Seher Öğütçü | Şövalye Kral

Seher Öğütçü | Şövalye Kral

Seher Öğütçü “Şövalye Kral” adlı öyküsüyle Edebiyat Daima’da

Seher Öğütçü | Şövalye Kral

Odasının dışına açılan büyük cam kapıdan yarattığı ülkeye bakıyordu şövalye. Ülkesinin hem şövalyesi, hem kralı, hem yaratıcısıydı. Mutlu olacağını düşündüğü kullarının sessiz, isyansız mutsuzluğunu düşündü. Kendisi o kadar tamken, nasıl insanları bu kadar eksikti? Elleriyle diktiği fidanlar koca ormana dönüşmüş, yaşadığı sarayı görünmez hale getirmişti. Mermer sütunlu balkona çıktı. Nasıl da rengârenk açmıştı çiçekleri. Mis gibi kokuyordu. Yarattığı doğa bu kadar mükemmel, eksiksizken çocukları hep eksik doğmuştu. Kadınları da eksikti. Kendisinin tam olmasının yeterli olacağına olan güçlü inancı nedeniyle eksiksiz çocuklarının öldürülmesi emrini vermişti. Öldürttüğü çocukları onun gibi yaratıcıydı. Çok sayıda yaratıcının olması, sarayda sonu gelmez tartışmalara neden oluyor, Şövalye kralın canını sıkıyor, sinirlerini bozuyordu. Gerçi yaratıcı çocuklarının her birine farklı bir yaratma yeteneği bahşetmişti ama hepsi kendi yeteneğinin en iyisi olduğunu ispata girişiyor, şövalye babalarının memnuniyetini önemsemiyordu. Bu yaratıcı çocukları kendilerini öylesine yaratıcılığa adamışlardı ki, şövalye babalarına itaat ve ibadet etmeyi unutmuş, gece gündüz üretiyorlardı. Ne Şövalyenin iyilikleri ödüllendirmekle vaat ettiği serin bahçeyi ne de kötülükleri cezalandırmakla tehdit ettiği ateş denizini umursamıyorlardı. Şövalye iktidarın elinden alınması tehdidine karşı mutlaka tedbir almalıydı.

Fakat ülkesinde yaşayan her kulunu kendi üretemezdi. Çocukları yarattıkça insanlar çoğalıyor, güzel ülkesi insan sesleriyle dolup taşıyor ve eksiksiz doğuyordu. Fakat şövalye, insan sayısının yönetemeyeceği bir büyüklüğe ulaştığı her seferde yeni bir felaket getiriyordu insanlığın başına. Böylece insan sayısını kontrol edebiliyordu. Yine de felaketlerle insan sayısını dengede tutmak, özenle yarattığı doğasına da zarar veriyordu. Bu nedenle en iyi çözüm, çocukların üretmesini engellemekti.

Önce müziği öldürdü. Bir süre insan seni duymamak iyi olacaktı. Müzik ölünce, ülkesindeki insanların duymasını anlamlı kılacak sesler kayboldu. İnsanlar anlamsız gürültüler işite işite en sonunda kulaksız doğmaya başladılar. Artık ne müziği, ne şövalyenin buyruklarını duyacaklardı. Müzik, şiire âşıktı. Şiirsiz kendini ifade edemiyor, insanlara derdini anlatamıyordu. Müzik şiirle gizli gizi buluşuyor, insanları mutlu ediyordu. Şövalye ona tapan milyonlarca insan olsa da müzikle şiirin aşkını hep kıskandı. Müziğin onu unutup şiire bağlanmasına katlanamıyordu. O hepsinin sahibiydi ve herkes ona âşık olmalıydı. Müzik ölünce şiir ülkeden kaçtı. Şövalyenin onu bulma zahmetine girmeyeceği tehlikeli duygular ülkesine. İyiliğin de kötülüğün de aynı zamanda ve yerde karşılığını bulduğu; hastalık, delilik, sıkıntı, acı ve ölüm ülkesine.

İnsanların işitememesi, kral için önceleri bir sorun olmadı. Ne de olsa gören gözleri vardı ve hala buyruklarını anlatmanın bir yolu vardı. Gören gözler resim öldüğünde anlamını kaybetti. İnsanlarının mükemmel doğasına bakmakla yetinebileceğini varsayarak resmi öldürdü. Fakat doğada duygularını göremiyorlardı. Duygularını göstermenin tek yolu olan resim öldüğünde, resim yeteneği olan insanlar da kör oldu. Resim renklere âşıktı. Bazen siyah ve beyazla flört etse de, asıl tutkusu renkti. Resim ölünce renk de soldu. Artık renk yalnızca kralın bahçesindeydi. Bahçe dışına çıkıp ülkesinde yaşayan halk arasında karıştığında ülkenin solgun görüntüsü öfkelenmesine ve zavallı kullarına zarar vermesine neden oluyordu.

İnsanları ve kendisi için son kâbus da öyküyü öldürdüğünde yaşandı. Öykü öldüğünde hayal dayanamadı ve kendini karanlık bir kuyuya attı. Öykü hayale, hayal de ona âşık ve tutkuyla bağlıydı. Şövalye kralın insanları hayalden, düşünceden yoksun büyüdüler, çoğaldılar. Artık kralın ülkesi kör, sağır, hayalsiz, düşünemeyen insanlardan oluşuyordu. Tek yazılı öykü kralın öyküsüydü. İnsanlarının bildiği tek öykü de buydu. Ezberledikleri öyküyü durmaksızın tekrar ediyor, birbirlerini ve kendilerini duymadıkları için ülkede sürekli bir gürültü, karanlık bir kargaşa söz konusuydu. Ülkede tek duyan, gören ve anlamlı konuşan kişi kraldı. Yapayalnız kalmıştı. Konuşsa anlayacak duyacak kimse yoktu. Artık kralı kokusundan tanıyor, aralarında olduğunu hissettikleri an öyküsünü bağırmaya, ona ibadetlerini sunmaya başlıyorlardı. Hepsi krala âşıktı. Hepsi ona tapıyordu. Kendilerini öldürmelerini istese düşünmeden yapıyor, evlatlarını ona kurban ediyorlardı. Kral herkesin ona tapmasından, kendi öyküsünün ona sürekli tekrar edilmesinden bunalmaya başladı. Çözümün nerede olduğunu bilmiyordu. İnsanlar mutluluğa susamış, güçlü bir yaşama isteğiyle doluydu ancak krala ibadet etmekten yaşamayı unutmuş, onları neyin mutsuz hissettirdiğini algılayamıyordu. Her köşede ağlayan, yalvaran, krala minnetlerini sunan insanlar vardı. Kral, insanların ona taptıkça asıl kendisinin onların kölesi olduğunu düşünmeye başladı. Kalabalığın içinde, “Sevginizi istemiyorum! Bana yalvarmayın, bana tapmayı bırakın!” Diye bağırdı. İnsanlar duymadı. Haykırmaya, bağırmaya, yalvarmaya devam etti. Bir amaçları yoktu. Tek amaçları kralın memnuniyetiydi. Ülkede hiç görülmemiş cinayetler, şiddet eylemleri baş göstermişti. Sürekli bağıran, birbirini anlamayan, itişip kakışan insanlar canlarının istediklerini öldürüyordu. Ölen kişileri kimse görmediğinden, katiller şiddet uyguladıkları insanların öldüğünden habersiz yaşamlarına devam ediyorlardı. Ölenleri tek gören, yine kraldı. Şövalye kral verdiği canların birbirini yok etmesine dayanamıyordu. Var etmek de, yok etmek de onun ukdesindeydi.

Kral, insanları kendine bağladıkça daha çok sıkıştığını hissediyordu. Kendisi özgürleşmeli, halkına mutluluğu geri vermeliydi.

Bir gün, kral hizmetindeki perilere kendisiyle iletişim kurma yetisi bahşetti. Periler şövalye krala insanların nasıl acı çektiğini dans, müzik, resim, öykü ve şiir yoluyla anlatmaya başladılar. Her gün, canını aldığı bir çocuğunun kılığında onun yaptıklarını yaparak anlatmaya ve mutlu insanları tasvir etmeye çalışıyordu. Kralı en çok etkileyen birbirini seven evlatları ve onların aşkları oldu. Kral hep o sevilsin istiyordu. Kendisinin sevme ihtiyacını hiçbir zaman anlayamamıştı. Âşık olabileceği biri hiç olmamıştı. En çok kıskandığı, çocuklarının bir ödüle olan isteği veya bir cezadan korkusu olmadan bir varlığa bu kadar tutkuyla bağlanmasıydı.   kullarının ona bağlı kalmasını sağlıyordu. Kral ise sadece kendi yarattığı doğasına âşıktı. Doğada huzur buluyor, onu sadece doğanın anlayabileceğini düşünüyordu. Doğayla yaşatıyor, doğayla öldürüyordu. Şimdi doğasıyla yapayalnız kalmıştı. Artık o da insanları gibi mutsuzdu. Kendi mutluluğunun da, insanlarının ve çocuklarının mutluluğuna bağlı olduğunu anladı. Kendisi de mutsuzluğu ve bu hüznü yaşamadan gerçeği anlayamamıştı.         

Kral, tüm vasıflarını gerisinde bırakarak yalnızca ülkesinin şövalyesi olarak çıktı sarayından. Üzerinde şövalye zırhı, başında miğferi, elinde kılıcıyla savaşa hazır bir komutandı artık. Ülkesini mutsuzluk canavarından kurtaracaktı. Kendi yarattığı mutsuzluk canavarını yok etmenin tek yolu, içindeki karanlık duyguları da yok etmekti. Kral hem mutsuzluk canavarına, hem kendine savaş açtı. Önce kibiri içinden söküp attı ve sarayın arka bahçesine gömdü. Doğa kibiri yuttu. Onun yerine kralın hep hatırlaması için büyük, uzun ve dokununca elleri kesen siyah bir dikenli ağaç hediye etti ona. Saraydan uzaklaşırken egosunu denize attı. Deniz egoyu boğdu. Egonun boğulurken attığı çığlıklar derinliklerde yankılanırken, kendisi kayalıklar üzerindeki yosunlara dönüştü. Kıskançlık yılanı bedenini parçalayarak çıkarken yeryüzüyle buluştuğunda zehrini toprağa bıraktı. Artık insanlara zarar veremezdi. Halkıyla karşılaşırken cimriliği tek tek insanlara dağıttı. Kralın cimriliği insanlarla buluştuğunda cömertliğe dönüştü. İnsanların bedeninde yaşamaya devam etti. Şiddeti üretkenlikle buluşturmaları için atlara, eşeklere bahşetti. Hırsını yağmur bulutlarına, öfkesini güneşe bıraktı. Tek sevgilisi doğa, hepsini dengelemeyi başarır ve hiçbirinin sınırını aşmasına izin vermezdi.

İnsanları hala eksikti ve bunun için yaratıcı çocuklarının aşklarını bulup kurtarması gerekiyordu. İnsanlar, yaratıcı çocuklarının birer suretiydi ve onların aşklarını insanlarıyla buluşturmak çocuklarının da başka bedenlerde aynı ruhu yaşatması demekti.   

Hayalin atladığı kör kuyuda ona göründü. Hayal, kralla karşılaşınca onun karanlık duygularından arındığını hemen anladı ve ülkedeki insanlarla buluşmaya razı oldu. Hayal ülkeye döndüğünde insanlar okunacak metin kalmayışının açlığıyla öyküler yazmaya başladılar. Yine de bu öyküleri gören gözler yoktu ve herkes kendi öyküsünü biliyordu sadece.

Kral, solan rengi canlandırmak, tekrar doğaya dönmesini sağlamak zorundaydı. Doğadaki renk olmadan hayal de esin kaynağı bulamazdı. Duyguları canlandıran o güzel renkler geri dönmeli, hayalle buluşarak resmi başka bedenlerde yaşatmalıydı. Kral, hayalle işbirliği yaparak rengi ikna etti ama rengin bir şartı vardı. İnsanların tekrar kör olmayacaklarından emin olmak istedi. Kraldan tek gözünü insanlarına bağışlamasını rica etti. Böylece görememenin ne demek olacağını o da bilecek, insanları kör edecek bir delilik yapmak istemeyecekti. Cimriliğini, egosunu, kibrini içinden atan kral ilk defa başkalarının mutluluğu için kendinden bir parça feda ediyordu. Bu yeni duyguyu da deneyimledi ve tek gözünü insanlarına armağan etti. Görmeye başlayan insanlar birbirlerinin öykülerini okumak için yarıştıkça, şiddet uygulayacak vakitleri de kalmamıştı. Herkes birbirinin öyküsünü okumak için delicesine bir istek duyuyor, cömertleşen insanlar ürettikleri her şeyi bir başkasıyla paylaşıyordu. Renkleri görmeyi unutmuş insanlar ona tekrar âşık oldular. Hayalle buluşan renkler, içlerinden bazılarının hemen resme yönelmesine sebep oldu. Kimisi öykü yazıyor, kimisi öykülerini ya da duygularını resmediyordu.  İnsanlar unuttukları duygularla yeniden buluşmaya başladılar.

Uzun zamandır iletişim kuramayan insanlık, resim ve yazıyla iletişim kurmaya ve hissettiklerini bu yolla anlatmaya başladı. Ancak hala birbirlerini duyamıyorlardı. Artık tek gözlü kralın ülkesine getirmesi gereken tek bir aşk kalmıştı. Şiir. Şiir o kadar tehlikeli bir yolculuktan sonra kendini öyle bir yere hapsetmişti ki, kralın ona ulaşması yıllar sürdü. Ancak kral emindi ki; insanın tam, ülkesinin mutlu, huzurlu ve barış içinde olabilmesi, bütün sanatların birlikte ve ahenk içinde olmasına bağlıydı. Biri olmadan diğeri yaşayamıyordu. Tek uzvu büyüyüp diğerleriyle karşılaştırılınca sakil duran bir bedendi bu eksiklik. Ülkesinin beden sağlığı için bunu yapacaktı. Şiiri ikna edip müzikle tekrar buluşturmalıydı. Ona ulaşmaya çalışırken aklını çelen zehredici güzellikte kadınlara kanmamak için miğferini, yeryüzünün en tehlikeli canavarına da kılıcını bırakmak zorunda kaldı. Artık şiirin karşısında sadece üzerinde zırhından başka bir şeyi olmayan, tek gözlü bir kraldı. Çok yorulmuş, çok savaşmış, güçlü bedeni yerini sıska bir bedene bırakmış, yüzü solmuş, saçı ve sakalı birbirine karışmış sıradan biriydi.

Şiiri daha önce hiç görmemişti. Onunla karşılaştığında müziğin neden ona bu kadar tutkun olduğunu anladı. Uzun altın sarısı saçlarından yayılan o güzel koku, yüzündeki pembelik, üzerindeki beyaz elbise ile kendi yarattığı perilerden bile güzeldi. Kralın kalp çarpıntısı, daha önce ritmi olduğunu bile unutturacak şiddetteydi. Şiir’ e resmen vurulmuştu. Önünde diz çökerek şiire yalvardı. “Ne olur benimle gel. İnsanlarımız perişan, mutsuz sefil ve biçare. Beni yalnız dönmek zorunda bırakma. Senin için ne yollardan geçtim. Ne tehlikeler atlattım bilemezsin” Kralın yalvarışı karşısında şiirin kayıtsızlığı kralı derinden yaraladı. Acı çekiyordu. Ruh acısını ilk defa deneyimliyordu. Soyun! Dedi şiir. İnsanlara sadece en çıplak, en gerçek, en yalın, en duru hali ile kalbimi açabilirim. Kral acılarının dinmesi için her şeyi yapardı. Soyundu. Çırılçıplak kaldı. Şiirle göz göre gelir gelmez içindeki müziğin sesini işitmeye başladı. Şiir kralın kalbine girmiş, onu da kalbine almıştı. Artık sadece ikisinin duyabileceği bir şarkıyı söylüyorlardı. Sessizliği şiir bozdu. Artık benimle konuşabilirsin. Ne olursa söyle. Kral; Saçlarda Bir Yarımküre diyerek başladı konuşmaya. 

Bırak da uzun, uzun, uzun süre içime çekeyim saçlarının kokusunu, bir kaynağın sularına

Yüzünü daldıran bir susuz adam gibi yüzümü daldırayım içlerine, hoş kokulu bir mendil gibi

Elimle sallayayım onları, sallayayım da anılar silkelensin havada. (Charles Baudelaire)

Söylediklerinin şaşkınlığında şiire baktı. Kral ilk defa şiir yazıyordu. İçinde duyduğu müziği de haykırarak okudu şiirini. İçinde tarifi mümkün olmayan biz haz duyuyordu. Bu hazzı daha önce hiç yaşamıştı ve o an anladı. Şiire âşık olmuştu. Bu duyguya sahip olup da onu kaybeden insanlarının çektiği acıları duyumsadı. Artık onsuz yaşayamazdı. İlk defa korktu bir varlığın onu istemeyeceğinden. Şiir kralın bu halinden duyduğu memnuniyetle krala kollarını açtı. Sanki tüm dünyayı kucaklayan yaratıcı artık oydu. Kral şiirin kollarına atıldı çırılçıplak. Şiirle kavuştuğu an özgürleştiğini hissetti. Artık insanları da özgürdü. Kulakları belirdi, birbirlerini duyabilmenin ve şarkılar söylemenin mutluluğuyla kendilerinden geçip kucaklaştılar. Kral ve şiirin kucaklaşması, insanların da kucaklaşmasını sağladı. Bu kucaklaşma aynı zamanda ikisinin de doğayla bütünleşmesine ve mevcut formlarını insanlara armağan etmesiyle sonuçlandı. Artık kral ve şiir kendi ruhlarını, gören, işiten, anlayan, hayal edebilen insanlarda yaşatacaklar. Sonsuza dek.

Odasının dışına açılan büyük cam kapıdan yarattığı ülkeye bakıyordu şövalye. Ülkesinin hem şövalyesi, hem kralı, hem yaratıcısıydı. Mutlu olacağını düşündüğü kullarının sessiz, isyansız mutsuzluğunu düşündü. Kendisi o kadar tamken, nasıl insanları bu kadar eksikti? Elleriyle diktiği fidanlar koca ormana dönüşmüş, yaşadığı sarayı görünmez hale getirmişti. Mermer sütunlu balkona çıktı. Nasıl da rengârenk açmıştı çiçekleri. Mis gibi kokuyordu. Yarattığı doğa bu kadar mükemmel, eksiksizken çocukları hep eksik doğmuştu. Kadınları da eksikti. Kendisinin tam olmasının yeterli olacağına olan güçlü inancı nedeniyle eksiksiz çocuklarının öldürülmesi emrini vermişti. Öldürttüğü çocukları onun gibi yaratıcıydı. Çok sayıda yaratıcının olması, sarayda sonu gelmez tartışmalara neden oluyor, Şövalye kralın canını sıkıyor, sinirlerini bozuyordu. Gerçi yaratıcı çocuklarının her birine farklı bir yaratma yeteneği bahşetmişti ama hepsi kendi yeteneğinin en iyisi olduğunu ispata girişiyor, şövalye babalarının memnuniyetini önemsemiyordu. Bu yaratıcı çocukları kendilerini öylesine yaratıcılığa adamışlardı ki, şövalye babalarına itaat ve ibadet etmeyi unutmuş, gece gündüz üretiyorlardı. Ne Şövalyenin iyilikleri ödüllendirmekle vaat ettiği serin bahçeyi ne de kötülükleri cezalandırmakla tehdit ettiği ateş denizini umursamıyorlardı. Şövalye iktidarın elinden alınması tehdidine karşı mutlaka tedbir almalıydı.

Fakat ülkesinde yaşayan her kulunu kendi üretemezdi. Çocukları yarattıkça insanlar çoğalıyor, güzel ülkesi insan sesleriyle dolup taşıyor ve eksiksiz doğuyordu. Fakat şövalye, insan sayısının yönetemeyeceği bir büyüklüğe ulaştığı her seferde yeni bir felaket getiriyordu insanlığın başına. Böylece insan sayısını kontrol edebiliyordu. Yine de felaketlerle insan sayısını dengede tutmak, özenle yarattığı doğasına da zarar veriyordu. Bu nedenle en iyi çözüm, çocukların üretmesini engellemekti.

Önce müziği öldürdü. Bir süre insan seni duymamak iyi olacaktı. Müzik ölünce, ülkesindeki insanların duymasını anlamlı kılacak sesler kayboldu. İnsanlar anlamsız gürültüler işite işite en sonunda kulaksız doğmaya başladılar. Artık ne müziği, ne şövalyenin buyruklarını duyacaklardı. Müzik, şiire âşıktı. Şiirsiz kendini ifade edemiyor, insanlara derdini anlatamıyordu. Müzik şiirle gizli gizi buluşuyor, insanları mutlu ediyordu. Şövalye ona tapan milyonlarca insan olsa da müzikle şiirin aşkını hep kıskandı. Müziğin onu unutup şiire bağlanmasına katlanamıyordu. O hepsinin sahibiydi ve herkes ona âşık olmalıydı. Müzik ölünce şiir ülkeden kaçtı. Şövalyenin onu bulma zahmetine girmeyeceği tehlikeli duygular ülkesine. İyiliğin de kötülüğün de aynı zamanda ve yerde karşılığını bulduğu; hastalık, delilik, sıkıntı, acı ve ölüm ülkesine.

İnsanların işitememesi, kral için önceleri bir sorun olmadı. Ne de olsa gören gözleri vardı ve hala buyruklarını anlatmanın bir yolu vardı. Gören gözler resim öldüğünde anlamını kaybetti. İnsanlarının mükemmel doğasına bakmakla yetinebileceğini varsayarak resmi öldürdü. Fakat doğada duygularını göremiyorlardı. Duygularını göstermenin tek yolu olan resim öldüğünde, resim yeteneği olan insanlar da kör oldu. Resim renklere âşıktı. Bazen siyah ve beyazla flört etse de, asıl tutkusu renkti. Resim ölünce renk de soldu. Artık renk yalnızca kralın bahçesindeydi. Bahçe dışına çıkıp ülkesinde yaşayan halk arasında karıştığında ülkenin solgun görüntüsü öfkelenmesine ve zavallı kullarına zarar vermesine neden oluyordu.

İnsanları ve kendisi için son kâbus da öyküyü öldürdüğünde yaşandı. Öykü öldüğünde hayal dayanamadı ve kendini karanlık bir kuyuya attı. Öykü hayale, hayal de ona âşık ve tutkuyla bağlıydı. Şövalye kralın insanları hayalden, düşünceden yoksun büyüdüler, çoğaldılar. Artık kralın ülkesi kör, sağır, hayalsiz, düşünemeyen insanlardan oluşuyordu. Tek yazılı öykü kralın öyküsüydü. İnsanlarının bildiği tek öykü de buydu. Ezberledikleri öyküyü durmaksızın tekrar ediyor, birbirlerini ve kendilerini duymadıkları için ülkede sürekli bir gürültü, karanlık bir kargaşa söz konusuydu. Ülkede tek duyan, gören ve anlamlı konuşan kişi kraldı. Yapayalnız kalmıştı. Konuşsa anlayacak duyacak kimse yoktu. Artık kralı kokusundan tanıyor, aralarında olduğunu hissettikleri an öyküsünü bağırmaya, ona ibadetlerini sunmaya başlıyorlardı. Hepsi krala âşıktı. Hepsi ona tapıyordu. Kendilerini öldürmelerini istese düşünmeden yapıyor, evlatlarını ona kurban ediyorlardı. Kral herkesin ona tapmasından, kendi öyküsünün ona sürekli tekrar edilmesinden bunalmaya başladı. Çözümün nerede olduğunu bilmiyordu. İnsanlar mutluluğa susamış, güçlü bir yaşama isteğiyle doluydu ancak krala ibadet etmekten yaşamayı unutmuş, onları neyin mutsuz hissettirdiğini algılayamıyordu. Her köşede ağlayan, yalvaran, krala minnetlerini sunan insanlar vardı. Kral, insanların ona taptıkça asıl kendisinin onların kölesi olduğunu düşünmeye başladı. Kalabalığın içinde, “Sevginizi istemiyorum! Bana yalvarmayın, bana tapmayı bırakın!” Diye bağırdı. İnsanlar duymadı. Haykırmaya, bağırmaya, yalvarmaya devam etti. Bir amaçları yoktu. Tek amaçları kralın memnuniyetiydi. Ülkede hiç görülmemiş cinayetler, şiddet eylemleri baş göstermişti. Sürekli bağıran, birbirini anlamayan, itişip kakışan insanlar canlarının istediklerini öldürüyordu. Ölen kişileri kimse görmediğinden, katiller şiddet uyguladıkları insanların öldüğünden habersiz yaşamlarına devam ediyorlardı. Ölenleri tek gören, yine kraldı. Şövalye kral verdiği canların birbirini yok etmesine dayanamıyordu. Var etmek de, yok etmek de onun ukdesindeydi.

Kral, insanları kendine bağladıkça daha çok sıkıştığını hissediyordu. Kendisi özgürleşmeli, halkına mutluluğu geri vermeliydi.

Bir gün, kral hizmetindeki perilere kendisiyle iletişim kurma yetisi bahşetti. Periler şövalye krala insanların nasıl acı çektiğini dans, müzik, resim, öykü ve şiir yoluyla anlatmaya başladılar. Her gün, canını aldığı bir çocuğunun kılığında onun yaptıklarını yaparak anlatmaya ve mutlu insanları tasvir etmeye çalışıyordu. Kralı en çok etkileyen birbirini seven evlatları ve onların aşkları oldu. Kral hep o sevilsin istiyordu. Kendisinin sevme ihtiyacını hiçbir zaman anlayamamıştı. Âşık olabileceği biri hiç olmamıştı. En çok kıskandığı, çocuklarının bir ödüle olan isteği veya bir cezadan korkusu olmadan bir varlığa bu kadar tutkuyla bağlanmasıydı.   kullarının ona bağlı kalmasını sağlıyordu. Kral ise sadece kendi yarattığı doğasına âşıktı. Doğada huzur buluyor, onu sadece doğanın anlayabileceğini düşünüyordu. Doğayla yaşatıyor, doğayla öldürüyordu. Şimdi doğasıyla yapayalnız kalmıştı. Artık o da insanları gibi mutsuzdu. Kendi mutluluğunun da, insanlarının ve çocuklarının mutluluğuna bağlı olduğunu anladı. Kendisi de mutsuzluğu ve bu hüznü yaşamadan gerçeği anlayamamıştı.         

Kral, tüm vasıflarını gerisinde bırakarak yalnızca ülkesinin şövalyesi olarak çıktı sarayından. Üzerinde şövalye zırhı, başında miğferi, elinde kılıcıyla savaşa hazır bir komutandı artık. Ülkesini mutsuzluk canavarından kurtaracaktı. Kendi yarattığı mutsuzluk canavarını yok etmenin tek yolu, içindeki karanlık duyguları da yok etmekti. Kral hem mutsuzluk canavarına, hem kendine savaş açtı. Önce kibiri içinden söküp attı ve sarayın arka bahçesine gömdü. Doğa kibiri yuttu. Onun yerine kralın hep hatırlaması için büyük, uzun ve dokununca elleri kesen siyah bir dikenli ağaç hediye etti ona. Saraydan uzaklaşırken egosunu denize attı. Deniz egoyu boğdu. Egonun boğulurken attığı çığlıklar derinliklerde yankılanırken, kendisi kayalıklar üzerindeki yosunlara dönüştü. Kıskançlık yılanı bedenini parçalayarak çıkarken yeryüzüyle buluştuğunda zehrini toprağa bıraktı. Artık insanlara zarar veremezdi. Halkıyla karşılaşırken cimriliği tek tek insanlara dağıttı. Kralın cimriliği insanlarla buluştuğunda cömertliğe dönüştü. İnsanların bedeninde yaşamaya devam etti. Şiddeti üretkenlikle buluşturmaları için atlara, eşeklere bahşetti. Hırsını yağmur bulutlarına, öfkesini güneşe bıraktı. Tek sevgilisi doğa, hepsini dengelemeyi başarır ve hiçbirinin sınırını aşmasına izin vermezdi.

İnsanları hala eksikti ve bunun için yaratıcı çocuklarının aşklarını bulup kurtarması gerekiyordu. İnsanlar, yaratıcı çocuklarının birer suretiydi ve onların aşklarını insanlarıyla buluşturmak çocuklarının da başka bedenlerde aynı ruhu yaşatması demekti.   

Hayalin atladığı kör kuyuda ona göründü. Hayal, kralla karşılaşınca onun karanlık duygularından arındığını hemen anladı ve ülkedeki insanlarla buluşmaya razı oldu. Hayal ülkeye döndüğünde insanlar okunacak metin kalmayışının açlığıyla öyküler yazmaya başladılar. Yine de bu öyküleri gören gözler yoktu ve herkes kendi öyküsünü biliyordu sadece.

Kral, solan rengi canlandırmak, tekrar doğaya dönmesini sağlamak zorundaydı. Doğadaki renk olmadan hayal de esin kaynağı bulamazdı. Duyguları canlandıran o güzel renkler geri dönmeli, hayalle buluşarak resmi başka bedenlerde yaşatmalıydı. Kral, hayalle işbirliği yaparak rengi ikna etti ama rengin bir şartı vardı. İnsanların tekrar kör olmayacaklarından emin olmak istedi. Kraldan tek gözünü insanlarına bağışlamasını rica etti. Böylece görememenin ne demek olacağını o da bilecek, insanları kör edecek bir delilik yapmak istemeyecekti. Cimriliğini, egosunu, kibrini içinden atan kral ilk defa başkalarının mutluluğu için kendinden bir parça feda ediyordu. Bu yeni duyguyu da deneyimledi ve tek gözünü insanlarına armağan etti. Görmeye başlayan insanlar birbirlerinin öykülerini okumak için yarıştıkça, şiddet uygulayacak vakitleri de kalmamıştı. Herkes birbirinin öyküsünü okumak için delicesine bir istek duyuyor, cömertleşen insanlar ürettikleri her şeyi bir başkasıyla paylaşıyordu. Renkleri görmeyi unutmuş insanlar ona tekrar âşık oldular. Hayalle buluşan renkler, içlerinden bazılarının hemen resme yönelmesine sebep oldu. Kimisi öykü yazıyor, kimisi öykülerini ya da duygularını resmediyordu.  İnsanlar unuttukları duygularla yeniden buluşmaya başladılar.

Uzun zamandır iletişim kuramayan insanlık, resim ve yazıyla iletişim kurmaya ve hissettiklerini bu yolla anlatmaya başladı. Ancak hala birbirlerini duyamıyorlardı. Artık tek gözlü kralın ülkesine getirmesi gereken tek bir aşk kalmıştı. Şiir. Şiir o kadar tehlikeli bir yolculuktan sonra kendini öyle bir yere hapsetmişti ki, kralın ona ulaşması yıllar sürdü. Ancak kral emindi ki; insanın tam, ülkesinin mutlu, huzurlu ve barış içinde olabilmesi, bütün sanatların birlikte ve ahenk içinde olmasına bağlıydı. Biri olmadan diğeri yaşayamıyordu. Tek uzvu büyüyüp diğerleriyle karşılaştırılınca sakil duran bir bedendi bu eksiklik. Ülkesinin beden sağlığı için bunu yapacaktı. Şiiri ikna edip müzikle tekrar buluşturmalıydı. Ona ulaşmaya çalışırken aklını çelen zehredici güzellikte kadınlara kanmamak için miğferini, yeryüzünün en tehlikeli canavarına da kılıcını bırakmak zorunda kaldı. Artık şiirin karşısında sadece üzerinde zırhından başka bir şeyi olmayan, tek gözlü bir kraldı. Çok yorulmuş, çok savaşmış, güçlü bedeni yerini sıska bir bedene bırakmış, yüzü solmuş, saçı ve sakalı birbirine karışmış sıradan biriydi.

Şiiri daha önce hiç görmemişti. Onunla karşılaştığında müziğin neden ona bu kadar tutkun olduğunu anladı. Uzun altın sarısı saçlarından yayılan o güzel koku, yüzündeki pembelik, üzerindeki beyaz elbise ile kendi yarattığı perilerden bile güzeldi. Kralın kalp çarpıntısı, daha önce ritmi olduğunu bile unutturacak şiddetteydi. Şiir’ e resmen vurulmuştu. Önünde diz çökerek şiire yalvardı. “Ne olur benimle gel. İnsanlarımız perişan, mutsuz sefil ve biçare. Beni yalnız dönmek zorunda bırakma. Senin için ne yollardan geçtim. Ne tehlikeler atlattım bilemezsin” Kralın yalvarışı karşısında şiirin kayıtsızlığı kralı derinden yaraladı. Acı çekiyordu. Ruh acısını ilk defa deneyimliyordu. Soyun! Dedi şiir. İnsanlara sadece en çıplak, en gerçek, en yalın, en duru hali ile kalbimi açabilirim. Kral acılarının dinmesi için her şeyi yapardı. Soyundu. Çırılçıplak kaldı. Şiirle göz göre gelir gelmez içindeki müziğin sesini işitmeye başladı. Şiir kralın kalbine girmiş, onu da kalbine almıştı. Artık sadece ikisinin duyabileceği bir şarkıyı söylüyorlardı. Sessizliği şiir bozdu. Artık benimle konuşabilirsin. Ne olursa söyle. Kral; Saçlarda Bir Yarımküre diyerek başladı konuşmaya. 

Bırak da uzun, uzun, uzun süre içime çekeyim saçlarının kokusunu, bir kaynağın sularına

Yüzünü daldıran bir susuz adam gibi yüzümü daldırayım içlerine, hoş kokulu bir mendil gibi

Elimle sallayayım onları, sallayayım da anılar silkelensin havada. (Charles Baudelaire)

Söylediklerinin şaşkınlığında şiire baktı. Kral ilk defa şiir yazıyordu. İçinde duyduğu müziği de haykırarak okudu şiirini. İçinde tarifi mümkün olmayan biz haz duyuyordu. Bu hazzı daha önce hiç yaşamıştı ve o an anladı. Şiire âşık olmuştu. Bu duyguya sahip olup da onu kaybeden insanlarının çektiği acıları duyumsadı. Artık onsuz yaşayamazdı. İlk defa korktu bir varlığın onu istemeyeceğinden. Şiir kralın bu halinden duyduğu memnuniyetle krala kollarını açtı. Sanki tüm dünyayı kucaklayan yaratıcı artık oydu. Kral şiirin kollarına atıldı çırılçıplak. Şiirle kavuştuğu an özgürleştiğini hissetti. Artık insanları da özgürdü. Kulakları belirdi, birbirlerini duyabilmenin ve şarkılar söylemenin mutluluğuyla kendilerinden geçip kucaklaştılar. Kral ve şiirin kucaklaşması, insanların da kucaklaşmasını sağladı. Bu kucaklaşma aynı zamanda ikisinin de doğayla bütünleşmesine ve mevcut formlarını insanlara armağan etmesiyle sonuçlandı. Artık kral ve şiir kendi ruhlarını, gören, işiten, anlayan, hayal edebilen insanlarda yaşatacaklar. Sonsuza dek.

Edebiyat Daima
ADMINISTRATOR
PROFILE

Posts Carousel

Yorum Yap

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Latest Posts

Top Authors

Most Commented

Featured Videos

Etiketler

abbas marufi abdullah çakır abdulmelekiyan acabay adıgüzel afili ceket ah kusan zaman ahmedidai ahmet doğru ahmet menteş ahmet sarı ak akdeniz akif akifdut akşam sayıklaması albertcamus Ali Lidar Ali Necip Erdoğan alperbilgili anadan üryan bir yalnızlık anka kuşuna zümrüt Anlamayan BeniAdeme Gazel Anıl Cihan ardında yiten ben değilim Armağan Can arzu Arzu Alkan Ateş Arzu Tanrıverdi arzuözdemir aslan aslanoğlu Aslı Hilal Menteş ata atakaya aydın aydınakdeniz aygüner ayhan ayhan akdeniz ayten güler aytmatov ayça erdura ayçaerdura ayşenur kaya aydoğan ayşe şafak kanca aziz nayır açıkgöz aşk diye diye aşk hak aşk incinirse aşkmektubu aşk örtüyor gövdeni babek zamani bahaeddinözkişi bahar ayaklanmaları baltadergisi balçık baris barış barışerdoğan Barış Erdoğan barışmanço batı rüzgarları bayrıl bazı evlerin kış hali başağın diyalektiği başkalarını da düşün begüm şahbudak bekleyiş beni bir baharın göğsünde uyut ben olsaydım benzeşmek berna bernakarakaya beyazgemi beyzaege beyza yazıcıoğlu bijennecdi bir fincan kahvenin kahvenin çayın bardağın Birgül birgültemur birgülyangınaslanoğlu Birgül Yangın Aslanoğlu bir varlık masalı bir zamanlar bir çift yumru biter buralarda güneşin matemi bitişin mevsimleri Bit Pazarında Tarih Dersine Cevaben boyalı duvar Buket Uçar bulutun gözyaşı burak çelik burhan burhanaslan burhantuncay Burçin Laçin Altay buz çiçekleri büşra büşraünal camus canan çelik celladıma ceviri CeyCeyBey clemence damla nur akkirpi dağlardaki ter dedi-dedim defter deneme deniz Deniz Kara Kavalcı denizkarakavalcı dert dikimevi dervişzaim deryagündoğdu devrim horlu divan Dostoyevski doğa doğanay dulda dursunalisazkaya duvar Duyuru Duyurular Dönüşüm düğme ilikliği eda tosun Edebiyat Daima elem erk elif burcu özkan elifyavaş elimden tutabilse sesin ellerimde on dokuz yara elçin sevgi suçin emel Emel Bulut emel canpolat emelkoşar emel koşar emine gündüz menteş enver ercan enver sadri begit Enver Sadri Begit | İvo Bu Şairlik Telaşı Mı? eraysarıçam eray sarıçam ercan ercankesal ercanköksal ercan sağlam erdevir erdoğan Erguvan erguvan rengi yalanlar ergülen erhan erhankaraoğlan Erhan Çamurcu erkut tokman erkuttokman erman şahin ersin ersinkartal ersin kartal ersin taşdemir ertuğrul çoban erva erva zülal ünsal esingülez eskiliman esrakaraca esra karaca Ethem Baran evde kalmış zencefil eylül eşyalar fahriayhan faikmuharrem farsca fateme mahmudi Fatmasümer ferfiçkin kayboldu feritsürmeli fermuar ferruhzâd feyz kariha fuat fuatoskay fulya eyilik fuzuli füruğ füruğferruhzâd galip Galip ÇAğ galipçağ gamzekoç gece fısıltısı gecenintılsımı gece rahminde cenin gerus gerus abdulmelekiyan gezi yazısı gittin bana giz Gökhan Yılmaz gölgemdeki ağrılar gönül gönülyonar gösteri toplumu gözlerin afrika Gülden Çevik gülle güllüce gülsoy gülözen gülşah gülşahak gülşen gün bozumu Güngör gürhangürses güven güven adıgüzel güvenadıgüzel güven fatsa güvenini kırdım bir kere güzel yazı defteri güğüm Haber Haberler Hakan Sarıpolat Hakan Temiz Hakan Uslu hale alkay halil cengiz halil ibrahim emecen hande handeiçeliadabay hasan ali toptaş hasan temiz hasrettir azerbaycan hasta hatice hatice kübra öktem Hatice Tarkan Doğanay haticetarkandoğanay haticeyıldırım Hatice Yıldırım hayalet orkide haydar haydar ergülen heba herşeyibitirmeyidüşünüyorum hilal fırat hiç ihtimal Hûşeng İbtihac hüseyin hüseyin aygüner hüseyin sönmezler hırsız Iainreid ihtiyar banklar ihtiyardünya ilhan kemal ilyas alevi inceleme insan insannedir? intihar ilanları ismail ismailkılınç iz içeli jose saramago Kafka kalabalıkyalnızlıklar kalender kara kalkan kamyon kara karabürk karakaya karakoyun karanlığa tapanlar karaoğlan kartal karınca incitmez altur balyanın tuhaf intikam planı kavalcı kavşakta çevirme var kaya Kazuo Ishiguro kederbuselik kehribar kelebek ve kukla Kemal Özer Şiir Ödülü kimsesizliğe kiralık ışık hikayesi Kitap Kitaplık kitaplıktan Kitaplık Önü Klaros Yayınları kleopatra knut odegard kol düğmeleri korona koyu sersemlik kozan koşar kravat kronik satırlar kum kumdan keder kusey tangüler köpek kalbi köpeğin olayım hayat kürşat kürşatyozcu Küçürek Öykü kılınç kırmızı şiir kırıkyazıistasyonu kırık yazı istasyonu kısakürek kız kulesi boğaz ve aşk kızıltoprak kızılırmak Lale lale şeyda gülsoy laleşeydagülsoy latice bir mektup yaz bu gece leyla lord alfrad tennyson Louise Glück madak mahmud derviş mahrumiyet makyaj marazlı tren marktwain masal masiva mavi dünyanın insanları mayo mayıs mağara mehmet mehmet açıkgöz mehmetberkyaltırık mehmetyıldız mehmet yıldız mehmet çağan azizoğlu mehtapnas mektup melek melekler intihar etti melektemur merhametsizmerhamet merveyıldız meryem akyıldız metinsavaş meviza mevlüt şener mevsim etkisinden arındırılmış insan manzaraları Mihail Bulgakov muhamedburaktunay muhameterdevir muhammed münzevi muhammet muhammeterdevir Muhammet Erdevir muhsin hafız çakıroğlu murat muratalan murat erdi salık muratgöğekin Murathan Mungan murat serdar çakıroğlu Murat Soyak mustafa ersin taşdemir mustafaeverdi Mustafa Soyuer mustafa torun müjgan münevversaral Naile Dire n apartmanı nar Nasrin Zabeti Miandoab Ncip Fazıl necatibey nehirlerim uzağa nesrin Nesrin Çoruh nesrinçoruh nilgün marmara nisa nisaeser Nisa Eser nisaleyla nota notaya nuritarkan okan alay okanlay olanlar olga tokarczuk orhantepebaş oskay osman osmanyücel ozanöztepe Oğuz Ertürk pekmez PerverNakçi Peyami Safa prelüt qadiri radikal şıkların sayımı rahmikızıltoprak rana Recep Kayalı Reşit reşitgüngörkalkan Romen Edebiyatı röportaj rüzgarın yolculuğu rıdvan yıldız sabah yağmuru sacettin ince saklambaç salıncak sama sama qadiri saniye saniyekısakürek Saniye Kısakürek sarmaşık sağlam seheraçıkgöz seher yerlikaya selcan ece selinöyküata semanur semanurulu semra orhan şirip seni seviyorum Serap Yalçın Pamuk serbülent kaya serdar servan erdinç ses seval seval karakoyun sevda sevdamın şehri sevdasezergülle Sevda Sezer Gülle Sevinç Çokum Seydali Önal seyit mehdi musevi sezer sibel sibelmayo siir sinema Sipariş sokakta sorgu sorgu (I) sorgu (II) Suat Derviş suna suna kızılırmak sungurlar suzan yörük sylvia sönmezler söylemek mümkün söylence söyleşi söyleşi ve soruşturmalar süheyla poyraz sızı Tahsin Yücel Tamer Sağcan taner sezgin Tanpınar tanık tarkan tatlı bir telaş tekerleme temur thomas hardy tilki öpüşmesi topraktan öte tubagevrek tuncer turgay tuğba Tuğba Keskin tuğbaönce tuğçe tuğçekozan türk zerrintürk ulu umut bazen uğrar evimize uykular gazeli uzunca şiir uğur Uğur Karabürk uğurkarabürk vahap eren vakitlerden körpencere veda vuslat w.bahadır w.bahadırbayrıl Where Is/Where Are Denklemi yabancı yakamoz yalnızlar rıhtımı Yalnızız yangın yaren eryıldız yasin yasinkum Yayın İlkelerimiz yaz ve gül yiğit ergün yok yolcu yonar YouTube yozcu yunan suları yunus Yunus Çinçin yunusçinçin Yusuf Araf yusuf aydın yuva yörük yücel yürekincisi yıldırım yıldız zamanla/ma zambak ve köpük zeliha aypek zemir zerrin zeynep zeynepkasap zeyneppınarbaşı zeyneprana zeynep yeşilbaş yardımcı zeynep yolcu zeynepyolcu zifiri karanlık zübeyde zübeydegüllüce zülal Çile Çok Yapraklı İlişkiler Öykü çakıroğlu çağ çeviri çeviri şiir çevrobil çinçin çirkin filler çoklu yüz döngüsü çoruh ölüm sebebi ölüm ve kuşlar önce öykü özdemir özkan özkan kaya özlemek dündendir ünal ünsal ürperti İbrahim Halil Çelik İmtihan İnceleme İsmail Kılınç İthaki ıd est ıp labirenti ıslık kesiği ışık ışıklı pencere ışıksungurlar ışıl ışılmadakkaya Şener Öktem şarkı şehrazat şener beyter şenol alçınkaya şeyda şiir şiire dönüşen anne şiirülke şir şirin söz