SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

MEHMET BERK YALTIRIK’LA “KORKU” VE “KORKU EDEBİYATI”NA DAİR SÖYLEŞİ

MEHMET BERK YALTIRIK’LA “KORKU” VE “KORKU EDEBİYATI”NA DAİR SÖYLEŞİ

Konuşturan: Muhammet Erdevir

Katkılar: Zübeyde Güllüce, Uğur Karabürk

 

  • Sizi korku edebiyatına yönelten neydi?
    • Kendi aile büyüklerimden dinlediğim anlatılar ve hikâyeler ile televizyonda 90’larda meşhur olan paranormal içerikli programlar, korku sineması kuşakları etkili oldu. Bununla birlikte özellikle korku üzerine yazılmış kitaplar yazmayı hayal ederdim, yazıya daha yatkındım.
  • Korkunun kökenine inelim. İnsanlar kendilerini rahatsız eden durumlardan kaçarken neden korku filmi izler veya korku edebiyatı ürünlerini okumak ister? Burada nasıl bir mekanizma görüyorsunuz?
    • Kısmen heyecan ve adrenalin duygusu. İnsanlar inanmasa bile ürkünç hikâyeler anlatırken veya dinlerken oradaki karakterle kendini özdeşleştirir, birkaç dakikalığına kendi hayatından ve dünyasından uzaklaşır. Bu nedenle korku içerikleri izlemekten, heyecan yaşamaktan keyif alıyoruz.
  • Korkularımız kişiliğimizin oluşumunda ne derecede etkili oluyor?
    • Pek uzmanı olduğum bir konu değil ama kanaatim, hem şahsi hem de toplumsal mizacımızı oluşturduğu yönünde. Çünkü çoğu zaman kişisel travmalarımız kadar topluma mâl olmuş travmalar, kültürel hususiyetler, inanışlar, âdetler ve kabuller, kuşaklar boyu süregelen alışkanlıklar kendini gösteriyor. Gözüme çarpanlar bunlar oluyor.
  • Korkunun, insanın savunma mekanizmasının çok önemli bir parçası olduğu düşünülür. Korkma duygusunun hayatta kalma dürtüsüyle ilgili olduğu söylenir. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
    • Hem hayatta kalma hem de varlığını devam ettirme dürtüsüyle alakalı sanırım. Ancak günümüzde biraz önce söylediğim gibi adrenalin ve heyecan arayışı da devreye giriyor, artık eğlence boyutu da var gibi.
  • Korkularımızı bilinçaltımız mı biçimlendiriyor yoksa dış dünyanın gerçekliği mi?
    • Gerçek yaşam ve insanları kurgudakilerden daha korkutucu bulmuşumdur. Birbirlerini beslediklerini, birbirlerinin sebebi olduklarını düşünüyorum.
  • Fantastik edebiyatın en önemli kaynağı nedir sizce?
    • Hayal gücü ve tasavvur. Hem okuyanın, izleyenin hem de ortaya çıktığı toplumun, kültürünün hayal gücü ve tasavvuru.
  • Türk kültürü korku edebiyatı açısından verimli bir kaynak mı?
    • Hayli verimli bir kaynak. Bozkırlardan taşıdıklarımız da, eski toplumlardan kalan korkular da harmanlanmış. Kırsal bölgelerdeki kısa kısa anlatılardan hareketle öyküler yazıyorum. Halkbilim makaleleri ve tezlerini okudukça yeni yeni konular, ilhamlar buluyorum.
  • Halk kültüründe korku ögesine en çok rastlanan yöre hangisi?
    • Anadolu da Trakya da bahsettiğim anlatı zenginliğinden nasibini almış. Ben daha çok Trakya yöresini araştırdığım için buradaki cin söylencelerine, hayalet gelin rivayetlerine denk geldiğim, bu bölgedeki inanışları yazdığım için çalışmalarımda burası daha çok ön plana çıkıyor.
  • Ceyhanlısınız, Adana yöresi ve Çukurova’nın yazarlığınıza katkısı ne ölçüde oldu?
    • Tarihi ve kültürel izleri yazdıklarımda mevcut. Küçüklüğümde dinlediğim kısa kısa söylentiler, inanışlar, bir yanıyla iskân öncesi dönemin konargöçer hatıralarının etkisi, hem konu olarak hem de biçim olarak burayı da ilham kaynaklarım arasına ekledi.
  • Mesela Ceyhan’da Yılan Kalesi var, orayla ilgili efsaneleri anımsıyor musunuz?
    • Ben daha çok “Şahmaran Kalesi” şeklinde duyardım. Halk arasında hala bu isim dolaşıyor zannediyorum. Kalenin avlusundaki kuyunun, en yaygın rivayetteki Camsab’ın düştüğü kuyu olduğunu söylerlerdi. Kalenin etrafı yılanlarla dolup taştığından bu ismi aldığı da yine duyduğum bir başka söylentiydi.
  • Türk mitolojisini korku ögeleri bakımından zengin buluyor musunuz?
    • Kesinlikle. Anadolu inanışları kadar Asya’ya uzanan bozkırlar ve ormanlarda, vadilerde de sayısız inanç ve motif söz konusu. Farklı bir ilham kapısı aralıyor yazmak ve deşelemek isteyenlere.
  • Yerel kültürden beslenen bir korku atmosferi kurgulamak zor gelmedi mi? Sizi neler zorladı bu konuda?
    • Halk belleğindeki söylence ve inanışlar, tarihî olgular ve ürperti veren mekânlar zaten göz önündeydi. Bunları bir araya getirip korku edebiyatı alanında öyküler, romanlar yazmak için kendi kurgu süzgecimden geçirdikten sonra ana malzemem hazırdı. Tek zorluk ürettikten sonra karşılaşılan önyargılar oldu ama çalışmalarımı devam ettirdim, ilgimi ve çabamı yitirmedim.
  • Yerli korku edebiyatı üretirken karşılaştığınız zorluklar neler?
    • Bunu Youtube kanalımda (SonGulyabani-Mehmet Berk Yaltırık) anlattığım bir videom var (https://www.youtube.com/watch?v=jM3QWKIBdwk) . Orada uzun uzadıya değinmiştim. Ancak özetlenmem istenirse tek belirteceğim zorluk, okur alışkanlıkları olurdu sanırım. Yerli fantastik, korku vb. gibi yeni yeni yahut eskiden beri varsa çok fazla ürün verilmemiş alanlarda, okur bazı önyargılara yahut alışkın olmadığı bir tarzı okumanın kısmi zorluğuna kapılarak hiç şans vermeye biliyor. Yine de önümüzdeki yıllarda bu alışma sürecinin, yadırgamaların geride kalacağını düşünüyorum.
  • Etkilenme endişesi taşıyor musunuz? Dracula veya cadılık gibi Batılı korku ögelerinin kaleminizi etkilemesi sizin için bir sorun olur mu?
    • Herhangi bir endişe taşımıyorum, aksine farklı ögelerin bir araya gelmesiyle yeni ilhamlar bulabileceğimi, tarzımı geliştirebileceğimi, beni farklı konu arayışlarına yönlendirebileceğini düşünüyorum.
  • Korku edebiyatında fantastik ögeler kadar mizahi ögeler de kendine yer buluyor. Mizah sizin kaleminizi nasıl etkiliyor?
    • Mizaç olarak esprili, lafını sakınmayan insanlarız. Dolayısıyla kendi kültürümden hikâyeler çıkarırken, karakterlerimi oluşturmada bizim tepkilerimizi, alışkanlıklarımızı yansıtmaya çalışıyorum. O yüzden mizah ve mizah geleneği de ilgi alanlarımdan birini oluşturuyor. Bir de mizahla korku alakasız gibi görünse de aslında bir dirsek teması söz konusu. Keskin bir alaycılık ve beklenilmeyen yerden vurmak açısından dinamikleri (birbirlerine zıt olsalar da) hep benzer geliyor bana. Ayrıca mizahi türde yazılmış eserleri, yazıları okumayı da seviyorum.
  • Eserlerinizin sinemaya çekilmesini ister misiniz?
    • İsterdim. “Filme uyarlanır” diye düşünerek yazmasam da, elimde olmadan bazen yazarken film karesi izliyormuş gibi hissediyorum.
  • Sizce Türkiye’de korku filmlerinin diğer türlere göre nispeten yavaş gelişmesinin teknik eksiklikler dışında başlıca sebepleri neler?
    • Farklı arayışları ve türleri denemeye cesaret edilememesi. Bunda da maddi kaygılar ve garanticilik baskın geliyor diye tahmin ediyorum. Yoksa ister plazada geçen bir psikolojik gerilim, ister metropolle taşranın sınırında bir yerleşimde geçen seri katil hikâyesi, ister dünyamıza yabancı bir unsurun kırsalda gizlenişi, ister hortlak, alkarısı gibi yerel ve şamanî arka plana sahip fantastik varlıklar gayet işlenebilir. Ben eserlerimde vampir temasını işlediğimden ilk başlarda yadırganıyordum. Bugün yazdıklarımı okuyanlar, konuyla ilgili folklor araştırmalarına dayanan makalelerimden de haberdar. Farklı unsurlar iyi işlendiği sürece insanlara hitap edecektir diye düşünüyorum.
  • Yedikuleli Mansur adlı eserinizin temeli olduğunu söylediğiniz "Kanlı Pençe" adlı öykünüzde tarihi olayların ve kişilerin gerçek dünyadan alındığını belirtmiştiniz. Ana kişilerden biri olan Kara Şaban Ağa'nın zorbalardan beklenenin aksine merhametli ve sevdalı bir kişilik içinde betimlendiğini görüyoruz. Zorbalık ve kabadayılıkla vicdan ve merhamet bir tezat oluşturmuyor mu?
    • Maffios yani yerel ahlak, yerel hukuk ve yerel otorite değerlerine sahip topluluklar ve bireylerde, sözlü bir ahlak vurgusu söz konusu. Delikanlılık vb. alt kültür kodlarıyla tanımlanıyor bazı uygulamalar, hareket motivasyonları buraya dayanıyor. Dolayısıyla şiddet taşıyana dönmesin diye nasıl bir “racon” şemsiyesi oluşturulmuş ve altına sığınılmışsa, aynı şekilde bıçağının hakkıyla kazananlar, kendilerini merhamet ve vicdan doğrultusunda yol alıyormuş gibi lanse edebiliyorlar.
  • Yine Yedikuleli Mansur’dan gidelim. Korkusuzluğu ve cesaretiyle öne çıkan Ayı Osman'ın kendini feda etmesi güç ve fedakârlık arasındaki ilişkiyi sorgulatıyor. Fedakâr yapabilmek için belli oranda güç sahibi olmak gerekiyor mu?
    • Bir güç gerektiriyor ama bu maddi değil, daha manevi bir güç söz konusu. Bu güç; karşılık beklemeksizin birine yapılan iyilik, büyüklük, ödül beklenmeden ifa edilen, sergilenen yiğitlik. Sokak alt kültürlerinde birinin bu şekilde davranması, zorlu kabul ediliyor ve saygı duyulmaya başlanıyor.
  • Istrancalı Abdülharis Paşa kitabınızda olay örgüsü iki koldan ilerliyor. Hem günümüz anlatısı var hem de 17. yüzyıla gidiyoruz. Bu çok katmanlılık yazarı zorlayan bir unsur değil mi?
    • Zorlayıcı ama hayli keyifli bir yolculuk. Eski ve yeni dünyayı karşı karşıya getireceğim bir romanda, bunu bir-iki bölümde layıkıyla aktaramaya bilirdim. Bu nedenle zorlanmak pahasına da olsa iki ayrı hikâyenin çatışması üzerine inşa ettim kurgumu.
  • Istrancalı Abdülharis Paşa kitabında şarkılara da yer vermişsiniz. Müzik ve edebiyat ilişkisi bağlamında bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    • Kitap tarihin iki ayrı dönemini (yeni olan bile neredeyse 20 yıl öncesi) içeriyordu. Bu nedenle okuyucunun adapte olabilmesi, zaman geçişlerini tüketilen kültür nesneleri üzerinden fark edebilmesi için sıklıkla şarkılara, türkülere başvurdum. Tarih nosyonu olmayan yahut türküleri internette aratmaktan imtina edecek okur için gereksiz bir detay olsa da, fark edebilecek okurun daha da keyif alabilmesi için dâhil ettiğim ayrıntılardan. Farklı anlatılar, yeni yeni anlatıları doğurduğu gibi, bir ilham sonucu ortaya çıkmış müzikler de farklı ilhamları doğurabiliyorlar. Türkülerin yakılma hikâyeleri, ana hikâyenin içindeki yan hikâyeciklere, başka yaşamlara taşıyabiliyor bizi, böyle düşünüyorum. Yazarken şahsen kurgumun geçtiği dönem ve coğrafyaya dair müzikleri daha sık dinliyorum bu yüzden. Oradaki insanlar gibi hissedebilmeye, hissettiklerimi eserlerime, karakterlerime, anlattıklarıma yansıtmaya gayret gösteriyorum.
Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

AYÇA ERDURA’YLA “GÖRSEL ŞİİR” VE ŞİİR ÜZERİNE SÖYLEŞİ

AYÇA ERDURA’YLA “GÖRSEL ŞİİR” VE ŞİİR ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Söyleşi: Zeynep Yolcu

 

Dil işçisi olduğunuzu sanatçı babanız Ersan Erdura’ya yazdığınız onlarca şarkı sözü ile gördük. Söz yazarlığına devam edecek misiniz?

Söz yazarlığı ilk göz ağrım. Devam etmek istiyorum. Çünkü 15-18 yaşlarımda odaklandığım bir konuydu. Melodi ile kelimeleri birleştirmek keyifli bir süreç zaten şiirlerimde hissedilen ritim buradan geliyor diyebilirim.

Şiir yolculuğuna adım atmaya nasıl karar verdiniz?

Babama yazdığım şarkı sözleri dışında şiir her zaman ilgi alanımdı. Hayat bazen sizi farklı yönlere götürebiliyor. Şiir yolculuğum Haydar Ergülen Hocam ile tanıştıktan sonra başladı.

Şiir etkinliklerinde yer aldınız, almaya da devam ediyorsunuz. Kadıköy Belediyesi Kozyatağı Kültür Merkezi'nde 'Şiirin Seyri'nin hem proje koordinatörlüğünü yaptınız hem de görsel şiirlerinizle sergiye katıldınız. Bizlere anlatır mısınız?

Şiirin Seyri Şiir Sergisi’ni düzenlemekteki amacımız şiiri okura yakınlaştırmak ve ilgiyi arttırmaktı. Şiirin, diğer disiplinler ile olan ilişkisini görsel çalışmalarla okura sunmaya hedefliyoruz. Sergimizin birincisi 2018 yılında mahalle teması ile gerçekleşti. Mart 2020 de yapılacak olan sergimiz pandemi salgını nedeniyle ertelendi. 2020 Temamız gün ve gece.

Siirin Seyri, Haydar Ergülen şiir atölyesinden arkadaşlarımızla oluşturduğumuz gönüllülük esasına dayalı bir platform demek daha doğru sanırım. Çünkü sergimizin açık olduğu süre boyunca ücretsiz etkinlikler, atölye çalışmaları, şiir panelleri ve şiir okumaları gerçekleştiriyoruz. Projemizde yer alan, emeği geçen tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim.

Ayça Hanım projeler yürüttüğünüzü ayrıca sunuculuk yaptığınızı biliyoruz. Birebir yer aldığınız çalışmalar hangileridir?

Şiirin Seyri Şiir Sergisi 2018- Tema/ Mahalle *Kozyatağı Kültür Merkezi

Şiirin Seyri Şiir Sergisi 2020-Tema / Gün ve Gece *Kozyatağı Kültür Merkezi

2019-2020 Seyhan Livaneli Öykü Yarışması proje koordinatörlüğü, sunucusu *Caddebostan Kültür Merkezi

2019-2020 Sihir Şehir Akşamları- 15 günde bir Şiir Geceleri; Hilal Karahan, W.Bahadır Bayrıl, Ali Günvar anlatımıyla. *Kozyatağı Kültür Merkezi

2019-2020 Edebiyatist Günleri- Ayda bir gün; Edebiyatist dergi ve yayınevi yazarlarının söyleşi ve imza günleri *Kozyatağı Kültür Merkezi

2019 Feminİstanbul Uluslararası Kadın Şiiri Festivali *Kozyatağı Kültür Merkezi

2019-2020 Ünlü Yazarlar ile söyleşi, imza günleri *Kozyatağı Kültür Merkezi: Jale Sancak, Hakan Akdoğan

2020 8 Mart kadınlar günü şiir buluşması *Kozyatağı Kültür Merkez

Haydar Ergülen hakkınızda “Erdura'yı şiire bağlayan ipler çok ve çeşitli. Aynı zamanda eğlenceli de.” demiş. Ergülen’le ile tanışmanız nasıl oldu?

2016 yılında Yeşim Cimcöz Yazı Evi tarafından açılan şiir atölyesine katıldım. Hocamın tavrı, derin bilgisi, yüreklendirici sözleri sayesinde şiir yolculuğa dönüştü. Yazma disiplini ve çalışma etiğini hocamdan öğrendim.

Görsel şiire önem verdiğinizi biliyoruz. Bunun en güzel örneklerinden biri de Şiir Çarkı'dır. Bizlere farklı okuma seçeneği sunan şiirinizi anlatır mısınız?

Görsel şiir, deneysel şiir, katmanlı şiir ifadeleri kullanılıyor çoğunlukla. Şiir Çarkı bir mekanizma olarak ortaya çıktı. Birbiriyle ilişkili olacak ya da şiirde hiç yan yana gelmez dediğiniz kelimeleri buluşturarak ve okuru da içine alarak oluşturulan bir biçim diyebilirim.

Çarkı çevirerek bulduğunuz kelimeleri yan yana getirip kendi şiirinizi oluşturabiliyorsunuz. Çoklu okuma seçeneği veren şiirlerimden bazıları; Piramit, Kalbin Segâhı, Şiir İçinde Şiir, Kronik Şefkat, Zarf Zihin…

Günümüz edebiyat dergileri olan Edebiyatist, Veronika, Masa, Sadece Şiir, Papirüs de şiirlerinizi görebiliyoruz. Kimi şairlerin dergi vb. yayınlara zorluk çıkardığını biliyoruz. Sizden şiir isteyen her dergiye şiirinizi gönderir misiniz?

Edebiyat dergileri büyük emeklerle çıkarılıyor. Emek benim için kıymetlidir. Elimden geldiğince eserlerimle destek olmaya çalışıyorum. Haydar Hocama danışmadan dergiler ve yayınevleri konusunda harekete geçmiyorum.

Ayça Hanım atölye çalışmalarına katılıyorsunuz. Aslında “Ben oldum” diyerek kenara çekilmediğinizi gördük. Katıldığınız ve katılacağınız atölyeler hangileridir? Ne zaman bu işin mutfağı olan alanları bırakırsınız?

Haydar Ergülen şiir atölyesine devam ediyorum. Hakan Akdoğan ile Derin Okuma atölyesi, Jale Sancak ile öykü atölyesine katılıyorum. Ömrümün sonuna kadar öğrenmeye devam edeceğim.

Aylar önce Son Gemi'de yaptığınız bir söyleşide “O kadar çok ozanımız, aşığımız var ki bitmeyecek bir cevher her birimizin içinde var.” dediniz. Bunun üzerine yazın hayatında bol bol şiirlerini okuduğunuz şairleri bizlere söyler misiniz?

Yunus Emre, Ahmed Yesevi, Şeyh Galip, Feridüddin Attar, Asaf Halet Çelebi, Sohrab Sepehri, Atilla İlhan, Seyhan Erözçelik, Adonis, Gülten Akın, Tarık Günersel, Birhan Keskin, Turgut Uyar, Edip Cansever çok var daha inan.

İlk şiir kitabınız Zarf Zihin biz okuyucuları kapağı ile gülümsetti. Bizlere hazırlık çalışmalarınızı anlatır mısınız?

Zarf Zihin kitabımın arkasında şiirin ilk çizilmiş halini bulabiliyorsunuz. Ham halini koymak istedim çünkü şiir işçiliğine önem veriyorum. Böylece okur süreci takip edebilir hale geliyor. El çiziminden sonra sürekli çalıştığım grafiker arkadaşımla uzun saatler harcayarak çizimi dijital olarak hazırlıyoruz. Bu çalışmadan sonra el ile maske haline getiriyoruz. Zarf Zihin ilk olarak Şiirin Seyri’nde sergilendi. Kitap kapağı yapma fikri daha sonra oluştu ve sayısız denemeler sonucunda uygulayabildik. Bu sürecin sonunda Seyhan Erözçelik İlk Kitap Şiir Ödülü’ne maket kitap halinde katıldım. Ve dosyam dikkate değer bulundu. 2020 yılında Edebiyatist Yayınevi tarafından yayımlandı.

Şiirlerinizde insanın dönüşümünü işlemişsiniz. Bunu Kül şiirinde de açıkça görüyoruz. Şiirleriniz hep yeni 'benlik' ile mi yazdınız?

Kendinden kendine olan yolculuğu anlatmak istedim. Yazarken yenilikleri şiirime katmayı deniyorum. Şiirimi her defasında yeniden inşa ediyorum dolayısıyla kendimi de. Bu yüzden sevgili Haydar Hocam şiir iplerimin çeşitli ve eğlenceli olduğunu söyleyerek bana güç verdi.

Zarf Zihin dünya için zor bir dönemde raflarda yerini aldı. İmza günleri doğal olarak iptal edildi. Heyecanınızı birebir okuyucu paylaşamadınız. Ne hissediyorsunuz?

Pandemi ile hepimiz farklı ilişki kurduk. Her ortam kendi şiirini ve ortamını yaratır diye düşünüyorum. Zarf Zihin kısa bir sürede ikinci baskıya girdi. Çok mutlu oldum. Heyecanım halen devam ediyor en kısa sürede Zarf Zihin okurlarıyla buluşmayı diliyorum. Sağlığımız yerinde olduktan sonra hepsi vakti gelince yapılabilir.

Dijital mecralar covid-19 salgınında daha yoğundu. Bugüne kadar birçok yayın ücretsiz okuyucu ile buluştu. Sizler de bu dönemde ortak şiirlerin yer aldığı e-kitap(pdf) de gördük. İlerleyen zamanda çalışmalarınızı hangi alanda sürdürmeyi düşünüyorsunuz?

Bu süreçte on-line olan birçok etkinliğe katıldım. Şairlerin bir şiir zinciri oluşturarak paylaştıkları şiirler toplanıp bir e-kitap yapıldı. Güzel bir dayanışma örneğiydi. Bunun yanısıra The Poet House yayınevinden ‘PAN’ isimli slowbook kitabım yayımlandı. Yine aynı yayınevinden Haydar Ergülen, Engin Turgut ve Haydar Ergülen şiir atölyesinden yirmi beş arkadaşlarımla şair ve çizer İsmail Sertaç Yılmaz’ın çizimleriyle ortak şiir kitabımız ‘Şşşt’ yayımlandı. Türk- İspanyol ortak çalışması olan şiir antolojisinde yer alacağım. Yüz yüze iletişimi seven biri olarak alışmaya çalışıyorum. Sanırım genç sanatçılar tarafından bu yol daha çok kullanılacak.

17. Bu hafta Pan ile okuyuculara tekrardan merhaba dediniz. The Poet House'dan sanatçı İsmail Sertaç Yılmaz'ın çizimleri ile çıktı. Pan için özel şiir mi yazdınız? Ayrıca sizin için her şiir çizim ile desteklenebilir mi?

The Poet House yayınevinin sahibi şair ve çizer arkadaşım İsmail Sertaç Yılmaz ile Şiirin Seyri 2020 sergisinde beraber çalıştık. Zaten aklımızda kitap fikri vardı. PAN şiirimi kendisiyle paylaşınca ikimizde çok heyecanlandık, slowbook yapmak üzere harekete geçtik. Bu çalışmamızda çizimlerle birleşen şiirin içinde dolaşabiliyor ve canlanmasına tanık oluyorsunuz. Butik bir iş olduğu için sınırlı sayıda koleksiyonerler için üretiliyor diyebiliriz.

Her şiir için genelleme yapmam mümkün değil ama dediğim gibi şiiri farklı disiplinlerle birleştirmeyi deniyorum ve benim görüşüme göre, keyif aldığım güzel işler ortaya çıkıyor.

Bu güzel sorular ve değerli zamanınız için teşekkür ederim. Sevgiyle…

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

ÖYKÜCÜ NİSA ESER SÖYLEŞİSİ

ÖYKÜCÜ NİSA ESER’LE İLK KİTABI “GASSAL” VE EDEBİYAT ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Muhammet Erdevir

Nisa Eser 2000 doğumlu, Yozgat – Sorgunlu genç bir öykücü. İlk kitabı “Gassal” mart ayında İki Nokta Kitabevinden çıktı. Halen Kırıkkale Üniversitesinde çocuk gelişimi bölümünde birinci sınıf öğrencisi. Altı çocuklu bir ailenin son çocuğu olan Eser, ilkokul ve ortaokulda oldukça içine kapanık bir çocukluk geçirmiş. Altıncı sınıftayken antrenörü de olacak fen bilgisi öğretmeninin teşvikiyle tekvandoya başlamış. Bu alanda kendini geliştirmiş ve millî sporcu olmayı başarmış. Nisa Eser’in öyküsü köyden başlayıp millî sporculuğa kadar uzandığı için de kıymetli. Öyküye nasıl başladı, edebiyatla arasındaki ilişki nasıl doğdu? Bu gibi soruları da ben sordum, o anlattı.

  • Öykü yazmaya nasıl ve ne zaman başladınız?

Öykü yazmaya 2017’de başladım. Lisenin son yıllarında. Biri ya da birilerinden ilham alıp yazmadım açıkçası. Sadece daha önceden ufak bir yazma geçmişim vardı. Şiir hatta ilköğretimdeyken kendimce hikâyeler de yazardım. Okulun panosundaki afişte bir yarışma gördüm. Lise dönemim biraz sıkıntılı geçti zaten. Bir gün TİMAV Liseler Arası Hikâye Yarışması’nın duyurusunu gördüm. Dedim içimden, kazansan ne olur kazanmasan ne olur Nisa gönder bir hikâye. Yazdım, gönderdim hemen. Ama o üç sayfalık hikâyeyi yazarken hissettim ki, yazmak benim için gerçekten önemli. Hani bir insanı çok özlersin, kendi içinde bu özlemi geriye atarsın hep. O insanı gördükten sonra boynuna atlayıp sarılasın gelir ya, işte o misal... Sonra o yarışmadan mansiyon ödülü aldım. Bilmiyorum belki de ödül almasaydım o günden sonra da hiç yazmayacaktım. Çünkü başka önceliklerim vardı.

  • Neden öykü?

Belli bir sebebi yok aslında. O dönemde merhum Muhsin Yazıcıoğlu'yla ilgili roman yarışması da vardı. Hikâyenin bana kattığı duyguyla katılmaya karar verdim. Birkaç kitap okudum, araştırmalar yaptım. Fakat anladım ki sadece Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatını bilmek yetmiyor, onun temas edip iletişimde bulunduğu insanların da hayatını tanımak gerekiyordu. Elimi ne tarafa atsam oradan başka hayatlar, başka hikâyeler çıkıyordu. Hem buna vaktim yoktu, hem de korkmuştum biraz. Sonuçta Muhsin Yazıcıoğlu, kıymetli bir insan. Onun hakkında yanlış şeyler yazmak istemedim. Ardından o başladığım romanı bıraktım. Belki kafamda kurguladığım bir roman olsaydı bu kadar korkmazdım ama hal böyle olunca havlu atmak düştü bana da. Hem benim yaşım daha çok genç. İllaki roman yazarım. Zamana bırakmak gerek.

  • Roman dosyası bir girişim olarak kaldı o zaman. Başka türlerde çalışmalarınız var mı?

Arada şiir yazdığım oluyor ama genellikle deneme ve öykü yazıyorum.

  • Öykü yazma noktasında size rehberlik eden, etkilendiğiniz yazarlar kimler?

Mustafa Kutlu'yu severim. Onun yanında Stefan Zweig, Tarık Tufan, Vasconcelos, Kafka, Hasan Ali Toptaş, John Steinbeck, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Çehov, İsmet Özel, Necip Fazıl Kısakürek. Aklıma gelmeyen daha niceleri... Okumaktan zevk aldığım ve bana bir şeyler katacağını düşündüğüm yazarlar.

  • Peki, sizi en çok etkileyen öyküler hangileri?

Lise yıllarımda Kutlu'nun Uzun Hikâye’sini, Tarık Tufan’ın Hayal Meyal’ini ve Kekeme Çocuklar Korosu'nu sevmiştim. Son zamanlarda da Stefan Zweing'in Korku adlı hikâyesinden etkilendim.  Dediğim gibi ben daha çok yeniyim. Daha nice güzel yazarlar, hikâyeler vardır ama okuduklarım arasında beni etkileyenler bunlar.

  • Öykü düşünceleri nasıl oluşuyor?

Çoğu yazar gelecekten esinlenir. Daha iyi bir hayat, daha umut dolu şeyler... Ben daha çok geçmişimden esinleniyorum. Geleceğimizi bana göre geçmiş belirliyor. Çünkü geçmişi kimse bir kalemde silip atamaz. Bir de ben, yaşadığım şeyleri unutsam da onun bana hissettirdiklerini unutamıyorum. Bu his tekrar karşıma çıktığında da yeni bir hikâye doğuyor. Bir çocuğun, bir kadının ya da kamburu çıkmış bir babanın sokakta yürüyüşü bakmasını bilene çok şey çağrıştırıyor.

  • Geçmişimden esinleniyorum dediniz. Geçmişe sık sık dönmek insana fazladan yük yüklemiyor mu?

Geçmişe ne gözle baktığınız önemli aslında. Ben geçmişten ilham ve güç alıyorum. Beni daha ileriye götürdüğünü düşünüyorum. Bu yüzden yük olmaktan ziyade benim için bir fırsat olarak görüyorum

  • İlk kitabınız “Gassal”. “Gassal”ın hazırlık ve yayın sürecini anlatır mısınız mısınız?

Bir kitabım olsun diye hiç hayal kurmamıştım aslında. Yazarlığı kitap çıkarmaktan ibaret görmüyorum çünkü. Piyasada çok saçma kitaplar var. Garip olan şu ki onların okuyucu kitlesi büyük... Bu beni çok üzüyor ve kızdırıyor. Dediğim gibi kitap odaklı yazmadım hiç. Olaylar aniden gelişti. Mehmet Hoca'm kitaplaştıralım dedi. Yaşımın küçük olmasından dolayı çok korktum ve hala da korkuyorum. İçimdeki o kötü his hiç gitmedi. Kitaptaki çoğu hikâye Üç Tuğ Medya’da, birkaçı da Yazarperest’te yayımlanmış hikâyeler. Bunları topladık ve ortaya böyle bir eser çıktı.

  • Ben de kendi kitaplarıma öyküleri alırken yayımlanmış olmasına dikkat ederim. Öykünün yayımlanması, okurla buluşması ne anlama geliyor?

Yazara küçük de olsa özgüven veriyor. Daha önce yayınlanıp küçük bir kitle de olsa okurla buluşması aşağı yukarı ne tür eleştiriler geleceğini sezdiriyor yazara. Elbette yeni hikâyeler de okur için bambaşka heyecanlar. Yeni hikâyelerin olması da şart.

  • Kitaba ismini veren “Gassal” öyküsü, ölümün bildik ve tanıdık yüzüne farklı açılardan yaklaşıyor. Genç bir öykücü için ölüm ne ifade ediyor?

Biliyoruz ki inancımıza göre ölüm bir son değil başlangıçtır. Kasvetli ve korkutucu olması o gerçeğin var olduğunu değiştirmez. Ben bu gerçeği vurgulamak istedim. Peygamber Efendimiz de bizlere sık sık kabir ziyaretleri yapmamızı söyler çünkü bu gerçeğin hatırlamamız ve ona göre bir hayat yaşamamız gerekir.

  • “Öğretmen Demek” adlı öyküde öğretmenlik mesleğine farklı bir açıdan yaklaşıyorsunuz. Olumsuz bir öğretmen tipi Sadık. Sizde iz bırakan böyle öğretmenler var mıydı?

Bu çok vahim bir durum ama bu hikâye gerçek bir hikâye. Başkarakter benim ve Melike şu anda en yakın dostlarımdan. Vahim bir durum dedim çünkü hiç unutamadım ve öğretmen kelimesi bende ciddi manada başka bir boyuta taşındı. Lise yıllarım da dâhil olmak üzere iyi diyebileceğim öğretmen sayısı bir elin beş parmağını geçmez sanırım. Belki de ben çok şey bekledim bilemem... Taşrada aile seviyesi bellidir. Ailenin çocuk üzerindeki ilgi seviyesi bellidir. Öğretmen ve öğretmen adayları bunun bilincinde olarak bu beldelere gelmeli. Aile şefkati göremeyen ya da herhangi bir duygudan yoksun bir öğrencinin o duyguyu arayacağı ilk yer okuldur. Her öğretmen için geçerli: Ön yargılı olunmaması gerekir.

  • Anladığım kadarıyla yaşanmışlıklar da geniş yer tutuyor öykülerinizde. Başka öykülerde bu türden izdüşümler var mı?

Evet var. “Pembe Gelinlik" öyküm yaşanmış bir olay. Aslında yazdığım her hikâyede benden bir parça var. Her kurguda geçmişimin izdüşümü var. “Genç Gelin Gülnaz Nine" adlı hikâyem ise lisedeki edebiyat hocamın hayatından esinlenerek yazdığım bir hikâye.

  • Özellikle “İkinci Bahar” ve “Necide” adlı öykülerde mahalle kültürünün etkilerini görüyoruz. Sizin için mahalle ne demek?

Mahalle ve komşuluk benim özlemini çektiğim bir şey. Sevgi, saygı, merhamet, umut, özgürlük, samimiyet, büyük bir aile... Daha nice güzellikler ifade ediyor bende.

  • Mahallenin çok güzel çağrışımları var, evet. Tam da şunu sormalı: Mahalle nasıl değişiyor, yazmaya başladığınızdan beri mahallenizde değişen şeyler oldu mu?

Açıkçası biz belli bir mahallede oturmadık. Çok ev değiştirdik. Mahalle özlemim de buradan geliyor sanırım. Bir yere alışmadan başka bir yere gitmek insanı hem fiziksel hem de ruhsal bir yorgunluğa itiyor.

  • Öykülerin genelinde bir taşra havası var. Bir öykücü için taşrada yaşamak nasıl bir şey?

Altı yedi yıllık bir spor geçmişim var. Marmaris'e, Alanya'ya, Trabzon'a daha adını ve hatıratını unuttuğum birçok şehre maçlara gittik. Her döndüğümüzde de yere diz çöküp toprağı öpesim geldi. Ben memleketimi çok seviyorum. Bir insan memleketini sevmeli zaten, yoksa aldığı nefes bile sıkıntı veriyor insana. Taşra, Neşet Ertaş, Musa Eroğlu, Abdal, yer, gök, tarla... Bunlar hep güzel şeyler. Bulunması zor tatlar, hevesler, umutlar... Kıymetinin bilinmesi gerek.

  • Sporculuk geçmişim var dediniz. Sporcu olmak, farklı şehirlere gitmek, sık sık yeni deneyimlerle yaşamı zenginleştirmek kaleminizi etkiliyor mu?

Evet etkiledi. Duygularımı çok zenginleştirdim. Başka hayatların, çeşit çeşit insanların, karakterlerin, yaşamların var olduğunu öğrendim. Bakış açımı genişletti bu küçük seyahatler. Bu sayede kalemim de değişti.

  • Taşra hep olumsuzluklarla kodlanmış. Peki, taşranın sizi besleyen yönleri neler?

Gökyüzünü hayal edin. Bir plazanın balkonundan bakmak var, bir de güzelim yeşilliğin üzerine yatıp, ağaç dallarına konmuş kuşların cıvıltıları ve ağaçlarla yaprakların hışırtılarını dinleyerek bakmak... Hangisi daha cazip geliyor size? Her yerin olumlu ve olumsuz yönleri var elbette. İnsan bulunduğu yeri seviyorsa olumlu yönden bakmayı bilmeli. Dağı, taşı, toprağı, kedisi, köpeği, en çok da insanı besliyor beni. Karakter sıkıntısı çektiğim zaman sokağa çıkıp insanların gözlerinin içine bakmak ve nasıl bir hayat yaşadıklarını merak etmek heyecanlandırıyor ruhumu.

  • “Gassal”daki öykülerin genelinde klasik olay öyküsü çizgisinde bir anlatım görülüyor. Öyküde bir yenilik arayışınız var mı?

Elbette var. Fakat acelem yok. Okudukça ve zamanla yerine oturacağını düşünüyorum.  Cemil Meriç'in “Kitap, zekâyı kibarlaştırır.” diye bir sözü vardır. Ne kadar çok kitap o kadar çok medeniyet, o kadar kibar zekâ ve o kadar çok oturmuş kalem diyorum ben de.

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

TAMER SAĞCAN 2020'DE NELER OKUMAYI PLANLIYOR?

EDEBİYATÇILAR 2020’DE NELER OKUMAYI PLANLIYOR?

TAMER SAĞCAN YANITLADI:

 

2019 yılının diğer yıllardan pek de geri kalmayan yoğun, yıpratıcı, hırpalayıcı atmosferini hedeflediğim sayıda kitap okuyarak bitirememiş olsam da, 2020 yılında okumayı planladığım pek çok kitabın içerisinde yeni çıkacak veya çıkmış olduğu halde okumaya fırsat bulamadığım kitapları da listeme aldığımı belirtmeliyim.

 

YEDİ KARTAL EFSANESİ SERİSİ (4 KİTAP) – SAYGIN ERSİN

Henüz ilk sırada hile yapıyor olabilirim ama çok uzun süredir beklemekte olduğum bir seri olduğu için bunu beş kitaplık hakkımın ilk sırasına koymak istiyorum. Yedi Kartal Efsanesi, ‘Zülfikâr’ın Hükmü’ adlı serinin ilk kitabını okuduğumda Türk Fantastik Kurgu edebiyatı adına çok heyecan verici bir kitapla karşılaştığımı fark etmiştim. 2005 yılında ilk defa yayımlanan, ikinci kitabı ‘Erbain Fırtınası’ da yayımlanmış olmakla birlikte yazarı tarafından Ateş ve Bedel olarak ilan edilen üçüncü kitabının hiç basılmadığı, diğer iki kitabının da Karakutu Yayınları tarafından yapılan, baskılarının bulunmadığı kendi kitlesi için meşhur bir seriden bahsediyorum esasen. Serinin ilk kitabını 2014 yılında Pegasus Yayınları tarafından yayımlanan baskısından okumuş fakat bir türlü burada da ikinci kitap basılamamıştı. Nihayetinde April Yayıncılık tarafından 2017’den bu yana her sene bir sonrakine ertelense de, nihayet bu yıl kesin olarak yayımlanacağını, üstelik Saygın Bey’in ağzından serinin artık bir üçleme değil dörtleme haline geldiğini öğrendiğimden, bu yıl okunacak kitaplara dair en büyük beklentim bu seriye dair olacak. Saygın Ersin’in Pir-i Lezzet adlı romanıyla uluslararası sahada ondan fazla dile çevrilip, baskı ardına baskı yapmasını da düşünürsek, seriye dair çok ciddi bir beklentim olduğunu belirtmeliyim.

 

TERRY EAGLETON – MİZAH

2019 yılının son günleri içerisinde yayımlanan bu eseri okumak için çok fazla sebep sıralayabilmem mümkün değil. Yazarının Eagleton olması, toplumumuzun pek iç açıcı olmasa da mizah odağının genişliğini ele alarak bu konuda neler söylemiş olduğunu merak etmem sebepler arasında yer alabilir. Pek çok kitabında isabetli, ufuk açıcı tespitleriyle düşünce havzamı genişletmemi sağlayan kalemlerden olması sebebiyle bu yıl içinde muhakkak okuyacağım kitaplar arasına hiç düşünmeden yerleştirebilirim.

 

JÜRGEN HABERMAS – İDEOLOJİ OLARAK TEKNİK VE BİLİM

Aslında bu kitap 2019 yılında okumak için sıraya aldığım ancak Habermas’ın yoğunluğundan, topluma, toplumdaki bireylerin birbirleriyle olan bağlantısına ve bunun dönüştürücü gücüne ilişkin daha önce okuduğum metinlerden, moderniteye bakış açısından dolayı bir nebze geride durduğum bir kitaptı. Bununla birlikte aynı bağlamda ve temelde olmasa da, bilim-tekniğin bir ideoloji olarak ele alınışı ve hatta yaratılan yeni dogmalarla inanç sistemi yahut dine evriliyor olduğuna dair fikirlerimin farklı düşüncelerde karşılık bulup bulmadığını görmek amacıyla bu sene içerisinde okumayı planladığım bir kitap olduğunu söylemeliyim.

 

PETER MENDELSUND – OKURKEN NE GÖRÜRÜZ?

 

Listemdeki kitaplardan biri de epey önce basılmış bir kitap olmasına rağmen bir türlü okuyamadığım kitaplardan biri. Yazar esasında bir kitap tasarımcısı. Aynı zamanda da sıkı bir edebiyat okuru olarak okunan metinlerin zihnimizde nasıl işlendiğini, görselliğin bu aşamada oynadığı rolün ne olduğuna dair görüşlerini paylaşıyor. Bu bağlamda aynı zamanda bir şeyler yazma iddiasında olan insanlardan biri olarak zihnimizdeki imgelemleri yansıttığımız düşünüldüğünde belki de ciddi dersler çıkartabileceğim bir kitap olduğuna inandığımdan bu sene muhakkak okumuş olmayı dilediğimi söyleyebilirim.

 

CARL GUSTAV JUNG – RÜYALAR

 

Bu kitabı listeye alma sebebim tamamen kişisel. Yakın dönemde rüyalarla ilgili hikayeler, kısa parçalar kaleme almaya başladığım için rüya konusunda hem mevcut bilgilerimi tazelemek, hem de daha fazlasını öğrenebilmek adına yaptığım sistemli okumalarım mevcut. Jung’un rüyaları da bu kapsamda 2020 yılında muhakkak okuyup, tetkik etmiş olmayı dilediğim bir kitap. 

 

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

EDEBİYATÇILAR 2020’DE NELER OKUMAYI PLANLIYOR? 3

EDEBİYATÇILAR 2020’DE NELER OKUMAYI PLANLIYOR?
Nuhan Nebi Çam Yanıtladı

 

1-Hızırla Kırk Saat, Sezai Karakoç: Hükümdar mısraları tekrar bulmak için.

2-Kuran-ı Kerim Meali, Mehmet Akif Ersoy: Ruhumuzun kaynağını tekrar hissetmek için.

3-Dalgalar, Virginia Woolf: Batı roman ve hikâyesini yeniden solumak için.

4-Kıyamet Aşısı, Sezai Karakoç: Hayatımızın yönünün tayin etmede düz yol için.

5-Karamazov Kardeşler, Dostoyevski: İyi bir yazar olmak için.

 

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

EDEBİYATÇILAR 2020’DE NELER OKUMAYI PLANLIYOR? 2

EDEBİYATÇILAR 2020’DE NELER OKUMAYI PLANLIYOR?

Abdullah Harmancı Yanıtladı

Cahit Koytak’ın bütün şiirlerini okumak istiyorum. Bu konuda geç kaldığımı düşünüyorum. Okuma sebebim olarak en başta şunu demek isterim: Zevk almak istiyorum. Edebi okumanın temel amacı budur. Haz almak.

Kur’an-ı Kerim’in daha önce okumadığım meallerinden birini okumak istiyorum. Her okuduğumuzda başka bir cephesini gördüğümüz Kur’an’ın her farklı meali bize başka bir ufuk açıyor. Tabii yanıltıcı taraflarını da biliyorum.

Eduardo Galeano’nun bütün kitaplarını okumak istiyorum. Bazılarını yeniden okumuş olacağım. Sebebi ilham verici olmasıdır. Bizi yazmaya kışkırtıyor.

Abbas Sayar’ın bazı kitaplarını yeniden okumak istiyorum. Anadolu insanını bu kadar içerden kuşatmak her yazara nasip olmaz. Bunu anlamak için Sayar’ın bazı romanlarını bir daha okuyacağım.

Mustafa Mestur’un yeni çevrilen eserlerini okumadım. İranlı öykücü. Mestur büyücü gibi bir yazar. Yazdıkları gönlümüzü yeşertiyor. İlk yapılan çevirileri okumuş ve hayran olmuştum.

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

EMEL KOŞAR 2020'DE NELER OKUMAYI PLANLIYOR?

EDEBİYATÇILAR 2020’DE NELER OKUMAYI PLANLIYOR?

Emel Koşar

 

Jacques Derrida, Gramatoloji, Çev: İsmet Birkan, BilgeSu Yayıncılık, Ankara 2014.

Yazacağım bir makaleye katkıda bulunacağını düşündüğüm için Derrida’nın Gramatoloji adlı kitabını okuyacağım. Çünkü şiir incelemelerinde şairin dilinin katmanlı yapısını göstermek için dilbilgisinden faydalanmak gerekiyor.

 

Jean-Jacques Rousseau, Dillerin Kökeni Üstüne Deneme, Çev: Ömer Albayrak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2019.

MSGSÜ’deki şiir odaklı derslerimde öğrencilerime okumalarını önermeyi düşündüğüm Rousseau’nun Dillerin Kökeni Üstüne Deneme’yi öncelikle kendim okuyup değerlendirmek istiyorum.

 

Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri, Çev: Berke Vardar, Multilingual Yayınları, İstanbul 1998.

Yazdığım bir kitabı zenginleştireceğine ve yorumlarımı derinleştireceğine inandığım için Saussure’ün Genel Dilbilim Dersleri’ni önümüzdeki aylarda okuyacağım.

 

Roland Barthes, Görüntünün Retoriği, Sanat ve Müzik, Çev: Ayşenaz Koş, Ömer Albayrak, YKY, İstanbul 2017.

Önümüzdeki aylarda düzenleyeceğim şiir etkinliklerine katkısı olacağını düşündüğüm için Barthes’ın Görüntünün Retoriği, Sanat ve Müzik’ini tekrar okumayı planlıyorum. Disiplinlerarası çalışmalar benim için kıymetli.

 

Fatih Usluer, Hurufilik, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2009.

Hurufiliğin şiirdeki yansımaları (örneğin Hilmi Yavuz’un Hurufî Şiirler’i) üzerine bir yazı yazmayı düşünüyorum. Bu sebeple Fatih Usluer’in Hurufilik’ini okuyup öncelikle Hurufiliğin tarihini ayrıntılı bir şekilde öğreneceğim.

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

ESRA ÖZDEMİR DEMİRCİ: ÖYKÜ, GERÇEKLİKTEN PAYINI ALMAKLA YÜKÜMLÜDÜR

ESRA ÖZDEMİR DEMİRCİ: ÖYKÜ GERÇEKLİKTEN PAYINI ALMAKLA YÜKÜMLÜDÜR

MÜNEVVER SARAL, ÖYKÜCÜ ESRA ÖZDEMİR DEMİRCİ İLE SÖYLEŞTİ

Bize bugünün içinden, şimdiden seslenen bir öykücü Esra Özdemir Demirci. Esra Hanım’la edebiyata ve ilk öykü kitabı Kıyı’ ya dair söyleştik.

 

“Kıyı” bir ilk kitap. İlk kitapların yeri başka olmalı yazarları için. Öyleyse Kıyı’nın hikâyesiyle başlayalım söyleşimize.

Kıyı’nın bir hikâyesi var mı, bundan emin değilim. Öykülerin yazılma aşamasından yayımlanma aşamasına kadar olan süreci bir hikâye olarak düşünecek olursak, bu hikâyede en önemli bölüm sanırım dergilere ait. Pek çok yazar gibi ben de öykülerimi ilk olarak dergilerde yayımladım. Orada görünen, orada okura sunulan ve orada pişen, olgunlaşan öyküler nihayetinde bir araya gelip Kıyı’yı oluşturdu. 

 “Kıyı” adlı öykünüzün başına alıntıladığınız “Beni kıyı zannettiler, bende biriktiler.” sözü size mi ait bilmiyorum ama öykülerin, roman bölümlerinin başlarına alıntılanan sözler hep ilgimi çeker. İzleri sürüldüğünde kim bilir ne okumalar çıkar karşımıza. Peki, ilk kitabınızdan sonra neler birikti sizde?

Bu alıntı kıymetli şair arkadaşım Hüseyin Karacalar’ın “Allah İzin Verirse” adlı şiirinde geçen bir dize. İlk okuduğum andan itibaren beni çok etkileyen bu dize, öykünün konusu ile benzerlik gösterince alıntılamak istemiştim. Sonraları okuyuculardan aldığım tepkiler de olumlu oldu. Buradaki benzerlik, öykünün şiir ile olan bütünlüğü sevildi.

İlk kitaptan sonra uzun bir süre tek kelime yazamadım. Dergilerde yayımlandığı zaman olmayan bir şey olmuştu ve sanki içinde benim için kutsal, değerli, biricik olan duyguların, oluşturduğum karakterlerin gün yüzüne çıkışını zaman zaman onlara yabancılaşarak, uzaktan seyreden birine dönüşmüştüm. İlk kitap heyecanı dedikleri şey belki böyle bir şeydi. Bu süreci atlattıktan sonra tekrar eski düzene geri döndüm ve yazılan yeni öyküleri dergilerde yayımlamaya devam ettim. Üzerinden dört seneyi aşkın bir süre geçti ve elbette bu zaman zarfında birçok duyguyu yaşama, pek çok farklı hayatı gözlemleme ve çokça kitabın sayfaları arasında gezinme imkânı buldum. Tüm bu birikimlerle yazılan yeni öyküler, şimdilerde hazırlığı içinde olduğum ikinci öykü dosyasında yerini almaya devam ediyor

Bu güzel bir haber, heyecanla bekleyeceğiz. Öykülerinizi nasıl tanımlarsınız ya da tarzınızı nasıl özetlersiniz?

Yaşamın bazı özel dönemlerine, ayrıntılarına dokunduğum öyküler yazıyorum en çok. Küçücük gibi görünen bir ayrıntı benim için büyük bir anlam içerebiliyor. Bunu yakaladığım an o ayrıntının elinden tutup, öykü sonuna kadar onunla birlikte yol alıyorum. Karakterler bu ayrıntı etrafında ortaya çıkıyor. Bir de gizi seviyorum. Her şeyi açıkça ortaya koymak yerine okurun zihninde merak uyandırmayı, anlatıyı gizli yapısıyla bir bütün olarak sunmayı yeğliyorum.

Öyküleriniz kendi halinde, sessiz, sakin ilerlerken birden duvarlar, kapılar çıkıyor karşımıza. Kırılmayı derinden hissediyoruz bu çarpışma anlarında. Merdiven boşluğuna da birkaç öykünüzde rastladım. Kapılar, duvarlar, merdiven boşluğu, pencere… İmgenin öykünüzdeki önemi nedir, imgelerle aranız nasıl?

Yeni bir söyleyişe kapı aralamak bakımından imgeyi önemsiyorum. Her yazarın kaleminde ayrı ayrı şekillerde oluşan imgeler, farklı dünyalara kapılar aralamamızı sağlıyor. Her sanatçının duygu ve düşüncelerini ifade ediş şekli ve elindeki malzemeyi kullanma biçimi birbirinden farklıdır. Herhangi bir imge bir yazarda tek cümleye sığdırılırken, başka bir yazar için aynı imge, anlatının başından sonuna kadar pek çok yerde görünür haldedir. Özgünlük dediğimiz şey de tam olarak burada ortaya çıkar.

İmgelerle aram oldukça iyi. Bir imgeyi yakaladığımda, tabiri caizse sıdkı sıyrılana dek yakasını bırakmıyorum. Çevremde gördüğüm, tanık olduğum olaylara yeni anlamlar yüklemeyi, günlük hayatın içinden seçtiğim herhangi bir karaktere yeni değerler kazandırmayı seviyorum. Tüm bunları o imge yahut imgeler çerçevesinde yaptığımda ortaya bazen beni bile şaşırtan sahneler çıkıyor. Seviniyorum.

Kitabınızı okurken şu dikkatimi çekti. Öykülerinizin geneli akıcı ama bazı öyküleriniz tam kıvamında akıp giderken yer yer durağanlaşıyor. Bu bir yazma hali mi, dahası kendinizi yazarken nasıl hissediyorsunuz?

Bu bir yazma halinden ziyade bir seçim benim için. Bir noktaya geldiğimde oraya kilit vurmayı, hızlandığımı fark ettiğim an frene basmayı yeğliyorum. Akıp giden zamanın içinde istesek de istemesek de ortaya çıkan durağanlıklar gibi. Öykü de büsbütün kurmaca değildir çünkü. Gerçeklikten payını almakla yükümlüdür.

“Yolculuk” adlı öykünüze iç içe geçmiş iki öykü diyebilir miyiz, bilmiyorum. Ses ve Yankı. Özellikle Yankı beni gülümseten bir öykü oldu. Kitabın tam da nerede bitmesi gerektiği konusunda okuyucuyla editör hemfikir. Siz ne dersiniz, öykü nerede bitmeli?

Yolculuk iç içe geçmiş iki öykü gibi görünse de özünde tek öyküdür. Sesin yankısını buluşunu farklı sahneleri birleştirerek anlatır. Öykünün tam olarak nerede biteceği noktasında her ne kadar kararı veren yazarmış gibi görünse de asıl karar elbette okura ait olacaktır. Okuyucu öykünün nerede bittiğini düşünüyorsa öykü orada bitmiştir. Belki ilk cümlede, belki son.

“Eşikte durmuş, karşı dairenin kapısıyla aramdaki mesafeyi hesaplamaya çalışıyorum sadece.”  Bu cümle, “Mesafe” adlı öykünüzden. Şimdi karşı daireden biri yani sadece bir okuyucu olarak günümüz öyküsü hakkında neler söylemek istersiniz? Son yıllarda yayımlanan kitaplardaki ve dergilerdeki öykülerin bir kalemden çıkmışçasına birbirine benzediğini düşünüyor musunuz?

Aksine, öykünün gün geçtikçe anlatı bakımından çeşitlendiğini görmek beni mutlu ediyor. Her anlatıcının kendine özgü dünyasında, kendi sözcükleriyle var olma çabası takdire şayan. Bu anlamda bilhassa genç öykücülerin ilk kitap başarılarını görüyor ve önemsiyorum. Aynı kuşağa ait olduğum öykücü arkadaşlarımı da dergiler ve kitaplar üzerinden takip ediyorum. Hepsine yetişemesem de çoğunlukla öyküleri üzerine kalem oynatarak yahut kendileriyle söyleşiler yaparak da heyecanlarına ortak oluyorum.

“Nerede görülmüş bir kelimenin öldüğü, diğerinin oturduğu. Ben gördüm; kelimelerin üzerimdeki saltanatına boyun eğdim çoğu kez. Birike birike, çoğu zaman bir müziğe dönüşerek içime doluştuklarını biliyorum. Biraz durup, soluklanıp, sonra çekip gittiklerini. El sallama ihtiyacı bile hissetmediklerini.” Bu cümleler kitaba adını veren “Kıyı” adlı öykünüzden yine.  İçinizde yaşattığınız kelimelerinizle anlatacağınız öykülerinizi bekliyor olacağız. Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Çok keyif aldığım bu güzel söyleşi için asıl ben teşekkür ederim.

 

“Gözümü kapadığımda bana sırtını dönecek olan geçmişten ya da gözümü açtığımda içine düşüvereceğim gelecekten söz etmiyorum.”  Çilingir

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

HATİCE TARKAN DOĞANAY'LA SÖYLEŞİ

“SAF SEVGİYE ULAŞAN İNSAN, KENDİNE DÖNÜK YAŞAMAYI TERCİH EDİYOR”

HATİCE TARKAN DOĞANAY’LA SÖYLEŞİ

Konuşturan: Muhammet Erdevir

 

Şiirlerinizi okuduğumda dikkatimi çeken ilk özellik, hemen tüm şiirlerin doğum sürecinden beslenmesi oldu. Doğumu bir yaratılış ve inşa ediş olarak tüm boyutlarıyla ele almışsınız. “Doğum”a karşı bu ilginizin kaynağı nedir?

Çünkü her şey doğumla başlıyor. Burada bahsi geçen konu ister canlı bir varlığın doğması olsun ister bir düşüncenin, kitabın ya da şiirin doğması olsun; doğum zorlu bir süreç ve nihayete erdiğinde ortaya koyduğu şey yeni bir şeydir. Doğum yeniliktir ve benim için en besleyici olandır.

“İnşa ediş”e gelince hepimiz doğduğumuzda yeniyizdir fakat daimi surette yeni kalmamız mümkün değil. İstesek de istemesek de bazı bedeller ödeyerek olgunlaşma sürecine doğru sürükleniriz. İnsanın kendini bilme ve kendini inşa etme yollarında aklını ve hırslarını doğru kullanmayı öğrenmesi için kendini gerçekleştirmesi, aydınlanması ve bunu insanlarla paylaşabilmesi için yeniden doğmaya ve doğurmaya ihtiyacı var. Esasen doğmak ve doğurmak iç içe olan kavramlar. Bu süreç bize doğurmanın da doğumun ön şartı olduğunu öğretiyor. Doğurmaya çalıştığınız şey her neyse dogmatik bir zeminde gerçekleştirmeye çalışıyorsanız bir işe yaramayacaktır. Ama akılcı bir yolda doğurmuşsanız bu yaşamın içinde sadece doğmuş ve ölmüş olmazsınız, bir iz ya da bir yaşam bırakmış olursunuz.

Şiirlerimde doğumdan beslenmemin kadın olmamla da yakından alakası olduğunu söyleyebiliriz. Hayata üç kız evladı hazırlamaya çalışan bir anne olarak kadın olmanın anlamını, yaratılışımdan gelen narin ve güçlü yanlarımı; doğurganlığı, yenilenmeyi ve temizlenmeyi iyi bilen tabiatımı en iyi bu şekilde ifade ediyorumdur.

Yaratılış konusunu biraz daha açalım. Şiirinizde vurguladığınız insan, bir et parçasının çok ötesinde kendi kimliğini inşa eden, kuran, o kimlik üzerinde varoluşunu anlamlandıran bir insandı. Bu doğum ya da oluş hangi şartlarda ve nasıl gerçekleşiyor?

Bu çok doğru.  Sadece vurgulamaya çalıştığım insana değil yazdığım her varlığa ve nesneye bir anlam yüklüyorum. Eşyalarla bile bağ kurabilecek kadar hassas bir yapıya sahibim ve hayatta aradığım tek şey “anlam”. Anlamın mutlulukla bir ilişkisi olduğunu söylemek belki şöyle doğru olmayacaktır: Yaşam ya sığdır ya mana doludur. İnsan sığ yaşamayı da anlam aramayı da mutlu olmak için seçer. Yani temelde daha mutlu, daha huzurlu yaşamak arzusu var. Hangi bakış açısıyla bakacağımıza kendimiz karar veririz. O zaman sığ yaşamak ya da anlam aramak bir tercihtir diyebiliriz. Bu doğum ya da oluş da işte bu tercihin getirdiği şartlarda gerçekleşiyor.

İnsan olma yolunda çektiğimiz acıları nereye koyuyorsunuz? Acılar bizi pişiren ve olgunlaştıran sürecin bir parçası mı yoksa varolmanın dayanılmaz ve kaçınılmaz bir sonucu mu?

Evet, kesinlikle insan olma yolunda çektiğimiz acılar bizi pişirir, olgunlaştırır ve bu varolmanın kaçınılmaz sonucudur. “Acı bilgidir, akıllı adamların hocasıdır” diyor Byron.  Ne kadar doğru bir tespit. Eğer bir konuda acı çekmemişsek semantik çerçevede o konuyu tam manasıyla nasıl kavrayabiliriz? Acıyla karşılaşırız ve kozasında evrile çevrile pişmeye başlarız. Zamanı geldiğinde de içinden olgunlaşmış bir insana dönüşmüş olarak çıkarız. Bu sürecin öğretisini iyi toplamak lazım.

Acılardan devam edelim. Bir şiirinizde “ben seni yandım/sevmek yanmaktır sandım” diyorsunuz. Bu bağlam, Mevlana’nın “Hamdım, piştim, yandım.” düşüncesine yaklaştırıyor sizi. Sevgi, sizi ve şiirinizi olgunlaştırıyor mu gerçekten?

Mevlana hayatı üç kelimeyle özetliyor. “hamdım, piştim, yandım”. Mevlevi düşünce insanın hamlıktan kâmil olma yolunda yaşadığı süreci ve dönüşümü en güzel anlatan düşüncedir. Bir zamanlar ne zaman kendimi çıkmazda hissetsem tasavvuf okurdum.  Temelinde barındırdığı sevgi, hoşgörü ve hümanist bakış açısı beni oldukça rahatlatırdı.  Sevginin olduğu her şey daha derin, daha değerli, daha sahici... Ben sevgiyi büyütmek olarak tanımlıyorum. Küçük şeyleri seversin ve onlar büyür,  yavaş yavaş seni büyütür (olgunlaştırır).  Şiirlerini büyütür, dünyanı büyütür, bakış açını büyütür... Bu böyle uzayıp gider…

Her kavuşma içinde bir ayrılığı ve uzaklaşma/kaybetme riskini taşımıyor mu?

Elbette… Kesinlikle içinde kaybetme riskini taşıyor. Ama ben bu riskin alınmasından yanayım. Kavuşma arzusu sevginin getirdiği bir arzudur. Sevginin getirdiği her ne varsa yaşamaya değer diye düşünüyorum.

Sevginin bencil bir tarafı yok mu? Siz de bir şiirinizde “ben kendi kendimi sevmek zorunda kaldım” demişsiniz. Sevgi, içinde taşıdığı bencilliğe rağmen nasıl oluyor da böylesine yaratıcı ve besleyici olabiliyor?

Sevmek, sevilmek ihtiyacından doğduğu için belki de en bencil kavramdır. Bencillikse,  insanın kendini sevmesinin yolunu açan bir şey.  Boş bir bencillik değil bu. İnsan o yola girince kendinin, bedenin, ruhun, güzelliğin, bilgeliğin, yaratıcılığın arayışına düşüyor. Sanırım bu durum sevdikçe insanı bencilleştiren, bencilleştikçe saf sevgiye ulaştıran bir döngü. Burada bahsettiğimiz bencillik boş ya da zararlı bir bencillik değil. İnsanın kendisine değer vermesinden doğan bir asillik barındırıyor içinde. Kendini keşfetmeye de tekabül ediyor ve bu da içinde yaratıcılığı barındırıyor. Ancak yaratıcılık yeteneğinin farkında olan insan onu geliştirebilir. Saf sevgiye ulaşan insan, kendine dönük yaşamayı tercih ediyor. Aslında bu, kendine ve sonsuzluğa bakmak gibi bir şey.  Bu durum olgunlaşmanın son hali gibi geliyor bana.

Tarçın Etkisi adlı şiirinizde “izledim Kırım’dan beri süregelen birlikteliğimizi” diyorsunuz. Kırım denince ne yazık ki akla ilk gelen sürgün hatıraları oluyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Yazdıklarımda Kırım’dan bahsediyorum çünkü Kırım Tatarıyım. Atalarım yaklaşık iki yüz elli yıl önce oradan gelmiş. Kırım Tatar sürgünü yani bahsettiğiniz büyük sürgün 1944 de yaşanmış. Ama yüzyıllar boyunca orada yaşayan halk zorunlu göçlere, sürgünlere hep maruz kalmış. Bu acıları ben yaşamamış olsam da ecdadımın yaşadığı o acıları bütün hücrelerimde hissedebiliyorum. “Dut Ağacı”  kitabında bu konuyu işlemedim ama ilk kitabım Kalbim Kafesim’de bu sürgünü anlattığım bir öykü var. Hatta o öykü Emir Kalkan Hikâye Yarışması’nda ödül almıştı.

Yine aynı şiirde “gitmesek de kalmasak da diyebileceğimiz bir evimiz yok uzakta” demişsiniz. Kırsal yaşam, köy hayatı ve taşra gerçekliği şiirinizi ne biçimde besledi? Pastoral manzaranın imge evreniniz üzerindeki etkileri ne ölçüde oldu?

Şanslıyım ki köyde doğdum ve sekiz yaşıma kadar da orada yaşadım. Pek çok yazarın beslendiği dönem çocukluluk dönemidir. Ben de en çok çocukluğumdan ve çocuklarımın çocukluğundan besleniyorum. Bu noktada çocukluğumun köyde geçmiş olması benim için büyük şans. Zira o dönemde çok iyi gözlem yaptığımı düşünüyorum. Ve ne yazacak olsam farkında olmadan köydeki çocukluk dönemimi irdeliyorum. Düşününce bu çok normal çünkü kişi nereye giderse gitsin içinde taşıdığı, özlediği, farkında olmadan aradığı doğup büyüdüğü topraklarda öğrendiği o ilk kültürdür. Geçmişe dönüp baktığımda beni en çok etkileyen olay köyden ayrıldığım zamandır. O olayla hayatım köydeki ve köyden sonraki diye ikiye ayrıldı ve benim aklım hep köyde babaannesinin koynunda yatan, bahçede doğanın sesiyle uyuyan Hatice’de kaldı.

Bir de öykü kitabınız var. Hatice Tarkan Doğanay’ın öykücü kimliği için neler söylemek gerekir? Öyküyü edebi yaşamınızın neresine konumlandırıyorsunuz?

İnsan hayatta en çok öyküyle karşılaşıyor. Gazetede, dergilerde, günlük sohbetlerimizde karşımıza çıkıyor. Herkesin çevresinde en az bir tane hikâye anlatıcısı vardır. Kaldı ki gün içinde duyduğumuz, okuduğumuz hikâyeleri en yakınımızda kim varsa ona anlatma gereği de duyarız. O yüzden öykü yaşantımızın tam merkezinde yer alıyor. Öykü benim de hayatımın merkezinde ama edebi yaşantımın merkezine şu sıralar şiir var.

Öykü ve şiir ilişkisinde kendinizi hangisine daha yakın hissediyorsunuz?

Öykü yazarken öyküye şiir yazarken şiire yakınım. Şu an daha çok şiirle ilgilendiğim için şiir demek geliyor içimden ama bu bir yanılsama olabilir. Yine de şiire yakın hissettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Daha şiir nedir bilmezken öykü değil şiir yazmaya çalışıyordum.

Neden? Bu içsel bir motivasyonla mı doğuyor yoksa bir edebiyatçı olarak bilinçli bir tercihin sonucu mu?

Yazmak içsel motivasyonla doğan bir şey ama yazacağı türü insan kendisi deneyerek bulmalı. Hasan Ali Toptaş’la bu konuda kısa bir sohbet etme imkânım olmuştu. Bana, yazmak isteyen insanın her türü denemesi gerektiğini söylemişti. Edebiyatçı hangisinde daha iyiyse ona yönelmeli demişti. Ben de böyle düşünüyorum. Tabii burada ister istemez şiiri ayrı tutuyorum. Zira şiire yatkınlık daha erken yaşlarda peyda oluyor. Bununla birlikte yazarlığın tanrısal olduğunu, doğaüstü bir yetenekle geliştiğini düşünmüyorum. Yüzde yirmisi yetenekse yüzde sekseni çalışmaktır.

Şiirlerinize baktığımızda uzun, alt bölümlerden oluşan ve yer yer anlatımcı şiirlerin ağırlıklı olduğu görülüyor. Özellikle kitabın son şiiri “Gül ve Kül” mesela. Bu durum öykücü kimliğinizin etkisiyle olabilir mi? Anlatımcılık poetikanızı nasıl etkiliyor?

Gül ve Kül mensur şiir diyebiliriz. İçinde heceyle yazılmış ağıt var, sıkıştırılmış şiir var, mitolojik şiirsel bir metin var açıkçası bunları bilinçli olarak karıştırdım. Köyüme ait gerçek bir olayı tarihe farklı bir şekilde not düşmek istedim. Ve içimden geldiği gibi de harmanladım. Bu durum tam olarak öykücü kimliğimden kaynaklanıyor diyemeyiz. Bu daha çok öyküleme tekniğiyle yazılmış şiirleri sevmemle alakalı.

Peki mitoloji? Şiirlerinizi okuduğumda Ramses’ten Musa’ya, Eros’tan Yusuf’un kuyusuna birçok mitolojik imgeyle karşılaştım. Mitolojiyle olan ilişkinizi nasıl değerlendirirsiniz?

Mitoloji çok eğlenceli geliyor hem yazmayı hem okumayı çok seviyorum. Hangi türde eserler verirse versin mitoloji bir yazar için en büyük esin kaynağı.

Mitolojiye olan ilginiz sadece şiirlerinizle mi sınırlı yoksa okuma ve yazma serüveninizi kuşatan bir kaynak mı mitoloji?

Mitolojiye ilgim sadece şiirle sınırlı değil. Yukarıda bahsettiğim Kırım Tatar sürgününü konu alan hikâyem aynı zamanda mitolojik bir hikâyeydi. Hatta hikâyenin adı da Umay Ana’ydı. Onu yazmadan önce Türk Edebiyatında Mitoloji Kaynakları kitabını okudum ve hangi mitleri işleyeceğime öyle karar verdim. Mitolojinin birçok yazar için geniş bir kaynak olduğunu düşünüyorum.

Eşeysiz Çoğalma şiirinizde “hem düştüğü yerde gizlidir direnişi insanın” diyorsunuz. Hatice Tarkan Doğanay, hayatı bir direniş olarak mı görmektedir?

İnsanın direnişi daha hayata doğarken başlıyor. Doğum yaptırmış bir sağlıkçı gözüyle de bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sağa sola savurdukları kol ve bacaklarıyla, parmağınızı sımsıkı saran elleriyle, hastaneyi inleten ve artık ben de varım, buradayım diyen çığlıklarıyla başlıyor insanın direnişi. Ve ölüm gerçekleşene dek devam ediyor. İnsanın direnmekten vazgeçmesi, kendine yaptığı en büyük kötülüktür. Çünkü “yaşamak direnmektir.”

O zaman şiir bu direnişin neresinde?

Şiir bu direnişin kalkanında bazen de kılıcında.

Düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ediyorum. Kitaplarınızın okuru bol olsun.

Ben de bana konuşma ve kendimi anlatma fırsatı sunduğunuz için Edebiyat Daima’ya ve okurlarına teşekkür ediyorum.

 

 

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

MUHAFAZAKÂR EDEBİYATIN TEMEL SORUNU EDEBİ EDEBİYAT SANMAK

"MUHAFAZAKÂR EDEBİYATIN TEMEL SORUNU EDEBİ EDEBİYAT SANMAK"

Münevver Saral, “Metropol Mücahidi” kitabı hakkında Mustafa Everdi ile söyleşti.

 

Mustafa Everdi şubat ayında yayınlanan Kılçıklı Hikâyeler adlı ilk hikâye kitabından kısa bir süre sonra şimdi de Metropol Mücahidi adlı kitabıyla okurla buluştu.  Toplumun çeşitli kesimlerinden kadın ve erkekler Kılçıklı Hikâyeler’ in karakterleriyken yeni kitabında evli bir çiftle karşımıza çıkıyor yazar. Her hikâyede Bahriye ve Esved’ in iletişimine tanık ederken ya birinden ya diğerinden taraf olmaya maruz bırakıyor bizi.

Söyleşimize kitap adı seçiminizden başlamak istedim. Hikâyeleri Esved’ in ağzından anlatsanız da Bahriye’nin hikâyelerdeki payı oldukça yüksek. Ki bu çok normal, evli bir çifti konu ediniyorsunuz kitap boyunca. Hatta bir anlamda Bahriye ve Esved’in serüvenini okuyoruz. Öyleyse neden Metropol Mücahitleri değil de Metropol Mücahidi?

Metropol Mücahidi, sadece Esved’i değil Bahriyeleri de kapsıyor. Mücahit bir ilay-ı kelimetullah savaşçısı. Bir diğer yoruma göre içe yönelik yolculuğunu emin adımlarla katetmeye çalışan bir yolcu. Kelimelerin eril veya dişil olması Türkçenin sorunu değildir. Türkçede herkes insanevladıdır. Öznenin kadını erkeği yoktur. Modernliğin kuşattığı büyükşehirlerde hayat mücadelesini her iki cins –insanevladı- birlikte yürütür. Kitabın adındaki gizli özne gibi Bahriyeler her zaman gizlidir. Sessiz ve derinden sergiler gücünü. Doğuda kadın güçsüz değildir. Fethi Benslama’ya göre ‘Onun iktidarı gizlidir, endişe vericidir, hatta şaşırtıcıdır.’ Bunu Metropol Mücahidinde açık ve seçik görüyoruz zaten.

Kitapta açık ve seçik olarak gördüğümüz bir şey daha var ki Esved evlatlarından memnun bir baba. İki oğlu bir kızı var. İlk oğlundan ve kızından söz edildiği halde ortanca oğul bir sayıdan ibaret. Ortanca çocuklar genellikle uyumun temsilcisidir ailelerde. Bu, bilerek bir unutuş mu yoksa bu uyuma bir vurgu mu?

İlk çocuk dar bir alanı geçtiği için beyin travması nedeniyle daha yolun başından zor bir hayata atılır. Anne babanın deneme-yanılma-öğrenme dönemidir, ilk çocuk. Son çocuk hayatın istikrar bulduğu bir döneme geldiği için daha özen gösterilir. Ortanca çocuklar bu ikisi arasında akıllı uslu uyumlu olanlardır. Bütün masallarda ortanca başarılı, zeki, bekleneni gerçekleştiren kahramandır. Şehzadelerden genellikle ortanca olanlar ulaşır iktidara.  Bu nedenle bilerek sessiz geçiştirdim. Diğer iki kardeşine katılan sessiz, sorunsuz bir kişiliği oluştu kitapta. Çok bilinçli değil belki ama bilinçaltı bize daha ne oyunlar oynuyordur, bilemiyoruz.

Hazır oyundan söz açılmışken sorayım. Hatırlarsanız bir önceki söyleşimizde müzikle ilişkinizden söz ederken, “Müzik hikâyelerimde saklanmış bir halde var. Cümlelerin pesten tize doğru yükselişi söz konusudur ama hikâyelerim marş düzeninde değil, ipek türküler ritmine daha yakın.   Oynak havalara katılmayı da çok istiyor. Bunu ne kadar başarırım zaman gösterecek” demiştiniz. Ne dersiniz Esved’ in hikâyesinde  oynak havalara katıldınız mı?

Katıldığım kesin. Özellikle netameli yatak odası sendromlarında müzik daha bir yüksek sesle yer aldı. Ancak bu erik dalı gevrektir mi yoksa Mozart’ın Rondo Alla Turca’sı mı emin değilim.

Rondo Alla Turca nam-ı değer Türk Marşı, çabuk tempoda ve la major tonda yani canlı ve neşe uyandıran bir temayla başlar. Evliliğin bal ayı gibi. Aslında bu parlak bir yeniçeri müziğidir. Metropol Mücahidi’ne yakışır elbette. Müzik, sonunda ağırlaşınca evliliğin monoton dönemine ima eder.

Alman E.T. Hoffmann, “Hiçbir arayışa gerek göstermeden, renkli çiçekler arasında gümüş parlaklığıyla süzülen bir ırmak gibi dinleyen herkesi büyülediğini’ söyler Türk Marşının. Egzotik La minör ile sert ve hüzünlü, parlak ve canlı la majör arasında değiştiğinden mehterin iki ileri bir geri yürüyüşünü de hatırlatır bize. Hayatımızdaki zikzaklar gibi.  O nedenle Esved, mahremiyet sınavında bazen sınıfta kalır, bazen plaket yapıp yatak odasına asmak ister. Hayatın gerçeğine paralel oynak havalar da var, hüzünlü ezgilerde Metropol Mücahidi’nde.

Dediğiniz gibi cinsellik netameli bir konu ama kitabınızın önemli izleklerinden birisi de aynı zamanda. Özellikle Devlet Kuşu Esved’ e Konar mı adlı hikâyede kurduğunuz şu cümle çok anlamlı; “Bahriye dedim. Mutluluk renklenmez bizde tabi. Edepli olan edip olunca!’ Bir edip olarak edebiyatta cinselliğin izi nasıl sürülmeli?

Edebiyatın edepten geldiği naif bir yakıştırma. Bu edebiyatımızı steril hale getiriyor. Hikayelerde hijyenik bir kuruluğa neden oluyor. Karakterler derinleşemiyor ne yazık ki. Züleyha Yusuf hikâyesi hep bir masumiyet örtüsü ile takdim ediliyor, bizim cenahta.  Yusuf ile Züleyhanın leit-motif’i bile cinsellik aslında. Dindarların elinde kuşa çevrilmiş sürekli. Her bir yandan beş yüz Yusuf ve bin Züleyha çıkıyor. Hepsi aşkı tanımadan ilahi aşka atıflar yaparak. Daha yatak odasında şaşkın halde iken.

Evlilik, Türkiye’de kadın-erkek ilişkileri edebiyatımızda patolojik bir vakıa bu yüzden. Ben cinselliği olabildiğince ‘edepli’ bir şekilde ele alıyor ve ‘sağlıklı’ bir anlatımla yatak odasına giriyorum. Bu nedenle İsmet Özel’in şiirde yaptığından sonra hikâyede müstehcenliğin hakkını veren biri olarak tescil edildim. Tebcil de diyebiliriz. Ben bunu Türk edebiyatının başarı hanesine yazıyorum. Kitabı okuyunca herkes, kadın-erkek bütün insanevladı hak verecek bana zaten.

Okuyucularınızın yorumlarına baktığımızda bunu başardığınızı görüyoruz. Hemen her hikâyede üstü kapalı olarak karı koca arasındaki cinselliği dile getirdiğiniz cümlelerinize yoğun bir destek var. Eleştirinin yanında bir hak verme.

Hikâyelerime eleştiri getirenlere, yorum yapanlara, emeği geçenlere teşekkür ederim. Herkes bu katkıyla kitabı zenginleştirdi. Metropol Mücahidi böylece Türkiye’nin kültür hayatının bir icmalini sergiledi.

Hikâyelerinizi Facebook hesabınızda yayımlayarak okuyucuyla birebir iletişime geçtiniz. Hatta Kılçıklı Hikâyeler’ de birkaçı Metropol Mücahidi’ nde ise tamamı okuyucu yorumlarıyla birlikte yer aldı kitapta.  Hikâyelerinizin hibrit ya da interaktif olduğunu düşünüyor musunuz? Yorumlar sizi ne kadar dönüştürdü, değiştirdi, etkiledi?

Ben geç kalmış bir yazarım. Medeniyetimiz gibi. Ancak bu gecikme, yeni zamanlara, değişime direnen muhafazakârlıktan kurtardı beni. Digital edebiyata kolay uyum sağladım bu yüzden. Paylaşımlara anında gelen eleştiri, düzeltme beyanları, hikâyedeki dikkat çekilen cümleleri görmek bakımından okuyucu yorumları beni geliştirdi. Uzun yazıların sosyal medyada okunabilirliğini sağlayan üslubum güzelleşti. Hikâyedeki merak ve sürükleyici unsurların farkına vardırdı. Bu nedenle gelecekte Edebiyat Fakültelerinde ders kitabı olacağını düşünüyorum, Hasan Boynukara ile birlikte benim hikâye kitaplarımın. Her çağın edebiyatı olacaktır. Hızlı ve digital çağların edebiyatı Türkiye’de bizimle daha fazla görünür oldu. Gençlerle bir atılım içine girer umudundayım. Bana bakınca cesaret bulacakları kesin genç yazarların.

Dilerim öyle olsun ama şu da var ki İnteraktif Hikâye okuyucunun yorumlarıyla ya da cevaplarıyla şekillenen ve farklı sonlara ulaşan bir tür. Yorumların etkisiyle sonunu değiştirdiğiniz hikâyeleriniz oldu mu?

Elbette. Özellikle Kalenin Dibinde Bir Taş Olaydım hikâyesinin sonu, gelen yorumlarla değişti biraz. Hasan Boynukara Hocanın yorumları ile Metropol Mücahidimiz devrimci olmaya niyetlendi. ‘İşçisin sen, işçi kal’ ezikliği, ağlaklığı, teslimiyeti görülmeyecek bundan sonra.  Manzara tasviri, portre anlatımları azalıyor edebiyatta artık. Daha çok olayların etkisi, bıraktığı izlenim, yansıyan duygular önem kazanıyor.

Bilgi Google'nin işi artık. Bundan böyle nesneden yansıyan duyguyu, algıyı, etkiyi anlatmam gerekir. İnsan kendini tutamıyor, mesela “Çin’de sadece kadınların anlayabildiği bir lehçe varmış” cümlesini araya sıkıştırıyor yine de. Okuyucu,  ‘Aslında söylemek istediği şey söylediği iki cümle arasına sıkışmış, yazıya dökül(e)memiş akılda, öfkede, hazda veya yanılgıda saklı. Onu yakalayabilirseniz gizemli bir tadı olan egzotik bir meyve ama yakalayamazsanız size kürsüde kültür dersi veren vaiz izlenimi verebilir’  diye eleştirir anında. Eleştiri yumruğu yemeyen yazar, her cümlesini 'balyoz' sanır.

Öyleyse tam yerine geldik. Esved’ in entelektüelliği sık sık eleştirilmiş okuyucularınız tarafından. Bir esnaftan beklenmeyecek kadar donanımlı bir karakter olduğunu söylüyorlar. Onlara katılıyor musunuz?

Evet, okuyucu sürekli beni eleştirdi bu konuda. Esnaf birinin dünya kültüründen göndermelerini karakterin altından çıkan yazarın bencilliğine atfettiler. Ben de ‘Adamlık okumaynan değil, kültür de okumuşlara has değil’ diye savunmaya geçtim. Diploma her şey değil diye kılçık attım.

Bugün Google’da her soru’nun cevabı var. Digital kültür, bütün dünyayı önümüze serdi. Ansiklopedi devri sona erdi artık. Google herkesi allame eyledi.

Bana göre küreselleşme ve sosyal medya, kaynağından dünyaya doğru işleyen tek yanlı bir süreç değil. İnsanlığa söyleyecek bir cümleniz varsa bu süreç Türkiye’den bütün dünyaya doğru da işler. Ben o cümlenin peşindeyim. Evrensel ilgilere de seslenmek gerektiğine inanıyorum. Kitap bu nedenle Büyükşehir Mücahidi değil, Metropol Mücahidi

Aydınlar ideolojik şartlanmışlıkla bakar olaylara ve halkımız gibi hayatın içinde yer almayı başaramaz. Modernlik hep olumsuzluk getirmez. Olumlu gelişmelerin de önünü açar. Sosyal medya olmasaydı klasik yayıncıların insafına, anlayışına, beğenisine göre mesafe alacaktım. Oysa şimdi düşündüğüm her denemeyi okuyucusuna ulaştıran bir ortam ve hiç kimseye eyvallah etmeden yayınlama imkânı var. Bu nedenle her iki kitabım önce Facebook’ta yayınlandı. Sonra dergilerde ve kitap olarak.

Buradan yine Esved’ e dönersek; resme, edebiyata, müziğe kısacası sanata tutkun bir esnafla karşı karşıyayız.  Kimdir Esved, yazarı olarak Ondan söz ederek bir parça da olsa kumaşını pazara çıkarır mısınız?

Şehir dervişi aslında Esved. İdealleri var, kişiliğini şekillendiren inançları. Değişime, dönüşüme direnen yanları güçlü. Hikâyenin başkarakteri Esved, esnaf, Ulus İşhanında kumaş satan bir halk adamı. Yalnız irfan sahibi. Boş biri değil. Şaban, Recep İvedik hiç değil. Belki Behlül Dana.

Bahriye daha gerçekçi, ayakları yere basan, hayatın zorluklarının, değişimin, modernliğin getirdiklerinin farkında. Evi çekip çevirmek, çocuklarına sahip çıkmak ve ailesine dünya nimetlerini göstermek istiyor. Esved aklı bir karış havada, zamane dervişi.

Esved ve Bahriye, enformatik bir çağda yaşıyor. Yani günümüzde. Her bilgiye, gelişmeye, zararlı veya faydalı olana bile bir tıkla ulaşma imkânı sağlayan bir dönem. Ancak geleneksel aileye mensup insanlar, hikâye karakterleri. Evlilik, çoluk çocuk insanı hayata katılmaya zorlar. Hayata katılınca gerçeklerle yüzleşiyor Esved.  Dindar, kültürlü, hayatını anlamlı kılmaya çalışan bir Müslüman olsa da Batıdan da beslenmiş, hibrit bir karakter. Hikâyesinin melez, dağarcığın çeşitlilik içermesi doğal bu bakımdan

Melez deyince nedense Borges’ i hatırladım. Kitapta en beğendiğim hikâyelerden biri de Meselemiz Çeyrektir Beyler.  Özellikle giriş kısmı. Dükkânda uyuklamaktaydım. Ashab-ı Kehf’ ten biri gibi. Beton bir heyula olarak göğe inşa edilen bir binada, saklanmışlar locasına dâhil antik çağlar esnafıyım bir yerde. Zincirli Caminin tam karşısında.  Üstünü cumhuriyetin aydınlık çağları kapatmış, görünmez bir mabedin son imamı gibi tevekkülle bekliyorum. Okuyunca tıpkı Borgesvari bir giriş demiştim. Borges’le ilişkiniz nasıldır, ondan etkilendiğinizi düşündü­nüz mü hiç?

Borges benim pirimdir. İyi bir sâlik olamadığım halde. Dünya kültürüne hâkim olması, her olayı ikili (dualite içinde) ve gizemli bir perdeye yansıtması, okuyucuya çağrışım zenginliği ile seslenmesi büyük yazar yaptı Borges’i. Ben de özeniyorum Borges’e. Bazen Edgar Keret’e öykünüyorum. Zamanla daha iyi bir noktaya geleceğimi umut ederek. Artık dünya yazarlarını örnek alıyorum kendime. 

Edgar Keret benim de severek okuduğum bir yazar. Ülkesini ve toplumu sıkı sıkıya eleştiriyor karakterleriyle. Bir benzerini de siz yapıyorsunuz Metropol Mücehidi’ nde. Bütün hikâyelerde dindarlığı, muhafazakârlığı bir gölge gibi takip ediyor Esved’i. Tatil Olur Biz Tatile Gideriz adlı hikâyede bayramda anne ve babasını ziyaret etmeyip denize gidiyor. Daha otele varmadan olan oluyor ve kolu yanıyor. Başka bir hikâyede faizin anaparasıyla çıktığı tatilde kayak yaparken düşüp sakatlanıyor. Henüz dünyadayken işlediği günahlarının bedelini peşin peşin ödetiyorsunuz metropol mücahidi­mize. Neden?

Biz, ‘çok güldük, başımıza bir gelecek var’ diye büyüdük. Ölçülü, edepli, akıllı uslu olmamız istendi bir hayat boyu. Hikâyeler dindarların dönüşümünü anlatıyor. Bu durum hem sağcılarda, hem solcularda hem de dindarlarda var aslında. Yani ideolojik konularda birbirlerine zıt gibi görünen sosyolojik kesimler, değişim ve dönüşüm zamanlarında yarışırcasına birbirine benzemeye başlar. Metropol Mücahidi bunu her vesileyle ima ediyor satır aralarında.

Bütün o cezalar, kazalar belki de Esved’in içdünyasında. İnandığı değerler yıkılmadan, sarsılmadan dönüşmek mümkün değil. Bu kadar dönüşüm anlatılırken, cinselliğin patolojisine vurgu yaparken ilahi uyarıya muhatap olurum korkusu bizimle yan yana yürüyor. Esved’in başına gelenler bu iç direncin yıkılışına imadır. Yoksa ‘müslümanca yaşamak’ iddiaları bizi hayata teğet geçiren bir sürece zorladı. Bireysel olarak tahammül edilebilir belki ama siyaset, dış politika, kültür de aynı koridora girince sürekli gerilerden nal toplamak zorunda kaldık. Bu kitaplarımla öne geçtiğimi, öncü olduğumu düşünüyorum. Dünya tersine dönünce -en gerideyken- baktım ki öne ben geçmişim.

 Önde olanların, öncülerin yalnız olduğu söylenir. Tıpkı Esved’ in söylediği gibi. “O yalnızlıkta sesime bir yankı bulamadım.” Son hikâyenin son cümlesi.  Bir önceki cümlede karısına sesleniyor Esved ama cevap alamıyor. Bu da gösteriyor ki baştan beri okuduğumuz Esved’in hikâyesiydi aslında. Ne kadar çok insanla iletişime geçsek de yaşadığımız kendi hayatımız gerçekte. İnsanın tek başınalığına, yalnızlığına dair ne söylemek istersiniz?

Yalnızlık başka insanlara dolaysız seslenebildiğimiz nadir anlardır. Başkasının varlığıyla direkt bağlantı kurmayı her zaman göze alamayız aslında. Yalnızlık anında yeni konuşmaya başlayan çocukların masumiyetini yaşarız. Evli ve çocuklu iseniz yalnız kalmak daha da zordur. Esved de felaketin ortasında yalnızlığa kavuşuyor.  Ailenin hikâyesi ben anlatıcı ile dile geliyorsa öznel bir yanı da vardır. Bu bir eksiklik mi yoksa üstünlük mü okuyucu yorumuna göre değişir. İnsan içinde bulunduğu şartlara göre bakar olaylara. Kalabalık içinde yalnız olmak daha büyük bir suskunluktur. Kitapta bu yalnızlık, coşkulu bir konuşmaya, her bölümde uzun anlatımlara ulaşıyor.  Sonunda bir yerde muhasebeye çekildiği tek başınalığı yaşasın ne var? Belki ıslah olur, belki oradan bilge biri olarak döner. Kim bilir? Kitap boyunca ortaya serilen aşırılıkların cezası da sayabilir okuyucu.

Esved’ i orada, bir başına bırakmaya gönlümüz razı değil, eminim siz de razı gelmezsiniz. Elinden tutup kaldırıp başka başka hikâyelerle aramıza döndüreceğinizi umuyorum.

Söyleşi için çok teşekkür ederim.

           

 

Devamı [...]