Mehmet Yıldız | Elifali

Mehmet Yıldız | Elifali

Mehmet Yıldız “Elifali” adlı öyküsüyle Edebiyat Daima’da

Mehmet Yıldız | Elifali

Eylül işte, hüzzam şarkılarının geçit resmi. Akşam kızıllığının yangına ayarlı demleri…  Yaprakların darağacı günleri…  Melal denizinin girdap çekimi…  Ruhun metcezir saatleri… Eylül işte, takvim yapraklarına mahpus bir kâğıt yığınından, gün hesabıyla otuz adet günden daha fazlası. Aylar bir şiir olsa eylül o şiirin en hazin mısrası olur. Eylül,  yola yazgılı bir yürekten ayrılığa ayarlı bir kalpten başka ne olabilir ki! Eylül, bir ömrün cinneti… Belki de cenneti. Hadi, kabul edin hepinizin içinde bir eylül melali, gözlerinde bir eylül buğusu vardır.

Ali, Konya Garı’na vardığında henüz eylülün gam yüklü kervanı olanca ağırlığı ile ruhunda duruyordu. Kalbinde tarif edilmez bir boşluk, bir yarım kalmışlık hissiyle boğuşuyordu. Tren yolculuğu yapanların ezbere bildiği bir histi bu.

Bakışları bir vedayı büyüten kalbi kırık, gönlü buruk yolcuların ve geride kalanların üzerinde dolaşıyordu. Hareket saatinin gelmesine daha vardı. Yanındaki ilaç dolu poşete baktı. Dudaklarına kekre bir tebessüm gelip oturdu. Seninle tanışmak ve yoldaşlık etmek varmış kaderde, diye geçirdi içinden. Doktoru ısrarla gitmeyin, demişti, tedaviniz yarım kalır, demişti; kemoterapi, demişti, bu intihar olur, demişti, demişti, demişti…

O da doktora bir şeyler demişti. Aşk, demişti mesela, vefa, demişti; kemoterapi kanayan bir ruhu sağaltır mı, demişti. İlaçlar kırık bir kalbe, yarım bir hayata, henüz kurulmadan dağılan bir yuvanın enkazından çıkmış birine iyi gelir mi, demişti. Doktor, anlamsızca bakmıştı yüzüne.

Hayatının geri kalan kısmında bu yolculuktan başka daha önemli ne olabilirdi ki?  Can paresi, ruhunun solmuş çiçeği, biricik aşkı Elif’le ortak hayalleriydi bu yolculuk. Önce Muş’a gidilecek ve Elif’in yazdığı romanının son bölümü orada tamamlanacak ardından bütün Anadolu karış karış gezilecekti. Bu onların ortak hayali, yeni kurdukları yuvanın en sağlam temel taşı olacaktı. Gelecek zaman kipinin gelmeyecek günlerinin saklandığı ve kilidinin de Kaf ötesi bir dağın ardına saklandığı bir mahpusluğa prangalanmıştı tüm hayalleri ve hayatları.

O kötü kaza, zamansız fırtına gelip çatmıştı işte. Her şeyi yarım bırakıp ayırmıştı iki genci. İkisi de aynı bölümü bitirip öğretmen olarak atanmıştı. Yaza düğün vardı, hayat güzeldi, şarkılar güzeldi, birlikteyken her mevsim güzeldi, e daha ne olsundu? Ta ki o gelmeyesi eylül gelene ve o kaza bir karabasan gibi gelip aralarına oturana kadar her şey cennetten bir sahne gibiydi. Ali, o günden sonra cennetten kovulmuş, arafa düşmüş ardından da cehenneme sürüklenmişti. Nohut oda bakla sofa mütevazı bir sıcak yuvanın hayalleri hayalkıran bir tufanın altında kalmıştı. Beatrice, Dante’sini cehennemde unutuverdi işte. Leyla, Kays’ı nisyan çölünde bırakıp ötelere kaçmıştı. Bisutûn Dağı, Ferhat’ın üzerine devrildi. Yaprak dalına küstü, kuzular sütten kesildi. Dünya eski dünya değildi artık.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, olmadı da. O gün bir ayrılık giyotini inmişti iki aşığın boynuna. Biri toprağa düşmüş, diğeri canlı bir cenazeden farksız arşınlamıştı yeryüzünü. Ve o günden sonra bir daha hiç ayrı yazılmayacaklardı; onlar artık Elifali’ydi.

Bezgin bir sonbahar ikindisi dersten çıkmış, Elif’le buluşacakları parka doğru yol alacaktı ki telefonu acı acı çaldı. Numara Elif’e, ses başkasına aitti:

-Kiminle görüşüyorum acaba?

Arkadan polis telsizleri bir kazayı anons geçiyordu. Oldum olası korkardı siren ve telsiz sesinden. Şimdi de öyle içine apansız bir korku çökmüştü. Kekeleyerek cevap verdi:

-Be-ben, ben Ali, siz kimsiniz?

-Beyefendi Şelale Park çevresinde bir trafik kazası gerçekleşti ve maalesef telefonun sahibi hanımefendi şu an yerde. En son sizinle görüşmüş. Gelip rahmetliyi teşhis edebilir misiniz?

Birden her şey durmuş, ortalığı çıldırtıcı bir sessizlik kaplamıştı. “Rahmetli” sözü bir bıçak olmuş, Ali’nin vücudunun çeşitli yerlerine saplanıp duruyordu. “Rahmetli” ne acı bir kelime! Olmaması istenen günlerin başlangıcıydı o uğursuz telefon. Aklı başından gitmişti.

“Kaza mahalli” denen yere geldiğinde genç kızın cansız bedeni yerde bir gazeteyle örtülmüştü. Gazetenin görünen kısmında iri puntolarla “Sürprize hazır mısınız?” şeklinde bir haber başlığı vardı. Tuhaf, trajik bir ironiydi bu.  Böylesi bir sürprize kim hazır olabilirdi ki? Ayaklarıyla beyni arasındaki iletişim kopmuştu. Yürümek istiyor ancak ayaklarına söz geçiremiyordu. Sürüklenircesine yürüdü. Tüm evren tepesine çökmüştü. Bir enkaz yığını olarak sevdiğinin başucundaydı. Nefes alamadı, kalp atışları hızlanmış,  bir an boğulduğunu hissetmişti. Başı döndü, sendeledi, tutunacak bir şey aradı. İstemsiz yanındaki polisin koluna sarıldı.

Cansız kadın teşhis edildi, ailesine haber verildi. Ertesi gün genç kız morgdan alınarak aile mezarlığına defnedildi. Herkes ağlıyor, dövünüyor, Ali susuyordu. Sevdikleri ağıtlara boğulmuştu. O susuyordu. Gözünden tek damla yaş gelmemiş, gelememişti… Kızın annesi sinir krizleri geçiriyordu, Ali’de sessizlik hâkimdi. Anneye yatıştırıcılar verildi. Ali, susuyordu. Ali gitmiş yerine Refik Halit’in “Eskici” hikâyesindeki küçük Hasan gelmişti sanki. Dipsiz bir sükût kuyusundaydı ve yüzyıllar sürecek bir sessizliğe gömülmüş gibi sükûta boğuldu, sustu…

Sonraları… Çok sonraları… Öğrencileriyle ders işlemek dışında pek kimseyle konuşmuyordu. Arkadaşlarının davetlerine mazeretler uyduruyordu. Çok acıkmadıkça yemek dahi yemiyordu. Tam kırk gün böyle devam etti. Elif’in ismini bir kez bile anmadı. Adının geçtiği zamanlarda o yeri sessiz sedasız terk ediyordu.  Kırkıncı gün derste aniden öğrencilerinin gözlerinin önünde yığılıp kaldı.

Gözlerini açtığında etrafında doktor ve hemşirelerden oluşan bir grup gördü. Grubun en yaşlısı hastalar hakkında bir şeyler söylüyor diğerleri de not ediyorlardı.  Birkaç gün tedavi gördü. Taburcu olacağı gün doktor onu odasına çağırdı ve bir yığın ilaç yazdı, bazı uyarılarda bulundu:

-Enfeksiyon kapma riskine karşı maskeyle dolaşın, yemeklerinizi ihmal etmeyin, ilaçlarınızı düzenli kullanın. Kan değerleriniz sık sık düşecek, kan takviyesine ihtiyacınız olabilir. Şehir dışına çıkmamaya dikkat edin. Uygun ilik bulunduğunda size nakil için asistanlarım haber verecek. Haftaya kemoterapi için zamanında burada olun. Bu arada aile üyelerinizin de doku testi için gelmesi gerekiyor. Aile içinde uygun ilik bulma şansı daha yüksek. Unutmayın nakil olmadan vücudunuz daha fazla dayanamaz.

Bütün bu kaygı verici emir cümleleri karşısında Ali sadece başını sallamakla yetindi. Hastaneden çıkınca sokaklarda amaçsızca ayakları bitkin düşene kadar dolaşmıştı. Caddeler yabancı, şehir başka bir dünyaya aitti. Yok hükmünde bir kimlik, eğreti bir bedenle yürüyordu yeryüzünde.

Ani bir kararla eve doğru yöneldi. Kafasında her şey netleşmişti. Elif’in en çok istediği şey buydu madem o zaman vakit kaybetmeden bir an önce yola koyulmalıydı. Her geçen gün sararan yüzü ve zayıflayan bedeniyle saatli bir bombadan farksızdı. Ve bu bombanın ne zaman patlayacağı kaderin sırlı perdelerinin ardında saklıydı. Yol hazırlığı için eve geldi, valizini sakladığı dolabı açtı, eşyalar arasında nişan albümünü gördü. Çeşitli mekânlarda çekimleri yapılmış olan bu özel albümün resimlerine dokunduğu zaman kalbine ılık bir şeyler aktı. Gözleri buğulandı, çok sevdiği kahverengi koltuğa oturdu. Resimleri teker teker inceledi, ne kadar mutluydular gözleri ışıl ışıldı. Özellikle arkalarına yaşlı bir çınar ağacını aldıkları ve bakışmalarını ısrarla isteyen fotoğrafçının çektiği kareyi görünce yaşadığı onca şey aklından silinip gitti sanki. Resimlerin içinde kaybolmuştu. Başka bir boyuta kapı aralanmış ve onu içine çekiyordu. Az sonra zil çaldı, hemen kapıyı açtı karşısındaki Elif’ten başkası değildi.

—Merhaba bay unutkan. Beklemekten ağaç oldum parkta. Evet, söyle bakalım neden gelmedin? Telefonunu ısrarla aramama rağmen niçin açmadın?

Ali’nin şaşkınlıktan kalbi duracaktı neredeyse.

—Ne nasıl yani? Park mı, ağaç mı, sen ne söylüyorsun?

Bir dakika, hayal görüyorum değil mi? O lânet trafik kazası, polis telefonu, anonslar, cenaze, annenin feryatları, benim kırk gün boyunca yaşadıklarım, doktorlar, hastalığım… Of, of aman Allah’ım! Neler oluyor? Aklımı oynatacağım!

—Kötü bir rüya görmüş olmalısın, geçti işte. İçeri buyur etmeyecek misin beni? Ne oluyor sana böyle, neyin var, iyi misin?

— İçeri mi? Ta ta tabii buyur içeri, yaşadıklarımın hangisinin hayal, hangisinin gerçek olduğunu artık ayırt etmekte zorlanıyorum. Kusura bakma lütfen içeri gel.

—İşte karşındayım ya canım. Neye inanmıyorsun, anlamadım.

—Hayır, hayır olamaz bu gerçek değil, bir rüya değil mi?

—Hah! Telefon çalıyor şimdi her şey çözülür.

—Canım benim boş ver telefonu. Buradayım işte yanında haydi ellerimi tut, gözlerime bak ve sonsuza kadar burada yanımda kal, telefonu arayıp durma.

—Ah! Nereye kayboldu bu Allah’ın belası telefon, çalıp duruyor. Hah işte buldum!

Kahverengi koltuğun altında ellerini gezdirerek minderin arasında sıkışmış olan telefonu buldu, hızlıca aldı, cevaplama tuşuna dokundu ancak telefon birden kapandı. Gözleri Elif’i aradı. Ortalıkta kimse yoktu. Koşup diğer odalara baktı ancak gerçeğin buzdan yüzüyle karşılaştı. Bütün bu yaşadıkları bir hayalden ibaretti. Bilinçaltı ona bir oyun oynamıştı. Lavaboya koştu ellerini yıkadı, yüzüne tokatlarcasına su çarptı. Deliye dönmüştü apar topar eşyalarını topladı ve bir valize tıkıp kendini dışarı attı.

İşte, şimdi o gezi için garda Toros ekspresini bekliyordu. Babası, demiryolu işçisiydi tren sesine, istasyonlara, vedalara, ayrılık sahnelerine çok şahit olmuştu şimdiye kadar. Ne var ki kendisiydi giden ve geride bir çift göz onu bekleyip el sallamayacaktı.

Tren, gardan ağır ağır hareket etti, bir el sallama ihtiyacı hissetti, camı açtı elini boşlukta gezdirdi. İlk gün Ulukışla’da konakladı. Senenin yedi sekiz ayında kışın kalan üç dört ayında da baharın hüküm sürdüğü bu küçük bozkır kasabası tren istasyonu, tarihi kalıntılarıyla bir öte âlem diyarıydı. Ertesi gün tren akşam saat altıda Adana’ya doğru hareket etti. Saat sekizde Adana’ya varmışlardı. Geceyi geçirmek için gara yakın bir otele yerleşti. Sabah dokuzda Elazığ’a hareket edecek Fırat Ekspresi için saatinin alarmını kurdu.

Elif’in, romanını yazmak için kullandığı dosyayı eline aldı, okumaya başladı. Dosyayı okurken gözlükleri buğulandı, gözlüğün camlarını sildi, oda havasızdı, esneyerek ayağa kalktı, pencereye yöneldi. Hava almak için camı açtı. Ilık bir rüzgâr yüzünü yaladı. Arkasından tatlı bir kadın sesi duyuldu:

—Aşkım kapat artık camı üşüteceksin. İçerisi buz gibi oldu. Ben de üşüdüm. Hem artık bana daha çok dikkat edeceksin. İki canlıyım ben unuttun mu?

Bunu söylerken Elif’in yanakları kızarmıştı. Ali, boş gözlerle ona bakıyordu. Karşıdaki daha fazla dayanamadı:

—E hadi ama geç oldu sabah erkenden işe gideceksin, bak kalkmakta zorlanacaksın söyleyeyim.

—Tamam, canım geliyorum, sen git. Ali, bir sigara yaktı, kendini toparlamakta zorlanıyordu. Yatak odasından gelen emrivakiyle sigarayı söndürdü ve sesin geldiği yere yöneldi.

Mutlu, sıcak bir yuvanın içinde yıllar geçti. Dünya tatlısı bir kızları olmuştu. Küçük Zeynep büyüyene kadar anne izne ayrıldı. Baba, işe gidip geliyordu. Biricik eşi onu her sabah kapıda uğurlayıp her akşam kapıda karşıladı. Odadan odaya emekleye emekleye büyüyen bir mutluluktu Zeynep. Mutfaktan gelen çatal bıçak sesleri saadetli, tarifsiz bir musikiye dönüşüyordu. Gittikçe genişleyen halkalar halinde evin her metrekaresine huzur yayılıyordu. Sarmalar, dolmalar, evi kaplayan ekşi mayalı ekmek kokusu bu güzel yuvanın tadı tuzuydu.

Ali bir gün işten erken çıkmıştı. Her zamanki alışkanlıkla anahtarı çevirdi. Ama olmadı, kilit mi değişmişti? Zile bastı, cevap alamadı. Telaşlandı. Çevreye bakındı, kimse yoktu. Yandaki pencereye koştu. Perde açıktı, camın öbür tarafında Elif, gülen gözlerle ona bakıyordu.  Yerde emekleyen küçük Zeynep annenin eteğine tutunmaya çalışıyor ve her defasında yere kapaklanıp ağlıyordu. Anne bu durumun farkında değildi. Öyle, hareketsiz duruyordu. Ali; kapıyı aç, diye seslendi, küçük kızı işaret etti. Elif, tebessüm etmekle yetindi. Ali’nin tüm çabalarına rağmen kapıyı açmıyordu. Kadının yüzünde tuhaf bir tebessüm vardı. Donuk gözlerle bakıyordu. Ne oluyordu böyle? Ağzı kupkuru olmuştu genç adamın. Camı sertçe tıklattı. Karşısındakinin sinir bozucu tebessümü dudaklarında asılı kalmıştı. Neden sonra Elif’in arkasından alevler yükselmeye başladı. Küçük Zeynep hâlâ çırpınıyordu ve anne hâlâ farkında değildi.  Ali, çılgına dönmüş, bağıra bağıra eşine arkasındaki ateşi, küçük kızı anlatmaya çalışıyordu ancak nafileydi. Elif, sağ elini cama dayamakla yetiniyordu. Az sonra korkunç bir şey oldu. Alev yükseldi, yükseldi ve evdeki her şeyi yutuverdi. Tüm kâinat kızgın bir alev topuydu artık.

Onu bu cehennem narından odada yankılanan alarmın sesi kurtarmıştı. Mutlu başlayıp korkunç bir kâbusa dönen kaçıncı rüyaydı bu? Deliriyor muyum, diye kendi kendine söylendi. Saate baktı, telaşla yerinden fırladı. Hızla bir şeyler yedi. İlaç poşetinden gelişigüzel birkaç tane hap aldı, ağzına attı. Treni kaçırmak istemiyordu. Alelacele dışarı çıktı. İstasyona vardığında tren hareket halindeydi, gişeye koştu, biletini aldı, kondüktöre uzattı. Birinci vagonun iki kişilik kompartımanına geçti. Karşısında ellili yaşlarda, temiz giyimli, saçları taralı, bakımlı bir adam vardı. Hafif bir baş selamıyla koltuğuna yerleşti. Karşısındaki de giyimi kadar düzgün bir Türkçe ile karşılık verdi, kendini tanıttı, hal hatır sordu.

Yaklaşık on saatlik bir tren yolculuğu için hoşsohbet biri fena olmazdı doğrusu. Tesadüf bu ya adam yazar çıktı. Elazığ’a hem söyleşi hem de kitaplarını imzalamak için gidiyordu. Tren yolculuğunu da yeni yazacağı kitap için malzeme toplamak düşüncesiyle tercih etmişti. Ali de kendini tanıttı.

İki yolcu sohbeti koyulatıp kendilerini trenin sesine ve hızına emanet ederek bir müddet konuştular. Tren, Gölbaşı istasyonuna gelmişti. Karınları acıkmıştı. Simitçi çocuklardan birer simit ve çay aldılar. Çayın ardından Ali ilaç poşetinden birkaç hap alıp ağzına attı. Yeni arkadaşı bu kadar ilacı niçin aldığını çekinerek sordu. O da bu merakı birkaç cümleyle giderdi:

—Doktora kalırsa erken müdahale edilmeli, yolculuk bile yapmamalıymışım, nakil yapılmazsa zor günler beni bekliyormuş. Uzun lafın kısası benim için erken final riski yüksekmiş.

Ali’nin bu umarsız tavrı, rahatlığı arkadaşını şaşırtmıştı. O da yeni tanıştığı refikine bu durumu açıklamak ihtiyacı hissetti:

—Bu rahatlık sizi şaşırtmasın, bunda yaşadığım trajedi ve çaresizliğin etkisi büyük. Hayatımdaki yıkım ve acılar bana gülmekten ve olayları makaraya almaktan başka bir yol bırakmadı. Hani derler ya gözlerimin duruluğu ağzımın kuruluğu ondan, benimki o hesap. Anlayacağınız ben kısa çöpü çekenler tayfasındayım.

—Bu rindane tavır o sebepten demek.

—Yani düşünsenize seksen milyon insanın kaçı düğün arifesi eşini kaybediyor ve kırk gün sonra kanser olduğunu öğreniyor?

—Saymadım ama çok değil herhâlde.

—Gördünüz mü bakın, ben nadirattanım. Siz yazarsınız, bilirsiniz bir söz vardı; ayrandan aşağısı su olur mu ölmüş eşeğin kurttan korkusu, diye. Evde ölümü bekleyeceğime, nişanlımın hayalini gerçekleştireyim, dedim kendimi yollara attım. Ne dersiniz, iyi etmiş miyim?

Valla orasını bilemem ama doğrusu ilginç bir hayatın var, izin verirsen bunu yazmak isterim. Tren yolculuğunu tercih edişimin ödülü olur bu.

—Hayatım bir roman diyorsunuz yani.

Yazar, arkadaşının son sözüne tebessümle karşılık verdi:    “Öyle öyle ve o romanı yazmak isterim.”

           —Orası kolay size önce rahmetli nişanlımın yazdıklarını biraz okumak isterim. Fikrinizi çok merak ediyorum.

—Tabi, lütfen çok mutlu olurum. Buyrun.

Ali,  biraz okuduktan sonra durakladı arkadaşının yüzüne baktı ve bir şeyler söylemesini bekledi. Muhatabı boğazını temizledi, musikiyi andıran bir ses tonuyla konuştu:

—Doğrusu fena bir başlangıç olmamış, ilk bölüm bir ilk roman için gayet başarılı geldi bana. Devam edin lütfen.

Saat akşam yediyi gösterdiğinde iki arkadaş da epey yorgun düşmüştü. Ali okumayı bitirmişti.

—Merak bağışlayın lütfen, neden tarihi roman ve neden Malazgirt? İlk roman için biraz zordur tarihi roman yazmak. Nişanlınıza bunu iten sebep neydi?

—O çok özel bir insandı. Anadolu’yu büyük ailemizin sıcak yuvası diye tanımlar ve en az kuracağı yeni yuva kadar severdi. Bu yüzden hepimize bu güzel ve büyük yuvayı kazandıran Malazgirt Savaşı’na ve Alparslan’a büyük bir hayranlık duyardı. Kendi yuvamı kurmadan büyük ailemin büyük ve büyülü yuvasına bir vefa borcum var mutlaka önce onu ödemeliyim, derdi.

—Evet, gerçekten rahmetli rakik bir insanmış.

Tren Elazığ’a varmıştı. Uyuşmuş ayaklarla inmek için hareket ettiler. Serin bir doğu akşamı onları selamladı. Birkaç adım atmışlardı ki Ali, arkadaşının önüne düşüverdi. Yazar, genç adamın kafasını yere çarpmasını son anda engelledi, çevreden yardım istedi. İstasyonda yardıma koşanlarla Ali’yi bir banka yatırıp ambulansın gelmesini beklediler. Yarım saat sonra hastanedeydiler. Kan değerleri oldukça düşmüştü, sabaha kadar kan takviye edildi genç adama. On saatlik yolculuk ve hastane macerası yazarı bitkin düşürmüştü. Bir taksiye atlayıp en yakın otele hareket etti. Ertesi gün öğleden sonra uyanabildi, söyleşi, imza derken akşam olmuştu. Aklı Ali’deydi, nasıl olmuştu acaba? Hastaneye vardığında arkadaşını daha iyi bir durumda bulduğuna sevindi. Ancak doktor, Ali’nin bir an evvel tedavi gördüğü hastaneye gitmesi gerektiğini söylüyordu. Tedavi artık ihmale gelmezdi. Aksi takdirde yaşamını tehlikeye atmak olurdu bu. Israrlar neticesinde ilk uçakla Ali tedavi gördüğü Konya’ya gönderildi. Yazar da ertesi gün işlerini bitirip Elazığ’dan ayrıldı.

Aradan birkaç ay geçti. Yazar, Ali’nin yaşadıklarını yazmak ve onu görmek için Konya’ya, tedavi gördüğü hastaneye gitti. Yol arkadaşını bitkin bir halde buldu.

—Merhaba aziz dostum nasılsınız bakalım? Çok iyi gördüm sizi.

—O zaman gözlerinizi en yakın göz doktoruna götürmenizi önereceğim.

—Ah, sevgili Ali! Bu muzip halini özlemişim.

—Şaka bir yana hoş geldiniz. Buralara kadar zahmete değer miydi? Gerçi benim için iyi oldu. Sizi son defa da olsa görüp helallik alabileceğim.

— Bırak şimdi bu soğuk lafları. Doktorunla görüştüm. Her şey iyiye gidiyormuş. Biraz gayret ve morale ihtiyacın var.  Uygun ilik de eklenince buradan aslanlar gibi çıkacaksın hiç öyle kendini koy verme bakayım.

—Yok yok asıl siz kendinizi yormayın. Bugün onu rüyamda gördüm. Bana dargın gibiydi. Benimle hiç konuşmadı. Sanki daha ne bekliyorsun gel artık der gibiydi. Hem annem rüyada ölü görmek yolculuk alameti derdi. Benim için yol göründü.

—Bırakın canım artık böyle konuşmayı. Size hiç yakışmıyor. Hadi şimdi biraz dinlenin ben buralardayım.

Yazar, Ali’ye tedavi gördüğü hastanede günlerce refakat etti. Notlar alıp kayıtlar yaptı. Kemoterapi iyice yıpratmıştı Ali’yi. Aranan ilik bir türlü bulunamıyordu. Aileden de uygun doku çıkmamıştı.

Bir gün yazar, Ali’nin test sonuçlarını karıştırırken ikisinin de kan gruplarının aynı olduğunu gördü. Hay Allah! Neden bunu hiç düşünmemiştim, diye söylendi.  Kafasında bir ışık yandı. Neden olmasındı, bir umuttu, denemekten zarar gelmezdi, bir insanın hayatı söz konusuydu. Doktorlara bu durum haber verildi ve doku testi için gerekli işlemler yapıldı.  Üç gün sonra dokunun uyup uymadığı belli olacaktı.

Nihayet üç günlük heyecanlı bekleyiş bitmişti. Yazar, koşarak raporu alacağı üniteye gitti. Haber güzeldi, tam bir uyum söz konusuydu. Kâğıdı alıp merdivenleri ikişer üçer çıktı. Ali’nin odasına girdi, yatakta başka bir hasta vardı. Yanlış yere girdim, düşüncesiyle kapıya yöneldi, numara doğruydu. Telaşla servis hemşiresine yaklaştı Ali’yi sordu. Acaba nereye taşınmıştı? Hemşire soğuk ve hissiz bir sesle cevapladı:

-Ali Bey, maalesef başka bir odaya alınmadı, bugün sabaha karşı kalbi durdu ve bir daha çalışmadı. Şimdi morgda. Rapor yazarın elinden düştü, bir müddet boşlukta süzülüp hastane zeminiyle buluştu. Yazarın kafasında Ali’nin güler yüzü, acıya karşı şakacı tavrı, yarım kalmış aşkı, yarım kalan romanı, tamama erdiremedikleri sıcak yuvaları, hiç görmediği Elif’in ölümü dönüp durdu. Dilinden şu son cümleler buruk bir tebessümle dökülmüştü:

“ Nihayet hayalini kurduğunuz sıcak yuvanızı artık sonsuza kadar kuracaksınız. Senin trajik hayatına da böyle bir son yakışırdı be Ali”

Edebiyat Daima
ADMINISTRATOR
PROFILE

Posts Carousel

Yorum Yap

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Latest Posts

Top Authors

Most Commented

Featured Videos

Etiketler

abbas marufi abdullah çakır abdulmelekiyan acabay adıgüzel afili ceket ah kusan zaman ahmedidai ahmet doğru ahmet menteş ahmet sarı ak akdeniz akif akifdut akşam sayıklaması albertcamus Ali Lidar Ali Necip Erdoğan alperbilgili anadan üryan bir yalnızlık anka kuşuna zümrüt Anlamayan BeniAdeme Gazel Anıl Cihan ardında yiten ben değilim Armağan Can arzu Arzu Alkan Ateş Arzu Tanrıverdi arzuözdemir aslan aslanoğlu Aslı Hilal Menteş ata atakaya aydın aydınakdeniz aygüner ayhan ayhan akdeniz ayten güler aytmatov ayça erdura ayçaerdura ayşenur kaya aydoğan ayşe şafak kanca aziz nayır açıkgöz aşk diye diye aşk hak aşk incinirse aşkmektubu aşk örtüyor gövdeni babek zamani bahaeddinözkişi bahar ayaklanmaları baltadergisi balçık baris barış barışerdoğan Barış Erdoğan barışmanço batı rüzgarları bayrıl bazı evlerin kış hali başağın diyalektiği başkalarını da düşün begüm şahbudak bekleyiş beni bir baharın göğsünde uyut ben olsaydım benzeşmek berna bernakarakaya beyazgemi beyzaege beyza yazıcıoğlu bijennecdi bir fincan kahvenin kahvenin çayın bardağın Birgül birgültemur birgülyangınaslanoğlu Birgül Yangın Aslanoğlu bir varlık masalı bir zamanlar bir çift yumru biter buralarda güneşin matemi bitişin mevsimleri Bit Pazarında Tarih Dersine Cevaben boyalı duvar Buket Uçar bulutun gözyaşı burak çelik burhan burhanaslan burhantuncay Burçin Laçin Altay buz çiçekleri büşra büşraünal camus canan çelik celladıma ceviri CeyCeyBey clemence damla nur akkirpi dağlardaki ter dedi-dedim defter deneme deniz Deniz Kara Kavalcı denizkarakavalcı dert dikimevi dervişzaim deryagündoğdu devrim horlu divan Dostoyevski doğa doğanay dulda dursunalisazkaya duvar Duyuru Duyurular Dönüşüm düğme ilikliği eda tosun Edebiyat Daima elem erk elif burcu özkan elifyavaş elimden tutabilse sesin ellerimde on dokuz yara elçin sevgi suçin emel Emel Bulut emel canpolat emelkoşar emel koşar emine gündüz menteş enver ercan enver sadri begit Enver Sadri Begit | İvo Bu Şairlik Telaşı Mı? eraysarıçam eray sarıçam ercan ercankesal ercanköksal ercan sağlam erdevir erdoğan Erguvan erguvan rengi yalanlar ergülen erhan erhankaraoğlan Erhan Çamurcu erkut tokman erkuttokman erman şahin ersin ersinkartal ersin kartal ersin taşdemir ertuğrul çoban erva erva zülal ünsal esingülez eskiliman esrakaraca esra karaca Ethem Baran evde kalmış zencefil eylül eşyalar fahriayhan faikmuharrem farsca fateme mahmudi Fatmasümer ferfiçkin kayboldu feritsürmeli fermuar ferruhzâd feyz kariha fuat fuatoskay fulya eyilik fuzuli füruğ füruğferruhzâd galip Galip ÇAğ galipçağ gamzekoç gece fısıltısı gecenintılsımı gece rahminde cenin gerus gerus abdulmelekiyan gezi yazısı gittin bana giz Gökhan Yılmaz gölgemdeki ağrılar gönül gönülyonar gösteri toplumu gözlerin afrika Gülden Çevik gülle güllüce gülsoy gülözen gülşah gülşahak gülşen gün bozumu Güngör gürhangürses güven güven adıgüzel güvenadıgüzel güven fatsa güvenini kırdım bir kere güzel yazı defteri güğüm Haber Haberler Hakan Sarıpolat Hakan Temiz Hakan Uslu hale alkay halil cengiz halil ibrahim emecen hande handeiçeliadabay hasan ali toptaş hasan temiz hasrettir azerbaycan hasta hatice hatice kübra öktem Hatice Tarkan Doğanay haticetarkandoğanay haticeyıldırım Hatice Yıldırım hayalet orkide haydar haydar ergülen heba herşeyibitirmeyidüşünüyorum hilal fırat hiç ihtimal Hûşeng İbtihac hüseyin hüseyin aygüner hüseyin sönmezler hırsız Iainreid ihtiyar banklar ihtiyardünya ilhan kemal ilyas alevi inceleme insan insannedir? intihar ilanları ismail ismailkılınç iz içeli jose saramago Kafka kalabalıkyalnızlıklar kalender kara kalkan kamyon kara karabürk karakaya karakoyun karanlığa tapanlar karaoğlan kartal karınca incitmez altur balyanın tuhaf intikam planı kavalcı kavşakta çevirme var kaya Kazuo Ishiguro kederbuselik kehribar kelebek ve kukla Kemal Özer Şiir Ödülü kimsesizliğe kiralık ışık hikayesi Kitap Kitaplık kitaplıktan Kitaplık Önü Klaros Yayınları kleopatra knut odegard kol düğmeleri korona koyu sersemlik kozan koşar kravat kronik satırlar kum kumdan keder kusey tangüler köpek kalbi köpeğin olayım hayat kürşat kürşatyozcu Küçürek Öykü kılınç kırmızı şiir kırıkyazıistasyonu kırık yazı istasyonu kısakürek kız kulesi boğaz ve aşk kızıltoprak kızılırmak Lale lale şeyda gülsoy laleşeydagülsoy latice bir mektup yaz bu gece leyla lord alfrad tennyson Louise Glück madak mahmud derviş mahrumiyet makyaj marazlı tren marktwain masal masiva mavi dünyanın insanları mayo mayıs mağara mehmet mehmet açıkgöz mehmetberkyaltırık mehmetyıldız mehmet yıldız mehmet çağan azizoğlu mehtapnas mektup melek melekler intihar etti melektemur merhametsizmerhamet merveyıldız meryem akyıldız metinsavaş meviza mevlüt şener mevsim etkisinden arındırılmış insan manzaraları Mihail Bulgakov muhamedburaktunay muhameterdevir muhammed münzevi muhammet muhammeterdevir Muhammet Erdevir muhsin hafız çakıroğlu murat muratalan murat erdi salık muratgöğekin Murathan Mungan murat serdar çakıroğlu Murat Soyak mustafa ersin taşdemir mustafaeverdi Mustafa Soyuer mustafa torun müjgan münevversaral Naile Dire n apartmanı nar Nasrin Zabeti Miandoab Ncip Fazıl necatibey nehirlerim uzağa nesrin Nesrin Çoruh nesrinçoruh nilgün marmara nisa nisaeser Nisa Eser nisaleyla nota notaya nuritarkan okan alay okanlay olanlar olga tokarczuk orhantepebaş oskay osman osmanyücel ozanöztepe Oğuz Ertürk pekmez PerverNakçi Peyami Safa prelüt qadiri radikal şıkların sayımı rahmikızıltoprak rana Recep Kayalı Reşit reşitgüngörkalkan Romen Edebiyatı röportaj rüzgarın yolculuğu rıdvan yıldız sabah yağmuru sacettin ince saklambaç salıncak sama sama qadiri saniye saniyekısakürek Saniye Kısakürek sarmaşık sağlam seheraçıkgöz seher yerlikaya selcan ece selinöyküata semanur semanurulu semra orhan şirip seni seviyorum Serap Yalçın Pamuk serbülent kaya serdar servan erdinç ses seval seval karakoyun sevda sevdamın şehri sevdasezergülle Sevda Sezer Gülle Sevinç Çokum Seydali Önal seyit mehdi musevi sezer sibel sibelmayo siir sinema Sipariş sokakta sorgu sorgu (I) sorgu (II) Suat Derviş suna suna kızılırmak sungurlar suzan yörük sylvia sönmezler söylemek mümkün söylence söyleşi söyleşi ve soruşturmalar süheyla poyraz sızı Tahsin Yücel Tamer Sağcan taner sezgin Tanpınar tanık tarkan tatlı bir telaş tekerleme temur thomas hardy tilki öpüşmesi topraktan öte tubagevrek tuncer turgay tuğba Tuğba Keskin tuğbaönce tuğçe tuğçekozan türk zerrintürk ulu umut bazen uğrar evimize uykular gazeli uzunca şiir uğur Uğur Karabürk uğurkarabürk vahap eren vakitlerden körpencere veda vuslat w.bahadır w.bahadırbayrıl Where Is/Where Are Denklemi yabancı yakamoz yalnızlar rıhtımı Yalnızız yangın yaren eryıldız yasin yasinkum Yayın İlkelerimiz yaz ve gül yiğit ergün yok yolcu yonar YouTube yozcu yunan suları yunus Yunus Çinçin yunusçinçin Yusuf Araf yusuf aydın yuva yörük yücel yürekincisi yıldırım yıldız zamanla/ma zambak ve köpük zeliha aypek zemir zerrin zeynep zeynepkasap zeyneppınarbaşı zeyneprana zeynep yeşilbaş yardımcı zeynep yolcu zeynepyolcu zifiri karanlık zübeyde zübeydegüllüce zülal Çile Çok Yapraklı İlişkiler Öykü çakıroğlu çağ çeviri çeviri şiir çevrobil çinçin çirkin filler çoklu yüz döngüsü çoruh ölüm sebebi ölüm ve kuşlar önce öykü özdemir özkan özkan kaya özlemek dündendir ünal ünsal ürperti İbrahim Halil Çelik İmtihan İnceleme İsmail Kılınç İthaki ıd est ıp labirenti ıslık kesiği ışık ışıklı pencere ışıksungurlar ışıl ışılmadakkaya Şener Öktem şarkı şehrazat şener beyter şenol alçınkaya şeyda şiir şiire dönüşen anne şiirülke şir şirin söz