Lale Şeyda Gülsoy | Çığlıktır Deniz

Lale Şeyda Gülsoy | Çığlıktır Deniz

Lale Şeyda Gülsoy “Çığlıktır Deniz” adlı öyküsüyle Edebiyat Daima’da

Lale Şeyda Gülsoy | Çığlıktır Deniz

-Murathan Mungan’a-
Sessizliğe borcum var birkaç kelime,
Sessizliğe borcum var birkaç feryat,
Sessizliğe borcum var birkaç çığlık.

1. Çığlık: Ah Şu Kaybetmek!

Sana, şimdiye kadar deniz adamlarının tıka basa sardalya, mercan, barbun, karagöz dolu ağlarla kıyıya dönüşlerinden söz edip durdum. Süt limandı hani denizler, balıktan dönenlerin gözleri ışıl ışıl. Oysa onların elleri ve ağları bomboş kıyıya döndükleri zamanlarda vardı. Kayıp zamanlar. Sisli gözlerden anlaşılırdı. Denizdi bu. Tutkunlarına hep ganimet sunmazdı. İşte bunlardan söz etmedim. Hem de hiç. ‘Kazanmakla’ ilgili cümleler kurmak, ‘kaybetmekle’ ilgili cümleler kurmaktan daha kolaydı belki. Kazanmıştın nasılsa. Yaptıklarınla böbürlenirken, göğsünü ileriye doğru itiverirdin mesela. Bir anda olurdu, biterdi. Ama kaybetmek böyle değildi. Kaybetmek, kalp ormanına düşen kor bir ateşle yanmak, yanmak, yanmak ve ormanda yanacak bir şey kalmadığında o boşlukta sallanan salıncakta tek kişi kaldığının ayrımına varmak demekti. Boşluğun da bir ağırlığı, bir hacmi olduğunu fark ettiğin halde bunu hiçbir matematik teoremi ile açıklayamamak demekti. Omuzlarını aşağı düşüren, adımlarına ayaklarına pranga bağlamışlar da sen onlarla birlikte yürüyormuşsun havası veren bir ağırlıkla sınanmak demekti. Her sabah ağzında kekremsi bir tatla ve kesif bir pas kokusu ile güne başlamak demekti kaybetmek. Bu tadı da, kokuyu da, bütün kaybedenler bilirdi. Kaybettiğini anladığında, her zamankinden daha iyi koku alırdı insanın burnu. Tıpkı avcı köpekleri gibi. Pasın kaynağını aramaya nereden ve nasıl başlanırdı? Kaynağı ararken, kurumuş kan lekelerine rastlanırsa ne yapılırdı? O lekelerin kaynağına nasıl varılırdı? Bunu da bilirdi bütün kaybedenler. Kaynağı arayan yolcuları, bir şelale selamlardı yolda. Gürül gürül. Bununla bitmezdi yol. Şelalenin yan tarafına, o terk edilmiş mağaraya kadar uzanırdı. Kaybedenler şaşırmazdı buna. Korkmazdı. Mağaranın tahta kapısına bir bıçakla saplı duran nota ve orada yazılanlara da şaşırmazdı: Çığlıktır deniz. İstersen duyarsın. İsteseydin duyardın. Duymadın.

2. Çığlık: Eşikten Atılan İlk Adım

Duyduğum en tılsımlı sesti oysa. Yakınlardaki bir zeytin ağacından, avuçlarıma akan billur bir nehir gibiydi kuş sesleri. Sesleri o kadar yakındaydı. Ölümsüzlük de çok yakındaydı o an, tıpkı zeytin ağaçları gibi. Kapının eşiğinden adımımı ilk attığım gündü. Burnumun deliklerinden içeriye yoğun bir toprak kokusunun yayıldığını hissedip irkilmiştim. Toprak kokusu da çok yakındaydı o an. Az önce yağmur yağmış gibi. Ölüp ölüp her seferinde yeniden dirilmenin şarkısını söyler gibi. Bir şarkı. Hüzzam, içli. En uçarı sevinçlerini, en yakıcı hüzünlerinde saklar gibi.

Adam boyu otların arasına saklanmış gizli bir bahçe gibiydi bahçemiz. Öylesine bakımsızdı. Bize hoş geldin demeye gelen ziyaretçilerimizden biri, babamı görür görmez: “Çok işi var buranın çok, yıllardır bu toprağa kazma değmedi, işiniz var valla bu bahçeyle Nazım bey” deyiverdi. Çalışkan adamdı babam. Yeni komşumuzun şehirli halimizi alaya alan, heves kıran sözlerine aldırmadı. Yalnızca çalışkan değildi babam, akıllıydı. Başkalarının satır arasında söylediklerini de duyardı. Onun kurnazca yönlendirmeleri anlamadığını sanırlardı. Halbuki babam o tuzakları görürdü, etraflarından dolanırdı. Yoluna bakardı. Kendi yoluna. “Yavaş yavaş yaparız bir şeyler, tasalanma sen komşu” dedi. Kişilik savaşlarına girmedi, kendi deyimiyle güzel canını üzmedi. Münasebetsiz komşumuzda babamdan istediği sözleri duyamayınca: “Haydi, bana eyvallah o zaman beyim” deyip gitti.

Evin eşiğinden adımımı atar atmaz, garip bir şey oldu. Duvarlardaki gölgeler yer değiştirdi. Sesler, saklandıkları yerde şöyle bir hareketlendi. Yol yorgunluğudur deyip geçtim, içimdeki tuhaf titremeyi bir türlü geçiremedim. Annem “Haydi gel, sana evi gezdireyim” dedi usulca. Annemle babam, avukattan evin anahtarlarını teslim almak için geldiklerinde şöyle bir göz ucuyla süzmüşler evi. Zaten ev dayalı döşeliymiş. Babamdan duymuştum. Telefonda durmadan varis ağrılarından yakınan babaanneme küçük kırmızı evimizi anlatırken, “Bir kibrit çöpü bile götürmemize gerek yok” demişti. “Seni de getireceğim buraya anne. Birkaç güne kalmaz, gelir alırım senide.” Babaannemin sesine küs kuşları tünemişti. Babaannem işte. Ne zaman olaylar onun istediği gibi gelişmese, böyle yapardı babama. Sesine bir burukluk gelirdi. Çocuksu bir burukluk. Ciddi ciddi küserdi. Ne olduğunu soranlara da “Benim küs kuşları kondu yine pencereye” derdi. Babam onun gönlünü alıncaya kadar babaannemin bin dereden su getirdiğine kim bilir kaç kez tanık olmuşumdur. Özellikle dedem öldüğünden bu yana daha bir ilgi istiyordu babaannem. Eğer ‘yalnızlık’ ve ‘yaşlılık’ kelimelerinin yan yana nasıl durduğunu tasavvur edemeyen biriyseniz, yüksek olasılıkla babaannem için aksi ihtiyarın teki der geçersiniz. Hayattaki bütün gerçek bilgiden yoksun, ezbere yargılar böyle yapar. Çünkü olayları ya da insanları doğru değerlendirmek, ancak ahkâm kesmeden ve o insanın hikâyesini, olayların oluşumunu tetikleyen koşulları göz ardı etmeden başarılabilecek bir şeydir. Yalnızca ipuçlarını iyi birleştirmek yetmez, ipin düğümlendiği yerde düğümü açacak sabır gerekir kesecek makas değil. Yapacak bir şey yoktu. Bunlar da, babaannemin kuşlarıydı işte. Sesleri de bir başkaydı, kendileri de. İnsanların yaşadıkları çağlara bağlı olarak, imgelere yükledikleri anlamlar da değişiyordu gitgide. Yaşlılık dedikleri de, başlı başına bir çağ değil miydi? Kuşlar seslerine tutunup zamansızlığa öykünürlerdi bazen, adımlarını zamanın adımlarına uydurabildikleri olurdu. Bazen de, sonunu bile bile kavgaya tutuşurlardı zamanla. Mesele kuşlar değildi ki! Ortak bir imgeden söz etsek bile, ona baktığımızda gördüklerimiz aynı değildi. Menziller farklıydı, boyutlar farklıydı. Hikâyelerimiz çok farklıydı birbirinden. Velhasıl, büyük hanım yazlık evimize ilk gidişimizde ön koltuğa kurulamadığına göre, Ege denizinin suyunun varislerine çok iyi gelecek olmasında öyle çok da kendine mutluluk payı çıkartılacak bir yan yoktu. Babam ne söylerse söylesin, o anlamak istediğini anlamış ve kendini anladıklarının doğruluğuna inandırmıştı. Babaannemin kaprisleri, bizim sevgimizi ölçmek için bulunmuş oyunlardı sadece. Tanımaz mıyım babaannemi ben!

3. Çığlık: Dalmışım Anne!

Alt katın girişinde, L şeklinde bir salon karşıladı beni. Salonun baş köşesindeki sedirde bir süre oturup, şöyle bir etrafa baktım. Mutfak, salona göre biraz daha yukarıdaydı ve Amerikan mutfağına benzer bir yapıdaydı. Bahçenin bir ön, bir de arka girişi vardı. Alt kattaki lavaboda yüzümü yıkarken, annem seslendi. “Yıldız, yukarıdayım!” Yüzümü yıkamak iyi gelmiş olmalı ki, bir solukta çıktım merdiven basamaklarını. Yukarı katta iki oda ve bir banyo daha vardı. Denize bakan balkonlu odayı bizimkiler kapmıştı. Kapmıştı diyorum, çünkü oldum olası zaafım vardır balkonlara. Cümle âlem bilir. Benim için balkonu olmayan ev tamamlanmamış bir ev gibidir. Benim odam hem denize hem de bahçedeki salkım söğütlere baktığı için, bu odayı sevebileceğimi düşünmüş annemle babam. ”İçine sinmezse, söyle kızım” dedi şefkatle annem. Bense cama doğru boynumu uzatmış, çoktan salkım söğütlerin çekim alanına girmiş, odamı benimsemiştim bile. Salkım söğütlerin arasından sisli bir deniz açılıyordu ufka doğru. Balkon aşkım uçup gitti o ufukta. “Bu eşyalar, önceki ev sahiplerininmiş Yıldız”. “O kadar yenilerdi ki, atmaya kıyamadık” Bunları söylerken odadaki iki ranzadan bozma tek kişilik yatağı, başucumdaki aynalı komodini, üzerindeki kibrit kutusundan yapılmış ahşap ev maketini, ahşap giysi dolabını gösterdi annem. Giysi dolabının yan tarafındaki, oymalı bölmede bulunan raflara takıldı gözüm. Odadaki her şey öyle incelikli ve güzeldi ki, kalıbımı basarım bu odada daha önce bir genç kız yaşamış diye geçirdim içimden. Tam o sırada, garip bir şey oldu. Duvardaki o fotoğraf, bende buradayım dercesine adeta göz kırptı bana. Alt tarafı bir fotoğraftı. Oymalı dolabın hizasında asılı, sıradan bir fotoğraf. Genzimdeki bu metal tadı da neyin nesiydi öyleyse? Annemi telaşlandırmanın âlemi yoktu. Biraz tez canlıdır benim annem. Şimdi, eleği kepeğine karışır. “Yıldızın hayal gücü coştu yine” diye telaşlanır. Annemin, hayal gücümle bir derdi yoktur aslında. Gerçeklerle aramdaki ip kopuverecek diyedir endişesi. Gerçek ve hayal gücü arasındaki o meşhur ip sanki çok kalınmış gibi. Bakışlarımın fotoğrafa sabitlendiğini fark eden annemi rahatlatmak istercesine gülümsedim. “Dalmışım anne.” Daldığı derin sulardan, vurgun yemeden çıkmayı her zaman başaramıyor insan.

4. Çığlık: Nereden Çıktı Bu Paslı Metal Tadı?

“Ayakta uyuyorsun sen Yıldız, en iyisi biraz dinlen odanda. Camı da açık bırakıyorum, temiz havada daha iyi uyursun.” diyerek yanımdan ayrıldı annem. Gözüm fotoğrafta, uyumuş, kalmışım. Ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Bir sesle irkildim uykumdan. Açık denizde olduğumuz ayrıntısı aklımdan çıkıvermiş. Sert rüzgârın etkisiyle, fotoğraf küt diye düşüvermiş uyuduğum yatağın üstüne. İyi ki, çocukluğumdan beri yaptığım gibi kıvrılıp tostoparlak uyumuşum. Ters dönmüş fotoğrafı, yerine asmak için doğruluyorum. Fotoğrafın arkasına, bantla iliştirilmiş bir not buluyorum. Notta şunlar yazıyor: Çığlıktır deniz. İstersen duyarsın. İsteseydin duyardın. Duymadın. Rüyada olduğumu sanıyorum. O fotoğraf, çok canımı yakıyor. Kurtulmak istiyorum ondan. “Anneeeee!” diye avaz avaz haykırarak palas pandıras aşağı iniyorum. “Etini mi koparıyorlar Yıldız, bu nasıl bağırmak. Sen uyumuyor muydun Allah aşkına!” diyor annem çayı demlerken. Saat beş suları olmalı. “Hemen o fotoğrafı indirelim duvardan ne olur, o fotoğrafta ne var anne, ne var o fotoğrafta?” diyorum. Dilimdeki paslı metal tadının, oradan bütün sözcüklerime yayıldığı duygusuna kapılıyorum. Hem kanatıyor, hem kanıyor bütün sözcükler. Annemin bakışları sisleniyor. Ne zaman bizden bir şey saklasa, böyle olur. Tanımaz mıyım annemi ben! “Çok güzel bir fotoğraf o Yıldız, derdin ne ki senin o fotoğrafla?” diyor bana. “Sana ne zararı var? Kalsın işte. Benim hatırım için kalsın hiç olmazsa.” O fotoğraf ile annemin hatırının ne türden bir ilişkisi olduğunu kavrayamıyorum uyku sersemi.

5. Çığlık: Metal Dişli, Alev Yeleli Ejderha

Babam, bahçeyle uğraşırken, kan ter içinde kalmış. “Çaylar nerede kaldı hanım?” diye sesleniyor içeriye. “Kurabiyeler pişmek üzere, biraz daha sabret Nazım!” diye karşılık veriyor annem. Sesi yumuşuyor babamın. “Tamam, çapaya devam.” diye sesleniyor içeriye. Muzip adamdır babam ve üstelik dayanamaz kurabiyeye. Yelkenleri suya iniyor haliyle. Tanımaz mıyım babamı ben! Annem, mutfakta ayaküstü anlatmaya başlıyor bana o fotoğrafın hikâyesini. “Yıllar önce, dedenle mahalle bakkalı işlettiğimizden söz etmiştim sana, hatırlıyorsun değil mi Yıldız?” Evet, anlamında başımı sallıyorum. “Hani, Tekel’den sigara almaya giderdim Eminönü’ne. Dönüşte, bir de yol parası vermeyeyim diye yürürdüm. Babamın yol parası olarak kullanayım diye verdiği iki liraları harcamazdım hiç. O paraları biriktiriyordum çünkü. Babama vermek için. Ailemiz için. Neden bana bunları bir kez daha anlatma ihtiyacı duymuştu ki annem? “Bir gün, Eminönü’nden Fatih’e doğru yürürken gördüm o fotoğrafı. Geçitteki tezgâhlardan birinde satılıyordu. Almadım ama. Daha yeni yeni doğrultuyorduk belimizi. İstanbul gibi bir yerde, onca çocuğun boğazına bakıyordu babam. Kolay mı? İstanbul’a gelmeden önce, köyde rüyama girerdi İstanbul. İstanbul’un, metal dişleri olan bir ejderhaya benzediğini düşünürdüm. Çocukluk işte. Gelip beni ısırırdı rüyamda, sonra ejderhanın ağzındaki metal dilime, oradan da kanıma yayılırdı. Köyde, “İstanbul, insanı yutar!” derlerdi büyükler. Ejderhaydı işte İstanbul: Metal dişli, alev yeleli bir ejderha. Aklım kaldı o fotoğrafta. Yanımda, onu almaya yetecek kadar para da vardı. Almadım işte. İçimde kaldı o fotoğraf yıllarca.” “Ne yani, bu fotoğraf, o fotoğrafın aynısı mı?” deyiveriyorum şaşkınlıkla. Başını sallıyor annem. “Evet, aynısı!” Söyleyecek söz bulamıyorum. “Çok istediğin şeyler, döner dolaşır bir gün seni bulur.” der hep babaannem. Haklı mı acaba? Yoksa basit bir rastlantı mı bu? Basit bir rastlantı sanılan şeylerin ucu öyle yerlere çıkıyor ki, onların bile yazgısına hizmet ettiğini düşünmeden edemiyor insan. Yine de emin olamıyor ama. Yıllar önceki bir fotoğrafın, bir bakışın ya da bir sözün hangi kılıkta hayatına geri döneceğine emin olamıyor. Nasıl olsun ki? Fotoğrafların, bakışların ya da sözlerin bile kendi tarihleri, kendi iç zamanları var. Hani bir şeyi çok istersin, uğraşır didinirsin bir türlü senin olmaz o. Birini çok beklersin, bir türlü gelmez. Çünkü herkes isteklerine, beklentilerine kendince zaman biçer. O zaman dolunca da, bırakır ardına düştüklerinin ardını. Bumerang etkisini unuturuz biz. Hayata ne yollarsak, bir gün bize geri gelir. Geri gelmesi, bir gün gitmiş olmasından bağımsız değil. Bu kadar basit. Hepimiz, bir zincirin halkaları gibiyiz. Birbirimize bu kadar bağlıyız işte. Tek tek halkalar, zincirin kendisinden bağımsız değil. Hal böyleyken ve hikâyelerimizin sokakları birbirinin içinden geçerken, kimse sandığı kadar ‘yabancı’ değil birbirine. Zihnimde sorularla, annemin çay sofrasını verandaya hazırlamasına yardım ediyorum. Babam zamansızlık kompartımanına bilet almış gibi. Seslenmesek, güllerin dibini çapalarken kendini kaybedecek. Belki de, bir tek kaybetmeyi göze alanların kazanmasına izin veriliyor bu hayatta. Olamaz mı? Olabilir.

6. Çığlık: Deniz Kızı Eftelya

Sofrada sohbet koyu. Üçkâğıtçı avukata vekâlet vermiş Asude hanım. Evin tapusunu ondan almışız. Babam tapuyu alana kadar, avukat Cezmi bey’in tek ayaküstünde anlattığı onca yalanı anlatırken basıyor kahkahayı. Kahkahası uzun sürer babamın. Bu sefer sürmüyor. “Kadıncağızın kendine hayrı yoktu, ne yapsın? Eli mahkûmdu o avukat bozuntusuna. Zavallı Asude hanım. Çok talihsiz kadınmış!” diyor. O an, avukatın dişleri de, ejderhanın metal dişlerine dönüşüyor zihnimde. “Asude hanım kim baba?” diyorum. Onun kim olduğunu da, kızı Ada’nın hikâyesini de bu sayede öğreniyorum. Babamlar da, avukattan öğrenmişler olanları. Gerçi o adam, bire bin katıp anlatmıştır bildiklerini ya neyse. Asude hanım, küçük kırmızı evin sahibi. Evi satın almamızdan kısa bir süre sonra ölmüş. Benim odam da, denizde vurgun yiyen kızının odasıymış meğer. Demek ki, içimdeki o tuhaf titremenin nedeni buymuş. Gel de anlat şimdi bunu hayatı yalnızca akıl melekeleriyle algılamaya çalışan insanlara, gel de anlat! 

Anlatayım: Ada âşıkmış denize. Denizi de, insanları da çok severmiş. Hiç ayırmazmış insanları birbirinden. Kasabada, ‘Deniz kızı Eftelya’ diye çağırırlarmış onu. Balıkçı Rasim koymuş bu adı ona. Bir süre sonra, Ada’nın asıl adını unutmuş kasaba halkı ve kızın adı Eftelya kalmış. Babaannem, insanların isimleriyle müsemma olduklarını söyler dururdu. Denize kendini bu kadar ait hisseden birinin, lakabının “deniz kızı” olması ilginç ve bir yandan da, bunda şaşılacak bir şey yok. Karşı kıyımız Midilli. Terastan bakınca, karşı kıyının ışıkları görünüyor. Bizi birbirimizden ayıran o köşeli çizgilerin, hepsi birer yanılsama. Yine de insan, evlerin ışıklarını bu kadar yakından görünce bunu daha iyi anlıyor. Kardeşlik tohumlarının atıldığı topraklarda, ‘yabancılık’ diye bir meyve boy veremez. Kardeşiz biz. Ada, bunu biliyordu. Balıkçı Rasim de, Ada’nın bu gerçeğin bilincinde olduğunu biliyordu bence.

7. Çığlık: Dip Taşları, Kalp Ağrıları 

Balık gibi yüzermiş sabahtan akşama kadar Ada, ama onun asıl tutkusu ‘dalmakmış’. Usta bir dalgıç olduğunun hakkını, herkes teslim edermiş kasabada. Odası, denizin dibinden topladığı türlü taşlarla doluymuş Ada’nın. O usta dalgıç, gitsin vurgun yesin olacak şey mi? Böyle bir şeyin nasıl olabildiğine akıl sır erdirememiş kimse. Gencecik kızını, denize kurban vermiş Asude hanım. Terslikler geldi mi, üst üste gelir derler. Derken Asude hanım, üzüntüden hastalanmış. O şen şakrak kadının buz gibi bir suskunluk giyindiğini gözleriyle görmüş herkes. O olaydan sonra, bacaklarına dayanılmaz bir ağrı saplanır olmuş. Önce, arada sırada saplanıyormuş ağrı. Gün geçtikçe, aralıkları sıklaşmış. Bir gün adımını attığında, bacakları kasılıp kalmış. Uzun bir süre yerinden kıpırdayamamış Asude hanım. Akşam olanları anlatınca, alıp doktora götürmüş onu Serbülent bey. Serbülent bey, Asude hanım’ın eşi. Asude hanım’ın ağrısının, kalbinde olduğunu anlayamayan eşi. Bağrına taş basmış bir annenin evlat acısının bir oda dolusu dip taşı ile giderilemeyeceğini, dünyada böylesi bir acının boşluğunu doldurabilecek kadar çok sayıda dip taşı olamayacağını kavrayamayan eşi. Bedensel tepkilerin dahi, düşünce dünyasında yaşananlardan kaynaklandığını tahmin edemeyen eşi. Aslında, Serbülent bey’e karşı biraz ön yargılıyım. Babamın ağzından size bu hikâyeyi aktarırken, Serbülent bey konusunda nesnel olamadım. Yorumlar tamamen bana aittir, itiraf ediyorum. Devam edeyim en iyisi anlatmaya ben. Doktorlar, Asude hanımın sinir uçlarında bir bozukluk tespit etmişler. Doktorunun yorumuna göre, Asude hanımın yaşadığı duygusal sarsıntıların bedensel sonucuymuş bu. Bir nevi, sinir uçlarının aralarındaki ileti kesintiye uğramaya başlamış. Çok sarsıcı acılar, neler yapıyor insana! İnsanların acıya verdikleri tepkiler kadar, acıyla baş etme biçimleri de birbirinden ne kadar farklı. Serbülent bey’in bir kuşluk vakti, yangından mal kaçırır gibi eşyalarını toplayışını ve evden çekip gidişini babamdan dinlerken bunları düşünüyorum. Kiminin acısı bangır bangırdır mesela. Kimi içine gömer acısını. Bakınca, göremezsin. Acı denen duyguyu, basmakalıp yaklaşımlara hapsedemezsin. İster haykırsın, ister sussun yine de dünyanın en yalnız duygusudur acı. Bu gerçeği, allame-i cihan olsan değiştiremezsin. Acısını haykırabilenler, bir nebze olsun ferahlar. Acısını saklayanların, çığlığı sıkışır içerideki mağaraya. Bilemezsin. Bir tek köpüren ve kabaran deniz tanıktır buna. Emanete hıyanet etmez deniz. Deniz ihanet etmez insanlar gibi.

O fotoğrafı, Ada’nın odasına olaydan sonra asmış Asude hanım. Fotoğraftaki gibi, Ada hep çocuk kalsın mı istemiş? Fotoğraftaki küçük kız, fotoğrafın karesinde donsun, hiç büyümesin mi istemiş? Zaman akmazsa büyümek yoktur ya, zaman akmazsa ölümden uzak durabilir ya insan. Ada bir masumiyet sembolüyse onun zihninde, o masumiyeti mi yitirmek istememiş acaba dayanmak için? O notu neden yazmış ve neden fotoğrafın arkasına bantlamış? Artık, cevapları yalnızca tahmin edebiliriz. Notta yazanlar, biraz Serbülent bey’e serzeniş gibi. Öyleyse, neden ona söylenmemişler ki? Söylendiklerinde, işe yaramayacaklarından emin olduğun sözcükleri kendine saklarsın. Onun için mi? Biraz yaşam öğüdü gibi. ‘Denizin sesine kulak ver’ der gibi. Acısını denize dökmeye karar vermiş, yalnız bir kadından söz ediyor gibi. Kendi bile yazdıktan sonra unutmuştur o notu belki. Olamaz mı? Olabilir.

Sana, şimdiye kadar denizin kıyıya getirdiklerinden söz edip durdum. Hep. Denizin önüne katıp, beraberinde götürdüklerinden söz etmedim. Hem de hiç. Zaten, Asude Hanım’ın hikâyesiyle yolum kesişmeseydi aklımın köşesinden geçmeyecekti:

Yalnız kazandıklarımız değil, kaybettiklerimiz de buluşturur bizi.

Görsel: Bonnie Moreland

Edebiyat Daima
ADMINISTRATOR
PROFILE

Posts Carousel

Yorum Yap

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Latest Posts

Top Authors

Most Commented

Featured Videos

Etiketler

abbas marufi abdullah çakır abdulmelekiyan acabay adıgüzel afili ceket ah kusan zaman ahmedidai ahmet doğru ahmet menteş ahmet sarı ak akdeniz akif akifdut akşam sayıklaması albertcamus Ali Lidar Ali Necip Erdoğan alperbilgili anadan üryan bir yalnızlık anka kuşuna zümrüt Anlamayan BeniAdeme Gazel Anıl Cihan ardında yiten ben değilim Armağan Can arzu Arzu Alkan Ateş Arzu Tanrıverdi arzuözdemir aslan aslanoğlu Aslı Hilal Menteş ata atakaya aydın aydınakdeniz aygüner ayhan ayhan akdeniz ayten güler aytmatov ayça erdura ayçaerdura ayşenur kaya aydoğan ayşe şafak kanca aziz nayır açıkgöz aşk diye diye aşk hak aşk incinirse aşkmektubu aşk örtüyor gövdeni babek zamani bahaeddinözkişi bahar ayaklanmaları baltadergisi balçık baris barış barışerdoğan Barış Erdoğan barışmanço batı rüzgarları bayrıl bazı evlerin kış hali başağın diyalektiği başkalarını da düşün begüm şahbudak bekleyiş beni bir baharın göğsünde uyut ben olsaydım benzeşmek berna bernakarakaya beyazgemi beyzaege beyza yazıcıoğlu bijennecdi bir fincan kahvenin kahvenin çayın bardağın Birgül birgültemur birgülyangınaslanoğlu Birgül Yangın Aslanoğlu bir varlık masalı bir zamanlar bir çift yumru biter buralarda güneşin matemi bitişin mevsimleri Bit Pazarında Tarih Dersine Cevaben boyalı duvar Buket Uçar bulutun gözyaşı burak çelik burhan burhanaslan burhantuncay Burçin Laçin Altay buz çiçekleri büşra büşraünal camus canan çelik celladıma ceviri CeyCeyBey clemence damla nur akkirpi dağlardaki ter dedi-dedim defter deneme deniz Deniz Kara Kavalcı denizkarakavalcı dert dikimevi dervişzaim deryagündoğdu devrim horlu divan Dostoyevski doğa doğanay dulda dursunalisazkaya duvar Duyuru Duyurular Dönüşüm düğme ilikliği eda tosun Edebiyat Daima elem erk elif burcu özkan elifyavaş elimden tutabilse sesin ellerimde on dokuz yara elçin sevgi suçin emel Emel Bulut emel canpolat emelkoşar emel koşar emine gündüz menteş enver ercan enver sadri begit Enver Sadri Begit | İvo Bu Şairlik Telaşı Mı? eraysarıçam eray sarıçam ercan ercankesal ercanköksal ercan sağlam erdevir erdoğan Erguvan erguvan rengi yalanlar ergülen erhan erhankaraoğlan Erhan Çamurcu erkut tokman erkuttokman erman şahin ersin ersinkartal ersin kartal ersin taşdemir ertuğrul çoban erva erva zülal ünsal esingülez eskiliman esrakaraca esra karaca Ethem Baran evde kalmış zencefil eylül eşyalar fahriayhan faikmuharrem farsca fateme mahmudi Fatmasümer ferfiçkin kayboldu feritsürmeli fermuar ferruhzâd feyz kariha fuat fuatoskay fulya eyilik fuzuli füruğ füruğferruhzâd galip Galip ÇAğ galipçağ gamzekoç gece fısıltısı gecenintılsımı gece rahminde cenin gerus gerus abdulmelekiyan gezi yazısı gittin bana giz Gökhan Yılmaz gölgemdeki ağrılar gönül gönülyonar gösteri toplumu gözlerin afrika Gülden Çevik gülle güllüce gülsoy gülözen gülşah gülşahak gülşen gün bozumu Güngör gürhangürses güven güven adıgüzel güvenadıgüzel güven fatsa güvenini kırdım bir kere güzel yazı defteri güğüm Haber Haberler Hakan Sarıpolat Hakan Temiz Hakan Uslu hale alkay halil cengiz halil ibrahim emecen hande handeiçeliadabay hasan ali toptaş hasan temiz hasrettir azerbaycan hasta hatice hatice kübra öktem Hatice Tarkan Doğanay haticetarkandoğanay haticeyıldırım Hatice Yıldırım hayalet orkide haydar haydar ergülen heba herşeyibitirmeyidüşünüyorum hilal fırat hiç ihtimal Hûşeng İbtihac hüseyin hüseyin aygüner hüseyin sönmezler hırsız Iainreid ihtiyar banklar ihtiyardünya ilhan kemal ilyas alevi inceleme insan insannedir? intihar ilanları ismail ismailkılınç iz içeli jose saramago Kafka kalabalıkyalnızlıklar kalender kara kalkan kamyon kara karabürk karakaya karakoyun karanlığa tapanlar karaoğlan kartal karınca incitmez altur balyanın tuhaf intikam planı kavalcı kavşakta çevirme var kaya Kazuo Ishiguro kederbuselik kehribar kelebek ve kukla Kemal Özer Şiir Ödülü kimsesizliğe kiralık ışık hikayesi Kitap Kitaplık kitaplıktan Kitaplık Önü Klaros Yayınları kleopatra knut odegard kol düğmeleri korona koyu sersemlik kozan koşar kravat kronik satırlar kum kumdan keder kusey tangüler köpek kalbi köpeğin olayım hayat kürşat kürşatyozcu Küçürek Öykü kılınç kırmızı şiir kırıkyazıistasyonu kırık yazı istasyonu kısakürek kız kulesi boğaz ve aşk kızıltoprak kızılırmak Lale lale şeyda gülsoy laleşeydagülsoy latice bir mektup yaz bu gece leyla lord alfrad tennyson Louise Glück madak mahmud derviş mahrumiyet makyaj marazlı tren marktwain masal masiva mavi dünyanın insanları mayo mayıs mağara mehmet mehmet açıkgöz mehmetberkyaltırık mehmetyıldız mehmet yıldız mehmet çağan azizoğlu mehtapnas mektup melek melekler intihar etti melektemur merhametsizmerhamet merveyıldız meryem akyıldız metinsavaş meviza mevlüt şener mevsim etkisinden arındırılmış insan manzaraları Mihail Bulgakov muhamedburaktunay muhameterdevir muhammed münzevi muhammet muhammeterdevir Muhammet Erdevir muhsin hafız çakıroğlu murat muratalan murat erdi salık muratgöğekin Murathan Mungan murat serdar çakıroğlu Murat Soyak mustafa ersin taşdemir mustafaeverdi Mustafa Soyuer mustafa torun müjgan münevversaral Naile Dire n apartmanı nar Nasrin Zabeti Miandoab Ncip Fazıl necatibey nehirlerim uzağa nesrin Nesrin Çoruh nesrinçoruh nilgün marmara nisa nisaeser Nisa Eser nisaleyla nota notaya nuritarkan okan alay okanlay olanlar olga tokarczuk orhantepebaş oskay osman osmanyücel ozanöztepe Oğuz Ertürk pekmez PerverNakçi Peyami Safa prelüt qadiri radikal şıkların sayımı rahmikızıltoprak rana Recep Kayalı Reşit reşitgüngörkalkan Romen Edebiyatı röportaj rüzgarın yolculuğu rıdvan yıldız sabah yağmuru sacettin ince saklambaç salıncak sama sama qadiri saniye saniyekısakürek Saniye Kısakürek sarmaşık sağlam seheraçıkgöz seher yerlikaya selcan ece selinöyküata semanur semanurulu semra orhan şirip seni seviyorum Serap Yalçın Pamuk serbülent kaya serdar servan erdinç ses seval seval karakoyun sevda sevdamın şehri sevdasezergülle Sevda Sezer Gülle Sevinç Çokum Seydali Önal seyit mehdi musevi sezer sibel sibelmayo siir sinema Sipariş sokakta sorgu sorgu (I) sorgu (II) Suat Derviş suna suna kızılırmak sungurlar suzan yörük sylvia sönmezler söylemek mümkün söylence söyleşi söyleşi ve soruşturmalar süheyla poyraz sızı Tahsin Yücel Tamer Sağcan taner sezgin Tanpınar tanık tarkan tatlı bir telaş tekerleme temur thomas hardy tilki öpüşmesi topraktan öte tubagevrek tuncer turgay tuğba Tuğba Keskin tuğbaönce tuğçe tuğçekozan türk zerrintürk ulu umut bazen uğrar evimize uykular gazeli uzunca şiir uğur Uğur Karabürk uğurkarabürk vahap eren vakitlerden körpencere veda vuslat w.bahadır w.bahadırbayrıl Where Is/Where Are Denklemi yabancı yakamoz yalnızlar rıhtımı Yalnızız yangın yaren eryıldız yasin yasinkum Yayın İlkelerimiz yaz ve gül yiğit ergün yok yolcu yonar YouTube yozcu yunan suları yunus Yunus Çinçin yunusçinçin Yusuf Araf yusuf aydın yuva yörük yücel yürekincisi yıldırım yıldız zamanla/ma zambak ve köpük zeliha aypek zemir zerrin zeynep zeynepkasap zeyneppınarbaşı zeyneprana zeynep yeşilbaş yardımcı zeynep yolcu zeynepyolcu zifiri karanlık zübeyde zübeydegüllüce zülal Çile Çok Yapraklı İlişkiler Öykü çakıroğlu çağ çeviri çeviri şiir çevrobil çinçin çirkin filler çoklu yüz döngüsü çoruh ölüm sebebi ölüm ve kuşlar önce öykü özdemir özkan özkan kaya özlemek dündendir ünal ünsal ürperti İbrahim Halil Çelik İmtihan İnceleme İsmail Kılınç İthaki ıd est ıp labirenti ıslık kesiği ışık ışıklı pencere ışıksungurlar ışıl ışılmadakkaya Şener Öktem şarkı şehrazat şener beyter şenol alçınkaya şeyda şiir şiire dönüşen anne şiirülke şir şirin söz