Lale Şeyda Gülsoy | Yüz ve Giz

Lale Şeyda Gülsoy | Yüz ve Giz

Lale Şeyda Gülsoy “Yüz ve Giz” adlı öyküsüyle Edebiyat Daima’da

Lale Şeyda Gülsoy | Yüz ve Giz

– Tanpınar’ın anısına saygıyla-                                                                             

Bir sonu gelmeyen rüyaya dalar
Akşam, odalarda fersiz aynalar.
Durgun sularında hepsinin yer yer
Eski bir hatıra sanki genişler,
Maziden yadigâr kalan bir hisle.

Yeni demlenmiş çay -demliğin üst kısmı illaki porselen olacak, en makbulü bu- ve onun genzimizde bırakacağı tılsımlı sıcaklık aklımıza ilk düştüğünde, gece yarısı çoktan sabahın ilk ışıklarının kollarına bırakmıştı kendini. Kına gecesi bitmişti. Yorgun savaşçılar gibiydik hepimiz. Kan, ter içindeydik. Topuklu ayakkabılarla ayakta dikilmekten tabanlarım şişmişti. Her nasılsa, avucuma yaktığım kına bir türlü tutmak bilmemişti. O tabanları şiş halimle, saatlerce halay çekmekten geri durmamıştım birde.

Cümbür cemaat arabalara doluştuk dönüşte. Ben, Hayri Amcalarla birlikteydim. Tam beni eve bırakacaklarken, Hayri Amca ani bir manevrayla Nisanların evine doğru kırdı direksiyonu. “Tam yol ileri. İstikamet: Bizim ev.” Kahkahayı da koyverdi lafının ardı sıra. Kimsenin gıkı çıkmadı. Hayri Amca ne derse oydu. Büyük sözü çiğnenmezdi bizde. Yol boyunca, panelvan minibüste şarkılar, türküler gırla gitti. Eve varır varmaz, ilk yaptığımız şey iki koca demlik çayı ocağa koymak oldu. O kadar çay ancak giderebilirdi susuzluğumuzu. İlkyaz akşamının tatlı serinliğinde, balkona kurduk sofrayı. Mürüvvet Teyze, şu Osmanlı işi çay fincanı takımını bile getirdi sofraya. Annesi Ziynet Hanım, Mürüvvet Teyzeyi baş göz ederken özenle yerleştirmişti onları çeyizine. Fincan takımı, öyle yıllardır durup dururdu vitrinde. Yaşamına ortak etmedikten sonra, o eşyaların sahibi olmanın ne anlamı vardı? Yaşamak,  bekletilebilir bir şey miydi hem? Sormamıştı bunları kendine hiç Mürüvvet Teyze.

Sofrada bir kuş sütü eksikti. Çatlayan topuklarımız sızım sızım sızlarken, bize gecenin bu saatinde sofra donattıran coşkunun adresi belliydi. En işveli haliyle bize bakıyordu iki koca demlik, karşı konulmazlığının bilinciyle ve haklı gururuyla. Kına gecesinin muhasebesi, anında başlayıverdi sofrada. Malum kız tarafı ile erkek tarafı tanışmıştı ve kız tarafı olmanın nimetlerinden sonuna kadar faydalanmak lazımdı. Lafını esirgemeyen Ayla, yerinde şöyle bir doğruldu. Erkek tarafının kabalıklarına akıl sır erdirememiş bir ifade takındı yüzüne. “Nemrut ki, ne nemrut! İki gülümsemeye erindi haspalar. İncileri dökülüverecek sandılar zaar. Rahmetli babaannemin deyimiyle bildiğin zıbıldak bunlar. Yol yordam hak getire!” dedi. Sesine alaycı bir kuş tünemişti. O kuş, ateşten gömleğini giyinmişti Ayla’nın. Cayır cayır yanıyordu. Belli etmiyordu. Taraflar, taraftarlar, kamplar, sınıflar arasında eriyip gidemeyecek kadar değerli bir ömrü haber veriyordu oysa ilkyaz. Dolunay’a üç geceden daha az zaman kalmış olmalıydı. Mürüvvet teyze durmaksızın kızını izliyordu. Kızını uzun uzun izlerken, neler geçiyordu aklından? Mutlu muydu, mutsuz muydu Mürüvvet Teyze? Öyle bir ifadesi vardı ki, Nisan’ın o andaki haline değil de çocukluğuna baktığı düşüncesine kapılmıştım o gece. Saçlarını tarar gibi. Rengârenk tokalar takar gibi saçlarına. Saçlarına dokunur gibi usulca. Nisan: o uzun saçlı ve kiraz desenli elbisesiyle saçlarını attıra attıra yürüyen çocuk! Mürüvvet Teyze, bir daha onu hiç göremeyecekmiş gibi bakıyordu Nisan’a. Mehmet, her zamanki gururlu halinden ödün vermiyordu. Böyleydi işte o. Gizli köşelerde derin derin iç geçirecekti, sonra nemli gözlerini koyu bir kahkahaya bürüyerek aramıza dönecekti. Nisan’ın teyzesi Feray, apartmandaki en yakın komşuları koca küpeleriyle ünlü Şıngırdak Nesrin, iş arkadaşı Ayla -iş arkadaşlığından can arkadaşlığına terfi edeli epey olmuştu- Mehmet, Hayri Amca, Mürüvvet Teyze, ben ve Nisan’ın alkolik eniştesi Necdet bir aradaydık. Necdet Bey, bir zamanlar ünlü bir cerrahmış. Kendi anlatmıştı. O kalp ameliyatında hastasını kurtaramayıncaya kadar böyleymiş bu. Sonrasında, sabah akşam votka içer olmuş. Ayık gezmemiş hiç. Neden böyle davrandığını soranlara yanıtı hazırdı. Unutmak istiyordu, yalnızca unutmak. İnsanın kendini affetmesi, başkalarını affetmesinden daha mı uzun sürüyordu acaba? Nisan’ın hatrına, o gece bir fincan çay içmeyi kabul etmişti ama. Votkadan başka bir sıvı geçecekti boğazından yıllar sonra.

Muhabbetin en sevdiğim yeri burasıydı. Hayri Amca, yine denizden gelen öyküler anlatmaya başlayacaktı ve bizi liman liman, kent kent dolaştıracaktı. Onun ceplerine doldurduğu hikâyeler uğruna, Mürüvvet Teyze’nin biriktirdiği yalnızlığı da fark etmeyecekti yine. Mürüvvet Teyze’den önce, denize sevdalanmıştı çünkü. Bir keresinde gemisi diğer yabancı uyruklu gemilerle birlikte limana zincirlenmişti de, ondan aylarca haber alınamamıştı mesela. Cezayir’e uğraması gereken geminin, halk ayaklanmasından dolayı limandan ayrılmasına izin verilmemişti. Fransa Cezayir’de olağanüstü hal ilan etmişti ve tüm çıkışlar, geçici bir süreliğine durdurulmuştu. Hayri Amca’nın anlatırken en keyiflendiği hikâyesiydi bu. Böyle bir hayatın içinde, Hayri Amca’nın her şeyden en son haberi olurdu. Nisan’ın insanı hayrete düşüren hayal gücünü ve Mehmet’in futbol aşkına parçaladığı ayakkabıları Mürüvvet Hanımdan duymuştu nam-ı diğer Hayri Kaptan. Bu yüzden de, bir yanı çocuklarına hep yabancı kalmıştı. Araya giren uzaklıkların, insanları ve aralarındaki ilişkiyi neye ve nasıl dönüştürdüğünü de böyle öğrenmişti.

Denizin tuzu ve çayın o kekremsi lezzeti birbirine karışınca, olanlar oldu. Yürek parçalayan, aşılamayan tüm uzaklıklar kayboldu orada. Uzaklık hükmünü yitirince, her şey yan yana geldi bir anda. Bir noktada buluştu. Nokta kadar sonsuz ve derin oldu. Herkes, eskisinden de aşina oldu birbirine. Çaylar ardı ardına tazelenirken, gözler uykuya meydan okuyordu, görüyordum. Görüyordum, kavuşmanın sefasını sürüyordu ve gece ne kadar uzarsa, ömrünün hanesine yazılacak artıların o kadar çoğalacağına inanıyordu herkes. Görüyordum bunları her birinin gözlerinde. Feray Teyze’nin Necdet Amca’nın acısını sahiden görüp göremediğini test edemezdim belki ama mahcubiyetini görüyordum. Mesafe ayarı, dünyanın en zor işlerinden biriydi. Hele ki, mesafe alınacak şey bir başkasının acısıysa zorluk daha da katmerlenirdi. Çok yakından, değil birinin acısını kendi burnunun ucunu göremezdin. Çok uzaktan, acının ayrıntılarını seçemezdin. Bunun için, kızılabilir miydi Feray Teyzeye? Hayri Kaptan, Mürüvvet Teyze’nin elini özlemle tutuyordu. Mehmet, babasına öfkeyle bakmıyordu ilk kez. Sevgi vardı bakışlarında. Nesrin, küpelerini çıkarıp Nisan’a veriyordu. Görüyordum. Nisan, artık bambaşka bir yaşama gidiyordu. Bir tek ben, bu gidişten ürküyordum!

O geceden sonra, Nisan uzunca bir süre arayıp sormadı beni. Ben onu ne zaman arasam ya alışverişteydi ya da davetiye seçiyordu Serdar’la. Çok meşguldü. Serdar, artık Nisan’ın çalışmasını istemiyordu. Bu yüzden, işi de bırakmıştı Nisan. Bir akşamüstü, “düğün telaşına kendimi çok kaptırdım, kusura bakma Sevinç.” diye aradığında donuktu sesi. Belliydi. Kardeşimdi o benim. Arkadaştan öte kardeşim. Canı sıkılmıştı bir şeylere. Mürüvvet Teyze’nin kanı bir türlü kaynamamıştı damadın ailesine. Mürüvvet Teyzeydi bu. Can çıkar, huy çıkmaz derler. Bir kere seni gözü tutmaya görsün, allame-i cihan olsan değiştiremezsin onun fikrini. İki ailenin bitmek bilmeyen istekleri fare kapanı. Nisan, köşeye sıkışmış fare. “Yalnızca nefes almak istiyorum anlıyor musun? Nefes.” diye dert yanıyordu telefonda. Uçuşan heyecanlar ve anlamlı keşifler terk etmişti sesini. Küçük mutluluklar, başkalarını memnun etme çabası ile yer değiştirmişti. Onu rahatlatmaya çalıştım. “Sen altından kalkarsın her şeyin.” benzeri bir şeyler geveledim ağzımda. İşe yaramadı. Telefonu kapattık. Birkaç gün sonra, “Haklıymışsın Sevinç.” dedi. “Her şey yoluna girdi.”

Düğün günü, ev mahşer yeri gibiydi. Nisan’ın etrafı o kadar kalabalıktı ki, ona iki çift laf edemedim. Herkes Nisan’ın hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğunu ispatlamaya çalışırken, ben bir kenara çekildim. Sessizce, bu “dostlar, alışverişte görsün.” oyununu izledim. Böyle oyunların, oyunbozanıydım ben. Nisan, çok gergindi. Bamteli gibi. O patırtıda, bir tek kare bile fotoğraf çektiremedim onunla.

Nisan ve Serdar yeni yaşamlarına uyum sağlayabilsinler diye, bir süre onları kendi hallerine bıraktım. “Nerelerdesin sen?” diye aradı beni aylar sonra Nisan. “Benimki de laf gerçi. Sanki seni tanımıyorum!” Çengelköy’deki evlerine, sabah kahvaltısına çağırıyordu beni.  Elimde, onun en sevdiği kır çiçekleriyle kapısını çaldım o sabah. Beni tuhaf bir yılgınlık ve boş vermişlikle karşıladı. Şaşırdım. Gözlerini ovuşturuyordu kapıda. Oysa buluşacağımız saati, günler önceden kararlaştırmıştık aramızda. Perdeler sımsıkı kapalıydı. Evdeki kasvetli havadan, başım döndü bir anda. Kendimi toparladım. “Kahvaltıyı birlikte hazırlayalım.” dedim. “Olur.” dedi. Kupkuru. Bembeyaz bir örtünün üzerine, kahvaltılıkları yerleştirdik. Konuşacak onca şey dururken, çayın yarenliği eksik olur mu? Ev zemin katta olduğundan, salonun ön bahçeye açılan kapısının dibine çektik masayı. Dut ağacının gölgesi, yüzümüze vuruyordu. Nisan, “Çaydanlığı alıp geleyim.” dedi. “Mutfakla bahçe arasında mekik dokumayalım. Çaydanlık soğursa, iki dakika ısıtıveririz ocakta.” “Ne havadisler birikmiştir sende şimdi.” diye göz kırptım. Omuz silkti. “Her gün birbirinin aynı. Ne anlatayım ki?” Benim tanıdığım Nisan mıydı karşımdaki? O ele avuca sığmaz ruh! İçinin en ücra odalarına saklanmıştı sanki Nisan. Başka biriydi. Yabancı gibi. İki insan, birlikte bir hayat kurarken yorulabilir. Çünkü bir hayat inşa etmek kolay değil. Yorgun muydu Nisan? Onunkine, olsa olsa bıkkınlık denebilirdi. Kendine biçilen rol dar gelmişti Nisan’a. Ne taşımaya hali vardı bu rolü, ne de bırakmaya. Hafta içi, bütün gün evdeydi. Komşular, kahve içmeye geliyordu arada. Hafta sonu, el mahkûm aile ziyaretine gidilecekti! “Böyle geçiyor hayat Sevinç. Birbirimizin yüzünü akşamdan akşama görüyoruz Serdar’la. İki lokma bir şey yiyoruz. O, uyuya kalıyor televizyon karşısında. Bende, bütün anlatamadıklarımla ve yaşayamadıklarımla dört dönüyorum yatakta. Başka da bir şey yok.” Böyle demişti. Solmuştu Nisan’ın aşkı. Sulanması unutulmuş bütün çiçekler gibi.

Üşüdüm bir an. Sırtıma girişteki askılığa bıraktığım ceketimi alma ihtiyacı hissettim. Bir çay daha içecektim, vazgeçtim. Çaydanlık soğumuştu. Nisan’dan çayı ısıtmasını istemek içimden gelmedi. Çayın diriliğini ve sıcaklığını sağlayan ateş, tadı acılaşan çayın yazgısını değiştiremezdi ki. Bir ara, sokağa bakan arka balkona çıktık. Nisan girdi söze: “Yalnızlık ömür boyu. Ne çok severdik bu şarkıyı Sevinç. Ben tahammül edemiyorum artık dinlemeye. Çok lazımmış gibi, yalnız olduğumuz gerçeğinin değişmeyeceğini yüzümüze vurup duruyor her seferinde.” dedi. Ona, kurduğumuz ilişkilerin hiçbirinin yalnızlığımızı gidermek gibi bir görevi olmadığını söylemedim. Aşkın bile yalnızlığı gidermediğini, çoğalttığını da söylemedim mesela. Söylesem, sesim ulaşacak mıydı Nisan’ın dip odalarına? Sızacak mıydı pencerelerinden içeriye? Nisan’ın duvarlarının önünde büzüşüp kaldım çaresizce.

“Yine gel.” dedi yanından ayrılırken. “Bir gün de, sana üzümlü kek yapayım.” Sesinde içtenlik yoktu. “Bekliyorum.” diye yineledi ardımdan.

Evet, Nisan bekliyordu. Ama neyi? Bunu kendisine itiraf etmeliydi. Kendi gerçeğine doğru yola çıkmalıydı yeniden. Birinin yüzüne ayna tutmasını beklemekten vazgeçmeliydi. Aynanın önüne geçip, korkusuzca kendi gözlerinin içine içine bakmalıydı. Maskelerinin en gerisindeki yüze ulaşmak için yapmalıydı bunu. Yolcuyduk madem. Zamanı gelmişse, kaçınılmazdı yol.

Nisan’a iyi yolculuklar diledim içimden. Onu da, zihnimin tavan arasındaki eski baharların arasına sakladım. Tüm geçmiş zaman emanetçileri gibi.

Bir daha görmeyecektim onu!    

                                      

Edebiyat Daima
ADMINISTRATOR
PROFILE

Posts Carousel

Yorum Yap

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Latest Posts

Top Authors

Most Commented

Featured Videos

Etiketler

abbas marufi abdullah çakır abdulmelekiyan acabay adıgüzel afili ceket ah kusan zaman ahmedidai ahmet doğru ahmet menteş ahmet sarı ak akdeniz akif akifdut akşam sayıklaması albertcamus Ali Lidar Ali Necip Erdoğan alperbilgili anadan üryan bir yalnızlık anka kuşuna zümrüt Anlamayan BeniAdeme Gazel Anıl Cihan ardında yiten ben değilim Armağan Can arzu Arzu Alkan Ateş Arzu Tanrıverdi arzuözdemir aslan aslanoğlu Aslı Hilal Menteş ata atakaya aydın aydınakdeniz aygüner ayhan ayhan akdeniz ayten güler aytmatov ayça erdura ayçaerdura ayşenur kaya aydoğan ayşe şafak kanca aziz nayır açıkgöz aşk diye diye aşk hak aşk incinirse aşkmektubu aşk örtüyor gövdeni babek zamani bahaeddinözkişi bahar ayaklanmaları baltadergisi balçık baris barış barışerdoğan Barış Erdoğan barışmanço batı rüzgarları bayrıl bazı evlerin kış hali başağın diyalektiği başkalarını da düşün begüm şahbudak bekleyiş beni bir baharın göğsünde uyut ben olsaydım benzeşmek berna bernakarakaya beyazgemi beyzaege beyza yazıcıoğlu bijennecdi bir fincan kahvenin kahvenin çayın bardağın Birgül birgültemur birgülyangınaslanoğlu Birgül Yangın Aslanoğlu bir varlık masalı bir zamanlar bir çift yumru biter buralarda güneşin matemi bitişin mevsimleri Bit Pazarında Tarih Dersine Cevaben boyalı duvar Buket Uçar bulutun gözyaşı burak çelik burhan burhanaslan burhantuncay Burçin Laçin Altay buz çiçekleri büşra büşraünal camus canan çelik celladıma ceviri CeyCeyBey clemence damla nur akkirpi dağlardaki ter dedi-dedim defter deneme deniz Deniz Kara Kavalcı denizkarakavalcı dert dikimevi dervişzaim deryagündoğdu devrim horlu divan Dostoyevski doğa doğanay dulda dursunalisazkaya duvar Duyuru Duyurular Dönüşüm düğme ilikliği eda tosun Edebiyat Daima elem erk elif burcu özkan elifyavaş elimden tutabilse sesin ellerimde on dokuz yara elçin sevgi suçin emel Emel Bulut emel canpolat emelkoşar emel koşar emine gündüz menteş enver ercan enver sadri begit Enver Sadri Begit | İvo Bu Şairlik Telaşı Mı? eraysarıçam eray sarıçam ercan ercankesal ercanköksal ercan sağlam erdevir erdoğan Erguvan erguvan rengi yalanlar ergülen erhan erhankaraoğlan Erhan Çamurcu erkut tokman erkuttokman erman şahin ersin ersinkartal ersin kartal ersin taşdemir ertuğrul çoban erva erva zülal ünsal esingülez eskiliman esrakaraca esra karaca Ethem Baran evde kalmış zencefil eylül eşyalar fahriayhan faikmuharrem farsca fateme mahmudi Fatmasümer ferfiçkin kayboldu feritsürmeli fermuar ferruhzâd feyz kariha fuat fuatoskay fulya eyilik fuzuli füruğ füruğferruhzâd galip Galip ÇAğ galipçağ gamzekoç gece fısıltısı gecenintılsımı gece rahminde cenin gerus gerus abdulmelekiyan gezi yazısı gittin bana giz Gökhan Yılmaz gölgemdeki ağrılar gönül gönülyonar gösteri toplumu gözlerin afrika Gülden Çevik gülle güllüce gülsoy gülözen gülşah gülşahak gülşen gün bozumu Güngör gürhangürses güven güven adıgüzel güvenadıgüzel güven fatsa güvenini kırdım bir kere güzel yazı defteri güğüm Haber Haberler Hakan Sarıpolat Hakan Temiz Hakan Uslu hale alkay halil cengiz halil ibrahim emecen hande handeiçeliadabay hasan ali toptaş hasan temiz hasrettir azerbaycan hasta hatice hatice kübra öktem Hatice Tarkan Doğanay haticetarkandoğanay haticeyıldırım Hatice Yıldırım hayalet orkide haydar haydar ergülen heba herşeyibitirmeyidüşünüyorum hilal fırat hiç ihtimal Hûşeng İbtihac hüseyin hüseyin aygüner hüseyin sönmezler hırsız Iainreid ihtiyar banklar ihtiyardünya ilhan kemal ilyas alevi inceleme insan insannedir? intihar ilanları ismail ismailkılınç iz içeli jose saramago Kafka kalabalıkyalnızlıklar kalender kara kalkan kamyon kara karabürk karakaya karakoyun karanlığa tapanlar karaoğlan kartal karınca incitmez altur balyanın tuhaf intikam planı kavalcı kavşakta çevirme var kaya Kazuo Ishiguro kederbuselik kehribar kelebek ve kukla Kemal Özer Şiir Ödülü kimsesizliğe kiralık ışık hikayesi Kitap Kitaplık kitaplıktan Kitaplık Önü Klaros Yayınları kleopatra knut odegard kol düğmeleri korona koyu sersemlik kozan koşar kravat kronik satırlar kum kumdan keder kusey tangüler köpek kalbi köpeğin olayım hayat kürşat kürşatyozcu Küçürek Öykü kılınç kırmızı şiir kırıkyazıistasyonu kırık yazı istasyonu kısakürek kız kulesi boğaz ve aşk kızıltoprak kızılırmak Lale lale şeyda gülsoy laleşeydagülsoy latice bir mektup yaz bu gece leyla lord alfrad tennyson Louise Glück madak mahmud derviş mahrumiyet makyaj marazlı tren marktwain masal masiva mavi dünyanın insanları mayo mayıs mağara mehmet mehmet açıkgöz mehmetberkyaltırık mehmetyıldız mehmet yıldız mehmet çağan azizoğlu mehtapnas mektup melek melekler intihar etti melektemur merhametsizmerhamet merveyıldız meryem akyıldız metinsavaş meviza mevlüt şener mevsim etkisinden arındırılmış insan manzaraları Mihail Bulgakov muhamedburaktunay muhameterdevir muhammed münzevi muhammet muhammeterdevir Muhammet Erdevir muhsin hafız çakıroğlu murat muratalan murat erdi salık muratgöğekin Murathan Mungan murat serdar çakıroğlu Murat Soyak mustafa ersin taşdemir mustafaeverdi Mustafa Soyuer mustafa torun müjgan münevversaral Naile Dire n apartmanı nar Nasrin Zabeti Miandoab Ncip Fazıl necatibey nehirlerim uzağa nesrin Nesrin Çoruh nesrinçoruh nilgün marmara nisa nisaeser Nisa Eser nisaleyla nota notaya nuritarkan okan alay okanlay olanlar olga tokarczuk orhantepebaş oskay osman osmanyücel ozanöztepe Oğuz Ertürk pekmez PerverNakçi Peyami Safa prelüt qadiri radikal şıkların sayımı rahmikızıltoprak rana Recep Kayalı Reşit reşitgüngörkalkan Romen Edebiyatı röportaj rüzgarın yolculuğu rıdvan yıldız sabah yağmuru sacettin ince saklambaç salıncak sama sama qadiri saniye saniyekısakürek Saniye Kısakürek sarmaşık sağlam seheraçıkgöz seher yerlikaya selcan ece selinöyküata semanur semanurulu semra orhan şirip seni seviyorum Serap Yalçın Pamuk serbülent kaya serdar servan erdinç ses seval seval karakoyun sevda sevdamın şehri sevdasezergülle Sevda Sezer Gülle Sevinç Çokum Seydali Önal seyit mehdi musevi sezer sibel sibelmayo siir sinema Sipariş sokakta sorgu sorgu (I) sorgu (II) Suat Derviş suna suna kızılırmak sungurlar suzan yörük sylvia sönmezler söylemek mümkün söylence söyleşi söyleşi ve soruşturmalar süheyla poyraz sızı Tahsin Yücel Tamer Sağcan taner sezgin Tanpınar tanık tarkan tatlı bir telaş tekerleme temur thomas hardy tilki öpüşmesi topraktan öte tubagevrek tuncer turgay tuğba Tuğba Keskin tuğbaönce tuğçe tuğçekozan türk zerrintürk ulu umut bazen uğrar evimize uykular gazeli uzunca şiir uğur Uğur Karabürk uğurkarabürk vahap eren vakitlerden körpencere veda vuslat w.bahadır w.bahadırbayrıl Where Is/Where Are Denklemi yabancı yakamoz yalnızlar rıhtımı Yalnızız yangın yaren eryıldız yasin yasinkum Yayın İlkelerimiz yaz ve gül yiğit ergün yok yolcu yonar YouTube yozcu yunan suları yunus Yunus Çinçin yunusçinçin Yusuf Araf yusuf aydın yuva yörük yücel yürekincisi yıldırım yıldız zamanla/ma zambak ve köpük zeliha aypek zemir zerrin zeynep zeynepkasap zeyneppınarbaşı zeyneprana zeynep yeşilbaş yardımcı zeynep yolcu zeynepyolcu zifiri karanlık zübeyde zübeydegüllüce zülal Çile Çok Yapraklı İlişkiler Öykü çakıroğlu çağ çeviri çeviri şiir çevrobil çinçin çirkin filler çoklu yüz döngüsü çoruh ölüm sebebi ölüm ve kuşlar önce öykü özdemir özkan özkan kaya özlemek dündendir ünal ünsal ürperti İbrahim Halil Çelik İmtihan İnceleme İsmail Kılınç İthaki ıd est ıp labirenti ıslık kesiği ışık ışıklı pencere ışıksungurlar ışıl ışılmadakkaya Şener Öktem şarkı şehrazat şener beyter şenol alçınkaya şeyda şiir şiire dönüşen anne şiirülke şir şirin söz