SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

İSMAİL KILINÇ-BALTA DERGİSİ EKİBİYLE SÖYLEŞİ YAPTI

BALTA DERGİSİ EKİBİYLE SÖYLEŞİ YAPTIK
İsmail Kılınç

Edebiyat Daima olarak Türk edebiyatına hizmet eden ve bu anlamda mücadele veren bütün dergileri baş tâcı olarak görüyoruz. Ekim ayı itibarıyla 15. sayıya ulaşan Balta dergisi de yakından takip ettiğimiz dergilerden birisi... Editörlerimizden İsmail Kılınç, Balta Dergi ekibi Harun Bora Tunç, Denizhan Gültekin ve Fatma Dicle Karabınar ile bir araya gelerek söyleşi yaptı.

İsmail KILINÇ: Öncelikle söyleşimize zaman ayırdığınız için teşekkür etmek istiyorum. Derginin tanıtımını ilk gördüğüm andan itibaren hem ismi hem de sloganı dikkatimi çekmişti. Pek tabiî hem ismin hem sloganın menkıbevî bir tarafı var. Soruyu şöyle sorayım: “Balta” isminin ve “İçindeki putları devir!” sloganının değerler dünyamız açısından önemi nedir? İçinde bulunduğumuz çağı göz önüne alarak yorumlar mısınız?  

Harun Bora TUNÇ: Biz ilk olarak derginin ismi ve sloganıyla yola çıktık. Daha sonra manifesto oluştu. Manifestomuzla derginin niyetini tam olarak ortaya koyabildiğimizi düşünüyorum. Günümüzdeki değerler açısından değil de neticede her insanın topluma, çevresine ve kendine karşı kendi değer yargıları var. Biz çıkardığımız dergiyle en azından edebiyat camiasında bu duvarların yıkılabileceğini düşünüyoruz. Bu duvarlar nelerdir? Sözgelimi bir derginin ayakta kalabilmesi için bir taraf belirlemesi gerektiği, kendi dar kalıpları dışında hiçbir yazarın dergide yer almaya imkân bulamayacağı ya da kendisi gibi düşünmeyen insanlara hiçbir zaman ulaşamayacağı gibi… İşte biz bu duvarları yıkabileceğimizi düşünüyoruz. Bizim gibi düşünmeyen insanları da aramıza aldık ve bizim gibi düşünmeyen insanlara ulaşabildik. En azından kendi çabamızla, kısmen de olsa bu işi başarabildiğimizi düşünüyoruz. İlerleyen zamanlarda bu çemberi genişletme umudundayız.

İsmail KILINÇ: Dergi, davadır. Bunu, işin içinde olanlar daha iyi bilirler. Hiç uzatmadan sormak istiyorum. “Balta”nın davasını nasıl özetlersiniz?

Denizhan GÜLTEKİN: Yaklaşık bir yıl önce biz bu yola çıkarken -yanlış hatırlamıyorsam- beş kişiydik. Diğer arkadaşlarımız işleri veya okulları dolayısıyla başka yerlere gittiler. Şu an üç kişi derginin kemik kadrosunu oluşturuyor. Bu üç kişinin hâlâ aynı heyecanı içinde tuttuğunu düşünüyorum. Ayrıca ilk günkü özveriyle bu işi sürdürdüğümüz kanaatindeyim. Balta Dergi söylenmeyeni söylemeye, yazılmayanı yazmaya gayret ediyor. Dergimiz popüler kültür dişlisinin çarkları arasında vakur ama dik durmaya devam edecek.

İsmail KILINÇ: Balta’nın manifestosunda ya da takdim yazılarında metaforik göndermelere ve esprili bir üsluba rastlıyoruz. Nitekim bazı içerik yazılarında da aynı durum söz konusu… Kadronun da genelde gençlerden oluştuğunu düşünürsek sizin için mizaha da önem veren bir dergidir diyebilir miyiz? (Manifesto için tıklayınız: https://www.baltadergi.com/manifesto/ )

Harun Bora TUNÇ: Evet derginin kadrosu genelde gençlerden ve üniversite öğrencilerinden oluşuyor. Ben de doktora öğrencisiyim. Onun dışında avukat ve öğretmen arkadaşlarımız var. Yer yer farklı meslek ve yaş gruplarından da yazı aldığımızı söyleyebilirim. Manifestoya gelince evet, mizahî bir dili var. Bunun birinci sebebi şu: Bence biraz gülmeye ihtiyacımız var. Her zaman ciddi olmuyor. Siyasetin ve ciddiyetin toplumun her alanına sirayet ettiği bir ortamda insanlar biraz da bunlardan kaçmak istiyor. Açıkçası bizler bunlardan kaçmak için böyle bir dergi çıkardık. Bizimle aynı hassasiyete sahip insanların yazdığımız manifestodan hoşlandığını söylemek mümkün... Manifestoda sık sık 90’lı yıllara gönderme yapmıştık. Eskiye dair de bir özlem var. Bunu şöyle yorumluyorum ben: Özellikle 2010’lardan itibaren sanatın her alanında (tv, edebiyat vs.) gerileme olduğunu görmekteyiz. Bugün arayış o kadar büyüdü ki 90’larda yapılan işlerin tekrar tekrar yapıldığını söylemek mümkün. O dönemin şarkıları bugünkü sanatçılar tarafından hâlâ söyleniyor ya da o dönemin filmleri tekrar tekrar çekiliyor. Biz de bunlara vurgu yapmak istedik. Manifestoyu sosyal medyada yayınladığımız ilk gün –daha dergi ortada yoktu- olumlu yorumlar aldık. Hatta birkaç takipçimiz “İstediğimiz dergi geliyor!” gibi yorumlar yapmıştı bu da çok hoşumuza gitmişti. Bu anlamda manifesto bizim hevesimizi arttırdı. Devamında da dergi geldi zaten.

İsmail KILINÇ: Balta, Isparta’da ortaya çıkmış bir dergi… Hem Isparta’da hem de ulusal bazda nasıl tepkilerle karşılaşıyorsunuz? Ortaya çıkan ürünün emeklerinize değdiğini düşünüyor musunuz?

Fatma Dicle KARABINAR: Denizhan’ın da dediği gibi taşrada olmanın zorluklarını yaşıyoruz. Ankara veya İstanbul gibi büyük kentlerde olsaydık daha kolay ilerleyebilirdik diye düşünüyorum. Biz, sosyal medyadan daha olumlu tepkiler alıyoruz. Isparta’dan istediğimiz tepkiyi maalesef alamıyoruz. Ekip olarak da Isparta’da geniş sayılmayız. Bizimle birlikte çalışmak için bugüne dek iki öğrenci ulaştı diye hatırlıyorum. Üniversiteden öğrenci olarak doğrudan ulaşan yok, bizim ulaştıklarımız var.

Denizhan GÜLTEKİN: Bu cevaba ben de ekleme yapmak isterim.  Bizler okulda, üniversitemizin ücret talep etmeden desteklemesiyle güzel sanatlar fakültesinde her ay bir gün stand kuruyorduk. Orada amacımız dergi satmak değildi. Sadece insanlarda Balta’ya dair bir merak uyandırmaktı. O süreçte belki birkaç kişi, “Siz burada ne yapıyorsunuz?”, “Bir şey mi satıyorsunuz?” gibi sorular yönelttiler. Ancak, üniversitede gerek hocaların gerek öğrencilerin ilgisizliği bizi çok şaşırttı. Hatta Isparta’da kitap okunan bir mekânda “Böyle bir dergi mi var?” sorusuyla karşılaştık. Bu soru sorulduğunda dergiyi kurmamızın üzerinden bir yıl geçmişti. Yine başka kitap kafe tarzı bir mekâna dergiyi götürdük. Sadece okusun insanlar, Balta’yla tanışsın diye, bu sefer de işletmeci kabul etmedi, komik mazeretler uydurdu. Sanırım burada insanlar kültür-sanat alanında girişim olmamasına alışmış durumda. İkinci yılımızdayız, öğrenci kentindeyiz ama kentten çok sosyal medya üzerinden kent dışına daha çok hitap ediyoruz.

Harun Bora TUNÇ: Bu durumların bir de şu tarafı var. Birkaç kişiden yazı alıyoruz. Yazılar haliyle editör onayına sunulup inceleniyor. Yazıdaki hatalar söyleniyor ancak yazıyı gönderen hataların üzerine düşmüyor. Gerekli düzeltmeyi yapmıyor. Yazıyı yazan kişi, kendi yazısının üzerine düşmüyor. Buna bile dönüş yapılmıyor. Birçok Anadolu kentinde kültüre, sanata, edebiyata yoğun bir ilgi var ama bu eyleme dökülmüş değil. Biz kültür merkezi olmayan bir kentte kültür sanat dergisi çıkarıyoruz.

İsmail KILINÇ: Hazır emekten bahsetmişken dergi ekibi hakkında bilgi alabilir miyiz?

Harun Bora TUNÇ: Dergi fikri ilk olarak benden çıktı. Bunu, daha sonra imtiyaz sahibimiz Denizhan ile paylaştım. Hatta aramızda komik bir anıdır bir Tabzonspor-Malatyaspor maçı vardı ve –ben Trabzonsporluyum, Denizhan da Malatyasporlu- Malatyaspor bizi 5-0 yenmişti. Maçı izliyorduk. o ara yanımızda Fatma Dicle Karabınar, Mehmet Bağır, Soner Ataibiş, Zeynep Kaplan ve Metehan Tanyıldız vardı. Bahsettiğimiz bu altı kişinin hiçbirinin memleketi diğeriyle aynı değildi. Hatta birimiz sünni, diğerimiz caferî, bir diğerimiz alevî… Hiçbir ortak noktamız yoktu. Genellikle üniversite vasıtasıyla tanışmış insanlar olarak bir araya geldik. Dergi de böyle çıktı. Tarih öğretmenimiz vardı Soner Hocam, Mehmet, iletişim fakültesi mezunu, ben ve Fatma, İİBF’liyiz. Ben, siyaset bilimindeyim. Denizhan, sağlık yönetiminde. Yani hiçbir ortak noktamız yok sayılır. Çok da sorun yaşamadan bugüne kadar geldik. Umarım bundan sonra da yaşamayız.

Denizhan GÜLTEKİN: Ben de bir ekleme yapayım. Alper Şahin diye bir arkadaşımız var. Yine Tamer Sağcan abimiz var. Bayram Şafak ve Ümit arkadaşımız ve yeni editörümüz Hayriye Hanım var. Kendileriyle hiç yüz yüze görüşemedik ama onlar da dergi ekibinden yine her sayıda sağ olsunlar, bizimle birlikte emek veriyorlar. 

İsmail KILINÇÖykü, şiir, deneme, gezi, söyleşi, inceleme gibi birçok ürüne yer verdiğinizi görüyorum. Hatta teknolojik bir imkân olarak karekod uygulamasıyla tüm bu eserlere yönelik müzik seçimleri önemli bir hizmet… Balta, bir kültür-edebiyat dergisi olduğuna göre amacı da yeni bir şeyler söylemektir. Bu anlamda üretilen-seçilen sanat metinlerinde hangi edebî oluşumlardan (dönem-sanatçı) destek alıyor, hangi yenilikler öngörüyorsunuz?

Harun Bora TUNÇ: Bir şeyin ne devamı ne de öncüsü olmak derdindeyiz. Biz amatör anlamda çıkan ve profesyonel olma amacı taşıyan ama hiçbir zaman da profesyonel olduğunu iddia etmeyecek bir ekibiz. Bu gelecekte de böyle olacak. Bu noktada seçici davranıyoruz. Karekod uygulamasında yazar arkadaşlarımız “Benim öyküm-şiirim-yazım okunurken şu müzik dinlensin!” gibi fikir beyan ederlerse yazısına o eserin karekodunu yerleştiriyoruz. Eğer onlar tercih etmezlerse ve bize bırakırlarsa başarılı bulduğumuz ama yeteri kadar ilgi görmeyen isimleri tercih ediyoruz. Bu noktada Denizhan, Alper ve Fatma’nın gerçekten önemli desteği oluyor. Keza daha önce Mehmet hocamın, Zeynep’in ve Soner’in desteği oluyordu. Bu noktada da seçici davranıyoruz. Ama dediğim gibi bizim içimizde ben oldum-ben yazarım-ben şairim- tamam benim kimseye ihtiyacım yok diyen olursa biz onunla çalışmıyoruz. Daha önce de böyle durumlar yaşadık. Kendi yazısıyla ilgili hata gördüğümüzde hatasını kabul etmeyenlerle daha önce yolumuzu ayırmak zorunda kaldık. Yarın da bu, bu şekilde olacak. Amatör ruhumuzu korumaya çalışan bir dergiyiz.

İsmail KILINÇ: Öneri Baltası’ndan bahsetmek isterim. Sinema, sosyal medya hesapları, müzik ve kitap gibi birçok önerileriniz var. Bu önerilerinizi nasıl oluşturuyorsunuz. Bir kurul mu var yoksa bir kişinin ürünü mü?

Fatma Dicle KARABINAR: Bir kuruldan ziyade bizim watsapp grubumuz var. Kendi aramızda izlediğimiz filmlerden, sosyal medya sayfalarından, okuduğumuz kitaplardan beğendiğimiz şeyleri kenara not alıyoruz. Birbirimizle paylaşıp yazabildiklerimizi yazıyoruz. Bir anlamda birbirimize önerdiklerimizi okuyucularımıza da sunmuş oluyoruz.

İsmail KILINÇ: Sizlere yayınlatmak üzere yazı ve şiirler gönderiliyor. Bu eserleri seçerken zorlandığınız konular nelerdir? Yeni isimlere yer verme noktasında Balta başarılı bir dergi mi?

Denizhan GÜLTEKİN: Biz yeni ve heyecanlı kalemlere her zaman açık bir dergiyiz. Yazının niteliğinden ziyade teknik konuyu biraz aşmamız gerekiyor. Bize yazı gönderecek arkadaşlar kısaca kendilerini tanıtırlarsa mutlu olacağız. Bazen, e-postamıza yazı geliyor, yazıyı kimin yazdığı belli değil. Yazıyı okumaktan daha çok o kısım bizi yoruyor. Kısaca kendilerini tanıtır, yazdıkları yazıyla ilgili birkaç kelam ederlerse biz zaten yazıyla ilgili kendisine geri dönüş yapıyoruz. Düzeltilmesi gereken yerleri söylediğimizde tavır alanlar oluyor. Çok az kişi yazının üzerine düşüyor. Ama ısrarla düzeltme gönderdiğimizde azimle bu düzeltmeleri uygulayanların da hakkını teslim etmemiz gerekir.

Harun Bora TUNÇ: Bize daha önce editörlük noktasında destek olan Yeliz Ekşi, hakikaten bu noktada çok uğraş verdi. Amatör bir işin nitelikli bir hâle gelmesinde Yeliz Ekşi’nin çok desteği oldu. Şu an aramızda değil ama söyleşiyi okuyacaksa bu yolla ona teşekkür etmek isterim. Bir diğeri Emel Karayol. Hem dergimizde yazıyor hem de gelen yazıları didik didik ediyordu. O da şimdi başka bir dergide yazıyor, biz de beğenerek okuyoruz. Aykut Akgül vardı. Onun da bir şiir kitabı çıkmıştı, şiirlerimizi inceliyordu. Soner Ataibiş ve Metehan Tanyıldız da dergimize gelen şiirleri inceliyordu. Biz yine aynı hassasiyetle dergiye emek veriyoruz. Her zaman yeni yazarlara açığız. Bu noktada e-postamızdan yazar alımlarımız sürüyor.

İsmail KILINÇ: Ben Edebiyat Daima ailesi adına bu keyifli söyleşiye zaman ayırdığınız içim çok teşekküre ediyorum. Balta’nın yolu açık, okuru bol olsun! Mücadelesini verdiğiniz her şey için ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

Harun Bora TUNÇ: Bizim için de keyifli bir söyleşi oldu. İlginiz için bizler teşekkür ederiz.

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

ERAY SARIÇAM’LA SÖYLEŞİ

ERAY SARIÇAM’LA SÖYLEŞİ

Ersin Kartal

Şiirlerinizde göze çarpan protest bir tavır var. Bu durum geleneksel şiirin artık yeterli gelmemesiyle mi yoksa şiirinizi bu şekilde daha iyi kurmanız ile mi ilintili?

Protest tavırdan bahsederken, geleneksel şiirin yeterli gelmediğini söylemek ne kadar doğru bilmiyorum. “Geleneksel” şairlerden Pir Sultan Abdal’ın şu dizelerinde protest bir tavırdan bahsedemez miyiz:  “Haktan inayet olursa/Şah Urum’a gele bir gün/Gazada bu Zülfikar’ı/Kâfirlere çala bir gün.” Ya da şu dizeler: “Çeke sancağı götüre/Şah İstanbul’a otura” Şimdi, Pir Sultan’ın 16.yy’da yaşadığını kabul edersek, Anadolu’nun neredeyse tamamı ve İstanbul Devlet-i Aliyye’nin hâkimiyetinde. Pir Sultan bunu bildiği halde, Şah’ın İstanbul’u fethetmesini istiyor. Veya Urum’a karşı yapılacak bir seferi “gaza” diye niteliyor. Ben Pir Sultan’ın bu dizelerdeki fikirlerine kesinlikle katılmıyorum. Yani ona göre, Urum’un 16.yy’daki hâkimi olan devlet kâfirdir. Ben buna katılamam. Fakat katılmasam da bu dizelerin protest bir tavır taşıdığı aşikâr.

Tabii Pir Sultan’ın protest tavrı “ilkel”dir. Herhalde sizin “yeterli gelmemek”ten kastınız bu ilkellik. Bu açıdan bakıldığında, evet, geleneksel şiir ben dâhil hiçbir şaire yeterli gelmeyecektir. Yeterli gelmediği için protest şiir de -hemen her şey gibi- dönüşmüştür. 1970’lerdeki protest şiirler de ilkeldir mesela. Hatta “Ey Şili…”, “Behey Vietnam…” gibi nidalarla başlayan şiirler Pir Sultan’ın bile gerisindedirler. Fakat Turgut Uyar protest şiiri dönüştürebilmiştir. Öyle bir dönüştürme ki “akıllı okuyucular” dışında herkes bu şiirleri bireyci sanabilir. Ancak, “yukarda dediğime bakma aslında/başarısız boktan bir kış geçirdik/kanımız bile doğru dürüst akmadı/bir sürü çocuğu öldürdüler.” dizeleri pekâlâ protesttir. Yani, “behey,” “ey”, “bre” gibi nidalara yahut bol ünlemlere gerek yok. Modern şiir de tam olarak böyle bir şeydir. “Ethos” ve “pathos” ilişkisi… Bu yüzden bugünkü sokak eylemlerinde Ataol Behramoğlu dizelerini neredeyse hiç göremiyoruz ama Ece Ayhan bol bol var.

Tüm bunların dışında, elbette şiiri daha iyi kurmamla doğrudan bir ilintisi bulunuyor. Aslında bu salt benimle ilgili bir durum da değil. Türk şiiri her zaman protest olmuştur. Koca İstanbul gül-bülbülden bahsederken bile, bir yerlerde, Azgur boğazında kavga kuruldu/Hain paşalara altın verildi/Şehir talan oldu evler yarıldı/Vah ki harap oldu güzel Ahıska” şiirini yazabilmiştir bir Türk şairi. Tabii bu biraz da şiirden ne beklediğimizle ilgili. Ben, “Saçaktır yosunları iki su/bıçkın ustura edası sallanıyor havada/gölgeleri loş ikindi vakti pencereler sarı” gibi bir “şey” mi yazmak istiyorum, yoksa “kanımız bile doğru dürüst akmadı/bir sürü çocuğu öldürdüler” gibi sarih ve “protest” bir şiir mi… Öyle düşünüyorum ki, şiir görgüsü olan herkes ikincisini seçecektir.

Protest tavır bağlamında kimleri kendinize daha yakın buluyorsunuz?

Yelpazesi çok geniş olan bir soru bu. Önceki soruda Pir Sultan’a kadar götürdüm işi. Ama “planlı-programlı” bir tavırdan bahsediyorsak, kendime yakın bulduğum ilk isim Namık Kemal.  Daha sonra Mehmet Akif. Elbette Mehmet Akif. Her dair Mehmet Akif. Toplumda “İstiklal Marşı Şairi” olarak tanınmasına ve hatta –Osman Konuk’un demesiyle- kıraathanelere veya berber dükkânlarına girmesine ya da muktedirlerin bilinçli olarak “sağcılaştırma” çabalarına rağmen, her zaman sivil bir şair olmuştur. Akif bahsedince Tevfik Fikret’i anmadan olmaz. Fikret benim için, bitmek tükenmek bilmeyen bir hıncın şairidir. Sis de, Balıkçılar da bu hınçla yazılmıştır. Bir Lahza-i Teahhür şiirini yazmaya kadar götürecek bu hıncı ile değil; fakat “öfke”siyle şiir dünyamda daima bir karşılığı vardır Fikret’in. Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın estetik ve siyasi düşüncelerini ise sadece Kemalist-Memleketçi şiire karşı verdikleri mücadeleden dolayı kendime yakın bulurum. Yoksa bu iki şairin de şiir ve fikir dünyamda hemen hemen hiç yeri yoktur. İlk soruya verdiğim cevaptan da anlaşılacağı üzere 1940 ve 70 toplumcu (=protest) şairlerinin de şiirimde bir karşılığı yok. Onlar benim için şiir tarihindeki verilerdir. Belki Attila İlhan’ı ayrı tutabilirim bir nebze. Çünkü İlhan, hemen her dönemde, “CHP şairi” ve “rejim şairi”  suçlamalarıyla karşılaşsa da, ne Kemalist-Memleketçi ne de Batıcı-Marksist bir şair olmuştur. Bugün hâlâ ondan bahsetmemizin nedeni, her şeyden önce Batıcı-Marksist şairlerin kof sloganik şiirlerine yüz vermemesinden kaynaklanıyor.

Akademinin “toplumcu-gerçekçi” şairler dediği kişiler arasında bir tek İsmet Özel’i kendime yakın bulurum. Yalnız şiir estetiği açısından değil, siyasi düşünceleri ile de beni en çok etkileyen isimdir Özel. Birinci soruda söylediğim ethos ve pathos ilişkisini Türk şiirinde en iyi anlayan ve kavrayan isim İsmet Özel’dir. Bu sebeple onu diğer tüm toplumcu-gerçekçi şairlerden ayrı bir yere koymak gerekiyor.

Literatürde protest şairler olarak geçmedikleri içim burada Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan’ın adını anmam tuhaf olabilir. Fakat ben bu isimleri de protest tavır bağlamında etkilendiğim kişiler arasında saymak istiyorum. Sanırım Uyar’ın ilk soruda örnek olarak verdiğim dizeleri bile bu düşüncemin kanıtı olabilir. Karakoç’un protest tavrı ise; kulağını, bastığı toprağa yapıştırmayan kişilere karşı bir mücadeledir. Bu mücadelenin kolları İstanbul’dan Cezayir’e veya Batılı ülkelere kadar uzanır. Tabii çoğu kez anlattıklarını, söylediklerini örtük bir şekilde verdiği için, Karakoç’u biz hep, mistik bir şair olarak ele alıyoruz. Ece Ayhan’ın durumuysa biraz daha farklı. Aslında Devlet ve Tabiat yayımlandığından beri ona protest şair yakıştırması yapılır. Bu yönüyle de hiç olmadığı kadar popülerdir günümüzde. Sol tandanslı her sokak eyleminde en çok ondan dizeler yazılıyor yollara, duvarlara, banklara… Bundan elli yıl önce böyle bir şeyle karşılaşamazdık. Peki, elli yıl önce kimlerin şiirleri slogan olurdu eylemlerde? Hiç şüphesiz Nazım Hikmet ve Ahmed Arif’in. Bugünkü gençlerin (=okurların) Ece Ayhan’ı Nazım Hikmet ve Ahmed Arif’in önüne koyması değişen estetik beğenilerimizin önemli bir örneği.

"Biz ki aşktan ödü kopanlar çağında yaşıyoruz artık" ve daha birçok dizenizde "Çağ" ile ilgili tespit ve şikâyetleriniz var. Bulunduğumuz çağın getirdiği bu yabancılaşma eğilimine karşı şiire ve şaire neler düşüyor?

Öncelikle, Yabancılaşma deyince kimleri anlamalıyız? Hegel ve Marks’ı mı, Dostoyevski ve Kafka’yı mı, Meursault ve Stephen Dedalus’u mu?

Hadi Türkiye’ye bakalım. Ahmet Haşim’i mi; Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı’yı mı, Demir Özlü ve Ferit Edgü’yü mü, Turgut Uyar ve Edip Cansever’i mi?

Yoksa Hz. İbrahim’i mi?

Hiç şüphesiz bu isimlerin hepsinde –Hz. İbrahim dâhil – Yabancılaşma kavramının bir izdüşümünü görebiliriz. Hâlbuki Yabancılaşma, özü itibariyle Marksist literatüre ait bir kavram. Ahmet Oktay’ın demesiyle, her kilide uyan bir anahtar haline geldi zaman içinde. Tabii biz bugün Yabancılaşma’yı sanat ve edebiyat için kullanıyoruz. Yabancılaşma’yı; ister emek, ister nesne, ister tür bağlamında ele alalım, sonuçta insanın hayatına dair bir “anlam kaybıyla” karşılaşırız. Bu anlam kaybıyla insan (=şair) ister istemez iç dünyasına dönecektir.

İç dünyaya dönmek, bizim gibi Doğu toplumlarında çoğu zaman, yeniden ve daha güçlü bir şekilde doğmayı ve halka karışmayı temsil eder. Ancak günümüzde içe dönmek, bırakın daha güçlü bir şekilde doğmayı, salt mite yaslanan soyut bir edebiyatın, şiirin ortaya çıkmasına neden oluyor. Şiirimizde 80 Kuşağı işte böyle soyut ve mit’çi bir kuşaktır. Bu şiirin de içinde “insan” ve “tarih” yoktur. İçinde insan ve tarih olmayan metinlere –büyük harfle- Şiir diyemiyorum ben. Bu anlamıyla ilk soruda örnek verdiğim, “Saçaktır yosunları iki su…” dizesiyle başlayan metni, toplumsal içerikten yoksun olduğu için şiir olarak düşünemiyorum. “Toplumsal” dediğim zaman, akla yalnız Marksist literatüre ait bir kavram gelmesin. Örneğin Turgut Uyar’ın Toplandılar kitabı tam anlamıyla toplumsal bir eserdir. Ama onu, Marksist Estetik dâhilinde ele alamayız.

Günümüzde Yabancılaşma deyince benim aklıma ilk elden teknolojik gelişmeler geliyor. İşte, sosyal medyanın bütünüyle hayatımızın vazgeçilemez bir parçası olması, tüm iyi niyetlerin ötesinde kapitalist bir biçimdir. Çünkü çağdaş teknolojilerin ve çağdaş bilimin bir ürünü olan sosyal medya, insanları bir geriliğin içine çekiyor. Bu da, şairler nezdinden Yabancılaşma duygusunu ortaya çıkarıyor.

İnsanın, kendinden uzaklaşmasını yani Yabancılaşmasını sadece sosyal medyayla açıklayamayız elbet. Bugün hangi şair kendini tam anlamıyla şiirine verebiliyor. Sanırım akranım şairlerin hayata dair öncelikleri arasında otomobil ve ev almak şiirden önce geliyordur. Toplumun otomobilleştirilmesi; şiiri, hayatının merkezine koyan şairlerle, toplumun göreneklerinin çarpışmasına neden oluyor.  İşte, şair, şiiri hayatının merkezine koyarak, bütün dünyanın sorumluluğunu omuzlarında hisseder. Ama gelin görün ki kendi mahallesi yani şairler bile onu anlamaz ve sonucunda Yabancılaşma kaçınılmazdır.

Bu dediklerimle Yabancılaşma’yı matah bir şeymiş gibi göstermeye çalışmıyorum. Çünkü en nihayetinde şair, varlığı ve çağın gerçekleri arasında da kalsa yoluna devam etmeyi bilmelidir. Kimileri “Çağrılmayan” olmak isteyebilir, kimileri annesinin cenazesinde ağlamayabilir; ama Türkiye’de yaşıyorsak ve kendimize Türk şairi diyorsak “hedefsiz” olamayız ve varlık nedenimizi unutamayız.

Benim şiirimdeki, “Çağ” ile ilgili şikâyet ve tespitlerim, Türk şairinin; kayıtsız, tavırsız, aidiyetsiz ve umursamaz olamayacağına, “bana ne” düşüncesine teslim olamayacağına dairdir. Çünkü ben Türk şairi olarak, insanın insan için bugün dahi bir şeyler yapabileceğine inanıyorum. Bir gerçeği dile getirmekten kaçınmakla, aşktan ödü kopmak burada aynı düşüncenin ürünüdür. Toplum, varlık nedenini unutmuş olabilir, otomobilleştirilmiş olabilir. Bundan, ister istemez, şair de payını alır. Fakat şair içinde bulunduğu durumun farkındadır. Tek derdi, site içinde ev almak olan birinden ayrıldığı nokta burasıdır. Burası şairi soyut şiirden kurtarır, uzak tutar.

Kısacası çağımızda şairi düşen, ölüm-yaşam arasındaki gerginlikten yaşamı seçmektir. Geçmişe, yani nostaljiye takılıp kalmamalı ve gelecek adına bugünü es geçmemelidir. 80 Kuşağı, geçmişe takılıp kaldığı için topluma Yabancılaşmıştır, ürünleri soyuttur. Varoluşsal sancılar arasında gidip gelir; iletişimsizdir.

Çağa karşı, Yabancılaşmaya karşı benim yapmaya çalıştığım şey 2010 yılında ilk şiirim yayımlandığından beri devamlı şiir üzerine düşünmek ve üretmektir. Çünkü şairin, önce kendine sonra topluma bigâne kalmamasının yolu düşünmek ve üretmekten geçer.

Şiirinizi kurarken nelere dikkat edersiniz?

Öncelikle, 2010 yılından beri şiir yayımlıyorum ben, yani on yıldır. Kendimden önceki şairlerle kıyaslayınca neredeyse “hiç”; ancak akranlarımı göz önünde bulundurunca kıymet-i harbiyesi olduğunu düşünüyorum bu sürenin. O yüzden şunu rahatça söyleyebilirim. Her türlü kuram ve tekniğin ötesinde şiiri kurmayı, oluşturmayı ve bunu yaparken de nelere dikkat etmem gerektiğini bu on yıl içerisinde yaza yaza öğrendim, öğreniyorum!

Şiir kurma meselesinde bildiğiniz gibi pek çok farklı görüş var. Bu görüşlerin en meşhur çalışmasını Edgar Poe vermişti zamanında. O kusursuz “Kuzgun” şiirini açıkladığı yazısı… Ondan sonra Valery, Mayakovski, Enzensberger gibi şairler de bu konuda kalem oynattı. Bilirsiniz yirmi, otuz yıl önce bizde de çok hararetliydi bu konudaki tartışmalar. Enis Batur ve Hilmi Yavuz’un karşılıklı yazıları mesela…  Tabii daha eskiye de götürebiliriz. Poe, bahsettiğim yazısında ne diyordu peki? “Yazar, eserlerinin oluşum sürecini anlatabilse keşke. Bu okuyucular için çok öğretici olur.” diyordu. Şunu da ekleyerek: Kibirli yazarları, eserin oluşum sürecini okuyucuyla paylaşmanın düşüncesi bile korkutur!

Esasen ben de Poe gibi hareket ediyor ve şiiri kurarken işimi rastlantıya bırakmamaya çalışıyorum. Açıkçası salt rastlantılarla ya da otomatik yazma ile şiir kurmaya da çok inanmıyorum. Dadacıların veya Sürrealistlerin şiirlerinde dahi alttan alta bir plan, program, hesap olduğunu seziyorum, birçokları gibi. Kim söyleyebilir İlhan Berk’in şiirlerinde bir “hesap” olmadığını. Buradaki hesap kelimesi menfi bir anlamda kullanmıyorum elbet. Kullanamam da. Çünkü ben de şiiri kurarken bu hesaba çok dikkat ederim. Ancak bir Mayakovski gibi şiir kurma işini tamamen tekniğe, kuramlara ve ideolojilere bırakmam, tıpkı tamamen rastlantıya bırakmadığım gibi. Çünkü bu ikisi de sanat için çok tehlikeli ve yersizdir. Şiiri tamamen tekniğe bırakmak yazdıklarımı “nesne” kılar. Rastlantıya bırakmaksa bir takım hezeyanların, şaklabanlıkların ortaya çıkmasına neden olur.

Biraz daha düşününce, bu tarz yaklaşımlar ister lirik ister siyasi olsun, şiiri “güdümlü” bir hale getirmez mi?

Kimi arkadaşlarım, “yazdığım şiire aylar sonra baktığımda, bunu ben mi yazmışım, nasıl yazmışım, hiç hatırlamıyorum bile!” gibi sözler söylüyorlar. Ben bunu samimiyetsiz, bir popçu edasıyla gayri ciddi buluyorum. Zaten şiiri kurarken rastlantıyla mümkün mertebe arama mesafe koymamın nedeni de büyük oranda budur. Yoksa “korku” ve “karamsarlık” anlarında yazdığım bazı şiirlerde pekâlâ rastlantısal kelimeler olabilir. Fakat dediğim gibi, şiirin oluşumu sırasında, yazdıklarımın hiçbir görüşün ve kuramın örneklenişi olmamasına çok dikkat ediyorum.

Tabii benim burada söylediklerim bir “kural” değil. Tıpkı Poe, Valery, Mayakovski, Barthes gibi isimlerin dedikleri gibi…

Şöyle toparlayayım. Şiir kurarken ben de, -inancımın da bir gereği olarak- ilhama(=vahye) inanırım. Herhalde, yine inancımın gereği hep “vasat” olanın peşindeyim. Bu sebeple iham kadar, “gözlem” de şiiri kurarken dikkat ettiğim bir noktadır. Hangi şairdi tam hatırlamıyorum. Behçet Necatigil olabilir. Şiir, tamamen iç sesin veya tamamen metalik bir sanatın hâkimiyetinde olmamalıdır, diyordu.

Tüm bunlarla birlikte, yeri gelir bir şiiri günlerce kafamda “taşırım.” ben. Kaç birim, kaç dize olacağını dahi kafamda kurarım, belirlerim. Çünkü zihinsel yoğunlaşma şiir kurma konusunda neredeyse her şeydir. (Her şeydir!)

Şiirinizi beslediğiniz yerli ve yabancı kaynaklar nelerdir?

Benim bu soruya verebileceğim “yeni” bir cevabım yok ne yazık ki! Aslında bu sorunun herhangi bir şaire yeni bir şeyler söyleteceğini de düşünmüyorum. Dünden bugüne hemen hep aynı cevaplar verilmiştir bu gibi sorulara. Sürekli aynı isimler ve kitaplar; aynı kuşaklar ve dönemler anılır sıkı sık. Edebi, siyasi, tarihi, felsefi metinler ya da resim, müzik, sinema… Fark etmez. Tüm şairlerin kaynakları aşağı yukarı aynıdır. Belki o kaynakları algılama konusunda farklılıklar olabilir. Zaten bu farklılıklardır şiirde belirleyici olan. Artık günümüzde kıyıda köşede kalmış ne bir isim ne de bir kuşak var. En fazla bunları yeniden yorumlarız. Yahut yorumları yorumlarız. Birkaç cümleyle özgün(!) tavrımızı ortaya koyarız. Bu kadar. 2020 yılında herhangi bir şairin okuduğu kitap ya da ismi, başka bir şairin bilmemesine imkân yok. Bu nedenlerle söyleyeceğim şeyler “yeni” olmayacak. Tekrara düşmek de istemiyorum. 

Gerçi şu da var.

“Edebiyat ortamında” bunca isim, bunca kaynak dolanıp duruyor; ama hâlâ bizim kuşaktan kimi arkadaşların çok sınırlı bir kaynaktan beslendiklerini görüyorum. Beslendiğim herhangi bir kaynaktan belirtmeyeceğim dedim, evet. Fakat bu minvalde, çokça “kaçındığım bir kaynağı” söyleyebilirim. Mitoloji! Tamam, mitoloji bir kaynaktır. Ancak mit en nihayetinde, insanüstü dünyayı açıklamaya çalışmanın en ilkel halidir. Bu ilkelliğe saplanmanın ve fazlaca bir anlam yüklemenin anlamı yok.  Ama bugün öyle şiirler okuyorum ki, sanki bunları yirmi beş yaşında biri yazmamış da elli yaşında bir şair yazmış. Sanki elli yaşında bir Melih Cevdet var karşımızda. Yani önceki örnekleri sarsmıyorlar, yerlerinden kımıldatamıyorlar. İlkel olanı, yine ilkel bir şekilde kullanıyorlar. İşte ben mitolojiyi uzun, çok uzun zamandır bir tıkanmışlık noktası olarak görüyorum bu nedenle. Genç şair, mitoloji “belası” yüzünden daha baştan kaybediyor.  Bugün Kibele demenin, Pan demenin, Demeter demenin nasıl bir karşılığı var edebiyatımızda ve hayatımızda. Belki edebiyat ortamında “iş yapar” bu şiirler. Ya hayatımızda? Toplum ve insanda karşılığı olmayan bir metin şiir değildir maalesef.

*

(Belki bu söylediklerim de kendince bir cevap olmuştur.)

6. Daha önce dergicilik ve editörlük yaptınız. Sizce Türkiye'de bir edebiyatçı için dergiciliğin zorlukları nelerdir?

Eğer lisans yıllarımda arkadaşlarımla yayımladığımız bir fanzini saymazsak Kanon 2010 benim “profesyonel” anlamda ilk dergi deneyimim oldu. Profesyonel dedim, çünkü bugün bir dergi çıkarmak kelimenin tam anlamıyla profesyonel bir iş. Görüyoruz, dergicilik artık kimi çevrelerce tamamen kâr işine dönmüş vaziyette. Geçenlerde Cemal Süreya’nın Papirüs serüveni ile ilgili yazılar okuyordum. Gerek Tomris Uyar gerek Muzaffer Buyrukçu maddi anlamda çok da iyi olmamalarına rağmen aşkın bir istek ile dergiyi çıkarabildiklerini söylüyorlardı. Yani ne maddiyat ne de okunurluk açısından öyle büyük büyük beklentilere girmiyorlar. Farkındalar yani, bu dergiyi bir avuç şiir sever okuyacak, ötesi yok. O şiir severler de kuvvetle muhtemel zaten yazan çizen kişiler. Buna rağmen dergicilik, gereksiz bir romantizme kapılıp, tamamen amatör ruhla yapılacak iş de değil. Bir kere yola beraber çıktığınız insanları iyi seçmeniz gerekiyor. Şiiri, gelip geçici bir heves yahut “reklam” olarak gören insanlarla çıkacağınız yol çok da uzun ömürlü olmaz. Evet, dergiciliğin büyük maddi sorunları var. Birçok dergide yayın kurulunun cebinden çıkıyor tüm giderler. Dağıtım sorunları var. Baskıyla ilgili sorunlar var. Dağıtımcılarla ilgili sorunlar var. Ki dağıtımcı meselesi çok büyük sıkıntıdır. Çünkü dağıtımcılar, onlar olmadan –Serkan Işın’ın demesiyle- koca bir hiç olduğumuzun farkındalar. Onu da, internet satışına ağırlık vererek kapatmaya çalışıyor neredeyse her dergi. Ne yapalım, ülkede şairler, öğretmenler, akademisyenler bile dergi okumayınca böyle oluyor!

Ancak benim dergicilikte gördüğüm en önemli zorluk, biraz önce de dediğim gibi, yola beraber çıkacağınız isimleri doğru seçebilmektir. Yani bunu hallettiğiniz sürece geri kalan hemen her sorun bir şekilde çözülecektir. Halletmediğinizde ise ilk sayıdan tatsızlıklar baş gösterir. Biz Kanon 2010’da bu hataya düştük işte. Derginin daha adını duyurur duyurmaz bir takım şairlerin saldırısına uğradık. Genel itibariyle Natama çevresindendi bu isimler. Kürtçüler…  Açıkçası, biz bu ilk saldırılara gerekli karşılığı veremedik! Niye? Çünkü yola beraber çıktığımız insanlar, gitti bizim aleyhimizde atılan tweetleri beğendi! Bu küçük bir örnek gibi görünebilir fakat “sembolik değeri” yüksek. “Bu kitap küçüktür, ama gücü büyük” diyordu yazar. Tıpkı bunun gibi. Ama menfi anlamda! Anlatabiliyorum değil mi? Yani bunu yapan kişi –en iyi ihtimalle- demek istiyor ki, “Bu dergi benim için basit bir heves, basamak. Benim asıl amacım kültürel iktidarı elinde bulunduranların yanında yer alabilmek.”  Kısacası, daha mutfaktaki kişiler dergiye sahip çıkmıyor. Okuyucudan ne bekleyebiliriz, Twitter kullanıcısından ne bekleyebiliriz. Ben buna hüsnü zan ile yaklaşamıyorum…      

Benim Kanon 2010’dan beklentim, şiir ortamındaki “Türkçe şiir” ya da “Türkiye edebiyatı” diyen tüm kriptoları (Kürtçü, Liberal, Türkiyeci…) gün yüzüne çıkarmaktı. Çok şükür Kanon 2010 tam bir turnusol görevi gördü bu anlamda karşısına “Türk şiirini” almış herkesi tek tek ortaya çıkardı. Üstelik daha ilk sayıdan. Şiir hayatımın başındayım. Allah nasip ederse ömrümün sonuna kadar edebiyatın içinde kalmak istiyorum. Bu isteğimin elbette nefsimi besleyen bir tarafı da var ve ömrümün sonuna kadar benimle gelecek. Fakat benim şiirden muradım, Kanon 2010 sürecinde olduğu gibi, Türk şiirini yani Türkiye’yi müdafaa etmekten başka bir şey değil. Ve şundan da eminim ki günün birinde yolumuz Kaan Eminoğlu ile bir kez daha kesişecek, bir derginin mutfağında. Çünkü Kaan, “antika halılarını” ve “otomobilini” Türk şiiri için satmaya dünden razı bir arkadaşımız.

Şimdiyse Budak’ın mutfağındayım.  Burada da her dergideki gibi sorunlar var elbet. Kanımca, “süreli” çıkamamak şu anki en önemli sorun. Ama dün olduğu gibi bugün de, arkasında bir yayınevi olmayan tüm dergiler için geçerli bu.  Budak’ın amacı da Kanon 2010’dan farklı değil. Karşımızda yine bindir kılığa girmiş kriptolar var. Bundan şikâyetçi değilim. Bilakis, onlarla yazın dünyasında mücadele etmek şiirime ve bana güç veriyor.

Sorunuzun sınırlarını çokça ihlal ettiğimin farkındayım. Fakat Türk şiirinde işler böyle yürüyor. Akif, Namık Kemal, İsmet Özel, Cemal Süreya, Cahit Zarifoğlu ve Sezai Karakoç gibi daha birçok kişinin yayıncılıktaki en büyük sıkıntısı bu söylediklerimdi çünkü. Maddi ve teknik sıkıntılar çok sonra geliyordu…

Toplumsal sorunlar şairi ne ölçüde etkiler? Şairin öncü rolünün etkisine inanıyor musunuz?

Kimi ülkelerde şair ile toplumu, toplumsal meseleleri birbirlerinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Bu, “varlık gücünü şiirden alan” Türkler için de geçerli elbet. “Varlık gücünü” diyor İsmet Özel. Çünkü bugün üzerinde yaşadığımız topraklarda, şair her zaman öncü bir rol üstlenmiştir. Yani Yunus Emre’nin, Anadolu’nun Türklere vatan kılınmasındaki öncü rolünü kim inkâr edebilir. Bakın ilk soruda Pir Sultan Abdal’ın dizelerini örnek verdim. Herhalde toplumsal sorunlar karşısında şairin tavrını en güzel şekilde özetler o dizeler. Hemen aklıma gelen bir başka örnek de Divan şiirinden, Taşlıcalı Yahya’nın “Şehzade Mustafa Mersiyesi.” Örnekler çoğaltılabilir. Çoğalttıkça, şairin toplumsal sorunlarla ne denli iç içe olduğu ve bunlardan ne kertede etkilendiği daha net görülecektir.

Bu durum yalnız bize mahsus değil elbet. Neredeyse tüm milletlerde, dini törenlerdeki ilahiler ve dualarla ortaya çıkmıştır şiir. O dini törenlerdeki şamanların(=mistik önderler) bugünkü rolünü şair üstlenmiştir. Tabii çoğunlukla seküler bir halde… İşte şairin toplumsal sorunlar ve gelişmelerle ilintisi bahsettiğim dönemlere kadar gidiyor. Şair o zaman da öncüydü bugün de. Bakmayın günümüzde şairleri müzelik etmeye çalışanlara.

Şair de herkes gibi bir yurttaştır, vatandaştır. Şairliği dışında edindiği bu görevler onu zaten toplumsal gelişmelerden koparamaz. Şair istediği kadar bireysel, bireyci olduğunu söylesin yine de toplumdaki olaylardan bütünüyle soyutlayamaz şiirini. Çünkü kendisi de o toplumda yaşar. Bu bakımdan ne kadar çabalasa da -hiç olmazsa kolektif bilinçaltından dolayı- tüm bağlarını koparamaz toplumla. Gördük, onca soyut ve bireyci şairler Gezi’den sonra “devrim” şiirleri yazmaya başladı. 15 Temmuz’dan sonra da “zafer” şiirleri yazdı, aynı edebi görünüşe sahip kişiler. Bu örneklerde de görebileceğiniz gibi, şiir toplumun içinden çıkıyor ve yeri geldiği zaman yine topluma dönüyor.

Şairin öncü gücünü kabul etmek, onun, elinde sihirli bir değnek taşıdığı anlamına gelmez. Zaten dünyayı sihirli değnekler de kurtarmaz. Finleri Kalevala kurtarır, Türkleri ise Mehmet Akif’in dizeleri…

Şair yepyeni düşünceler getirebilir şiire. Ama o yepyeni düşüncelerin içinde, yaşadığı toplumun ve kültürün sorunları yoksa şairi başarılı sayamayız. İçinde toplum olmayan bir şiir, Eliot’ın demesiyle, daha doğmamış bir kültürü özlemekten başka bir şey değildir. Bu söylediklerimin yanlış anlaşılmaması için şunu da söyleyeyim hemen. Şair, her ne kadar içinde yaşadığı toplumun sorunlarını dile getirse, bir sözcü bir vaiz görevinde olmamalı hiçbir zaman. Toplumun sorunları dile getirmek, şairin toplumu “onayladığı” anlamına gelmez çünkü.

Toplumsal meselelerle şair arasındaki ilişkiye dair şöyle bir örnek vereyim. Heves dergisini muhakkak bilirsiniz. Bu derginin mutfağı solcu şairlerden oluşuyordu. Ama zaman zaman Ahmet Murat, Zeynep Arkan, Ali K. Metin, Ömer Yalçınova, Mustafa Celep, gibi sağ tandanstan kişileri de görüyorduk dergide. Aynı şekilde İtibar’da da Efe Murad, Gonca Özmen, Haydar Ergülen gibi sol’a yakın isimler vardı. Peki, şimdi düşünelim. Heves benzeri bir dergide Gezi’den sonra sağcı veya sağ’a yakın bir şairi görebilir miyiz? 15 Temmuz’dan sonra da İtibar kabilinden bir dergide solcu şairleri?  

İşte toplumsal olayların şiire ve şaire etkisine dair ufak ama sahici bir örnek!

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

ZEYNEP YOLCU-SÜLEYMAN İLERİ’YLE SÖYLEŞİ

SÜLEYMAN İLERİ’YLE SÖYLEŞİ
Hazırlayan: Zeynep Yolcu

Süleyman İleri'nin 2018 yılında yayımlanan Kırmızı Mürekkep şiir kitabı üzerine söyleştik. Şair “Giderek daha teknolojik hale gelen dünyada her şey nasıl da hızla gelip geçiyor. Uçaklar, trenler, otomobiller durmaksızın içimizden, ömrümüzden geçiyor. Bir şekilde hep bir şeylere, bir yerlere yetişmeye çalışırken buluyoruz kendimizi. Bu telaş içinde unuttuğumuz, fark etmediğimiz, yarım bıraktığımız o kadar çok şey var ki.

Bana kalırsa geçmiş veda edilmesi gereken değil; sindirilmesi gereken yaşantılarımızı içerir. Ben geçmişi yarım bıraktığım bir şiir gibi tekrar açıyorum, onarıyorum, içselleştiriyorum veya kendimden koparıyorum.” dedi. Son dizeye kadar şairin yüksek sesli şiirleri devam ediyor. Sosyal Hizmet Uzmanı Şair Süleyman İleri şiirlerinin merkezine aldığı 'insanlık' üzerine söyleşisi ile Edebiyat Daima'da.

Gölgedekinden

Son treni kaçırır gibi

Yıkılan köprünün ardında kalır gibi

Baktım arkanızdan.

Yakından ne güzelsiniz

Başka bir dünyayı çağırır gibi

Hüzünle sevdayı ayırır gibi

Adlarınız, adımlarınız.

Renkler, sesler ve yüzler karışıyor gecenin hilesiyle.

Kitabınızın başlığı Slavoj Zizek'in kısa hikâyesini hatırlattı, belki biliyorsunuzdur. Sürgün de mavi ile yazarsa mektubu doğrudur dedikleri kırmızı ile yazmışsa mektubunu yalandır. Şiirlerinizi okurken ilk dizelere acaba şairin gizlediği şifreler var mı diye arayacaktım. Ama bizlere konuları olduğu gibi aktarmışsınız. Siz kitabınızın başlığı ile ilgili bir şeyler söylemek ister misiniz?

Ben daha ziyade klasik eserlerden beslendiğimi söylemeliyim. Zizek’in de içinde bulunduğu post-modern veya post-modernizmden oldukça etkilenmiş olan düşünce çevresi de esasen bu klasik kaynakları başka türlü okuyarak bize tekrar sunuyor diyebilirim. Yani aslında kitabın başlığını koyarken Zizek’ten değil Zizek’i de etkileyen dünya folklorundan esinleniyorum. Fakat bir farkla; post-modern düşünürler gibi insanlık tarihini, kuramları reddederek değil. Tersine oradan çıkmaktan mutluluk duyarak…

Doğrudan başlığa gelince. Şairin yürüdüğü yoldan, söylemlerinden ve yazdığı her şeyden sorumlu olduğunu düşünüyorum. Yazdıklarımın arkasında durmalıyım. Bütün anlamların örselendiği böyle bir dönemde yolunuzu bulmaya çalışıyorsanız, emin olduğunuz ilk gerçeklikle yazmaya başlamalısınız belki. Bu yüzden damarlarımda hissettiğim o akışkanlıkla, kırmızı mürekkeple yazmaya başlıyorum. Hepimizdeki en ilkel gerçekle.

Şiirde şifreler olabilir. Ama sadece şairin ve bir avuç şiir elitinin anlamlandıracağı kapalı şiire mesafeli olduğumu söylemeliyim. Özellikle son yıllarda katmanlı şiirle karmaşık yazılmış şiirin birbirine karıştırıldığını düşünüyorum. Sade şiir de katmanlı olabilir. Ben şiirlerime alt metinleri yüklerken en sade şiir okurunu da şiire çekmeyi amaçlıyorum.       

 

Sizi kentte görüyoruz sokaklara çağrınız var ama bir yandan gök ve toprağı şiirleriniz de yüceltiyorsunuz ki değerleri bilinsin istiyorsunuz. Uzakların türküsüne eşlik etmek nasıl bir duygudur?

Bir türkü söyleniyorsa hiç dayanamam, eşlik ederim. Fakat sadece o değil. Ben uzakları yakın kılmak, burada kılmak istiyorum. Kapitalizmin; işçileri, köylüleri, aydınları, kadınları, yaşlıları, engellileri, çocukları, canlıları, ağaçları, nehirleri, yıldızlı gökyüzünü dışlayan sorunlu kentleşmesinin kaderimiz olmadığını düşünüyorum. Ne diyordu Turgut Uyar: “İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım”. Ben de şöyle diyeyim o halde: Kenti ve doğayı bir arada sevebiliriz göğe bakalım.

“Metafizik Zelzele”  dizlerinde hatta kitabınızın genelinde bir huzursuzluğunuz var. Bu sorunların insanlardan kaynaklı olduğunu anlıyoruz. İnsanların sorunsuz yaşaması için daha ne kadar şiir yazılması gerekir?

“Zıtlar birdir ama böylesi değil/ Metafizik bir zelzele bizimkisi” diyor şiirin adının geçtiği dizelerde. Metafizik Zelzele şiiri aslında diyalektik yanlısı olarak, idealist felsefeyi hicveden bir şiir. Huzur veya denge de yine aynı metafizik felsefeyi çağıran kavramlar. Oysa Herakleitos’tan bu yana her şey akar diyoruz. Her şey durup dinlenmeden değişir. Huzur daha çok bir temenni olabilir belki. Değişim bir dengesizlik ve dolayısıyla huzursuzluk işidir. 

Bir diğer meseleye gelince. Sorunsuz yaşam bir ütopya tabi. Yaşamın olduğu yerde çözülmeyi bekleyen sorunlar hep olacak. Fakat bundan daha iyi bir yaşama giden yolda, sorunlarla baş edebilmek için ne kadar şiir yazmak gerekir sorusundan çok; hangi şiiri, nasıl yazmalı sorusunun daha kıymetli olduğu kanısındayım. 

Bir kuş geçti üstümüzden;
Endülüs'ten, Bağdat'dan, Şam'dan, Kudüs’ten...
Yorgun kanatları dokundu saçlarımıza.


Şimdi yorgun kuşlar nereye yol almalıdırlar?

Şair ve şiir de tıpkı kuşlar gibi yollarını engin bir sezgiyle bulurlar. Bulacaklardır… Bana kalırsa her şeyden önce, içinden çıktıkları coğrafyayı, tarihi, sosyolojiyi içselleştirmeli insan. Çünkü nereye gidebileceğim, heybemde neyi, ne kadar biriktirdiğimle doğrudan ilgili.

Ah bu yangın sessizliğini duymuyor musun çocuk.
Bırak bu muzip halleri.
Erken çiçeklermiş dallarını esirge kıştan.
Sevincini çalarlar.
Seninki durursa eğer hangimizin kalbi dayanır?
Değilsen bile kederli görün.
Neşeye hiddetle düşmandır onların, hiç bilmez misin?

Sevincin kursakta kalmayacağı gülmenin bol olduğu bahar vakit ne zaman olacak?

Ekmek almak için evden çıkan bir çocuğun, aylak adımlarla ve ekmeği dişleyerek evine dönebildiği zaman belki…

Senden kaçıp kaçıp
Dönüp dolaşıp
Yine sana geliyorum
Söyledikleri kadar varmış.
Macellan'a lanet ediyorum.

Şiirlerinizin arasında tek sövgü olduğunu söyleyebilirim. Macellan'ı affedebildiniz mi?

Macellan kavgada araya girmeye çalışırken nasibini alan eski bir arkadaş sadece. Kendisiyle iyi geçiniriz esasen.

Adam doldurdu rüzgârı kanadına
Uçmak sevdasıyla
Bıraktı kendini bir uçurumdan.
Fakat gel gör ki rüzgârın haberi yoktu bundan

Çocuk kelimesi aslında şiirlerinizin arasında metafor olarak kullanmışsınız. Okuyucu şiirleriniz ile karşılaştığında bana hak vereceklerdir. Bu çocuk geleceğini inşa edememiş büyük adamların hüzünlü yüreklerine verilen ad sanki. Ve yukarıdaki dizelerde adamın dayanamadığını gördük. Bütün çocukların yolu bu mu?

Bu şiirin adı “Delinin Nedensiz Gidişi”. Her mahallenin, köyün bir delisi olur. Bence o deliler mahallenin düş yanıdır. Bir filozofla, şairle, ressamla arasındaki mesafe bir adım kadardır. Delinin bizi terk etmesi kentin düşlerimizi alt üst etmesi, mahallemizi yutması anlamına geliyor. Başka yere varsalar da bütün çocukların yolu buradan geçiyor ne yazık ki. Deli bu işte, bir bakarsınız çıkar gelir. Çıkıp gelmesi için çalışmalı.

Çocuklara, işçilere, kadınlara şiirleriniz de yer vermişsiniz.  Kirpiklere kadar kan kusturan sebep nedir? Sizler Sosyal Hizmet Uzmanı olduğunuz için bireylerin sorunlarına dâhil söyleyeceklerinizi merak ediyoruz.

Bağışla artık kendini,

Ki hayat ve insan bağışlasın seni.

Kan sızıyor kirpiklerimizden,

Kim bilir hangi kadın vurulmuştur şimdi.

Aslında Sosyal Hizmet Uzmanı olduğum için böyle düşünmüyorum. Böyle düşündüğüm için Sosyal Hizmet Uzmanı olmak istedim. Bu nedenle şair olmak istiyorum. Bunlar sadece bireysel değil toplumsal sorunlarımız. Ben tek başına mutlu olunabileceğine kesinlikle inanmıyorum. Mutsuzluk bulaşıcı, mutluluk iletkendir…

Şiire konu olan kadına yönelik şiddet bireysel bir sorun değil, hepimizin açık yarası. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ülkemizin ve dünyanın bütün diğer sosyal sorunlarıyla doğrudan ilişkili. Kısaca şunu söyleyebilirim; engin bir duyarlılıkla, hepimizin ortak emeğiyle, bilimle, sanatla kötülüğe karşı çalışmalıyız. 

'Koşun,  koşun duydunuz mu? Şairi vurdular' dizelerinden sonra şiirlerinizin kitap içindeki sesi daha da yükseliyor. Ölen şairler için kimler ah etmelidir?

Bir şair vurulmuşsa hepimiz kanıyoruz demektir”. Ah etmemek olmaz.  

Kırmızı Mürekkep iki bölümden oluşmaktadır. Ve. Söylence bölümünde Şair ile A. Anlatıcı, B. İşçi, C. Şair, D. Kentli,  E. Seyirci, F. Madenci, B. Şair var. Başka kitabınızda bu karakterler bir araya gelecek mi?

Ben zaten onların bir araya gelmesi için yazıyorum. Daha güzel bir dünya ancak böyle mümkün çünkü…

Kitabınızı anneniz Ümit, babanız Halil'e armağan etmişsiniz. Söyleşimizi onlar için bir şiir ile sonlandırmak istiyorum. Onların adına özellikle yazdığınız bir şiiri söyler misiniz?

Annem ve babam emekçi insanlar. Başka koşullarda yaşasalardı onlar da sanatçı olmak isterlerdi belki. Ben sadece hikâyeye onların kırıldığı, eksik bıraktıkları yerden devam etmeye çalışıyorum. Hep böyle değil midir? Sadece annem ve babamın değil hikâyesi insancıllığa yürürken tökezleyen herkesin dizelerine dizeler eklemek isterim. Yazdıklarımı ve yazacaklarımı yaşamı bin bir sancıyla yeniden doğurmak arzusunda olanlara adamak bana büyük mutluluk verir.

 

 

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

NUMAN ALTUĞ ÖKSÜZ İLE “ELLERİM NEDEN SİYAH” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

NUMAN ALTUĞ ÖKSÜZ İLE “ELLERİM NEDEN SİYAH” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Konuşturan: İsmail Kılınç

İsmail Kılınç: İsmail Gaspıralı “Edebiyat, gıda-yı maneviyemizdir.” der. Bu sözün ne kadar yerinde bir söz olduğunu kıymetli eserler okudukça anlıyoruz. Yazarıyla o eser üzerine söyleşmek ise ayrı bir hazza işaret ediyor. Ayrıntılara gireceğiz tabii ki ama öncelikle bize edebiyat yolculuğunuzdan bahseder misiniz? İnsanların kâğıda, demire ve taşa kıymet verdiği çağda edebiyata sığınmanızı nasıl yorumlayalım?

Numan Altuğ Öksüz: Çocukluk, cennetimiz! Köyün göğünde hayal kurarak; taşa, toprağa, kuşlara bakıp şu dağın arkasında neler oluyor acaba diye düşünerek bir yolculuğa başladım. Yıllar geçti büyüdüm ama o dağın arkasını hep merak ettim. O dağın arkası bir insan, o dağın arkası bir olay yahut durum, o dağın arkası bir ülkü… Merak varsa dikkat artıyor ve insan anlatmak istiyor. “Ne ile anlatmalı?” diye sordum kendime. Bildiğim okumak ve yazmaktı. Yolculuğun adı edebiyat oldu. 2012 yılında ilk öyküm Mahalle Mektebi dergisinde yayımlandı. İlk göz ağrımdır, kıymetlidir Mahalle Mektebi. Daha sonra birçok dergide öykü yayımlayarak söylemek istediklerimi okurla paylaşma şansına eriştim. Şimdi dönüp bakınca epey zaman geçmiş, gitmiş.

Edebiyata sığınmak… Ne güzel bir tabir. Düşünen, hisseden insanın sanatın herhangi bir kolu ile yolu mutlaka kesişir. Çağımız insandan çok şey eksiltse de aklını ve kalbini pusula edinen bireylerin sayısının bir hayli fazla olduğunu düşünmekteyim. Metalaşan ve meta peşinden sürüklenenlere rağmen enseyi karartmıyoruz ve kaleme, kitaba sarılıyoruz. Galiba herkesin ihtiyacı ve mutluluğu elde ettiği şeyler farklı. Bizimkisi edebiyat. “Sığınmak” dedik başta, sığınacak bir limanımızın olması büyük mutluluk. 

İsmail Kılınç: Kitabınıza geçmeden önce modern öykü hakkındaki görüşlerinizi öğrenmek isterim. Türk öykücülüğü sizce nereye evriliyor? İlk çeviriler ve ilk telif eserlerimizden bugüne kadar öykü bir devrim geçirdi diyebilir miyiz? Mesela öyküye olan ilginin arttığı kanaatindeyim. Öykünün serüvenini nasıl aktarmak istersiniz?

Numan Altuğ Öksüz: Evet, öykü -geçmişi hesaba katarak söylüyorum- bağımsızlığını ilan etti. Öykünün büyüyünce roman olmadığının anlaşıldığı, şiirin akrabası olarak açıklanmadığı bir dönemdeyiz. Bu da oldukça hoş tabii. Öyküye olan ilginin arttığı hususunda size katılıyorum. Telif eserlerin günden güne çoğalması, öykünün romana geçiş basamağı olarak algılanmaması, dergilerde öyküye gösterilen alaka ve okurun teveccühü bu söylemi destekliyor. Öykü başladığı yerin oldukça ötesinde bir yerde duruyor artık. Çağımızın zaman algısı düşünüldüğünde modern insanın ilgisinin öyküden yana durması ve kimi okurun “zamansızlık” şikâyetine bir merhem olması da bu genç türün avantajlarından biri olarak karşımıza çıkmakta.

İsmail Kılınç: “Ellerim Neden Siyah” 2019 yılında Ötüken Neşriyat’tan çıktı. Birçok dergide öykülerinizi okumuştuk. Bu, sizin ilk kitabınız. Tabi eser tek bir tema etrafında toplanmıyor. Ancak genelinde Türkiye’yi yakın zamanda etkileyen konuları sezmek mümkün… Bu eserde toplumsal hassasiyetleri ön plana aldığınızı söylesek doğru yapmış olur muyuz?

Numan Altuğ Öksüz: Kitaptaki öyküler tespit ettiğiniz gibi ortak bir tema etrafında şekillenmiyor ama bir kader ortaklığı söz konusu. İnsan odaklı, insanı toplumdaki yeri ile beraber ele aldığım öykülerimi bir araya getirmeye gayret ettiğimi belirtmeliyim. Her zaman söylerim: Dünyayı önemsiyorum. Dünya toz bulutundan bozma bir gezegen değil, üzerindeki her canlıyla bağımın olduğu büyük bir evren. İnsanımıza odaklanıyorum, onlarla konuşuyorum, okurun onları görmesini istiyorum. Yitip giden değerlerimizi özlüyorum, değişen ve değiştirilen mekânlarımızın yasını tutuyorum, doğanın tahrip edilişine ses vermeye çabalıyorum, okurun hafızasında bunların ölümsüzleşmesini temenni ediyorum. Elbette toplumsal hassasiyetlerim var ama hedefim insanın merkezde olmasıdır. Yani dağın arkası bu kitap için insandır. Yıkan, bozan, seven, koruyan, günaha koşan, ağlayan, ağlatan, affeden, güldüren, değiştiren… Siyaha ya da beyaza dair her ne varsa sebep olan biz insanlar değil miyiz?

İsmail Kılınç: Siz dergiler demişken biraz da buradan ilerlemek isterim. Malumunuz dergiler Türk edebiyatının dinamik tarafı… Kitabınız çıktıktan sonra da öykü yayınına devam ediyorsunuz. Zannediyorum son öykünüzü Söğüt’te okumuştum. Dergiler yazar veya yazar adayları için bir okuldur. Nitekim sizin de editörü olduğunuz Edebice dergisi edebiyat dünyamızda çok kıymetli okullardan sadece birisi… Bir taraftan farklı dergilere metinler göndermek, bir taraftan bir derginin editörlüğünü yapmak bir taraftan da öğretmenlik yapmak sizi zorlamıyor mu? Zannediyorum yazma meselesi sadece “merak”tan öte davaya dönüşmüş. Ne dersiniz?

Numan Altuğ Öksüz: Sondan başlayayım. Evet, merakla başlayan yolculuk bir ülkü ve sorumluluk ile devam ediyor. Anadolu’nun ve diğer tüm Türk topraklarının gökleri öykümde olsun isterim. İlk kitabımızda Anadolu insanının hayatından kesitler sunduk. Belki gelecek kitaplarda Türk coğrafyasının acılarından, sevinçlerinden de bahsetmek kısmet olur. Dergiciliğe gelince… Edebice ailesi olarak titizlikle çıkardığımız dergimizi yirmi üç sayıdır okurla buluşturmaya gayret ediyoruz. Yenilenen ekibimiz genç ve dinamik. Herkes elinden gelenin fazlasını ortaya koyuyor. Söylemeden geçmek istemem, dergimizin çıkmasında ve kitlelere ulaşmasında aslan payı Yaşar Vural ve Sabit Bayar’a aittir. Ben ve diğer editör arkadaşlarım gelen eserleri değerlendirip yayımlanmaları için onay veriyoruz. Dosya konuları için ise tüm yayın kurulu ortak hareket ediyor. Editörlüğün benim açımdan zor olan tarafı gelen metinlerin kimi zaman oldukça problemli olmasıdır. Gerek yazım kuralları gerekse içerik olarak sorunlu metinleri art arda okumak ve yanıt yazmak zihni yoruyor. Ayrıca bu durum yazan bir kişiyi olumsuz şekilde etkiliyor. Tabii söylediğiniz gibi bir de mesleğimizin getirdiği görevleri yerine getirmek zorundayız. Okul dönüşleri zamanı verimli kullanmaya çalışıyorum. Okuma, öykü çalışma ve eser değerlendirme başlıklarını haftaya yayarak bugüne geldik. E tabii bir de yaşamak zorundayız. Umarım bu tempoyu devam ettirebilirim.

İsmail Kılınç: Tekrardan öykücülüğünüze dönmek istiyorum. Öykülerinizde sizin de belirttiğiniz üzere çocukluğunuzun izlerini görmek mümkün. Aslında 90 Kuşağı, doya doya çocukluk yaşayan son kuşaktı denilebilir. Öykülere can suyu veren “yaşanmışlık” duygusu, sanallaşan dünyada bir yapaylıkla karşı karşıyadır diyebilir miyiz? Yoksa her imkân, yenilikler mi getirecek?

Numan Altuğ Öksüz: Çocukluğumun geçtiği yıllar bariz şekilde kalemime yansıyor. İnsan özlediğini anmak istiyor herhalde. Çok sık anıp okuru sıkmak istemem. “Ellerim Neden Siyah?” kitabımızda yer alan öykülerin böyle bir ortaklığı var, doğrudur. Her imkân yenilik getirir elbet. Yapaylık olarak değerlendiremem, etkide bir azalma var diye düşünüyorum. Bu çağda öyle hızlı yaşıyoruz ki herhangi bir şeyi anlamlandıramadan diğeri gelip karşımıza kuruluyor. Kitapları da hızla tüketiyoruz. Okuduğumuz bir metnin üzerine düşünüp çıkarımlar yapıyor muyuz? Her dönem, içinde bulunduğumuz da dâhil, edebiyata bir şeyler katmıştır, katacaktır. Her çağda büyük eserler doğacak ve okurun kalbiyle bağ kuranlar ilelebet yaşayacaktır.

İsmail Kılınç: “Ellerim Neden Siyah?” ismini aynı adlı öyküden alıyor. Öykülerdeki alt metinlerin iletileri gerçekten çok kuvvetli… Benim dikkatimi en çok o çekmişti. Edebî metinler haz almanın ötesinde verdiği iletiler açısından da önemlidir diyebilir miyiz?

Numan Altuğ Öksüz: Teşekkür ederim. Burada yine okur devreye giriyor. Sadece haz almak için okuyanlar da var, metinleri irdeleyip zihnini beslemek için çabalayanlar da. Şahsen yazarların verdiği iletiler olmasa kitap okumak sadece boş vakitleri değerlendirmekten ibaret olur. Oysa okumak bilgiyle, duyguyla yola çıkıp insanın dönüşmesine katkı sunan değerli bir eylemdir. Haliyle yazarların metinlerindeki iletiler oldukça önemli. Yanlış hatırlamıyorsam Kafka’nın bir cümlesiydi: “Bizi ısıran kitaplar okumamız gerekiyor.” İnsanın ufkunu geliştirecek olan iletileri görüp zihin dünyasını geliştirmeye çabalamaktır. Bu da gerçek bir okurun tanımı oluyor.

İsmail Kılınç: Öykülerinizde “insan”ı merkeze aldığınızı belirttiniz. Evrenseli yakalayan birçok yazarda aslında bu anlayış hâkim. İnsan, dolmadan taşamaz. Birikiminiz özelikle dil anlamında öykülerinize yansımış durumda. Öyküye başlayanlar için olmazsa olmaz önerileriniz var mıdır?

Numan Altuğ Öksüz: Kalem tanıdığını anlatırken daha kuvvetli. Memleketinin insanından yola çıkan yazarlar bütün insanlığı kucaklayabilirler. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u, Tolstoy’un Semyon’u, Tarık Buğra’nın Nahit’i, Atsız’ın Selim Pusat’ı, Peyami Safa’nın Samim’i, Aytmatov’un Cemile’si, Kazancakis’in Zorba’sı ve daha nicesi… Bu karakterlerle insanlığın kurduğu güçlü bir bağ var. Bu bağın üzerine düşündükçe yazarların kendi insanlarına sığındıklarında büyük metinlerin ortaya çıktığını görmekteyiz. Türkçem sağ olsun, her zaman var olsun! Ona gözüm gibi bakıyorum ve ona hizmet etmekten gurur duyuyorum. Haddim olmayarak öyküye başlayanlara tavsiyem bu harika dili, Türkçeyi, sevip ona sarılmalarıdır. Gerisi istemekle ilgili. Pes etmeden okuyarak, yazarak yolunu çizenler hedeflediklerine ulaşacaklardır.

İsmail Kılınç: Bu soruyu genel düşünmenizi isterim. Hangi kalemlere hayransınız? Sanatınıza kimler katkı sağladı? Mesela kuram, eleştiri, deneme deyince aklınıza kimler geliyor? Ya da öykülerinize akseden fikrî yapınızı kimler besledi?

Numan Altuğ Öksüz: Tarık Buğra, Peyami Safa, Hüseyin Nihal Atsız, Haldun Taner, Sait Faik, Ömer Seyfettin, Cengiz Dağcı, Cengiz Aytmatov, Tomris Uyar, Faik Baysal, Attila İlhan, Ahmet Hamdi Tanpınar ilk aklıma gelenler. Dili müthiş kullandıklarına şahidim. Her okuduğumda “Keşke!” demekten kendimi alamam. Tolstoy, Çehov ve Knut Hamsun, Peter Bischel… Çok var, çok olması da ayrıca güzel. Bu isimlerin yazdıklarıma katkıları büyüktür. Berna Moran, Yıldız Ecevit, Mehmet Tekin kuram ve incelemeleri ile birçok yazar gibi benim de önümü açmışlardır. Denemede ise Sabahattin Eyüboğlu ismi özellikle Mavi ve Kara kitabıyla aklıma kazınmıştır. Çok kıymetli isimleri andık. Tarık Buğra’yı en öne koymak isterim. Ona olan hayranlığım bambaşka bir boyuttadır. Sanatına, kişiliğine, fikrine sonsuz bir saygıyla yaklaşmaktayım.

İsmail Kılınç: Bu soruya nispeten cevap verdiniz ama farklı türlerde de yazmayı düşünüyor musunuz? Mesela hikâyeden romana atlamak –yanlış da olsa- edebî anlamda kendini gerçekleştirme gibi algılanır. Var mı böyle bir planınız? Ya da dilinizden algıladığım güçle soruyorum, şiir yazmayı düşünüyor musunuz?

Numan Altuğ Öksüz: Açıkçası öykü dışında bir türde yazmayı hiç düşünmedim. Uzun öyküler, kısa öyküler, küçürek öyküler yazıyorum. Anlatmak istediklerimi öykü türü ile okura ulaştırmak amacındayım. Romana belki diyebilirim ama bu geçiş değil anlatmak istediklerime uygun düşmesi ile alakalı olur. Hele hele şiire çok uzağım İsmail Bey. Şairlerin hışmından korkarım. J Şairler çok gergin. Espri yapıyorum, şair dostlar kızmasın. Sözün özü, öykücü olarak anılmak isterim.

İsmail Kılınç: Numan Bey, kendi adıma söyleşiden çok zevk aldım. Türk edebiyatına hizmet eden, bizim türkülerimizi söyleyen insanları okumaktan hep mutluluk duyacağız. Sizin bakışınızın da bu şekilde olduğu ve kaleminize yansıdığını düşünüyorum. Edebiyat Daima ailesi adına bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Nice öykülerinizde buluşmak ümidiyle... Kaleminiz kavi, kelamınız daim olsun!..

Numan Altuğ Öksüz: Ben de size ve Edebiyat Daima ailesine çok teşekkür ederim. Yolunuz, yolumuz açık olsun.

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

ERKUT TOKMAN İLE LUPOC ÜZERİNE SÖYLEŞİ

ERKUT TOKMAN İLE LUPOC ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Konuşturan: Ozan Öztepe

 

Ozan Öztepe: Lupoc; uzun, tek şiirden beden bulan bir kitap. Şiir boyunca  leitmotiv olarak kullanılan ‘Lupoc’u arayan şair-öznenin durumu bana Godot’yu bekleyen Vladimir ve Estragon’u anımsattı…

Erkut Tokman: Kelimelerle kafamın içinde oynamayı severim, adeta onları içimde yaratır, kişileştirir, hatta onlarla iletişime geçerim. Lupoc da başlangıçta böyleydi. Evet, l-u-p-o-c kesinlikle bir leitmotivdir. Şiirin içindeki bilinmeyen öz ve nen olarak şair öznesi kitapta LUPOC’u aramaktadır. Bu arayış aynı zamanda bireysel, toplumsal, bunların da ötesinde metafizik bir arayıştır. Lupoc bilinmeyen ve aranan bir şeydir. Bu bağlamda size Godot’u çağrıştırmasını da anlayabiliyorum.

Kitabın künye sayfasından sonra verilen bilgiye göre Lupoc yaklaşık 3 aylık bir süre içerisinde kaleme alınmış. Kitabın yazım sürecinden biraz bahseder misin?

Birbirinden farklı yazım tekniklerim var. Genel eğilim olarak şiirler farklı dönemlerde yazılıp benzer temalara göre bir kitapta toplanır. Bana şiir yazdıran esinlerin kaynağı bazen tek kelime; bir başlık da olabiliyor. Bunu içimde uzun süre yaşatır ve çoğaltırım. Bu süreç beni derin kanallara sürükler her zaman. Yani bunlar bir şiir, bir kitap için ilk doğum sancılarıdır. Lupoc ise bambaşka bir yerden çıktı. Su üzerine yazılmış bir dizi şiirimden birinin tamamen başkalaşım geçirmiş halidir Lupoc. İlk şiirin başlığı dâhil içeriğinden belki sadece birkaç iz kalmıştır o kadar ve ortaya bambaşka bir uzun şiir; “Lupoc” çıkmıştır sonunda. Son dönemlerde yazdığım çoğu şiirde bu başkalaşım oyunu şiir yaratımın vazgeçilmez bir parçası oldu. Yani şiir şiirin içinden çıkıyor. Bir şiir başka bir şiiri yaratırken kendini terk ediyor; adeta ölüyor. Yani o şiir aslında başka bir şiiri hayata getirmek için doğmuş bir öncel şiir ve bir koza gibi sadece esas şiiri doğurana kadar yaşayıp sonra kendini yok ediyor. Lupoc böyle bir oluşumun içinden doğmuştur; başkalaşım geçirerek. Bu bakımdan yazdığım şiiri yaşayan canlı bir organizmaya benzetiyorum. Sürekli kendini üreten ve yenileyen; bölünüp çoğalan bir yapı. Benden çıktıktan sonraki süreçte de; bu çoğalma; üreme; yaşama; değişim -ne derseniz deyin- okuyucuda devam etmeli diye düşünüyorum. Kitabı yazdıktan sonra artık ben de sadece bir okuyucusuyum o kitabın.

Lupoc’ta dizeler sözcüklere, sözcükler hecelere, heceler harflere, harfler ise parantez içerisine alınan boşluklara dek planlı şekilde ayrıştırılıyor. Sözcükleri yapı-bozuma uğratmanın anlam yaratma özelindeki potansiyeli hakkındaki düşüncelerin?

Yapı-bozum bilerek yapıldı; evet. Dili hücrelerine bölüp yeniden çoğaltmak da oyunun bir parçası elbette ama bu yapı-bozumunu -ya da bir başka bağlamda belki yapı-kurumu desek de doğru- getiren dürtü zorunlu bir ihtiyacın; derin bir dil yarasının bende yarattığı müthiş istençten kaynaklanıyor. Bu istenç her şeyden; yaşadığım; var olduğum; ulaştığım noktadan; bana şiir yazım edimini dil içinde yeni olanaklara dönüştürülebileceğinin ipuçlarını imgeledi. Bu imgeleme aslında zihin yaratısının vazgeçilmez alanı olan alt ve üst bilinç arasında gidip gelen bir dalgalanma gibidir bende. Lupoc’da imla işaretleri yoluyla kurulan dilsel göstergeler özellikle iki şeyin altını çiziyor; birincisi anlamın ve yan anlamın altını çizme ya da ona gönderme yapma, ikincisi görsel bir algı yaratarak anlamı ve imgeyi yazım alanının dışına, yani eyleme güdüleme. Burada imlanın imi söz konusu; bu im imaj (görsellik) dediğimiz alanı bütünleyen imladır. Bu kitap da bunu yaratmanın- riskli olmasına rağmen- anlamla bütünleşmesi bağlamında; deneysel çalışmaların anlamı dışlayan yönünü aştığını görürüz.

Kitabın birçok yerinde sözcük ve heceleri parantez içerisine alıyorsun. Husserl’in “paranteze alma” kavramı özelinde Lupoc’taki anlam arayışından ve düşünceyi temsil etme yönteminden bahseder misin?

Şiirleri yazarken ve parantezleri kullanırken Husserl’in paranteze alma kavramı üzerinde açıkçası bir bilgim yoktu ama gördüm ki Husserl’in “Fenomenlerin bilgisine, onlara ait bazı ögelerin paranteze alınmasıyla ulaşılır.” görüşüyle örtüşen özellikte kullanımlar Lupoc’da mevcut. İyi bir tespit yapmışsınız. Parantezler Lupoc’da çok yönlü olarak farklı anlamlar ve gösterge alanları yaratmak için kullanılmıştır. Mesela içinde hiçbir şey olmayan üçe üç bir matris şeklindeki boş parantez kümesi… Bu küme aslında hem boşluğu harfsiz, hecesiz, sözcüksüz imliyor hem de bunu yaparken bir üst mısralarda anlatılan anlamın görsel olarak altını çiziyor (toplumda içi boşaltılan şeyler); bir yandan da sanki onlar kapsüllerden oluşan birer matris gibi… Yani anlamın göstergeye indirgenmesinde şiirin toplamı açısından bakılırsa hem şimdi hem gelecek hem geçmiş projeksiyonu var bu parantezlerde. Burada parantezlerin içi boşaltılmıştır. Orada, gelecekte ise hafızasını kaybetmiş uygarlıklar kapsüller içine konup gönderilmiş sözcükleri belki alıp yeniden kullanmaya başlamışlardır? Belki de parantezler bunun için boştur ve yeni bir yerde yeni bir uygarlık doğmaktadır… Bunların devamında ise, aynı üçlü boş parantez matrisi tekrarlanarak; orta sütuna “lupoc”; birinci ve üçüncü sütuna ise, doğum tarihini temsil eden d. ve ölüm tarihini temsil eden ö.  harfleri konularak, burada, içi boşaltılan şeylerle dünyanın adeta bir ölüler mezarlığına döndürülmesi ve lupoc’un onların arasına bir ajan gibi karışarak adeta bir misyoner olması; bir kayıp özü yayması söz konusudur. Doğum ölüm tarihlerinin boş olması da tabi ki manidar… Parantezler; daralma, hapis, özgürleşme, kanatlanma gibi anlamları görselleştirerek, anlamın belirginleşmesine yardımcı olmaktadır. Bu aynı zamanda zevkli bir oyun gibidir.

Lupoc; sınırları muğlak, merkezi bulunmayan bir metin. Bu bağlamda ardyapısalcı niteliğe sahip. Metinde sınırların muğlaklaşması anlam aktarımında Eco’nun da dile getirdiği “aşırı yorum” riskini doğruyor mu sence?

Lupoc ardyapısalcı (post-yapısalcı) bir nitelik taşıyor mu?  Evet; doğru bir tespit, çünkü şiir kendi içinde her şeye açık bir yapıda ilerliyor ve sürekli devinirken bu yapıya giren ve çıkan sözcükler ve görüntüler söz konusu. Aslında şiirin yaşayan bir organizma olarak varlığını üretip kendini çoğaltması da bu yapıdan kaynaklanıyor. Bu çok disiplinli ve disiplinler arası bir boyut aynı zamanda. Bilim, felsefe, sanat tarihi, dilbilim, tarih ve politika var çünkü Lupoc’da. Bunlar şiirin ana ekseninde dönen, ana fonksiyonu oluşturan parametreler gibidir daha çok… Ama merkezinde şiir; “Lupoc” var. Lupoc’un sınırları muğlak olsa da; merkezi bulunmayan bir metin olsa da; söylemek istediğini çok açık belirten bir metin, dolayısıyla çoğunlukla bu açıdan -bazı yerleri hariç- “aşırı yorum” riskini beraberinde getirmiyor bence. Lupoc’un gizemli bir metin olması; sezgi yoluyla metafizik alana göndermeler yapması uzayı ve boşluğu imlemesi bağlamında belirsizlikler içermesi bence hoş ve yoruma açık; bundan gocunmuyorum. Şiir zaten çoğunlukla görünmez bir dildir çünkü.

Evvelki şiir kitaplarınla (Giden ve Kalan “1999”, Bilinmezi Dolaşan Ses “2007”, Aramızda Eski Bir Masal “2015”, Şehirlerle Yanar Dünya “2017”) mukayese edildiğinde kullandığın şiir tekniğinde dramatik bir kırılma göze çarpıyor. Lupoc’un bu dört kitaptan bağımsız bir durumu olduğunu düşünüyorum; ne dersin?

Nerdeyse öyle. Bu şiiri yazmamın zamanı çoktan gelmişti. Bu içimde hep yaşayan ve diğer şiir kitaplarımda da ipuçlarını verdiğim bir tarzdı… Örneğin ikinci kitabımda “Tanrıyla konuşmalar” şiiri ve “Çıplak ve Sonsuz” bölümündeki bazı bölümler… Şairin birey olarak şiirindeki bazı önceliklerini toplumsal gereklilikler yüzünden ertelemesini doğal bir ödev olarak görüyorum. Bu şair için bir tercihtir ama zorunluluk olamaz. Ben de tercihimi bu bağlamda araya giren “Aramızda Eski Bir Masal” ve “Şehirlerle Yanar Dünya“ kitaplarıyla kullandım. Bu kitaplarda bilerek isteyerek asıl yazmak istediğim şiiri açığa çıkarmayı geciktirdim. Oysa Lupoc tarzında şiirleri 30’lu yaşlarımdan beri yazıyordum. Bu kırılmanın zamanı gelmişti. Tam olarak bağımsız olmasa da dört kitaptan oldukça farklı  Lupoc… Buna bir yüksek atlama rekor denemesi desek yanlış olmaz sanırım.

 “Sözcüklerdir kuran bağımsızlığın dilini / Tutuk kekeme pelte bir toplumda” . Bu düşünceni Türk şiiri, şair ve toplum (okur) özelinde biraz daha tanımlar mısın?

Şiirin özgür olmasını önemsiyorum. Bunun için Lupoc “Sözcüklerdir kuran bağımsızlığın dilini” diyor ve sözcüklere özgürlük istiyor!!  Yıllar önce 20’li yaşlarımda Beyoğlu Sıraselviler Caddesi BİLSAK’da Küçük İskender, Gülseli İnal ve Turgay Fişekçi’nin katıldığı şiir üzerine yapılan bir söyleşide “Şiir ve Bağlanma” konusu tartışılmıştı. İnal “Şiir sadece özgürlüğe bağlanabilir” diyordu: LUPOC da özgürlüğe bağlanmış ve onu arayan; onu gösteren bir özdür. Bu arayışının temelinde derin bir “dil yarası” var. Bu yarayı iyileştirmeye çalışıyor Lupoc ve elbette o bir dil doktoru değil ama dil doktorlarını ve bu konuya duyarlı bütün yazar, okuyucu, şair, sanatçı ve aydınları göreve çağırıyor… Böyle bir alt çağrışım Lupoc’da var. Dil yobazlığına şişirilen balon! Dilimizi bağladılar onlar! Dil hapishanesinin işkencecileri! vb. sözler Lupoc’un ‘dil yarasının’ kanayan cümleleri… Burada direk Türkiye’de bilinçli olarak yapılanmış kültür emperyalizmiyle boyunduruk altına alınmış Türk Dili’nin yeniden özgürlüğünü kazanması için bir ateş yakılıyor. Lupoc bu ateşi bütün tutsak diller için istiyor. Bunun için aslında kullanılan üslup her ne kadar öncelikle Türkiye için söylenmiş bir üslup da olsa, aynı zamanda evrenseldir. Bana göre dilin özgürleşmesi toplumun her bireyinden başlayarak yayılması gereken ve kitlesel olarak bir tepkiye dönüşmesi gereken bir şeydir. Atatürk’ün Dil Devrimi’nin atılan temellerini, Dil-Güneş teorisini, Tarama Sözlüklerini, öz TDK’ yı, Atatürk’ün bilim, sanayi, sanat, ekonomi vb. terimlerini Türkçeleştirme çabalarını hatırlayalım ve kendimize şunu soralım… Atatürkçüler neden yıllardır Türkiye’de eğitim dilinin Türkçeleştirilmesini savunmadılar da aksine bugün bütün üniversitelerimizde; bazı liselerimizde İngilizce eğitim verilmektedir? Bunu İngilizcenin evrensel bir dil olmasına bağlayan ve her defasında “Atatürk’ün Batılılaşma” ülküsüne gönderme yapan aydınlar o Batı ülkelerinde neden kendi ana dillerinde üniversite eğitimi verildiğini de kendilerine soruyorlar mı diye merak ediyorum? Tekrarlayacağım… Ben dilin özgür olarak yazılıp konuşulduğu bir toplumdaki edebiyatın nasıl olacağını merak ediyorum elbette; bu bugün yazan yazar ve şairlerin Türk dili içinde özgür yazmadıkları ve dilin olanaklarını kullanamadıkları anlamını  taşımıyor! Herkesin, her şekilde yazma özgürlüğünü savunuyorum ama Türk Dili’nin alanını genişletmemiz ve yabancı dillere bağımlılığını azaltmamız gerekiyor. Bu edebiyatın da önünü açacaktır ve dil irademizi sağlamlaştıracaktır.

Lupoc özelinde akılcı düşünceye karşı eleştiride bulunuyorsun. Rasyonaliteye karşı önerdiğin düşünceler humor ile inşa edilen bir bilgelik sunuyor…

Aklın eleştirisi her ne kadar felsefenin konusu da olsa şiir, bunu belli ölçülerde haddini aşmadan yapabilir… Çünkü şiir felsefe yapmak için değildir. Var olan gerçeklik her zaman doğru mudur? Doğru olarak kanıksananı değiştirmek bir atomu bölmek kadar zor mudur? Lupoc’da bu yönde düşünce pratikleri; önermeler ve telkinler var: “İmkânsızdan bir gerçek doğuyordu” örneğin. Humor (Mizah) ın şiirde önemli olduğunu düşünüyorum. Lupoc ile bu mizahi anlayış şiirime belirgin bir şekilde girmiştir. Bundan sonra da bunun devam edeceğini düşünüyorum.

Lupoc sonrası yeni çalışmaların hakkında neler paylaşmak istersin?

Aklımda yeni bir şiir kitabı yazma planı var. İskeleti kafamda yavaş yavaş şekillenen bir kitap bu… Lupoc’dan sonra bir  kitap daha yazdım ve bitti. Bu biten kitap da Lupoc’dan epey farklı ve cesur bir kitap ve bu sefer elimi daha da ağır bir taşın altına koyduğumu düşünüyorum. Bu kitap 2021 yılında yayınlanacak. Bütün bunların dışında “Şehirlerle Yanar Dünya” ve “Lupoc” arası yazılmış ama henüz %70’i bitmiş iki kitap daha tamamlanmayı bekliyor. Bunları şimdilik rafa kaldırsam da elbette en az birine geri dönüp 2021’de tamamlamak istiyorum. Bunlar yazım dönemleri de göz önüne alınırsa Lupoc’a göre çok daha klasik metinler… Bu sıralar “O’nun Şiirleri” adını verdiğim Görsel şiirler de yazmaya başladım. En son “O’nun Müziğini” vücuda getirdim. Bu beşinci O’nun şiiri oldu.  Bir de “Lupoc” da yer yer beliren mizahi unsurları; noktalama ve imla işaretleriyle ölçülü yarattığım görsel dili daha ileri götürerek (dozunu arttırarak)klasik şiir diliyle yeniden birleştirdiğim yeni sentez şiirler yazıyorum. Bunlara Hicivli Civcivli şiirler diyorum: Bay Cosmos ve  Megalomastıka bunlardan.

 

*Erkut TOKMAN, “Lupoc”, Ve Yayınevi, Eylül 2019, 1.bs., 56s.

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

ŞAİR ORHAN TEPEBAŞ'LA SÖYLEŞİ

ORHAN TEPEBAŞ’LA “ESKİ LİMAN” VE ŞİİR ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Orhan Tepebaş 1969’da Giresun’da doğdu. KTÜ Giresun Eğitim Fakültesinde yüksek öğrenimini tamamladı. Halen Giresun’da öğretmenlik yapıyor. Üniversite yıllarında Nev-Bahar dergisinin kuruluşunda görev aldı. İlk şiir ve yazıları bu dergide çıktı. Kardelenler, Kırağı, Tütün gibi dergilerde şiir, eleştiri, deneme, günlük gibi türlerde eser yayımladı. Dergâh, Yedi İklim, Mahalle Mektebi, Hece gibi ulusal dergilerde uzun yıllar şiirleri ve yazıları çıktı. Halen Şiar dergisinin şiir editörlerindendir.  İlk kitabı Kadim Kapı, 2010 yılında Okur Kitaplığı tarafından yayımlandı. İkinci şiir kitabı Eski Liman’sa 2019’da Ötüken Yayınlarından çıktı.

Eski Liman, bir şiir okuru olarak beni etkileyen ve içine çeken bir çalışma oldu. Şüphesiz bu dediğim son derece öznel bir değerlendirme ancak bazı şiirlerin okur için özel bir anlamı oluyor. Eski Liman’daki şiirler de böyle benim için. Bu yüzden ne zamandır kitapla ilgili defterimde biriktirdiğim soruları Orhan Tepebaş’a yöneltme fırsatı bulunca bunu değerlendirmek istedim.

Muhammet Erdevir

İkinci kitabınız Eski Liman yayımlanalı neredeyse bir yıl oldu. Okurlarınızdan gelen tepkiler nasıl oldu bu süreçte?

Genelde olumlu eleştiriler aldım. İsmail Karakurt, Hüseyin Akın, Fatih Memiş Semiha Kavak kitap hakkında yazılar yazdılar. Sözü yormayan, uzak çağrışım ve metaforlara yer vermeyen net şiirler olarak bahsedildi. Bu anlamda doğru tespitler içeriyor. Sadece Tayyip Atmaca “Gelenekten faydalanmıyor ve bunu bilinçli olarak yapıyor” eleştirisine katılmıyorum. Eğer bir şiirim varsa bu şiirin gelenek ile bugün arasında ama gelenekten kopmamış bir şiir olduğunu düşünüyorum.

Tayyip Atmaca hece şiirini poetikasının merkezine koymuş bir şair. Gelenekle ilgili eleştirisinin sebebi, sizin heceyle yazmamanız olabilir mi?

Evet, geleneğin sadece biçimle ilgisi yoktur. Serbest şiir de pekâlâ gelenekten faydalanabilir. Tayyip Atmaca’nın yazısında verdiği örnekler bile bu tezini çürütüyor. “

yalı camii avlusunda
kaldırıp gözlerimi bulutlara
allah’ım herkes kendine sarhoş
izin ver sana ayık kalayım

 Bu bölüm gelenekten yararlanmıyorsa hangi bölüm yararlanıyor düşünmek lazım.

Eski Liman bir münacatla açılıyor. Gelenekle bağ kurma, gelenekle beslenme, o geleneği modern şiire taşıma bağlamında bu tavır şiirinizi nerede konumlandırıyor?

Gelenek geçmişe duyulan vefadır. Dahası bu günün töresini oluşturan her şey geçmişten gelir ve bu günü besler. Bu anlamda şiirin gelenekten beslenmesi geleceğe kalması için de emin bir yoldur. Allah” tan dileyip de olmayan bir duam olmadı. Bir gün derste bir öğrencim benimle konuşurken gözlerinin güzelliğine dalıp gitmişim “Allah”ın böyle güzel gözlü güzel huylu bir çocuğum olsun” diye dua ettim. Şükür olsun. Bütün bu şükürlerimi Münacat ile bildirmek istedim. İbrahim suresinde güzel sözü kökü yerde, dalları göğe uzanan bir ağaca, kötü sözü de kökünden kopmuş sürüklenen bir ağaca benzetilir. Şiirin kökü de kanaatimce yaşantıdan beslenmesi gelenekten geleceğe uzanabilmesidir diye düşünüyorum âcizane.

Geleneğin kısıtlayıcı yanları da tartışılır zaman zaman. Böyle bir zorluk hissediyor musunuz?

Şiire çalışırken gelenekten faydalanmalıyım ya da bu şiir daha modern dursun şeklinde hiçbir tasarım yapmam. Şiir kendi malzemesini kendi seçer. Aslında durum çok net. Şiir kendine gereken sözcükleri zaten çağırıyor. Müziği ve şiirin ritmini, temposunu hissediyorsunuz şiir kendi yolunu açıyor. Bazen şiir çalışırken sadece şiirin önünde durmamakla bile şiir bitebiliyor. Bir bölgenin toprağında en iyi yetişen ürün gibi. Türkiye’de en iyi fındık Giresun’da yetişir. Çünkü birçok bileşen o iyi fındığa hizmet eder. Muş dağlarında da fındık yetişiyor ama Giresun fındığı ile kıyaslanamaz bile. Şiir de öyle sizin toprağınızdan yetişiyor ve sizin bileşenleriniz ne ise şiirinizin de o.

Eski Liman’daki bir başka şiir de Şathiye adını taşıyor. Bu şiir genel olarak bir modern zaman eleştirisi gibi okunabilir. Ölüm sonrası bir araya gelmiş tanıdıklar imgesi var şiirde. Modern yaşamın kargaşasına karşı ölümü bir eşitleyici olarak mı görüyorsunuz?

Ölümlerin ardından “Bu yaptığın hiç olmadı. Bu sefer bizi güldüremedin” gibi “Işıklar içinde uyusun” gibi ölümü uyku sanan zihniyete yaradılışın gerçeğini yüzlerine çarpan ölümdür. Ölüm en etkili nasihattir. Ama son değildir sonsuzluk içinde bir bölüm. Ölümün gerektiği gibi algılanışı dünya hayatını tanzim edebilecek güçtedir. Hiç ölmeyecek gibi yaşamak aldanmaktır. Ölümü hatırlamak, hatırlatmak bu dünyaya şifa olur belki.

Bakışan Selviler’de de “ağlayan bir kadının/ avuçladığı toprak/ hem ölüm kokar hem hayat” diyorsunuz. Bu sufiyane bir tavır olarak yorumlanabilir mi?

Yazdığım pek çok şey hayatımdan kesitlerdir denebilir. Bayram öncesi annem ve ailemle mezar ziyaretlerine gitmiştik. Bu toplumsal ritüelleri içtenlikle severim. Benim için töre, adet, gelenek bir ayak bağı değil hayata duyulan vefadır. Güzel bir güz günü bakışan selviler altında annem ağabeyimin mezarındaki toprağı eline almıştı. Hem ölüm hem hayat toprak. Unutulmaya layık değildi o an.

Liman imgesi, fırtınalı havanın karşısında bir sığınak olarak belirir. Orhan Tepebaş şiiri nereye sığınmaktadır?

Çok küçük yaşlardan beri okumaya ve yazmaya sığındım. Kitapların bizi sunduğu o müthiş zenginlik her zaman gözümü kamaştırdı. Bu zenginliği tattıkça haddim olmayarak denize bir damla misali yazmaya başladım. Çok küçükken bile ocaktaki yanmış odunları tebeşir niyetine kullanarak bir şeyler yazmaya çizmeye pek hevesli olduğumu hatırlıyorum. Keşfetmenin hazzı benim mevsimimi değiştirir. Uzun yıllardır kitaplığımda olan Rilke’nin şiirleri arasında “Güz Günü” şiirini yeni keşfettim. Nasıl güzel bir şiir ve ben bunu bunca yıl görememişim. Şiirim nereye sığınır? Belki aynı şeyi hissedip de kendinde o duygu aralığını hisseden okurun kalbine sığınır. Belki güzelliğini kıymetini hiç hesaba katmadan yazmış olan şairin kalbine sığınır. Yazmaya ilk başladığım yıllarda günlük tutan biri olarak ilerde nasip olursa nasıl şiir yazacağımı kendi kendine sormuştum. Bu güm tam da o günlerde yazmayı düşündüğüm şiiri yazıyorum. Hayattan beslenen, derin görünmek için suyu bulandırmadan bana benzeyen bir şiir. Ne kadarını yapabildim bilemem ancak yapmaya çalıştığımı biliyorum.

“denizde ölürsem bilmem/ karada gömüleceğim yeri bilirim” demişsiniz Yazı Evi’nde. Liman her ne kadar denizde olsa da karanın bir uzantısı gibi. Emniyet hissi karada mı geliyor insana?

Denizin olmadığı yer benim gurbetimdir. Sevgili şair İbrahim Yolalan ile fakülte yıllarına dayanan uzun ve sağlam bir dostluğumuz var. Kendisi Nevşehirli ve Nevşehir’de yaşar. Onu ziyaret ettim ve şehri gezdik. Bana sordu “Şair Nevşehir’i beğendin mi? “ dedim “Deniz yoksa benim gurbetim başlamıştır” Her sabah evdekilere günaydın demeden balkondan denize bakarım. Her hali güzeldir. Eskiden şehrin mendireği gezintiye açıktı. Bir kaç yıldır güvenlik gerekçesi ile kapattılar. Mendirekte yürüyerek çok şey düşünüp sonuçlandırmıştım. Türk tipi düşünme şekli olan uzun yürüyüşler sonucunda pek çok şiir, yazı bitmiştir. Yüzmek ve otomobil kullanmak da bana iyi gelen aktiviteler. Ülkemin pek çok denizinde yüzdüm. Çocukluk yıllarıma uzanan bir bağım var denizle. Gurbette çalıştığım zamanlarda Konya, Muş vs. Otobüs Samsun’a yaklaşıp denizi gördüğüm anda gurbet benim için bitiyordu. Şiire dönersek denizle olan ünsiyetimi düşünerek denizde de ölebilirim. Kendimi hiç güvende hissetmedim ama güvensiz de hissetmedim.

Kalemle olan ilişkinize el yazısı yazmak da dâhil. Bir kaligraf titizliğiyle çalıştığınızı görüyoruz. Yazının estetiğiyle şiirin inşası arasında bağ kurulabilir mi?

Dolmakalem, mürekkep, defter hayatımın vazgeçilmez tanıkları. Hâlâ kişisel bir bilgisayarım yok. Çünkü ihtiyaç duymuyorum. Yazarak çalışan biriyim. Kütüphanede dergileri alıp beğendiğim şiirleri yazarım. İzleyip önemsediğim bir film ile ilgili notlar alırım. Otuz yıla yakın günlük tutarım. Şiire çalışırken de yazarak çalışırım. Bilgisayar işin en sonunda devreye girer. Benim için yiyecek, giyecek çok önemli değildir. Ama iyi bir dolmakalem, zevkime uygun mürekkep ihtiyaçlarıma cevap veren bir defter çok daha önemlidir. Bazen defterimi kendim yaparım. Ruh halime göre Azur mavisi, İrlanda yeşili taba kahvesi mürekkepleri kaleme çekerim. Dolmakalem ile kurduğum bağ özeldir. Bir kalemin (tükenmez veya pilot) bitince çöpe atılması bana doğru bir davranış gibi gelmiyor. Gerçi artık insanlar kalem ile yazmıyor çoğu vakit. Bizim kuşağın kalem ile daha sıkı bir bağı var. O bağı sürdürmeyi seviyorum. On on beş yıldır birlikte olduğum dolmakalemlerim var. Onlar benim için bir dost kadar kıymetlidirler. Adları vardır. Balköpüğü, Selviboylum, Zeytin… Kalem, defter, mürekkep uyumlu olunca yazmak da başlı başına bir zevk oluyor. Kendi çabalarımla kitaplardan videolardan kaligrafi sanatını bir yere kadar öğrendim. Yazarken mutluyum. Üzerine yemin edilen kalem benim sırdaşım, okumanın yazmanın en yakın tanığıdır.

 Şiire çalışırken yazarak çalışmanın büyük faydalarını gördüm. Yazarken zamanı yavaş kullanırsınız ve bu durum size düşünme, sindirme, değiştirme için imkânı sağlar. On dört mısralık şiir için elli sayfa defteri bitirdiğimi hatırlıyorum. Allah vergisi o ilk ilham gönle düşünce kalan kalemin defterin mesaisi ile tamamlanabiliyor. Çay iyi demlenmişse,  tabakamda tütünüm yumuşaksa, denizi görüyorsam, çantam yanımdaysa benim için şiir çalışmak, okumak başla başına bir zevktir.

Kötü Kapanmış Yara’da “hayat hatırlamaktır/ kötü kapanmış/ temiz bir yarayı” dizelerinde iki tavır görülüyor. Birincisi yaraların temiz gerekçelerle açılması. İkincisi ise insanın acılarıyla barışık olması. İnsan için acıların anlamı nedir

Madenin fazlalıklarından kurtulması, saf hale gelmesi ateşte eriyerek ayrıştırma yöntemi ile olur. İnsanın da olgunlaşması acı ile tanışıklığı ile yakından ilgilidir. Acı çekerek olgunlaşırız. Yokluk, varlığı anlamanın en sağlam yöntemlerinden biridir. Ramazan ayında bir bardak suyun kıymetini bir kez daha anlarız. Acı bize huzurun anahtarını sunar. Karşımızdaki insanları anlamamızı, aynı acı ile yaralananların kardeşliğini acı çekerek anlarız. Babamı ağabeyimi kaybettim. Yaşım ağabeyimden büyük. Acının bizi olgunlaştırması hatta ölüme hazırlaması sabretmenin kekre tadı ama bir imtihandan yüz akı ile çıkmanın ferahlığı. Bunlar bence çok değerli tecrübeler. Bu günün insanı kaybetmenin insana neler kazandıracağını bilmekten korkuyor. Yenilgi, çekilen sahici bir acı başarıdan zaferden çok daha besleyici ve öğreticidir. Acıda kendi sınırlarımızı görebiliriz ama zaferler hep gereksiz sarhoşlukları besler.

Acılar öğretici ve geliştiricidir diyorsunuz. Acılarınızın şiirinize yansıması nasıl oldu?

Mutluluğun şiir ile hukuku zayıftır. Şiir acıdan, çelişkilerden, bekleyişlerden, hayallerden beslenir. Umuttan beslenir ama mutlu aşkın olmadığı gibi mutluluğun şiiri de varsa bile zayıftır. Hatta bize yaşama sevinci pompalayan şiirler bile aslında mutsuzluğa bir çare olarak yazılmış şiirlerdir. Acı zamanlarında kullanılacak yaşama sevinci şiirleri.

Sosyal medyayı da kullanıyorsunuz. Herkes dezavantajlarından bahsediyor ama size katkıları neler oldu?

Yeni çıkmış bir kitap hakkında yorumlar, iyi bir şiir, edebiyat, sanat, siyaset sahasında birçok bilgiye ulaşmanın bir yolu de sosyal medya. Ancak bu alanda zehir dozdadır sanıyorum. Gönderilerinizin beğenilmesi, beğenilmemesi duygu durumunuzu bozuyorsa olay bir kendine tapmaya doğru evriliyorsa zehir kana karışmış demektir. Ancak kendi adıma birçok güzel dostluğun başlangıcına, güzel şiirler ve görsellerden haberdar olmam sosyal medya sayesinde olmuştur. Sosyal medya kayıtlarından bir defter doldurdum. İçinde çok değerli metinler var. Edebiyatın önemli bir akışı sosyal medya üzerinden bizlere ulaşıyor. Dergilerin yeni sayıları, kitap yorumları, sanat çevrelerinden haberler. Verimli kullanıldığında gayet geniş bir bilgi havuzu oluşuyor.

Alberto Manguel “Dil bizim ortak paydamızdır.” demişti. Şiir diliniz kimlerle hemhal, kimlerle paydaş durumda?

Bu konuda milletimizin sağduyusuna sonuna kadar güveniyorum. Büyük Türkçeye sözcük teklifleri olmuştur. Bazı yazar, şairlere ödevler verilmiştir. Ama milletin sağduyusu olayı bir problem olmaktan kurtarmıştır. Bu anlamda yaşayan Türkçe, kökünü Oğuzname’den Divan-ı Lügati’t-Türk’ten alan Yunus Emre dilinde olgunlaşan Karacaoğlan’da coşan Köroğlu’nda Dadaloğlu’nda meydan okuyan Türkçe. Bunun yanında halkın unutmaya yüz tuttuğu soylu sözcüklere de yaşama sahası veren şiirdir. Üvendireyi hacanayı İsmet Özel şiirlerinde kullanmasa belki de araştırmayacaktık. Günümüz şairlerinden İsmet Özel başta olmak üzere fakirin Temiz Türkçe dediği dili kullanan Süleyman Çobaoğlu, Ahmet Murat, İsmail Karakurt, Hüseyin Akın, Ali Ayçil, Atakan Yavuz gibi isimleri çok başarılı buluyorum.

90’lardan bu yana edebiyat dünyasında, özellikle şiirde meydana gelen değişiklikler neler sizce?

İkinci Yeni akımı sonrası pergelleri bir noktada sabit bir edebiyat akımı oluşmadı. Hulki Aktunç’un enfes tespiti ile artık şairler deltadaki birer ada. Ortak bir duyarlık karşısından bir araya gelen şairlerin topluluğu da bir akım oluşturabilecek mi? Bu soru henüz cevabını bulmuş değil. Artık her şair kendi duyarlığında ve kendi evreninde. Neo epik Neo Klasik gibi akımlar kurulmaya çalışıldı. Ancak teori kaynağını pratikten alır. Doğmamış çocuğa isim vermekten farkı yoktu bu çabaların. Artık şiir akımlarından değil tek tek şairlerden bahsedebiliriz. Ahmet Murat şiiri Süleyman Çobanoğlu şiiri gibi özelleştirerek bahsetmek durumundayız.

90’lardan bu yana edebiyat dünyasında en çok tartışılan isimlerin başında İsmet Özel geliyor. Sizce Özel’in bu tartışmaların odağında olmasının sebebi ne?

İsmet Özel hep tartışılan bir isim olmuştur. Şiir ve siyasi duruşundaki yerel partizanlık kavramını bilmeden İsmet Özel hakkında çıkarsama yapmak yanıltıcı olabilir. İsmet bey her dönem sadece Türkiye odaklı bir bakış açısına sahiptir. Tartışılan bir isim olmasının sebeplerinden biri duruşundan taviz vermemesi şiirde özgürlüğünü ve özgünlüğünü gerçekleştirmiş bir şair olmasıdır sanırım. Bana sorarsanız değil Türkiye’nin dünyanın en iyi yaşayan şairidir. Bu anlamda tartışılıyor olması son derece normaldir. Allah uzun ömürler versin

Peki, İsmet Özel 90’lar ve 2000’ler şiirini nasıl şekillendirdi?

İsmet Özel’den sonra şiire başlayan herkes İsmet Özel ile kıyaslandı. Şairler kendilerini ve başka şairleri de İsmet Özel ile kıyasladı. Öyle bir şiir ki İsmet Özel şiiri taklide yeltendiğiniz anda yakalanmamanız imkânsız. Taklit edilemez bir şiiri taklit etmenin ucuzluğa düşen pek çok ürün gördük. Oysa İsmet Özel’ in şiirini değil şiir üzerine yazdıklarını merkeze almalıydık. Çenebazlık Şiir Okuma Kılavuzu kitaplarındaki yazılar bize balık değil olta veren yazılardı. Yanıltıcı olmasın İsmet Özel sadece bu kitaplarda değil herhangi bir yazısında da meseleyi şiire bağladığı veya şiirden çözdüğü de vakidir.

Sizin şiiriniz üzerindeki etkisi neler oldu İsmet Özel’in?

Biraz önce söylemeye çalıştığım gibi İsmet Özel şiiri taklit edildiğinde kendini hemen belli eden bir yapıdadır. Açıkçası bir başka şairi taklit etmektense şiire hiç bulaşmamayı tercih ederim. Hak verdiğim bir söz vardır “Kişi dünyayı zaviyesinden seyreder” Şair olarak Türkçenin şiir okyanusuna kendi rengi, tadı olan bir damla olarak katılmanın heyecanını hiçbir payeye değişmem. İnsan sınırlarını bilmelidir. Sezai Karakoç, İsmet Özel gibi olmak yaradılıştan kaynaklanan bir takım farklarla olacak şeylerdir ve bu iki ustanın aynı dönemde yaşıyor olmaları bile büyük bir olaydır. Eğer varsa benim şiirim için yapılacak en güzel iltifat “Kimsenin şiirine benzemiyor ama aynı zamanda herkesin şiirine de benziyor” ifadesi olacaktır. Böyle bir iltifat almıştım.

Taşrada Sonbahar’da “yağmur yağarsa bugün/ kendime taşınırım belki” dizeleri dikkat çekiyor. Taşradaki birçok edebiyatçı çevreleriyle iletişim kuramamaktan yakınır. Bunun etkilerini siz de yaşadınız mı?

Taşranın bir mekân değil zihniyet olduğunu düşünüyorum. Arabasının modelini yükseltmek isteyen, cep telefonunun artık değiştirilmesi gerektiğine inanan biri İstanbul’da da yaşasa taşradadır. Taşralı olmak bir zihin seviyesidir. İletişim imkânlarının gelişmesi ile artık taşra bir mekân olmaktan kurtuldu. Bu gün çok iyi şairlerin büyük bir kısmı mekân olarak taşrada ama zihinsel seviye olarak tam merkezde yaşıyorlar. Kendi adıma istediğim kitaba ulaşabiliyorum. İstediğim kişiler ile iletişim kurabiliyorum. Bu taşrada olmayı ortadan kaldıran bir imkân. Taşra aslında okumak yazmak için daha uygun bir yer. Doğaya daha yakınsınız. Zaman daha yavaş akıyor ve size ruhunuzu hediye ediyor. Metropolde yaşamak çok daha yorucu ve ruhen yıpratıcı. Ayrıca İstanbul Ve Ankara dışında gayet seviyeli çok iyi edebiyat dergileri de mevcut. Örnek Aşkar, Mahalle Mektebi.

Kendi adıma Giresun’da yaşamaktan olumsuz şekilde etkilenmedim. Öyle çok görülmeyi seven biri değilim. Taşrada yaşıyor olamam da yazdıklarımın yayımlanması anlamında bana hiçbir zaman olumsuz şekilde dönmedi. Taşrada olmak kendine taşınmaya daha müsait.

İletişim imkânlarının gelişmesiyle merkez taşra ayrımı pek kalmadı gibi. Ancak Anadolu’da yaşamanın sonuçları oluyor yine de. Merkeze seslenmeyi zorlaştırıyor mu Anadolu’da yaşamak?

Mustafa Kutlu ile Dergâh’ın bürosunda otururken bir şairden bahsedildi. Mustafa Kutlu enfes bir cevap verdi “ İyi bir şey olsaydı mutlaka haberimiz olurdu” Gerçekten iyi yapılan her iş kendini bir şekilde er geç gösteriyor. Dediğiniz gibi iletişim imkânları çok gelişti. Eskiden bir mektubun gitmesini bir hafta eğer hemen cevap yazılırsa dönmesini en az bir hafta beklerdik. Şimdi her şey yıldırım hızında gerçekleşiyor. Bir hattatın söylediği gibi “İşin meraklısı çok da talebesi yok” Eskiden yazdığımız mektupların fotokopisi bile bize lüks gelirdi. Bu gün görünürlük arttı nitelik azaldı. Eskiden görünürlük azdı nitelik fazlaydı.

Kendi poetik tavrınız açısından yazmak isteyip de yazamadığınız bir şiir var mı?

Bir şiir bittiğinde bir daha şiir yazmam artık diye düşünürüm. Bende şiir, terk etmek duygusu ile atbaşı yarışır. Sonra yine derinlerde bir tomurcuk filizlenir ve ben kendimi yazmak zorunda hissederim. Çünkü bilirim ki o şiiri yazmasam o şiir kimseye kendini yazdırmayacak. Bu bir doğumdur şiir benim filizim ben şiirin ilkbaharıyım. Belki de sadece bir aracı. O anlamda ben şiiri değil şiir beni terk edebilir. Yazmak isteyip yazamadığım bir şiirim yok. Keşke olsaydı. Ama yazmadığım şiirlerim var. Sadece Türkçenin denizinde duru bir damla olmak istedim. Hâlâ okula gitmeyecek kadar küçük bir çocuğun ocaktan aldığı odun parçalarıyla yere bir şeyler mırıldanıp sonra işaretler çizerek o mırıldandıklarını yazdığını sana çocuğum ben. Elim mürekkep izi zihnimde şiirler… Şiir ile bu dünyaya direniyorum. Benim başka yürünecek yolum yoktu.

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

MEHMET BERK YALTIRIK’LA “KORKU” VE “KORKU EDEBİYATI”NA DAİR SÖYLEŞİ

MEHMET BERK YALTIRIK’LA “KORKU” VE “KORKU EDEBİYATI”NA DAİR SÖYLEŞİ

Konuşturan: Muhammet Erdevir

Katkılar: Zübeyde Güllüce, Uğur Karabürk

 

  • Sizi korku edebiyatına yönelten neydi?
    • Kendi aile büyüklerimden dinlediğim anlatılar ve hikâyeler ile televizyonda 90’larda meşhur olan paranormal içerikli programlar, korku sineması kuşakları etkili oldu. Bununla birlikte özellikle korku üzerine yazılmış kitaplar yazmayı hayal ederdim, yazıya daha yatkındım.
  • Korkunun kökenine inelim. İnsanlar kendilerini rahatsız eden durumlardan kaçarken neden korku filmi izler veya korku edebiyatı ürünlerini okumak ister? Burada nasıl bir mekanizma görüyorsunuz?
    • Kısmen heyecan ve adrenalin duygusu. İnsanlar inanmasa bile ürkünç hikâyeler anlatırken veya dinlerken oradaki karakterle kendini özdeşleştirir, birkaç dakikalığına kendi hayatından ve dünyasından uzaklaşır. Bu nedenle korku içerikleri izlemekten, heyecan yaşamaktan keyif alıyoruz.
  • Korkularımız kişiliğimizin oluşumunda ne derecede etkili oluyor?
    • Pek uzmanı olduğum bir konu değil ama kanaatim, hem şahsi hem de toplumsal mizacımızı oluşturduğu yönünde. Çünkü çoğu zaman kişisel travmalarımız kadar topluma mâl olmuş travmalar, kültürel hususiyetler, inanışlar, âdetler ve kabuller, kuşaklar boyu süregelen alışkanlıklar kendini gösteriyor. Gözüme çarpanlar bunlar oluyor.
  • Korkunun, insanın savunma mekanizmasının çok önemli bir parçası olduğu düşünülür. Korkma duygusunun hayatta kalma dürtüsüyle ilgili olduğu söylenir. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
    • Hem hayatta kalma hem de varlığını devam ettirme dürtüsüyle alakalı sanırım. Ancak günümüzde biraz önce söylediğim gibi adrenalin ve heyecan arayışı da devreye giriyor, artık eğlence boyutu da var gibi.
  • Korkularımızı bilinçaltımız mı biçimlendiriyor yoksa dış dünyanın gerçekliği mi?
    • Gerçek yaşam ve insanları kurgudakilerden daha korkutucu bulmuşumdur. Birbirlerini beslediklerini, birbirlerinin sebebi olduklarını düşünüyorum.
  • Fantastik edebiyatın en önemli kaynağı nedir sizce?
    • Hayal gücü ve tasavvur. Hem okuyanın, izleyenin hem de ortaya çıktığı toplumun, kültürünün hayal gücü ve tasavvuru.
  • Türk kültürü korku edebiyatı açısından verimli bir kaynak mı?
    • Hayli verimli bir kaynak. Bozkırlardan taşıdıklarımız da, eski toplumlardan kalan korkular da harmanlanmış. Kırsal bölgelerdeki kısa kısa anlatılardan hareketle öyküler yazıyorum. Halkbilim makaleleri ve tezlerini okudukça yeni yeni konular, ilhamlar buluyorum.
  • Halk kültüründe korku ögesine en çok rastlanan yöre hangisi?
    • Anadolu da Trakya da bahsettiğim anlatı zenginliğinden nasibini almış. Ben daha çok Trakya yöresini araştırdığım için buradaki cin söylencelerine, hayalet gelin rivayetlerine denk geldiğim, bu bölgedeki inanışları yazdığım için çalışmalarımda burası daha çok ön plana çıkıyor.
  • Ceyhanlısınız, Adana yöresi ve Çukurova’nın yazarlığınıza katkısı ne ölçüde oldu?
    • Tarihi ve kültürel izleri yazdıklarımda mevcut. Küçüklüğümde dinlediğim kısa kısa söylentiler, inanışlar, bir yanıyla iskân öncesi dönemin konargöçer hatıralarının etkisi, hem konu olarak hem de biçim olarak burayı da ilham kaynaklarım arasına ekledi.
  • Mesela Ceyhan’da Yılan Kalesi var, orayla ilgili efsaneleri anımsıyor musunuz?
    • Ben daha çok “Şahmaran Kalesi” şeklinde duyardım. Halk arasında hala bu isim dolaşıyor zannediyorum. Kalenin avlusundaki kuyunun, en yaygın rivayetteki Camsab’ın düştüğü kuyu olduğunu söylerlerdi. Kalenin etrafı yılanlarla dolup taştığından bu ismi aldığı da yine duyduğum bir başka söylentiydi.
  • Türk mitolojisini korku ögeleri bakımından zengin buluyor musunuz?
    • Kesinlikle. Anadolu inanışları kadar Asya’ya uzanan bozkırlar ve ormanlarda, vadilerde de sayısız inanç ve motif söz konusu. Farklı bir ilham kapısı aralıyor yazmak ve deşelemek isteyenlere.
  • Yerel kültürden beslenen bir korku atmosferi kurgulamak zor gelmedi mi? Sizi neler zorladı bu konuda?
    • Halk belleğindeki söylence ve inanışlar, tarihî olgular ve ürperti veren mekânlar zaten göz önündeydi. Bunları bir araya getirip korku edebiyatı alanında öyküler, romanlar yazmak için kendi kurgu süzgecimden geçirdikten sonra ana malzemem hazırdı. Tek zorluk ürettikten sonra karşılaşılan önyargılar oldu ama çalışmalarımı devam ettirdim, ilgimi ve çabamı yitirmedim.
  • Yerli korku edebiyatı üretirken karşılaştığınız zorluklar neler?
    • Bunu Youtube kanalımda (SonGulyabani-Mehmet Berk Yaltırık) anlattığım bir videom var (https://www.youtube.com/watch?v=jM3QWKIBdwk) . Orada uzun uzadıya değinmiştim. Ancak özetlenmem istenirse tek belirteceğim zorluk, okur alışkanlıkları olurdu sanırım. Yerli fantastik, korku vb. gibi yeni yeni yahut eskiden beri varsa çok fazla ürün verilmemiş alanlarda, okur bazı önyargılara yahut alışkın olmadığı bir tarzı okumanın kısmi zorluğuna kapılarak hiç şans vermeye biliyor. Yine de önümüzdeki yıllarda bu alışma sürecinin, yadırgamaların geride kalacağını düşünüyorum.
  • Etkilenme endişesi taşıyor musunuz? Dracula veya cadılık gibi Batılı korku ögelerinin kaleminizi etkilemesi sizin için bir sorun olur mu?
    • Herhangi bir endişe taşımıyorum, aksine farklı ögelerin bir araya gelmesiyle yeni ilhamlar bulabileceğimi, tarzımı geliştirebileceğimi, beni farklı konu arayışlarına yönlendirebileceğini düşünüyorum.
  • Korku edebiyatında fantastik ögeler kadar mizahi ögeler de kendine yer buluyor. Mizah sizin kaleminizi nasıl etkiliyor?
    • Mizaç olarak esprili, lafını sakınmayan insanlarız. Dolayısıyla kendi kültürümden hikâyeler çıkarırken, karakterlerimi oluşturmada bizim tepkilerimizi, alışkanlıklarımızı yansıtmaya çalışıyorum. O yüzden mizah ve mizah geleneği de ilgi alanlarımdan birini oluşturuyor. Bir de mizahla korku alakasız gibi görünse de aslında bir dirsek teması söz konusu. Keskin bir alaycılık ve beklenilmeyen yerden vurmak açısından dinamikleri (birbirlerine zıt olsalar da) hep benzer geliyor bana. Ayrıca mizahi türde yazılmış eserleri, yazıları okumayı da seviyorum.
  • Eserlerinizin sinemaya çekilmesini ister misiniz?
    • İsterdim. “Filme uyarlanır” diye düşünerek yazmasam da, elimde olmadan bazen yazarken film karesi izliyormuş gibi hissediyorum.
  • Sizce Türkiye’de korku filmlerinin diğer türlere göre nispeten yavaş gelişmesinin teknik eksiklikler dışında başlıca sebepleri neler?
    • Farklı arayışları ve türleri denemeye cesaret edilememesi. Bunda da maddi kaygılar ve garanticilik baskın geliyor diye tahmin ediyorum. Yoksa ister plazada geçen bir psikolojik gerilim, ister metropolle taşranın sınırında bir yerleşimde geçen seri katil hikâyesi, ister dünyamıza yabancı bir unsurun kırsalda gizlenişi, ister hortlak, alkarısı gibi yerel ve şamanî arka plana sahip fantastik varlıklar gayet işlenebilir. Ben eserlerimde vampir temasını işlediğimden ilk başlarda yadırganıyordum. Bugün yazdıklarımı okuyanlar, konuyla ilgili folklor araştırmalarına dayanan makalelerimden de haberdar. Farklı unsurlar iyi işlendiği sürece insanlara hitap edecektir diye düşünüyorum.
  • Yedikuleli Mansur adlı eserinizin temeli olduğunu söylediğiniz "Kanlı Pençe" adlı öykünüzde tarihi olayların ve kişilerin gerçek dünyadan alındığını belirtmiştiniz. Ana kişilerden biri olan Kara Şaban Ağa'nın zorbalardan beklenenin aksine merhametli ve sevdalı bir kişilik içinde betimlendiğini görüyoruz. Zorbalık ve kabadayılıkla vicdan ve merhamet bir tezat oluşturmuyor mu?
    • Maffios yani yerel ahlak, yerel hukuk ve yerel otorite değerlerine sahip topluluklar ve bireylerde, sözlü bir ahlak vurgusu söz konusu. Delikanlılık vb. alt kültür kodlarıyla tanımlanıyor bazı uygulamalar, hareket motivasyonları buraya dayanıyor. Dolayısıyla şiddet taşıyana dönmesin diye nasıl bir “racon” şemsiyesi oluşturulmuş ve altına sığınılmışsa, aynı şekilde bıçağının hakkıyla kazananlar, kendilerini merhamet ve vicdan doğrultusunda yol alıyormuş gibi lanse edebiliyorlar.
  • Yine Yedikuleli Mansur’dan gidelim. Korkusuzluğu ve cesaretiyle öne çıkan Ayı Osman'ın kendini feda etmesi güç ve fedakârlık arasındaki ilişkiyi sorgulatıyor. Fedakâr yapabilmek için belli oranda güç sahibi olmak gerekiyor mu?
    • Bir güç gerektiriyor ama bu maddi değil, daha manevi bir güç söz konusu. Bu güç; karşılık beklemeksizin birine yapılan iyilik, büyüklük, ödül beklenmeden ifa edilen, sergilenen yiğitlik. Sokak alt kültürlerinde birinin bu şekilde davranması, zorlu kabul ediliyor ve saygı duyulmaya başlanıyor.
  • Istrancalı Abdülharis Paşa kitabınızda olay örgüsü iki koldan ilerliyor. Hem günümüz anlatısı var hem de 17. yüzyıla gidiyoruz. Bu çok katmanlılık yazarı zorlayan bir unsur değil mi?
    • Zorlayıcı ama hayli keyifli bir yolculuk. Eski ve yeni dünyayı karşı karşıya getireceğim bir romanda, bunu bir-iki bölümde layıkıyla aktaramaya bilirdim. Bu nedenle zorlanmak pahasına da olsa iki ayrı hikâyenin çatışması üzerine inşa ettim kurgumu.
  • Istrancalı Abdülharis Paşa kitabında şarkılara da yer vermişsiniz. Müzik ve edebiyat ilişkisi bağlamında bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    • Kitap tarihin iki ayrı dönemini (yeni olan bile neredeyse 20 yıl öncesi) içeriyordu. Bu nedenle okuyucunun adapte olabilmesi, zaman geçişlerini tüketilen kültür nesneleri üzerinden fark edebilmesi için sıklıkla şarkılara, türkülere başvurdum. Tarih nosyonu olmayan yahut türküleri internette aratmaktan imtina edecek okur için gereksiz bir detay olsa da, fark edebilecek okurun daha da keyif alabilmesi için dâhil ettiğim ayrıntılardan. Farklı anlatılar, yeni yeni anlatıları doğurduğu gibi, bir ilham sonucu ortaya çıkmış müzikler de farklı ilhamları doğurabiliyorlar. Türkülerin yakılma hikâyeleri, ana hikâyenin içindeki yan hikâyeciklere, başka yaşamlara taşıyabiliyor bizi, böyle düşünüyorum. Yazarken şahsen kurgumun geçtiği dönem ve coğrafyaya dair müzikleri daha sık dinliyorum bu yüzden. Oradaki insanlar gibi hissedebilmeye, hissettiklerimi eserlerime, karakterlerime, anlattıklarıma yansıtmaya gayret gösteriyorum.
Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

AYÇA ERDURA’YLA “GÖRSEL ŞİİR” VE ŞİİR ÜZERİNE SÖYLEŞİ

AYÇA ERDURA’YLA “GÖRSEL ŞİİR” VE ŞİİR ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Söyleşi: Zeynep Yolcu

 

Dil işçisi olduğunuzu sanatçı babanız Ersan Erdura’ya yazdığınız onlarca şarkı sözü ile gördük. Söz yazarlığına devam edecek misiniz?

Söz yazarlığı ilk göz ağrım. Devam etmek istiyorum. Çünkü 15-18 yaşlarımda odaklandığım bir konuydu. Melodi ile kelimeleri birleştirmek keyifli bir süreç zaten şiirlerimde hissedilen ritim buradan geliyor diyebilirim.

Şiir yolculuğuna adım atmaya nasıl karar verdiniz?

Babama yazdığım şarkı sözleri dışında şiir her zaman ilgi alanımdı. Hayat bazen sizi farklı yönlere götürebiliyor. Şiir yolculuğum Haydar Ergülen Hocam ile tanıştıktan sonra başladı.

Şiir etkinliklerinde yer aldınız, almaya da devam ediyorsunuz. Kadıköy Belediyesi Kozyatağı Kültür Merkezi'nde 'Şiirin Seyri'nin hem proje koordinatörlüğünü yaptınız hem de görsel şiirlerinizle sergiye katıldınız. Bizlere anlatır mısınız?

Şiirin Seyri Şiir Sergisi’ni düzenlemekteki amacımız şiiri okura yakınlaştırmak ve ilgiyi arttırmaktı. Şiirin, diğer disiplinler ile olan ilişkisini görsel çalışmalarla okura sunmaya hedefliyoruz. Sergimizin birincisi 2018 yılında mahalle teması ile gerçekleşti. Mart 2020 de yapılacak olan sergimiz pandemi salgını nedeniyle ertelendi. 2020 Temamız gün ve gece.

Siirin Seyri, Haydar Ergülen şiir atölyesinden arkadaşlarımızla oluşturduğumuz gönüllülük esasına dayalı bir platform demek daha doğru sanırım. Çünkü sergimizin açık olduğu süre boyunca ücretsiz etkinlikler, atölye çalışmaları, şiir panelleri ve şiir okumaları gerçekleştiriyoruz. Projemizde yer alan, emeği geçen tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim.

Ayça Hanım projeler yürüttüğünüzü ayrıca sunuculuk yaptığınızı biliyoruz. Birebir yer aldığınız çalışmalar hangileridir?

Şiirin Seyri Şiir Sergisi 2018- Tema/ Mahalle *Kozyatağı Kültür Merkezi

Şiirin Seyri Şiir Sergisi 2020-Tema / Gün ve Gece *Kozyatağı Kültür Merkezi

2019-2020 Seyhan Livaneli Öykü Yarışması proje koordinatörlüğü, sunucusu *Caddebostan Kültür Merkezi

2019-2020 Sihir Şehir Akşamları- 15 günde bir Şiir Geceleri; Hilal Karahan, W.Bahadır Bayrıl, Ali Günvar anlatımıyla. *Kozyatağı Kültür Merkezi

2019-2020 Edebiyatist Günleri- Ayda bir gün; Edebiyatist dergi ve yayınevi yazarlarının söyleşi ve imza günleri *Kozyatağı Kültür Merkezi

2019 Feminİstanbul Uluslararası Kadın Şiiri Festivali *Kozyatağı Kültür Merkezi

2019-2020 Ünlü Yazarlar ile söyleşi, imza günleri *Kozyatağı Kültür Merkezi: Jale Sancak, Hakan Akdoğan

2020 8 Mart kadınlar günü şiir buluşması *Kozyatağı Kültür Merkez

Haydar Ergülen hakkınızda “Erdura'yı şiire bağlayan ipler çok ve çeşitli. Aynı zamanda eğlenceli de.” demiş. Ergülen’le ile tanışmanız nasıl oldu?

2016 yılında Yeşim Cimcöz Yazı Evi tarafından açılan şiir atölyesine katıldım. Hocamın tavrı, derin bilgisi, yüreklendirici sözleri sayesinde şiir yolculuğa dönüştü. Yazma disiplini ve çalışma etiğini hocamdan öğrendim.

Görsel şiire önem verdiğinizi biliyoruz. Bunun en güzel örneklerinden biri de Şiir Çarkı'dır. Bizlere farklı okuma seçeneği sunan şiirinizi anlatır mısınız?

Görsel şiir, deneysel şiir, katmanlı şiir ifadeleri kullanılıyor çoğunlukla. Şiir Çarkı bir mekanizma olarak ortaya çıktı. Birbiriyle ilişkili olacak ya da şiirde hiç yan yana gelmez dediğiniz kelimeleri buluşturarak ve okuru da içine alarak oluşturulan bir biçim diyebilirim.

Çarkı çevirerek bulduğunuz kelimeleri yan yana getirip kendi şiirinizi oluşturabiliyorsunuz. Çoklu okuma seçeneği veren şiirlerimden bazıları; Piramit, Kalbin Segâhı, Şiir İçinde Şiir, Kronik Şefkat, Zarf Zihin…

Günümüz edebiyat dergileri olan Edebiyatist, Veronika, Masa, Sadece Şiir, Papirüs de şiirlerinizi görebiliyoruz. Kimi şairlerin dergi vb. yayınlara zorluk çıkardığını biliyoruz. Sizden şiir isteyen her dergiye şiirinizi gönderir misiniz?

Edebiyat dergileri büyük emeklerle çıkarılıyor. Emek benim için kıymetlidir. Elimden geldiğince eserlerimle destek olmaya çalışıyorum. Haydar Hocama danışmadan dergiler ve yayınevleri konusunda harekete geçmiyorum.

Ayça Hanım atölye çalışmalarına katılıyorsunuz. Aslında “Ben oldum” diyerek kenara çekilmediğinizi gördük. Katıldığınız ve katılacağınız atölyeler hangileridir? Ne zaman bu işin mutfağı olan alanları bırakırsınız?

Haydar Ergülen şiir atölyesine devam ediyorum. Hakan Akdoğan ile Derin Okuma atölyesi, Jale Sancak ile öykü atölyesine katılıyorum. Ömrümün sonuna kadar öğrenmeye devam edeceğim.

Aylar önce Son Gemi'de yaptığınız bir söyleşide “O kadar çok ozanımız, aşığımız var ki bitmeyecek bir cevher her birimizin içinde var.” dediniz. Bunun üzerine yazın hayatında bol bol şiirlerini okuduğunuz şairleri bizlere söyler misiniz?

Yunus Emre, Ahmed Yesevi, Şeyh Galip, Feridüddin Attar, Asaf Halet Çelebi, Sohrab Sepehri, Atilla İlhan, Seyhan Erözçelik, Adonis, Gülten Akın, Tarık Günersel, Birhan Keskin, Turgut Uyar, Edip Cansever çok var daha inan.

İlk şiir kitabınız Zarf Zihin biz okuyucuları kapağı ile gülümsetti. Bizlere hazırlık çalışmalarınızı anlatır mısınız?

Zarf Zihin kitabımın arkasında şiirin ilk çizilmiş halini bulabiliyorsunuz. Ham halini koymak istedim çünkü şiir işçiliğine önem veriyorum. Böylece okur süreci takip edebilir hale geliyor. El çiziminden sonra sürekli çalıştığım grafiker arkadaşımla uzun saatler harcayarak çizimi dijital olarak hazırlıyoruz. Bu çalışmadan sonra el ile maske haline getiriyoruz. Zarf Zihin ilk olarak Şiirin Seyri’nde sergilendi. Kitap kapağı yapma fikri daha sonra oluştu ve sayısız denemeler sonucunda uygulayabildik. Bu sürecin sonunda Seyhan Erözçelik İlk Kitap Şiir Ödülü’ne maket kitap halinde katıldım. Ve dosyam dikkate değer bulundu. 2020 yılında Edebiyatist Yayınevi tarafından yayımlandı.

Şiirlerinizde insanın dönüşümünü işlemişsiniz. Bunu Kül şiirinde de açıkça görüyoruz. Şiirleriniz hep yeni 'benlik' ile mi yazdınız?

Kendinden kendine olan yolculuğu anlatmak istedim. Yazarken yenilikleri şiirime katmayı deniyorum. Şiirimi her defasında yeniden inşa ediyorum dolayısıyla kendimi de. Bu yüzden sevgili Haydar Hocam şiir iplerimin çeşitli ve eğlenceli olduğunu söyleyerek bana güç verdi.

Zarf Zihin dünya için zor bir dönemde raflarda yerini aldı. İmza günleri doğal olarak iptal edildi. Heyecanınızı birebir okuyucu paylaşamadınız. Ne hissediyorsunuz?

Pandemi ile hepimiz farklı ilişki kurduk. Her ortam kendi şiirini ve ortamını yaratır diye düşünüyorum. Zarf Zihin kısa bir sürede ikinci baskıya girdi. Çok mutlu oldum. Heyecanım halen devam ediyor en kısa sürede Zarf Zihin okurlarıyla buluşmayı diliyorum. Sağlığımız yerinde olduktan sonra hepsi vakti gelince yapılabilir.

Dijital mecralar covid-19 salgınında daha yoğundu. Bugüne kadar birçok yayın ücretsiz okuyucu ile buluştu. Sizler de bu dönemde ortak şiirlerin yer aldığı e-kitap(pdf) de gördük. İlerleyen zamanda çalışmalarınızı hangi alanda sürdürmeyi düşünüyorsunuz?

Bu süreçte on-line olan birçok etkinliğe katıldım. Şairlerin bir şiir zinciri oluşturarak paylaştıkları şiirler toplanıp bir e-kitap yapıldı. Güzel bir dayanışma örneğiydi. Bunun yanısıra The Poet House yayınevinden ‘PAN’ isimli slowbook kitabım yayımlandı. Yine aynı yayınevinden Haydar Ergülen, Engin Turgut ve Haydar Ergülen şiir atölyesinden yirmi beş arkadaşlarımla şair ve çizer İsmail Sertaç Yılmaz’ın çizimleriyle ortak şiir kitabımız ‘Şşşt’ yayımlandı. Türk- İspanyol ortak çalışması olan şiir antolojisinde yer alacağım. Yüz yüze iletişimi seven biri olarak alışmaya çalışıyorum. Sanırım genç sanatçılar tarafından bu yol daha çok kullanılacak.

17. Bu hafta Pan ile okuyuculara tekrardan merhaba dediniz. The Poet House'dan sanatçı İsmail Sertaç Yılmaz'ın çizimleri ile çıktı. Pan için özel şiir mi yazdınız? Ayrıca sizin için her şiir çizim ile desteklenebilir mi?

The Poet House yayınevinin sahibi şair ve çizer arkadaşım İsmail Sertaç Yılmaz ile Şiirin Seyri 2020 sergisinde beraber çalıştık. Zaten aklımızda kitap fikri vardı. PAN şiirimi kendisiyle paylaşınca ikimizde çok heyecanlandık, slowbook yapmak üzere harekete geçtik. Bu çalışmamızda çizimlerle birleşen şiirin içinde dolaşabiliyor ve canlanmasına tanık oluyorsunuz. Butik bir iş olduğu için sınırlı sayıda koleksiyonerler için üretiliyor diyebiliriz.

Her şiir için genelleme yapmam mümkün değil ama dediğim gibi şiiri farklı disiplinlerle birleştirmeyi deniyorum ve benim görüşüme göre, keyif aldığım güzel işler ortaya çıkıyor.

Bu güzel sorular ve değerli zamanınız için teşekkür ederim. Sevgiyle…

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

ÖYKÜCÜ NİSA ESER SÖYLEŞİSİ

ÖYKÜCÜ NİSA ESER’LE İLK KİTABI “GASSAL” VE EDEBİYAT ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Muhammet Erdevir

Nisa Eser 2000 doğumlu, Yozgat – Sorgunlu genç bir öykücü. İlk kitabı “Gassal” mart ayında İki Nokta Kitabevinden çıktı. Halen Kırıkkale Üniversitesinde çocuk gelişimi bölümünde birinci sınıf öğrencisi. Altı çocuklu bir ailenin son çocuğu olan Eser, ilkokul ve ortaokulda oldukça içine kapanık bir çocukluk geçirmiş. Altıncı sınıftayken antrenörü de olacak fen bilgisi öğretmeninin teşvikiyle tekvandoya başlamış. Bu alanda kendini geliştirmiş ve millî sporcu olmayı başarmış. Nisa Eser’in öyküsü köyden başlayıp millî sporculuğa kadar uzandığı için de kıymetli. Öyküye nasıl başladı, edebiyatla arasındaki ilişki nasıl doğdu? Bu gibi soruları da ben sordum, o anlattı.

  • Öykü yazmaya nasıl ve ne zaman başladınız?

Öykü yazmaya 2017’de başladım. Lisenin son yıllarında. Biri ya da birilerinden ilham alıp yazmadım açıkçası. Sadece daha önceden ufak bir yazma geçmişim vardı. Şiir hatta ilköğretimdeyken kendimce hikâyeler de yazardım. Okulun panosundaki afişte bir yarışma gördüm. Lise dönemim biraz sıkıntılı geçti zaten. Bir gün TİMAV Liseler Arası Hikâye Yarışması’nın duyurusunu gördüm. Dedim içimden, kazansan ne olur kazanmasan ne olur Nisa gönder bir hikâye. Yazdım, gönderdim hemen. Ama o üç sayfalık hikâyeyi yazarken hissettim ki, yazmak benim için gerçekten önemli. Hani bir insanı çok özlersin, kendi içinde bu özlemi geriye atarsın hep. O insanı gördükten sonra boynuna atlayıp sarılasın gelir ya, işte o misal... Sonra o yarışmadan mansiyon ödülü aldım. Bilmiyorum belki de ödül almasaydım o günden sonra da hiç yazmayacaktım. Çünkü başka önceliklerim vardı.

  • Neden öykü?

Belli bir sebebi yok aslında. O dönemde merhum Muhsin Yazıcıoğlu'yla ilgili roman yarışması da vardı. Hikâyenin bana kattığı duyguyla katılmaya karar verdim. Birkaç kitap okudum, araştırmalar yaptım. Fakat anladım ki sadece Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatını bilmek yetmiyor, onun temas edip iletişimde bulunduğu insanların da hayatını tanımak gerekiyordu. Elimi ne tarafa atsam oradan başka hayatlar, başka hikâyeler çıkıyordu. Hem buna vaktim yoktu, hem de korkmuştum biraz. Sonuçta Muhsin Yazıcıoğlu, kıymetli bir insan. Onun hakkında yanlış şeyler yazmak istemedim. Ardından o başladığım romanı bıraktım. Belki kafamda kurguladığım bir roman olsaydı bu kadar korkmazdım ama hal böyle olunca havlu atmak düştü bana da. Hem benim yaşım daha çok genç. İllaki roman yazarım. Zamana bırakmak gerek.

  • Roman dosyası bir girişim olarak kaldı o zaman. Başka türlerde çalışmalarınız var mı?

Arada şiir yazdığım oluyor ama genellikle deneme ve öykü yazıyorum.

  • Öykü yazma noktasında size rehberlik eden, etkilendiğiniz yazarlar kimler?

Mustafa Kutlu'yu severim. Onun yanında Stefan Zweig, Tarık Tufan, Vasconcelos, Kafka, Hasan Ali Toptaş, John Steinbeck, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Çehov, İsmet Özel, Necip Fazıl Kısakürek. Aklıma gelmeyen daha niceleri... Okumaktan zevk aldığım ve bana bir şeyler katacağını düşündüğüm yazarlar.

  • Peki, sizi en çok etkileyen öyküler hangileri?

Lise yıllarımda Kutlu'nun Uzun Hikâye’sini, Tarık Tufan’ın Hayal Meyal’ini ve Kekeme Çocuklar Korosu'nu sevmiştim. Son zamanlarda da Stefan Zweing'in Korku adlı hikâyesinden etkilendim.  Dediğim gibi ben daha çok yeniyim. Daha nice güzel yazarlar, hikâyeler vardır ama okuduklarım arasında beni etkileyenler bunlar.

  • Öykü düşünceleri nasıl oluşuyor?

Çoğu yazar gelecekten esinlenir. Daha iyi bir hayat, daha umut dolu şeyler... Ben daha çok geçmişimden esinleniyorum. Geleceğimizi bana göre geçmiş belirliyor. Çünkü geçmişi kimse bir kalemde silip atamaz. Bir de ben, yaşadığım şeyleri unutsam da onun bana hissettirdiklerini unutamıyorum. Bu his tekrar karşıma çıktığında da yeni bir hikâye doğuyor. Bir çocuğun, bir kadının ya da kamburu çıkmış bir babanın sokakta yürüyüşü bakmasını bilene çok şey çağrıştırıyor.

  • Geçmişimden esinleniyorum dediniz. Geçmişe sık sık dönmek insana fazladan yük yüklemiyor mu?

Geçmişe ne gözle baktığınız önemli aslında. Ben geçmişten ilham ve güç alıyorum. Beni daha ileriye götürdüğünü düşünüyorum. Bu yüzden yük olmaktan ziyade benim için bir fırsat olarak görüyorum

  • İlk kitabınız “Gassal”. “Gassal”ın hazırlık ve yayın sürecini anlatır mısınız mısınız?

Bir kitabım olsun diye hiç hayal kurmamıştım aslında. Yazarlığı kitap çıkarmaktan ibaret görmüyorum çünkü. Piyasada çok saçma kitaplar var. Garip olan şu ki onların okuyucu kitlesi büyük... Bu beni çok üzüyor ve kızdırıyor. Dediğim gibi kitap odaklı yazmadım hiç. Olaylar aniden gelişti. Mehmet Hoca'm kitaplaştıralım dedi. Yaşımın küçük olmasından dolayı çok korktum ve hala da korkuyorum. İçimdeki o kötü his hiç gitmedi. Kitaptaki çoğu hikâye Üç Tuğ Medya’da, birkaçı da Yazarperest’te yayımlanmış hikâyeler. Bunları topladık ve ortaya böyle bir eser çıktı.

  • Ben de kendi kitaplarıma öyküleri alırken yayımlanmış olmasına dikkat ederim. Öykünün yayımlanması, okurla buluşması ne anlama geliyor?

Yazara küçük de olsa özgüven veriyor. Daha önce yayınlanıp küçük bir kitle de olsa okurla buluşması aşağı yukarı ne tür eleştiriler geleceğini sezdiriyor yazara. Elbette yeni hikâyeler de okur için bambaşka heyecanlar. Yeni hikâyelerin olması da şart.

  • Kitaba ismini veren “Gassal” öyküsü, ölümün bildik ve tanıdık yüzüne farklı açılardan yaklaşıyor. Genç bir öykücü için ölüm ne ifade ediyor?

Biliyoruz ki inancımıza göre ölüm bir son değil başlangıçtır. Kasvetli ve korkutucu olması o gerçeğin var olduğunu değiştirmez. Ben bu gerçeği vurgulamak istedim. Peygamber Efendimiz de bizlere sık sık kabir ziyaretleri yapmamızı söyler çünkü bu gerçeğin hatırlamamız ve ona göre bir hayat yaşamamız gerekir.

  • “Öğretmen Demek” adlı öyküde öğretmenlik mesleğine farklı bir açıdan yaklaşıyorsunuz. Olumsuz bir öğretmen tipi Sadık. Sizde iz bırakan böyle öğretmenler var mıydı?

Bu çok vahim bir durum ama bu hikâye gerçek bir hikâye. Başkarakter benim ve Melike şu anda en yakın dostlarımdan. Vahim bir durum dedim çünkü hiç unutamadım ve öğretmen kelimesi bende ciddi manada başka bir boyuta taşındı. Lise yıllarım da dâhil olmak üzere iyi diyebileceğim öğretmen sayısı bir elin beş parmağını geçmez sanırım. Belki de ben çok şey bekledim bilemem... Taşrada aile seviyesi bellidir. Ailenin çocuk üzerindeki ilgi seviyesi bellidir. Öğretmen ve öğretmen adayları bunun bilincinde olarak bu beldelere gelmeli. Aile şefkati göremeyen ya da herhangi bir duygudan yoksun bir öğrencinin o duyguyu arayacağı ilk yer okuldur. Her öğretmen için geçerli: Ön yargılı olunmaması gerekir.

  • Anladığım kadarıyla yaşanmışlıklar da geniş yer tutuyor öykülerinizde. Başka öykülerde bu türden izdüşümler var mı?

Evet var. “Pembe Gelinlik" öyküm yaşanmış bir olay. Aslında yazdığım her hikâyede benden bir parça var. Her kurguda geçmişimin izdüşümü var. “Genç Gelin Gülnaz Nine" adlı hikâyem ise lisedeki edebiyat hocamın hayatından esinlenerek yazdığım bir hikâye.

  • Özellikle “İkinci Bahar” ve “Necide” adlı öykülerde mahalle kültürünün etkilerini görüyoruz. Sizin için mahalle ne demek?

Mahalle ve komşuluk benim özlemini çektiğim bir şey. Sevgi, saygı, merhamet, umut, özgürlük, samimiyet, büyük bir aile... Daha nice güzellikler ifade ediyor bende.

  • Mahallenin çok güzel çağrışımları var, evet. Tam da şunu sormalı: Mahalle nasıl değişiyor, yazmaya başladığınızdan beri mahallenizde değişen şeyler oldu mu?

Açıkçası biz belli bir mahallede oturmadık. Çok ev değiştirdik. Mahalle özlemim de buradan geliyor sanırım. Bir yere alışmadan başka bir yere gitmek insanı hem fiziksel hem de ruhsal bir yorgunluğa itiyor.

  • Öykülerin genelinde bir taşra havası var. Bir öykücü için taşrada yaşamak nasıl bir şey?

Altı yedi yıllık bir spor geçmişim var. Marmaris'e, Alanya'ya, Trabzon'a daha adını ve hatıratını unuttuğum birçok şehre maçlara gittik. Her döndüğümüzde de yere diz çöküp toprağı öpesim geldi. Ben memleketimi çok seviyorum. Bir insan memleketini sevmeli zaten, yoksa aldığı nefes bile sıkıntı veriyor insana. Taşra, Neşet Ertaş, Musa Eroğlu, Abdal, yer, gök, tarla... Bunlar hep güzel şeyler. Bulunması zor tatlar, hevesler, umutlar... Kıymetinin bilinmesi gerek.

  • Sporculuk geçmişim var dediniz. Sporcu olmak, farklı şehirlere gitmek, sık sık yeni deneyimlerle yaşamı zenginleştirmek kaleminizi etkiliyor mu?

Evet etkiledi. Duygularımı çok zenginleştirdim. Başka hayatların, çeşit çeşit insanların, karakterlerin, yaşamların var olduğunu öğrendim. Bakış açımı genişletti bu küçük seyahatler. Bu sayede kalemim de değişti.

  • Taşra hep olumsuzluklarla kodlanmış. Peki, taşranın sizi besleyen yönleri neler?

Gökyüzünü hayal edin. Bir plazanın balkonundan bakmak var, bir de güzelim yeşilliğin üzerine yatıp, ağaç dallarına konmuş kuşların cıvıltıları ve ağaçlarla yaprakların hışırtılarını dinleyerek bakmak... Hangisi daha cazip geliyor size? Her yerin olumlu ve olumsuz yönleri var elbette. İnsan bulunduğu yeri seviyorsa olumlu yönden bakmayı bilmeli. Dağı, taşı, toprağı, kedisi, köpeği, en çok da insanı besliyor beni. Karakter sıkıntısı çektiğim zaman sokağa çıkıp insanların gözlerinin içine bakmak ve nasıl bir hayat yaşadıklarını merak etmek heyecanlandırıyor ruhumu.

  • “Gassal”daki öykülerin genelinde klasik olay öyküsü çizgisinde bir anlatım görülüyor. Öyküde bir yenilik arayışınız var mı?

Elbette var. Fakat acelem yok. Okudukça ve zamanla yerine oturacağını düşünüyorum.  Cemil Meriç'in “Kitap, zekâyı kibarlaştırır.” diye bir sözü vardır. Ne kadar çok kitap o kadar çok medeniyet, o kadar kibar zekâ ve o kadar çok oturmuş kalem diyorum ben de.

Devamı [...]
SÖYLEŞİ VE SORUŞTURMALAR

TAMER SAĞCAN 2020'DE NELER OKUMAYI PLANLIYOR?

EDEBİYATÇILAR 2020’DE NELER OKUMAYI PLANLIYOR?

TAMER SAĞCAN YANITLADI:

 

2019 yılının diğer yıllardan pek de geri kalmayan yoğun, yıpratıcı, hırpalayıcı atmosferini hedeflediğim sayıda kitap okuyarak bitirememiş olsam da, 2020 yılında okumayı planladığım pek çok kitabın içerisinde yeni çıkacak veya çıkmış olduğu halde okumaya fırsat bulamadığım kitapları da listeme aldığımı belirtmeliyim.

 

YEDİ KARTAL EFSANESİ SERİSİ (4 KİTAP) – SAYGIN ERSİN

Henüz ilk sırada hile yapıyor olabilirim ama çok uzun süredir beklemekte olduğum bir seri olduğu için bunu beş kitaplık hakkımın ilk sırasına koymak istiyorum. Yedi Kartal Efsanesi, ‘Zülfikâr’ın Hükmü’ adlı serinin ilk kitabını okuduğumda Türk Fantastik Kurgu edebiyatı adına çok heyecan verici bir kitapla karşılaştığımı fark etmiştim. 2005 yılında ilk defa yayımlanan, ikinci kitabı ‘Erbain Fırtınası’ da yayımlanmış olmakla birlikte yazarı tarafından Ateş ve Bedel olarak ilan edilen üçüncü kitabının hiç basılmadığı, diğer iki kitabının da Karakutu Yayınları tarafından yapılan, baskılarının bulunmadığı kendi kitlesi için meşhur bir seriden bahsediyorum esasen. Serinin ilk kitabını 2014 yılında Pegasus Yayınları tarafından yayımlanan baskısından okumuş fakat bir türlü burada da ikinci kitap basılamamıştı. Nihayetinde April Yayıncılık tarafından 2017’den bu yana her sene bir sonrakine ertelense de, nihayet bu yıl kesin olarak yayımlanacağını, üstelik Saygın Bey’in ağzından serinin artık bir üçleme değil dörtleme haline geldiğini öğrendiğimden, bu yıl okunacak kitaplara dair en büyük beklentim bu seriye dair olacak. Saygın Ersin’in Pir-i Lezzet adlı romanıyla uluslararası sahada ondan fazla dile çevrilip, baskı ardına baskı yapmasını da düşünürsek, seriye dair çok ciddi bir beklentim olduğunu belirtmeliyim.

 

TERRY EAGLETON – MİZAH

2019 yılının son günleri içerisinde yayımlanan bu eseri okumak için çok fazla sebep sıralayabilmem mümkün değil. Yazarının Eagleton olması, toplumumuzun pek iç açıcı olmasa da mizah odağının genişliğini ele alarak bu konuda neler söylemiş olduğunu merak etmem sebepler arasında yer alabilir. Pek çok kitabında isabetli, ufuk açıcı tespitleriyle düşünce havzamı genişletmemi sağlayan kalemlerden olması sebebiyle bu yıl içinde muhakkak okuyacağım kitaplar arasına hiç düşünmeden yerleştirebilirim.

 

JÜRGEN HABERMAS – İDEOLOJİ OLARAK TEKNİK VE BİLİM

Aslında bu kitap 2019 yılında okumak için sıraya aldığım ancak Habermas’ın yoğunluğundan, topluma, toplumdaki bireylerin birbirleriyle olan bağlantısına ve bunun dönüştürücü gücüne ilişkin daha önce okuduğum metinlerden, moderniteye bakış açısından dolayı bir nebze geride durduğum bir kitaptı. Bununla birlikte aynı bağlamda ve temelde olmasa da, bilim-tekniğin bir ideoloji olarak ele alınışı ve hatta yaratılan yeni dogmalarla inanç sistemi yahut dine evriliyor olduğuna dair fikirlerimin farklı düşüncelerde karşılık bulup bulmadığını görmek amacıyla bu sene içerisinde okumayı planladığım bir kitap olduğunu söylemeliyim.

 

PETER MENDELSUND – OKURKEN NE GÖRÜRÜZ?

 

Listemdeki kitaplardan biri de epey önce basılmış bir kitap olmasına rağmen bir türlü okuyamadığım kitaplardan biri. Yazar esasında bir kitap tasarımcısı. Aynı zamanda da sıkı bir edebiyat okuru olarak okunan metinlerin zihnimizde nasıl işlendiğini, görselliğin bu aşamada oynadığı rolün ne olduğuna dair görüşlerini paylaşıyor. Bu bağlamda aynı zamanda bir şeyler yazma iddiasında olan insanlardan biri olarak zihnimizdeki imgelemleri yansıttığımız düşünüldüğünde belki de ciddi dersler çıkartabileceğim bir kitap olduğuna inandığımdan bu sene muhakkak okumuş olmayı dilediğimi söyleyebilirim.

 

CARL GUSTAV JUNG – RÜYALAR

 

Bu kitabı listeye alma sebebim tamamen kişisel. Yakın dönemde rüyalarla ilgili hikayeler, kısa parçalar kaleme almaya başladığım için rüya konusunda hem mevcut bilgilerimi tazelemek, hem de daha fazlasını öğrenebilmek adına yaptığım sistemli okumalarım mevcut. Jung’un rüyaları da bu kapsamda 2020 yılında muhakkak okuyup, tetkik etmiş olmayı dilediğim bir kitap. 

 

Devamı [...]