“Zayıflamışsın Apo!” dedim içimde biriktirdiğim bütün hasretleri bir tutam tütünün dumanıyla savururken göğe:

“Çok zayıflamışsın.”

“Eskiden çok şişkoydum sanki!..” dedi, cümlenin sonunda attığı kahkahayı nokta niyetine kullanıp. Dişleri hayli seyrelmişti ya yüzündeki o çocuksu ifade yerli yerindeydi.

“Olmadı işte…” dedi.

“Ne?” dedim boş bulunup.

Zira ben girince araya boğazının son düğümünde kalmıştı sözü.

Oldum olası sevmezdi sözünün kesilmesini.

Zaten çok konuşan biri olmamıştı hiç. Hep az konuşurdu, onu da tastamam söylemek isterdi.

Bu yüzden biz eskiden o konuşmayı bitirince bile bir müddet girmezdik söze, ya bitirmemişse diye. Kızardı çünkü. İçimizdeki en güçlüydü. Kasaptı Apo. Hayli iri bir sığırı bir başına yıkıp kestiği çoktu. Bizim iki kişi zor taşıdığımız karkas parçalarını tek eliyle taşır, bir de alay ederdi bizimle:

“Pisküvit çocuğu” diye.

Şaka olsun diye ettiğimiz kavgalarda bile vurduğu yer üç gün acır, morartısı bir hafta geçmezdi. Bu sebepten kızdırmak riskliydi Apo’yu. Şimdi ben en kızdığı şeyi yapmış, sözünü kesmiştim.

Şakayla karışık, elimi siper edip gövdeme:

“Vurmayacaksın değil mi? Koca adamlarız artık oğlum!” dedim.

“Yok, dedi sevgisini belli eden bir tebessümle, Otuz senenin ardından ilk gördüğüm gün seni dövme eşekliğini yapmam, korkma.”

Sonra tamamladı asıl söylemek istediğini:

“Memleketten çıkışımı diyordum. Olmadı işte. Ters gitti işler. Abim ölünce iyice arapsaçına döndü her şey. Baktım ki birbirimize gireceğiz. Çıktım gittim işte”.

“İyi etmişsin. Zorlamamak gerek bazı şeyleri”.

“He” dedi, kendisine hak vermemden memnun bir yüz halini takınıp. Boş çay bardağını uzattı burnuma doğru:

“Doldur da!”

En sevdiğim özelliklerinden biriydi çok çay içmesi.

Çünkü ben de iyi bir çay tiryakisiyimdir ama bir başına içemem çayı. İlla biri eşlik edecek bana ya da ben birine. Çünkü muhabbetin demidir çayın demini güzel kılan. Bir dost sohbetinin parçasıdır, iki dedikodunun, siyaset ya da futbol sohbetlerinin tamamlayıcısıdır.

Biz Apo’yla Tofan’ın kahvesinde oturup sabahtan akşama kadar çay içip sohbet ederdik, kahvehanenin sahibinin oğlu İsmail’in – ki o da yakın arkadaşımızdı, bizden iki yaş büyük olmasına rağmen:

“ Di yeter kalkın gidin artık, kapatacam.” serzenişini duyana kadar.

Arsızlığa vurup:

“Ocağın altından bir beleş çay verirsen…” diye şart koşmuşluğumuz da çoktu hani.

Eskiden olsa bir gözümüz hep misafirin çay bardağında olurdu, biterse hemen dolduralım diye.

Ayıptı çünkü bizim oralarda misafir yeter demeden çay servisini bitirmek. Ama işte…

Buralarda kala kala unutmuş muydum yoksa?

Mümkündü. Çünkü çay içmezdi buranın insanı. Kahvaltıda en fazla iki bardak… İş yerlerinde bile bir sabah bir de öğleden sonra olmak üzere günde iki kere demleniyordu çay, herkese birer bardak düşecek kadar o da. Çoğu zaman onu bile içmeyenler oluyordu.

“La oğlum, dedim memleketin ağız özelliklerinin tadına vara vara, burda kimse içmir ki bu zıkkımı. Ondan unutirim”.

Ben çay bardağını alıp mutfağa doğru giderken o tebessüm ediyordu, arkamdan:

“ Olmir, boşa uğraşma. Sen bozulmuşsun oğlum, bizim gibi konişamirsin”.

Haklıydı. Neredeyse otuz yıla varmıştı memuriyet. Edebiyat öğretmeni olunca bir de… İstanbul Türkçesi konuşmak gerekiyordu sürekli. Nerede olursanız olun fark etmiyordu bu.

Gerçi hançere zaman zaman azizlik ediyor, bazen çok coşunca, hani ipin ucunu saldığımızda, geçiyorduk ya yerel söyleyişe, yine de…

Oysa ne kadar severdim bizim oranın Türkçesini.

Oğuz Türkçesinin en şirin halini biz konuşuruz aslında. Vurgusu, tonlaması çok bir dildir.

Soru eki kullanmayız mesela, ama söyleyişimizden bilir karşımızdaki cümlemizin soru cümlesi mi emir cümlesi mi olduğunu. Azerbaycan Türkçesi denilen o şivenin bütün şirinlikleri bizim dilimizde dolanır: Kars, Iğdır, Erzurum, Ağrı.

Aşağı indiğinizde biraz kabalaşır sanki dil. Kerkük’ün tavrı hâkimdir oralara. Ama işte…

Elimde iki dolu çay bardağıyla yeniden girdim odaya:

“Boş konuşup nefesini yorma. Çay iç” dedim.

Güldü, zayıf kemikli yüzünde delinmiş gibi duran gamzelerini göstere göstere.

“Sen yedekle çayı. Kırk yılı konuşacağız daha” dedi.

“Sıkıntı yok rahat ol. O kadar tanko olmadım daha. Çay koliyle alınıyor bu eve.” dedikten sonra yarım kalan sözünü tamamlasın diye bir ara pası attım:

“Ne oldu sonra?” diye sorarak.

Gözlerini kapattı bir iki saniyeliğine. Sanki hatırlamaya çalışıyor gibiydi geçmişi. Kayış gibi gerginleşti yüzünün derisi. Bir hediyelik eşya dükkânı açmıştı abilerinden ayrıldıktan sonra, borç harç ama.

Görünüşte kolaydı iş. Önce Beyazıt’tan bu işi büyük yapan biriyle anlaşıp malı tedarik edeceksin, sonra kendin kaçağa çıkamıyorsan çıkan birileri ile irtibat kuracak aracıyı ortadan kaldırıp direk kaçakçıdan alacaksın malı. Fatura işi sıkıntı değil zaten. Muhasebeci ayarlıyor o işi. Hem gümrüklü mal da bulunduruyorsun bir miktar ya. Diğeri vergisiz algısız mal, hep kâr… Öyle olmamış ama.

“Kaçakçılar hep örgütle bağlantılı. Tamam, milliyetçi sayılmam ama hain de değilim. Namuslu bir kaçakçı bulamadım.” Büyük sayılabilecek bir kahkaha attı sözün burasında. Eşlik edilmeyecek bir espri değildi.

“Namuslu kaçakçı ha!” dedim ben de gülme krizim arasında.

Sonra bıçak gibi kesti gülüşünü:

“Sen mi kaliteyi düşürdün ben mi ilerleme gösterdim?” diye sorduğu soruya cevap vermemi beklemeden devam etti:

“Sen benim şakalarıma gülmezdin…”

Mütebessimdi yüzü. Memnundu beni görmekten. Bu yüz o memnun yüzdü, biliyordum. Kırk yılı geçmişti arkadaşlığımız. Ben bilmeyecektim de kim bilecekti. Ama yine de kıllık yapmalıydım. Ona kolay iltifat edenlerden değildim:

“Misafirsin ya ondan” dedim gülerek.

“Hasss…” dedi.

Edepli bir yazar olduğum için ilk heceyi yazdıktan sonra üç nokta koymuş değilim. O böyle söylerdi hep, bu argoyu.

Araya cümleler girmemiş, gülüp şakalaşmamışız gibi devam etti:

“ Bir kaçakçı bulamayınca ben aracıyla çalışmaya devam ettim. Dolayısıyla arada aracı kârı olunca rekabet edemedim. Benim bir liraya sattığımı, diğer esnaflar elli kuruşa sattı. Sattığımın yerine yenisini koyamadım, aldığımı satamadım derken battım gardaş.” dedi bulut bulut gözleriyle.

Kadınların kazayağı dedikleri gözünün kenarındaki çizgiler ile gözünün üstündeki alın çizgileri daha bir belirgindi hepsi o. Göz aynı gözdü işte. Açık kahverengi ve büyük… O kadar ki göz çukurları küçük gelmişte tam yerleştirilememiş, gözün bir kısmı dışarıda kalmış gibi. Ama işte güzelliği de gözündeydi bu çocuğun, merhameti, iyiliği. Bizim öğrencilik zamanlarımızda, en zenginimiz oydu, en bonkörümüz de. Yine de bizimle aynı olurdu her şeyi. Bu yıl kaç ceket alacağımı sorardı mesela. Ben iki dersem o kendisine üçüncü ceketi almazdı. Gücüye müsaviydi merhameti, dostluğu kavi. Ben kavga edecek olsam o öne atılırdı benden önce. O öne atılınca başlamadan biterdi kavgalar, sulh olurdu.

İşte o Apo, en güçlümüz ve en iyimiz, yılların rüzgârında kavrulmuş ruhu ve bulut bulut gözleriyle karşımdaydı.

Üstelesem ağlayacaktı belli. Öyle dolu doluydu hani. Değiştirmek gerekiyordu muhabbeti. Şimdi bu kırk yıllık hasret, bu hasret kalınmış güzel sohbetin içine kırmızı pul biber dökmenin manası yoktu. Bildiğimi sordum o yüzden, bilmiyormuş ve merak ediyormuş bir edayla:

“Gül ne oldu sahi?”

“La bi get” dedi ya mimikleri hiç de öyle değil gibiydi. Sorulmasından memnun…

Hatıraları konuşacaktık ya en önemli hatıralarımızdandı Gül: Apo’nun büyük aşkı.

Ceylan gözlü, güzel yüzlü, alımlı bir kızdı. Çokça da cilveli… Biraz da hoppa sanki…

Bir gün diyecek olduydum da iki hafta konuşmadıydı benimle.

Barıştığımız gün: “İyi ki tamamlamadın sözünü. Bir ömür konuşmazdım seninle. Ayıp oğlum, sen benim kardeşimsin, o senin yengen. Namusun senin. İnsan namusuna söz eder mi? Ben seninkine bir şey diyor muyum?” tiradını beşle ve hatta onla çarpın işte o kadar kalabalık laflar edip dediğime diyeceğime pişman etmişti beni.

Gerçi ben o lafların altında kalacak adam değildim ama yeni barışmıştık işte. Onunla küs kalmayı da gözüm yemiyordu. Neylerdim onun sözü sohbeti olmazsa. “seninki” kelimesini içeren cümleye biraz herslenmiştim ya ses etmeyiverdim şimdilik, nasıl olsa denk düşürür acısını çıkarırdım.

Şimdi sen, bizim oralardan değilsen bu “herslenmek “ kelimesini okuyunca bir sürü suizan biriktirdin ya hakkımda, helal edeceğim ben seni. Çünkü sen herslenen adamın öfkelendiğini, kızdığını nereden bileceksin? Ağrılı değilsin ki…

Dönelim bizim mevzuya. Burada kötü olan Gül’ün biraz hoppa olması değildi. Nasıl olsa uzun sürmesi değil sürmesi ve hatta başlaması bile mümkün olmayan bir ilişkiydi bu kanımca.

İşin asıl kötü yanı Gül’ün bizim okulda olmamasıydı.

Biz lise birdeyken kız orta üçteydi.

Kötü olması orta üçte olması da değil, Gül’ü takip etmesi idi.

Biz birlikte giderdik her yere. Okula da…

Tofan’ın kahvesinde buluşur, bir sabah çayına ikişer sigarayı eş eder öyle giderdik. Burada bir sıkıntı yoktu. Dert okul çıkışında başlardı. Şeker Fabrikasında bir bölüm şefi mi, müdürü mü öyle bir şeydi babası. Onlar Şekerin lojmanlarında oturur, okula da servisle gider gelirlerdi. O zamanlar bizim oralarda Belediye otobüsü, halk otobüsü, dolmuş falan hak getire. Servis otobüsü ile okula gitmek büyük ayrıcalıktı bu sebepten ve otobüse o dairede çalışan memurların çocukları binebilirdi sadece. Biz ayazın ortasında dona yakıla gitmeye çalışırken okula, yanımızdan hızla geçen serviste, kıllık olsun diye el sallayanlara sövmüşlüğümüzün haddi hesabı yoktur. Öyle böyle sövme değil üstelik. Gül de bu servise binen tayfadandı işte. Sıkıntı da buydu? Okuldan hızla çıkar, koşa koşa varırdık ortaokulun önüne, Apo, o gün Gül’ünü görsün diye.

Uzaktan bakardı öyle.

Öyle sevgiyle ve öyle hasretle…

Sonra giderdi Gül,

Apo bir hülyaya dalardı.

Bir sigara yakardı.

Derin bir of çekerdi.

Apo, buralardan giderdi.

Coşkun, aranızı yapacağım demişti ama…

Ama…

Kolundan tutup ileri doğru iter: “Hadi antrenmana geç kalacağız. Gidelim.” der, alırdım onu derin hayallerinin içinden.

Bu her gün böyle devam etti.

Gerçi son saati kırarak okuldan kaçıp abisinin sarı Mercedes’ini aldığımız ve Şeker Fabrikasının nizamiyesine kadar otobüsü takip ettiğimiz zamanlarda acayip keyiflenirdik ya daha çok piyade idik ve Ağrı’da hele kış aylarında çok da akıl kârı değildi bu. Ama sevdaydı işte ve arkadaş hatırıydı… Biz birbirimiz için arkadaştan da öteydik, biraz deli dolu biraz serseriydik ama en çok sevdalıydık.

Sorduğum Gül, o Gül’dü işte.

“Yalan oldu” dedi, yüzünde bir dolu tebessüm.

“Biz mezun olduk. Sen üniversiteye gittin, Gül’ün babasının tayini çıktı gitti. Elimde bir fotoğrafı kaldı Coşkun’un getirdiği. Güya Coşkun’a diyesiymiş ki ben Apo’yu arayacağım. Ama nerde?”

“Hiç konuşmadınız mı?” diye sormam onu konuşturmak için değildi bu kez. Hakikaten bilmiyordum, ben Ağrı’dan ayrıldıktan sonraki süreci.

“Yok” dedi, gül tadında bir tebessümle yine:

“Galiba Coşkun bizi kekledi”.

“Ben sana söylemiştim, diye bağırdım, Üç sene oyaladı seni adi!”

“Olsun be. Mutluyduk ama…” dedi, içerde bir yerde kabuk bağlamış yaranın yeniden sızan kanının acısını yüzünün hatlarında durdurmak ister bir edayla.

Doğru, mutluyduk, hem de çok.

Karın kışın arasında, o ayazda zemheride titreye titreye yürüdüğümüz o yolda, hayallerimizi anlatırdık birbirimize; sevmişiz, sevilmişiz, kavuşmuşuz gibi.

Boş bardağı doldurmam için önüme uzattıktan sonra kaldığı yerden devam etti:

“Baktım bize ekmek yok memlekette. Aldım çoluk çocuğu İstanbul’a gittim. Taşı toprağı altın olduğu için değil, başka çarem kalmadığı için. Amcamın oğulları vardı orda. Onlar çağırdılar, çalıştıkları fabrikada işçiye ihtiyaç varmış. Hanım dokuma bölümüne girdi ben ambar kısmına. Ambar dediysem hamallık abi. İndir kaldır, taşı işi. Ben kuvvetliyimdir bilirsin…”

Her şeyi göze alıp sözünü kestim burada:

“Bilmez miyim, dedim muzip muzip, az dayağını yemedim.”

“Kaşınmasaydın” dedi. O da gülüyordu.

Haksız sayılmazdı demeyeceğim, dibine kadar haklıydı.

Hep onu kızdıracak bir şeyler yapar, kaçardım.

Yakaladığı zamanlarda kötü olurdu ama.

Dizime ya da koluma savurduğu bir yumruk birkaç saat hissiz bırakırdı o uzvumu.

Ben yine utanmaz, onu kızdıracak bir şey daha yapardım:

“ Sana attığım tokadı hatırladın mı, hani okulun bahçesinde…”

“Nasıl unutabilirim ki, dedi, kız bir daha yüzüme bakmadı sayende”.

“ Haklıydım ama” dedim.

Bizim sırada oturanların üçüncüsü, Mahmut, fırlamaydı biraz. Taşralı değil bizim gibi. Çok memleket görmüş, görmüş geçirmiş, anasının gözü, astsubay çocuğu. İçten, samimi, sevimli ama dedim ya en bariz özelliği fırlamalığı…

Nasıl olsa sevdiğin kız bizim okulda değil, iki kız ayarlayalım, okulda vakit geçiririz deyip ayartmıştı Apo’yu.

Bana söylemiyorlar ama kızarım, müsaade etmem diye.

Ne yapabilirsin ki Apo döver seni diye düşünüyorsun değil mi?

Öyle değil işte.

İnat bir adamım ben.

İstersem dünyanın en çekilmez adamı olabiliyorum.

Tersim bildiğin gibi değil.

Kafama koyduğumu yapar, dayağımı da yerim paşa paşa.

Ve oldum olası ben bu aldatma işlerini sevmiyorum…

Ondan söylemiyorlar bana.

Dışarıda hep beraberiz ama okul içinde kayboluyorlar bazen.

Biz Apo’yla otururken Mahmut bir kaş göz işareti yapıyor, kalkıp gidiyor Apo bir bahane bulup.

Ben huylanıyorum hem de çok pis huylanıyorum ama konduramıyorum adama.

Bir gün yine bana kal sen diyorlar ya ben huysuzlanıp peşlerine takılıyorum. Zaten okulun küçücük bahçesinde hep bir grup kızın arkasından yürüyoruz.

Ben duruma uyanmıyorum ama ta ki kızlardan biri dönüp Mahmut’a tebessüm edene kadar.

Mahmut güneşte kalmış dondurma gibi eriyor, erimiyor yavşıyor.

Kızlar duruveriyorlar biraz önümüzde, biz de duruyoruz.

Ben bağıra bağıra konuşuyorum, sadakat, namus, ahlak gibi bir sürü şey söyleyip:

“Şerefsizler, sizin sevgiliniz varken başka kızlara mı yavşıyorsunuz?” cümlesiyle bağlıyorum azarı. Apo da Mahmut da şok olmuşlar. Tepkisiz seyrediyorlar beni. O ara kızlar dönüyor bize. Ben fırsat bu fırsat deyip tokadı geçiriyorum Apo’ya ki ne tokat. Sesi aşağı mahalleden duyulur, öyle. Sonra yağlayıp tabanları kaçıyorum. Tokadın şokundan çıkan Apo kovalıyor beni ya mümkün mü yakalaması.

Şaka değil, üç gün gitmedim okula, öldürür beni diye.

Üç günün sonunda haber gönderdi, gelsin dövmeyeceğim diye.

Özlemişti beni zahir. Kimimiz ve neyimiz vardı ki bu bozkırda, hayallerimizden ve birbirimizden başka.

“Kız çirkindi ama” dedim tebessümü bütün yüzüme yayıp.

“ He Valla. Çirkindi” derken koyuvermişti makaraları.

İnsan kimi seviyorsa sadece o güzel görünüyordu gözüne galiba. Bu küçük bir yumruğu burun diye yüzünün ortasında taşıyan, gözleri yerine oturmamış adam, nasıl da güzel görünüyordu gözüme. Otuz yıl sonra işte hiçbir şey değişmemiş gibiydi; gurbet rüzgârı ikimizi de savurup başka başka yerlere atmamış gibi, otuz yıldır sanki hiç birbirimizi görmemiş gibi değildik. Aynı samimiyet, aynı duygular, aynı hüzünler ve gülüşler. Zaman saçlarımızı ağartmıştı sadece, yüzümüzün derisini kırıştırmış, gözümüzün ferini, dizimizin dermanını kesmişti ama duygularımıza dokunamamıştı, dostluğumuza da…

Bardakları tepsiye dizerken: “Kalk yat, yarın erkenciyiz” diye kestirip attım sohbeti.

“Tabakhaneye mi gideceğiz?” karşılığı sırf muhalif olmak için kullanılmış bir cümleydi. Yoksa gözlerinden halıya düşecekti neredeyse yorgunluk.

“ Gezdireceğim oğlum seni. Adaya gideriz, antik şehre filan gideriz, yüzmeye hatta. Murat Nehrinin tadını vermez amma. Sonra memlekete gidip hakkımda olmadık laflar edersin, beni bir yere götürmedi diye”.

Yapmazdı ya kıllık olsundu benim ki.

Kıllık olsundu sırası ona gelmişti:

“Hep sen mi edeceksin bir de ben iftira edeyim. Gezdirsen de diyeceğim, gezdirmesen de. Misafir, ev sahibinin danasıdır, kalkak bari” deyip doğrulurken yerinden, unuttuğu çok mühim bir şey hatırına gelmiş de mutlaka söylemesi gerekmiş gibi büyütüp zaten hayli iri olan gözlerini, sordu:

“Sen şimdi yazarsın bunları?”

“ He” dedim, sanki sıradan bir şey yapacakmışım gibi.

“Yazma oğlum ayıptır.” dedi.

Yüz hatlarında gerginlik, dudağının kıvrımında tebessüm vardı. Şaka mı yapıyordu ciddi miydi çözemedim o yüzden.

“ İki dünya bir araya gelse ben yine yazarım bu günü.”

“İki zıpırın çocukluk anılarını kim niye okusun? Yazma işte!”

“Bu konu tartışmaya kapalıdır Apo Bey, dedim ciddi bir ifade takınıp. Mesele kimsenin okuması değil. Ben, sana ve bana, dostlukları ölümsüz iki arkadaşa ait bir hatıra bırakacağım yarına. Kim bilir belki unutulduğu yerde bir rüzgâr çıkar, savurur yaprakları, yüz yıl sonra bir çocuğun dizinin dibine düşürür. O çocuk okuyup bu hatırayı, eskiden dostluk diye bir şey varmış diye sevinir. Adını bilir senin, adımı okur benim. Yoksa ölüp gideceğiz oğlum, bu kavanoz dipli dünyada bir hatırlayanımız bile olmayacak”.

Hoşuna gitti biliyorum. Dudağındaki kıvrım büyüdü çünkü gözlerinde bir ışık parladı:

“Gül’ü yazma bari oğlum. Evlenmiş barklanmış, çoluk çocuğa karışmıştır kızcağız. Ayıp. Yazma Gül’ü”

Tamam desem de yazacaktım, o da biliyordu bunu. Yalana ne gerek vardı o halde:

“Mümkün değil, dedim, hem memleketteki tek Gül seninki mi? Kim nereden bilecek? Hem hani kimse okumazdı bu hikâyeyi. Gül’ü de yazacağım”.

“Özel hayatın gizliliğine tecavüzden mahkemeye veririm seni.” dedi gülen bir surata oturması mümkün olmayan bir eda takınıp:

“Hoppiri nanay!” deyince ben ikimizde koyuverdik gülmeleri. Bizim oralarda, bir şeye inanmadığınızı belirtmek için kullanılan bir kelime grubuydu bu, yek başına kelimeleri anlamsız ama bir araya gelince bir anlam ifade eden. En çok da Apo kullanırdı. Bu kelime grubunu kullanmam belki de bu yüzden çok hoşuna gitmişti. Minnetle baktı yüzüme:

“Unutmamışsın.” dedi.

Gözlerimde bir tur atıp geri gitti gözyaşları, hüzünlendim niyeyse:

“Ben sana dair hiçbir şeyi unutmadım. Ama bu, yazmayacağım anlamına gelmez. Yazacağım, boşuna duygusal ayaklarına yatma”.

“Şerefsizsin oğlum!” dedi, dönüp kendisine ayrılmış odaya giderken, “Şeddelisinden hem de…”

Gülüyordu.

Kim bilir belki Gül, bir tesadüfle rastlar bu hikâyeye o da gülerdi.

Bu ümitle oturup bu hikâyeyi yazdım.

Gül, okur da Apo’yu hatırlar diye…

Edebiyat Daima
ADMINISTRATOR
PROFILE

Posts Carousel

Yorum Yap

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Latest Posts

Top Authors

Most Commented

Featured Videos

Etiketler

abbas marufi abdullah çakır abdulmelekiyan acabay adıgüzel afili ceket ah kusan zaman ahmedidai ahmet doğru ahmet menteş ahmet sarı ak akdeniz akif akifdut akşam sayıklaması albertcamus Ali Lidar Ali Necip Erdoğan alperbilgili anadan üryan bir yalnızlık anka kuşuna zümrüt Anlamayan BeniAdeme Gazel Anıl Cihan ardında yiten ben değilim Armağan Can arzu Arzu Alkan Ateş Arzu Tanrıverdi arzuözdemir aslan aslanoğlu Aslı Hilal Menteş ata atakaya aydın aydınakdeniz aygüner ayhan ayhan akdeniz ayten güler aytmatov ayça erdura ayçaerdura ayşenur kaya aydoğan ayşe şafak kanca aziz nayır açıkgöz aşk diye diye aşk hak aşk incinirse aşkmektubu aşk örtüyor gövdeni babek zamani bahaeddinözkişi bahar ayaklanmaları baltadergisi balçık baris barış barışerdoğan Barış Erdoğan barışmanço batı rüzgarları bayrıl bazı evlerin kış hali başağın diyalektiği başkalarını da düşün begüm şahbudak bekleyiş beni bir baharın göğsünde uyut ben olsaydım benzeşmek berna bernakarakaya beyazgemi beyzaege beyza yazıcıoğlu bijennecdi bir fincan kahvenin kahvenin çayın bardağın Birgül birgültemur birgülyangınaslanoğlu Birgül Yangın Aslanoğlu bir varlık masalı bir zamanlar bir çift yumru biter buralarda güneşin matemi bitişin mevsimleri Bit Pazarında Tarih Dersine Cevaben boyalı duvar Buket Uçar bulutun gözyaşı burak çelik burhan burhanaslan burhantuncay Burçin Laçin Altay buz çiçekleri büşra büşraünal camus canan çelik celladıma ceviri CeyCeyBey clemence damla nur akkirpi dağlardaki ter dedi-dedim defter deneme deniz Deniz Kara Kavalcı denizkarakavalcı dert dikimevi dervişzaim deryagündoğdu devrim horlu divan Dostoyevski doğa doğanay dulda dursunalisazkaya duvar Duyuru Duyurular Dönüşüm düğme ilikliği eda tosun Edebiyat Daima elem erk elif burcu özkan elifyavaş elimden tutabilse sesin ellerimde on dokuz yara elçin sevgi suçin emel Emel Bulut emel canpolat emelkoşar emel koşar emine gündüz menteş enver ercan enver sadri begit Enver Sadri Begit | İvo Bu Şairlik Telaşı Mı? eraysarıçam eray sarıçam ercan ercankesal ercanköksal ercan sağlam erdevir erdoğan Erguvan erguvan rengi yalanlar ergülen erhan erhankaraoğlan Erhan Çamurcu erkut tokman erkuttokman erman şahin ersin ersinkartal ersin kartal ersin taşdemir ertuğrul çoban erva erva zülal ünsal esingülez eskiliman esrakaraca esra karaca Ethem Baran evde kalmış zencefil eylül eşyalar fahriayhan faikmuharrem farsca fateme mahmudi Fatmasümer ferfiçkin kayboldu feritsürmeli fermuar ferruhzâd feyz kariha fuat fuatoskay fulya eyilik fuzuli füruğ füruğferruhzâd galip Galip ÇAğ galipçağ gamzekoç gece fısıltısı gecenintılsımı gece rahminde cenin gerus gerus abdulmelekiyan gezi yazısı gittin bana giz Gökhan Yılmaz gölgemdeki ağrılar gönül gönülyonar gösteri toplumu gözlerin afrika Gülden Çevik gülle güllüce gülsoy gülözen gülşah gülşahak gülşen gün bozumu Güngör gürhangürses güven güven adıgüzel güvenadıgüzel güven fatsa güvenini kırdım bir kere güzel yazı defteri güğüm Haber Haberler Hakan Sarıpolat Hakan Temiz Hakan Uslu hale alkay halil cengiz halil ibrahim emecen hande handeiçeliadabay hasan ali toptaş hasan temiz hasrettir azerbaycan hasta hatice hatice kübra öktem Hatice Tarkan Doğanay haticetarkandoğanay haticeyıldırım Hatice Yıldırım hayalet orkide haydar haydar ergülen heba herşeyibitirmeyidüşünüyorum hilal fırat hiç ihtimal Hûşeng İbtihac hüseyin hüseyin aygüner hüseyin sönmezler hırsız Iainreid ihtiyar banklar ihtiyardünya ilhan kemal ilyas alevi inceleme insan insannedir? intihar ilanları ismail ismailkılınç iz içeli jose saramago Kafka kalabalıkyalnızlıklar kalender kara kalkan kamyon kara karabürk karakaya karakoyun karanlığa tapanlar karaoğlan kartal karınca incitmez altur balyanın tuhaf intikam planı kavalcı kavşakta çevirme var kaya Kazuo Ishiguro kederbuselik kehribar kelebek ve kukla Kemal Özer Şiir Ödülü kimsesizliğe kiralık ışık hikayesi Kitap Kitaplık kitaplıktan Kitaplık Önü Klaros Yayınları kleopatra knut odegard kol düğmeleri korona koyu sersemlik kozan koşar kravat kronik satırlar kum kumdan keder kusey tangüler köpek kalbi köpeğin olayım hayat kürşat kürşatyozcu Küçürek Öykü kılınç kırmızı şiir kırıkyazıistasyonu kırık yazı istasyonu kısakürek kız kulesi boğaz ve aşk kızıltoprak kızılırmak Lale lale şeyda gülsoy laleşeydagülsoy latice bir mektup yaz bu gece leyla lord alfrad tennyson Louise Glück madak mahmud derviş mahrumiyet makyaj marazlı tren marktwain masal masiva mavi dünyanın insanları mayo mayıs mağara mehmet mehmet açıkgöz mehmetberkyaltırık mehmetyıldız mehmet yıldız mehmet çağan azizoğlu mehtapnas mektup melek melekler intihar etti melektemur merhametsizmerhamet merveyıldız meryem akyıldız metinsavaş meviza mevlüt şener mevsim etkisinden arındırılmış insan manzaraları Mihail Bulgakov muhamedburaktunay muhameterdevir muhammed münzevi muhammet muhammeterdevir Muhammet Erdevir muhsin hafız çakıroğlu murat muratalan murat erdi salık muratgöğekin Murathan Mungan murat serdar çakıroğlu Murat Soyak mustafa ersin taşdemir mustafaeverdi Mustafa Soyuer mustafa torun müjgan münevversaral Naile Dire n apartmanı nar Nasrin Zabeti Miandoab Ncip Fazıl necatibey nehirlerim uzağa nesrin Nesrin Çoruh nesrinçoruh nilgün marmara nisa nisaeser Nisa Eser nisaleyla nota notaya nuritarkan okan alay okanlay olanlar olga tokarczuk orhantepebaş oskay osman osmanyücel ozanöztepe Oğuz Ertürk pekmez PerverNakçi Peyami Safa prelüt qadiri radikal şıkların sayımı rahmikızıltoprak rana Recep Kayalı Reşit reşitgüngörkalkan Romen Edebiyatı röportaj rüzgarın yolculuğu rıdvan yıldız sabah yağmuru sacettin ince saklambaç salıncak sama sama qadiri saniye saniyekısakürek Saniye Kısakürek sarmaşık sağlam seheraçıkgöz seher yerlikaya selcan ece selinöyküata semanur semanurulu semra orhan şirip seni seviyorum Serap Yalçın Pamuk serbülent kaya serdar servan erdinç ses seval seval karakoyun sevda sevdamın şehri sevdasezergülle Sevda Sezer Gülle Sevinç Çokum Seydali Önal seyit mehdi musevi sezer sibel sibelmayo siir sinema Sipariş sokakta sorgu sorgu (I) sorgu (II) Suat Derviş suna suna kızılırmak sungurlar suzan yörük sylvia sönmezler söylemek mümkün söylence söyleşi söyleşi ve soruşturmalar süheyla poyraz sızı Tahsin Yücel Tamer Sağcan taner sezgin Tanpınar tanık tarkan tatlı bir telaş tekerleme temur thomas hardy tilki öpüşmesi topraktan öte tubagevrek tuncer turgay tuğba Tuğba Keskin tuğbaönce tuğçe tuğçekozan türk zerrintürk ulu umut bazen uğrar evimize uykular gazeli uzunca şiir uğur Uğur Karabürk uğurkarabürk vahap eren vakitlerden körpencere veda vuslat w.bahadır w.bahadırbayrıl Where Is/Where Are Denklemi yabancı yakamoz yalnızlar rıhtımı Yalnızız yangın yaren eryıldız yasin yasinkum Yayın İlkelerimiz yaz ve gül yiğit ergün yok yolcu yonar YouTube yozcu yunan suları yunus Yunus Çinçin yunusçinçin Yusuf Araf yusuf aydın yuva yörük yücel yürekincisi yıldırım yıldız zamanla/ma zambak ve köpük zeliha aypek zemir zerrin zeynep zeynepkasap zeyneppınarbaşı zeyneprana zeynep yeşilbaş yardımcı zeynep yolcu zeynepyolcu zifiri karanlık zübeyde zübeydegüllüce zülal Çile Çok Yapraklı İlişkiler Öykü çakıroğlu çağ çeviri çeviri şiir çevrobil çinçin çirkin filler çoklu yüz döngüsü çoruh ölüm sebebi ölüm ve kuşlar önce öykü özdemir özkan özkan kaya özlemek dündendir ünal ünsal ürperti İbrahim Halil Çelik İmtihan İnceleme İsmail Kılınç İthaki ıd est ıp labirenti ıslık kesiği ışık ışıklı pencere ışıksungurlar ışıl ışılmadakkaya Şener Öktem şarkı şehrazat şener beyter şenol alçınkaya şeyda şiir şiire dönüşen anne şiirülke şir şirin söz