Röportaj

ESRA ÖZDEMİR DEMİRCİ: ÖYKÜ, GERÇEKLİKTEN PAYINI ALMAKLA YÜKÜMLÜDÜR

ESRA ÖZDEMİR DEMİRCİ: ÖYKÜ GERÇEKLİKTEN PAYINI ALMAKLA YÜKÜMLÜDÜR

MÜNEVVER SARAL, ÖYKÜCÜ ESRA ÖZDEMİR DEMİRCİ İLE SÖYLEŞTİ

Bize bugünün içinden, şimdiden seslenen bir öykücü Esra Özdemir Demirci. Esra Hanım’la edebiyata ve ilk öykü kitabı Kıyı’ ya dair söyleştik.

 

“Kıyı” bir ilk kitap. İlk kitapların yeri başka olmalı yazarları için. Öyleyse Kıyı’nın hikâyesiyle başlayalım söyleşimize.

Kıyı’nın bir hikâyesi var mı, bundan emin değilim. Öykülerin yazılma aşamasından yayımlanma aşamasına kadar olan süreci bir hikâye olarak düşünecek olursak, bu hikâyede en önemli bölüm sanırım dergilere ait. Pek çok yazar gibi ben de öykülerimi ilk olarak dergilerde yayımladım. Orada görünen, orada okura sunulan ve orada pişen, olgunlaşan öyküler nihayetinde bir araya gelip Kıyı’yı oluşturdu. 

 “Kıyı” adlı öykünüzün başına alıntıladığınız “Beni kıyı zannettiler, bende biriktiler.” sözü size mi ait bilmiyorum ama öykülerin, roman bölümlerinin başlarına alıntılanan sözler hep ilgimi çeker. İzleri sürüldüğünde kim bilir ne okumalar çıkar karşımıza. Peki, ilk kitabınızdan sonra neler birikti sizde?

Bu alıntı kıymetli şair arkadaşım Hüseyin Karacalar’ın “Allah İzin Verirse” adlı şiirinde geçen bir dize. İlk okuduğum andan itibaren beni çok etkileyen bu dize, öykünün konusu ile benzerlik gösterince alıntılamak istemiştim. Sonraları okuyuculardan aldığım tepkiler de olumlu oldu. Buradaki benzerlik, öykünün şiir ile olan bütünlüğü sevildi.

İlk kitaptan sonra uzun bir süre tek kelime yazamadım. Dergilerde yayımlandığı zaman olmayan bir şey olmuştu ve sanki içinde benim için kutsal, değerli, biricik olan duyguların, oluşturduğum karakterlerin gün yüzüne çıkışını zaman zaman onlara yabancılaşarak, uzaktan seyreden birine dönüşmüştüm. İlk kitap heyecanı dedikleri şey belki böyle bir şeydi. Bu süreci atlattıktan sonra tekrar eski düzene geri döndüm ve yazılan yeni öyküleri dergilerde yayımlamaya devam ettim. Üzerinden dört seneyi aşkın bir süre geçti ve elbette bu zaman zarfında birçok duyguyu yaşama, pek çok farklı hayatı gözlemleme ve çokça kitabın sayfaları arasında gezinme imkânı buldum. Tüm bu birikimlerle yazılan yeni öyküler, şimdilerde hazırlığı içinde olduğum ikinci öykü dosyasında yerini almaya devam ediyor

Bu güzel bir haber, heyecanla bekleyeceğiz. Öykülerinizi nasıl tanımlarsınız ya da tarzınızı nasıl özetlersiniz?

Yaşamın bazı özel dönemlerine, ayrıntılarına dokunduğum öyküler yazıyorum en çok. Küçücük gibi görünen bir ayrıntı benim için büyük bir anlam içerebiliyor. Bunu yakaladığım an o ayrıntının elinden tutup, öykü sonuna kadar onunla birlikte yol alıyorum. Karakterler bu ayrıntı etrafında ortaya çıkıyor. Bir de gizi seviyorum. Her şeyi açıkça ortaya koymak yerine okurun zihninde merak uyandırmayı, anlatıyı gizli yapısıyla bir bütün olarak sunmayı yeğliyorum.

Öyküleriniz kendi halinde, sessiz, sakin ilerlerken birden duvarlar, kapılar çıkıyor karşımıza. Kırılmayı derinden hissediyoruz bu çarpışma anlarında. Merdiven boşluğuna da birkaç öykünüzde rastladım. Kapılar, duvarlar, merdiven boşluğu, pencere… İmgenin öykünüzdeki önemi nedir, imgelerle aranız nasıl?

Yeni bir söyleyişe kapı aralamak bakımından imgeyi önemsiyorum. Her yazarın kaleminde ayrı ayrı şekillerde oluşan imgeler, farklı dünyalara kapılar aralamamızı sağlıyor. Her sanatçının duygu ve düşüncelerini ifade ediş şekli ve elindeki malzemeyi kullanma biçimi birbirinden farklıdır. Herhangi bir imge bir yazarda tek cümleye sığdırılırken, başka bir yazar için aynı imge, anlatının başından sonuna kadar pek çok yerde görünür haldedir. Özgünlük dediğimiz şey de tam olarak burada ortaya çıkar.

İmgelerle aram oldukça iyi. Bir imgeyi yakaladığımda, tabiri caizse sıdkı sıyrılana dek yakasını bırakmıyorum. Çevremde gördüğüm, tanık olduğum olaylara yeni anlamlar yüklemeyi, günlük hayatın içinden seçtiğim herhangi bir karaktere yeni değerler kazandırmayı seviyorum. Tüm bunları o imge yahut imgeler çerçevesinde yaptığımda ortaya bazen beni bile şaşırtan sahneler çıkıyor. Seviniyorum.

Kitabınızı okurken şu dikkatimi çekti. Öykülerinizin geneli akıcı ama bazı öyküleriniz tam kıvamında akıp giderken yer yer durağanlaşıyor. Bu bir yazma hali mi, dahası kendinizi yazarken nasıl hissediyorsunuz?

Bu bir yazma halinden ziyade bir seçim benim için. Bir noktaya geldiğimde oraya kilit vurmayı, hızlandığımı fark ettiğim an frene basmayı yeğliyorum. Akıp giden zamanın içinde istesek de istemesek de ortaya çıkan durağanlıklar gibi. Öykü de büsbütün kurmaca değildir çünkü. Gerçeklikten payını almakla yükümlüdür.

“Yolculuk” adlı öykünüze iç içe geçmiş iki öykü diyebilir miyiz, bilmiyorum. Ses ve Yankı. Özellikle Yankı beni gülümseten bir öykü oldu. Kitabın tam da nerede bitmesi gerektiği konusunda okuyucuyla editör hemfikir. Siz ne dersiniz, öykü nerede bitmeli?

Yolculuk iç içe geçmiş iki öykü gibi görünse de özünde tek öyküdür. Sesin yankısını buluşunu farklı sahneleri birleştirerek anlatır. Öykünün tam olarak nerede biteceği noktasında her ne kadar kararı veren yazarmış gibi görünse de asıl karar elbette okura ait olacaktır. Okuyucu öykünün nerede bittiğini düşünüyorsa öykü orada bitmiştir. Belki ilk cümlede, belki son.

“Eşikte durmuş, karşı dairenin kapısıyla aramdaki mesafeyi hesaplamaya çalışıyorum sadece.”  Bu cümle, “Mesafe” adlı öykünüzden. Şimdi karşı daireden biri yani sadece bir okuyucu olarak günümüz öyküsü hakkında neler söylemek istersiniz? Son yıllarda yayımlanan kitaplardaki ve dergilerdeki öykülerin bir kalemden çıkmışçasına birbirine benzediğini düşünüyor musunuz?

Aksine, öykünün gün geçtikçe anlatı bakımından çeşitlendiğini görmek beni mutlu ediyor. Her anlatıcının kendine özgü dünyasında, kendi sözcükleriyle var olma çabası takdire şayan. Bu anlamda bilhassa genç öykücülerin ilk kitap başarılarını görüyor ve önemsiyorum. Aynı kuşağa ait olduğum öykücü arkadaşlarımı da dergiler ve kitaplar üzerinden takip ediyorum. Hepsine yetişemesem de çoğunlukla öyküleri üzerine kalem oynatarak yahut kendileriyle söyleşiler yaparak da heyecanlarına ortak oluyorum.

“Nerede görülmüş bir kelimenin öldüğü, diğerinin oturduğu. Ben gördüm; kelimelerin üzerimdeki saltanatına boyun eğdim çoğu kez. Birike birike, çoğu zaman bir müziğe dönüşerek içime doluştuklarını biliyorum. Biraz durup, soluklanıp, sonra çekip gittiklerini. El sallama ihtiyacı bile hissetmediklerini.” Bu cümleler kitaba adını veren “Kıyı” adlı öykünüzden yine.  İçinizde yaşattığınız kelimelerinizle anlatacağınız öykülerinizi bekliyor olacağız. Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Çok keyif aldığım bu güzel söyleşi için asıl ben teşekkür ederim.

 

“Gözümü kapadığımda bana sırtını dönecek olan geçmişten ya da gözümü açtığımda içine düşüvereceğim gelecekten söz etmiyorum.”  Çilingir

Devamı [...]
Röportaj

HATİCE TARKAN DOĞANAY'LA SÖYLEŞİ

“SAF SEVGİYE ULAŞAN İNSAN, KENDİNE DÖNÜK YAŞAMAYI TERCİH EDİYOR”

HATİCE TARKAN DOĞANAY’LA SÖYLEŞİ

Konuşturan: Muhammet Erdevir

 

Şiirlerinizi okuduğumda dikkatimi çeken ilk özellik, hemen tüm şiirlerin doğum sürecinden beslenmesi oldu. Doğumu bir yaratılış ve inşa ediş olarak tüm boyutlarıyla ele almışsınız. “Doğum”a karşı bu ilginizin kaynağı nedir?

Çünkü her şey doğumla başlıyor. Burada bahsi geçen konu ister canlı bir varlığın doğması olsun ister bir düşüncenin, kitabın ya da şiirin doğması olsun; doğum zorlu bir süreç ve nihayete erdiğinde ortaya koyduğu şey yeni bir şeydir. Doğum yeniliktir ve benim için en besleyici olandır.

“İnşa ediş”e gelince hepimiz doğduğumuzda yeniyizdir fakat daimi surette yeni kalmamız mümkün değil. İstesek de istemesek de bazı bedeller ödeyerek olgunlaşma sürecine doğru sürükleniriz. İnsanın kendini bilme ve kendini inşa etme yollarında aklını ve hırslarını doğru kullanmayı öğrenmesi için kendini gerçekleştirmesi, aydınlanması ve bunu insanlarla paylaşabilmesi için yeniden doğmaya ve doğurmaya ihtiyacı var. Esasen doğmak ve doğurmak iç içe olan kavramlar. Bu süreç bize doğurmanın da doğumun ön şartı olduğunu öğretiyor. Doğurmaya çalıştığınız şey her neyse dogmatik bir zeminde gerçekleştirmeye çalışıyorsanız bir işe yaramayacaktır. Ama akılcı bir yolda doğurmuşsanız bu yaşamın içinde sadece doğmuş ve ölmüş olmazsınız, bir iz ya da bir yaşam bırakmış olursunuz.

Şiirlerimde doğumdan beslenmemin kadın olmamla da yakından alakası olduğunu söyleyebiliriz. Hayata üç kız evladı hazırlamaya çalışan bir anne olarak kadın olmanın anlamını, yaratılışımdan gelen narin ve güçlü yanlarımı; doğurganlığı, yenilenmeyi ve temizlenmeyi iyi bilen tabiatımı en iyi bu şekilde ifade ediyorumdur.

Yaratılış konusunu biraz daha açalım. Şiirinizde vurguladığınız insan, bir et parçasının çok ötesinde kendi kimliğini inşa eden, kuran, o kimlik üzerinde varoluşunu anlamlandıran bir insandı. Bu doğum ya da oluş hangi şartlarda ve nasıl gerçekleşiyor?

Bu çok doğru.  Sadece vurgulamaya çalıştığım insana değil yazdığım her varlığa ve nesneye bir anlam yüklüyorum. Eşyalarla bile bağ kurabilecek kadar hassas bir yapıya sahibim ve hayatta aradığım tek şey “anlam”. Anlamın mutlulukla bir ilişkisi olduğunu söylemek belki şöyle doğru olmayacaktır: Yaşam ya sığdır ya mana doludur. İnsan sığ yaşamayı da anlam aramayı da mutlu olmak için seçer. Yani temelde daha mutlu, daha huzurlu yaşamak arzusu var. Hangi bakış açısıyla bakacağımıza kendimiz karar veririz. O zaman sığ yaşamak ya da anlam aramak bir tercihtir diyebiliriz. Bu doğum ya da oluş da işte bu tercihin getirdiği şartlarda gerçekleşiyor.

İnsan olma yolunda çektiğimiz acıları nereye koyuyorsunuz? Acılar bizi pişiren ve olgunlaştıran sürecin bir parçası mı yoksa varolmanın dayanılmaz ve kaçınılmaz bir sonucu mu?

Evet, kesinlikle insan olma yolunda çektiğimiz acılar bizi pişirir, olgunlaştırır ve bu varolmanın kaçınılmaz sonucudur. “Acı bilgidir, akıllı adamların hocasıdır” diyor Byron.  Ne kadar doğru bir tespit. Eğer bir konuda acı çekmemişsek semantik çerçevede o konuyu tam manasıyla nasıl kavrayabiliriz? Acıyla karşılaşırız ve kozasında evrile çevrile pişmeye başlarız. Zamanı geldiğinde de içinden olgunlaşmış bir insana dönüşmüş olarak çıkarız. Bu sürecin öğretisini iyi toplamak lazım.

Acılardan devam edelim. Bir şiirinizde “ben seni yandım/sevmek yanmaktır sandım” diyorsunuz. Bu bağlam, Mevlana’nın “Hamdım, piştim, yandım.” düşüncesine yaklaştırıyor sizi. Sevgi, sizi ve şiirinizi olgunlaştırıyor mu gerçekten?

Mevlana hayatı üç kelimeyle özetliyor. “hamdım, piştim, yandım”. Mevlevi düşünce insanın hamlıktan kâmil olma yolunda yaşadığı süreci ve dönüşümü en güzel anlatan düşüncedir. Bir zamanlar ne zaman kendimi çıkmazda hissetsem tasavvuf okurdum.  Temelinde barındırdığı sevgi, hoşgörü ve hümanist bakış açısı beni oldukça rahatlatırdı.  Sevginin olduğu her şey daha derin, daha değerli, daha sahici... Ben sevgiyi büyütmek olarak tanımlıyorum. Küçük şeyleri seversin ve onlar büyür,  yavaş yavaş seni büyütür (olgunlaştırır).  Şiirlerini büyütür, dünyanı büyütür, bakış açını büyütür... Bu böyle uzayıp gider…

Her kavuşma içinde bir ayrılığı ve uzaklaşma/kaybetme riskini taşımıyor mu?

Elbette… Kesinlikle içinde kaybetme riskini taşıyor. Ama ben bu riskin alınmasından yanayım. Kavuşma arzusu sevginin getirdiği bir arzudur. Sevginin getirdiği her ne varsa yaşamaya değer diye düşünüyorum.

Sevginin bencil bir tarafı yok mu? Siz de bir şiirinizde “ben kendi kendimi sevmek zorunda kaldım” demişsiniz. Sevgi, içinde taşıdığı bencilliğe rağmen nasıl oluyor da böylesine yaratıcı ve besleyici olabiliyor?

Sevmek, sevilmek ihtiyacından doğduğu için belki de en bencil kavramdır. Bencillikse,  insanın kendini sevmesinin yolunu açan bir şey.  Boş bir bencillik değil bu. İnsan o yola girince kendinin, bedenin, ruhun, güzelliğin, bilgeliğin, yaratıcılığın arayışına düşüyor. Sanırım bu durum sevdikçe insanı bencilleştiren, bencilleştikçe saf sevgiye ulaştıran bir döngü. Burada bahsettiğimiz bencillik boş ya da zararlı bir bencillik değil. İnsanın kendisine değer vermesinden doğan bir asillik barındırıyor içinde. Kendini keşfetmeye de tekabül ediyor ve bu da içinde yaratıcılığı barındırıyor. Ancak yaratıcılık yeteneğinin farkında olan insan onu geliştirebilir. Saf sevgiye ulaşan insan, kendine dönük yaşamayı tercih ediyor. Aslında bu, kendine ve sonsuzluğa bakmak gibi bir şey.  Bu durum olgunlaşmanın son hali gibi geliyor bana.

Tarçın Etkisi adlı şiirinizde “izledim Kırım’dan beri süregelen birlikteliğimizi” diyorsunuz. Kırım denince ne yazık ki akla ilk gelen sürgün hatıraları oluyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Yazdıklarımda Kırım’dan bahsediyorum çünkü Kırım Tatarıyım. Atalarım yaklaşık iki yüz elli yıl önce oradan gelmiş. Kırım Tatar sürgünü yani bahsettiğiniz büyük sürgün 1944 de yaşanmış. Ama yüzyıllar boyunca orada yaşayan halk zorunlu göçlere, sürgünlere hep maruz kalmış. Bu acıları ben yaşamamış olsam da ecdadımın yaşadığı o acıları bütün hücrelerimde hissedebiliyorum. “Dut Ağacı”  kitabında bu konuyu işlemedim ama ilk kitabım Kalbim Kafesim’de bu sürgünü anlattığım bir öykü var. Hatta o öykü Emir Kalkan Hikâye Yarışması’nda ödül almıştı.

Yine aynı şiirde “gitmesek de kalmasak da diyebileceğimiz bir evimiz yok uzakta” demişsiniz. Kırsal yaşam, köy hayatı ve taşra gerçekliği şiirinizi ne biçimde besledi? Pastoral manzaranın imge evreniniz üzerindeki etkileri ne ölçüde oldu?

Şanslıyım ki köyde doğdum ve sekiz yaşıma kadar da orada yaşadım. Pek çok yazarın beslendiği dönem çocukluluk dönemidir. Ben de en çok çocukluğumdan ve çocuklarımın çocukluğundan besleniyorum. Bu noktada çocukluğumun köyde geçmiş olması benim için büyük şans. Zira o dönemde çok iyi gözlem yaptığımı düşünüyorum. Ve ne yazacak olsam farkında olmadan köydeki çocukluk dönemimi irdeliyorum. Düşününce bu çok normal çünkü kişi nereye giderse gitsin içinde taşıdığı, özlediği, farkında olmadan aradığı doğup büyüdüğü topraklarda öğrendiği o ilk kültürdür. Geçmişe dönüp baktığımda beni en çok etkileyen olay köyden ayrıldığım zamandır. O olayla hayatım köydeki ve köyden sonraki diye ikiye ayrıldı ve benim aklım hep köyde babaannesinin koynunda yatan, bahçede doğanın sesiyle uyuyan Hatice’de kaldı.

Bir de öykü kitabınız var. Hatice Tarkan Doğanay’ın öykücü kimliği için neler söylemek gerekir? Öyküyü edebi yaşamınızın neresine konumlandırıyorsunuz?

İnsan hayatta en çok öyküyle karşılaşıyor. Gazetede, dergilerde, günlük sohbetlerimizde karşımıza çıkıyor. Herkesin çevresinde en az bir tane hikâye anlatıcısı vardır. Kaldı ki gün içinde duyduğumuz, okuduğumuz hikâyeleri en yakınımızda kim varsa ona anlatma gereği de duyarız. O yüzden öykü yaşantımızın tam merkezinde yer alıyor. Öykü benim de hayatımın merkezinde ama edebi yaşantımın merkezine şu sıralar şiir var.

Öykü ve şiir ilişkisinde kendinizi hangisine daha yakın hissediyorsunuz?

Öykü yazarken öyküye şiir yazarken şiire yakınım. Şu an daha çok şiirle ilgilendiğim için şiir demek geliyor içimden ama bu bir yanılsama olabilir. Yine de şiire yakın hissettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Daha şiir nedir bilmezken öykü değil şiir yazmaya çalışıyordum.

Neden? Bu içsel bir motivasyonla mı doğuyor yoksa bir edebiyatçı olarak bilinçli bir tercihin sonucu mu?

Yazmak içsel motivasyonla doğan bir şey ama yazacağı türü insan kendisi deneyerek bulmalı. Hasan Ali Toptaş’la bu konuda kısa bir sohbet etme imkânım olmuştu. Bana, yazmak isteyen insanın her türü denemesi gerektiğini söylemişti. Edebiyatçı hangisinde daha iyiyse ona yönelmeli demişti. Ben de böyle düşünüyorum. Tabii burada ister istemez şiiri ayrı tutuyorum. Zira şiire yatkınlık daha erken yaşlarda peyda oluyor. Bununla birlikte yazarlığın tanrısal olduğunu, doğaüstü bir yetenekle geliştiğini düşünmüyorum. Yüzde yirmisi yetenekse yüzde sekseni çalışmaktır.

Şiirlerinize baktığımızda uzun, alt bölümlerden oluşan ve yer yer anlatımcı şiirlerin ağırlıklı olduğu görülüyor. Özellikle kitabın son şiiri “Gül ve Kül” mesela. Bu durum öykücü kimliğinizin etkisiyle olabilir mi? Anlatımcılık poetikanızı nasıl etkiliyor?

Gül ve Kül mensur şiir diyebiliriz. İçinde heceyle yazılmış ağıt var, sıkıştırılmış şiir var, mitolojik şiirsel bir metin var açıkçası bunları bilinçli olarak karıştırdım. Köyüme ait gerçek bir olayı tarihe farklı bir şekilde not düşmek istedim. Ve içimden geldiği gibi de harmanladım. Bu durum tam olarak öykücü kimliğimden kaynaklanıyor diyemeyiz. Bu daha çok öyküleme tekniğiyle yazılmış şiirleri sevmemle alakalı.

Peki mitoloji? Şiirlerinizi okuduğumda Ramses’ten Musa’ya, Eros’tan Yusuf’un kuyusuna birçok mitolojik imgeyle karşılaştım. Mitolojiyle olan ilişkinizi nasıl değerlendirirsiniz?

Mitoloji çok eğlenceli geliyor hem yazmayı hem okumayı çok seviyorum. Hangi türde eserler verirse versin mitoloji bir yazar için en büyük esin kaynağı.

Mitolojiye olan ilginiz sadece şiirlerinizle mi sınırlı yoksa okuma ve yazma serüveninizi kuşatan bir kaynak mı mitoloji?

Mitolojiye ilgim sadece şiirle sınırlı değil. Yukarıda bahsettiğim Kırım Tatar sürgününü konu alan hikâyem aynı zamanda mitolojik bir hikâyeydi. Hatta hikâyenin adı da Umay Ana’ydı. Onu yazmadan önce Türk Edebiyatında Mitoloji Kaynakları kitabını okudum ve hangi mitleri işleyeceğime öyle karar verdim. Mitolojinin birçok yazar için geniş bir kaynak olduğunu düşünüyorum.

Eşeysiz Çoğalma şiirinizde “hem düştüğü yerde gizlidir direnişi insanın” diyorsunuz. Hatice Tarkan Doğanay, hayatı bir direniş olarak mı görmektedir?

İnsanın direnişi daha hayata doğarken başlıyor. Doğum yaptırmış bir sağlıkçı gözüyle de bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sağa sola savurdukları kol ve bacaklarıyla, parmağınızı sımsıkı saran elleriyle, hastaneyi inleten ve artık ben de varım, buradayım diyen çığlıklarıyla başlıyor insanın direnişi. Ve ölüm gerçekleşene dek devam ediyor. İnsanın direnmekten vazgeçmesi, kendine yaptığı en büyük kötülüktür. Çünkü “yaşamak direnmektir.”

O zaman şiir bu direnişin neresinde?

Şiir bu direnişin kalkanında bazen de kılıcında.

Düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ediyorum. Kitaplarınızın okuru bol olsun.

Ben de bana konuşma ve kendimi anlatma fırsatı sunduğunuz için Edebiyat Daima’ya ve okurlarına teşekkür ediyorum.

 

 

Devamı [...]
Röportaj

MUHAFAZAKÂR EDEBİYATIN TEMEL SORUNU EDEBİ EDEBİYAT SANMAK

"MUHAFAZAKÂR EDEBİYATIN TEMEL SORUNU EDEBİ EDEBİYAT SANMAK"

Münevver Saral, “Metropol Mücahidi” kitabı hakkında Mustafa Everdi ile söyleşti.

 

Mustafa Everdi şubat ayında yayınlanan Kılçıklı Hikâyeler adlı ilk hikâye kitabından kısa bir süre sonra şimdi de Metropol Mücahidi adlı kitabıyla okurla buluştu.  Toplumun çeşitli kesimlerinden kadın ve erkekler Kılçıklı Hikâyeler’ in karakterleriyken yeni kitabında evli bir çiftle karşımıza çıkıyor yazar. Her hikâyede Bahriye ve Esved’ in iletişimine tanık ederken ya birinden ya diğerinden taraf olmaya maruz bırakıyor bizi.

Söyleşimize kitap adı seçiminizden başlamak istedim. Hikâyeleri Esved’ in ağzından anlatsanız da Bahriye’nin hikâyelerdeki payı oldukça yüksek. Ki bu çok normal, evli bir çifti konu ediniyorsunuz kitap boyunca. Hatta bir anlamda Bahriye ve Esved’in serüvenini okuyoruz. Öyleyse neden Metropol Mücahitleri değil de Metropol Mücahidi?

Metropol Mücahidi, sadece Esved’i değil Bahriyeleri de kapsıyor. Mücahit bir ilay-ı kelimetullah savaşçısı. Bir diğer yoruma göre içe yönelik yolculuğunu emin adımlarla katetmeye çalışan bir yolcu. Kelimelerin eril veya dişil olması Türkçenin sorunu değildir. Türkçede herkes insanevladıdır. Öznenin kadını erkeği yoktur. Modernliğin kuşattığı büyükşehirlerde hayat mücadelesini her iki cins –insanevladı- birlikte yürütür. Kitabın adındaki gizli özne gibi Bahriyeler her zaman gizlidir. Sessiz ve derinden sergiler gücünü. Doğuda kadın güçsüz değildir. Fethi Benslama’ya göre ‘Onun iktidarı gizlidir, endişe vericidir, hatta şaşırtıcıdır.’ Bunu Metropol Mücahidinde açık ve seçik görüyoruz zaten.

Kitapta açık ve seçik olarak gördüğümüz bir şey daha var ki Esved evlatlarından memnun bir baba. İki oğlu bir kızı var. İlk oğlundan ve kızından söz edildiği halde ortanca oğul bir sayıdan ibaret. Ortanca çocuklar genellikle uyumun temsilcisidir ailelerde. Bu, bilerek bir unutuş mu yoksa bu uyuma bir vurgu mu?

İlk çocuk dar bir alanı geçtiği için beyin travması nedeniyle daha yolun başından zor bir hayata atılır. Anne babanın deneme-yanılma-öğrenme dönemidir, ilk çocuk. Son çocuk hayatın istikrar bulduğu bir döneme geldiği için daha özen gösterilir. Ortanca çocuklar bu ikisi arasında akıllı uslu uyumlu olanlardır. Bütün masallarda ortanca başarılı, zeki, bekleneni gerçekleştiren kahramandır. Şehzadelerden genellikle ortanca olanlar ulaşır iktidara.  Bu nedenle bilerek sessiz geçiştirdim. Diğer iki kardeşine katılan sessiz, sorunsuz bir kişiliği oluştu kitapta. Çok bilinçli değil belki ama bilinçaltı bize daha ne oyunlar oynuyordur, bilemiyoruz.

Hazır oyundan söz açılmışken sorayım. Hatırlarsanız bir önceki söyleşimizde müzikle ilişkinizden söz ederken, “Müzik hikâyelerimde saklanmış bir halde var. Cümlelerin pesten tize doğru yükselişi söz konusudur ama hikâyelerim marş düzeninde değil, ipek türküler ritmine daha yakın.   Oynak havalara katılmayı da çok istiyor. Bunu ne kadar başarırım zaman gösterecek” demiştiniz. Ne dersiniz Esved’ in hikâyesinde  oynak havalara katıldınız mı?

Katıldığım kesin. Özellikle netameli yatak odası sendromlarında müzik daha bir yüksek sesle yer aldı. Ancak bu erik dalı gevrektir mi yoksa Mozart’ın Rondo Alla Turca’sı mı emin değilim.

Rondo Alla Turca nam-ı değer Türk Marşı, çabuk tempoda ve la major tonda yani canlı ve neşe uyandıran bir temayla başlar. Evliliğin bal ayı gibi. Aslında bu parlak bir yeniçeri müziğidir. Metropol Mücahidi’ne yakışır elbette. Müzik, sonunda ağırlaşınca evliliğin monoton dönemine ima eder.

Alman E.T. Hoffmann, “Hiçbir arayışa gerek göstermeden, renkli çiçekler arasında gümüş parlaklığıyla süzülen bir ırmak gibi dinleyen herkesi büyülediğini’ söyler Türk Marşının. Egzotik La minör ile sert ve hüzünlü, parlak ve canlı la majör arasında değiştiğinden mehterin iki ileri bir geri yürüyüşünü de hatırlatır bize. Hayatımızdaki zikzaklar gibi.  O nedenle Esved, mahremiyet sınavında bazen sınıfta kalır, bazen plaket yapıp yatak odasına asmak ister. Hayatın gerçeğine paralel oynak havalar da var, hüzünlü ezgilerde Metropol Mücahidi’nde.

Dediğiniz gibi cinsellik netameli bir konu ama kitabınızın önemli izleklerinden birisi de aynı zamanda. Özellikle Devlet Kuşu Esved’ e Konar mı adlı hikâyede kurduğunuz şu cümle çok anlamlı; “Bahriye dedim. Mutluluk renklenmez bizde tabi. Edepli olan edip olunca!’ Bir edip olarak edebiyatta cinselliğin izi nasıl sürülmeli?

Edebiyatın edepten geldiği naif bir yakıştırma. Bu edebiyatımızı steril hale getiriyor. Hikayelerde hijyenik bir kuruluğa neden oluyor. Karakterler derinleşemiyor ne yazık ki. Züleyha Yusuf hikâyesi hep bir masumiyet örtüsü ile takdim ediliyor, bizim cenahta.  Yusuf ile Züleyhanın leit-motif’i bile cinsellik aslında. Dindarların elinde kuşa çevrilmiş sürekli. Her bir yandan beş yüz Yusuf ve bin Züleyha çıkıyor. Hepsi aşkı tanımadan ilahi aşka atıflar yaparak. Daha yatak odasında şaşkın halde iken.

Evlilik, Türkiye’de kadın-erkek ilişkileri edebiyatımızda patolojik bir vakıa bu yüzden. Ben cinselliği olabildiğince ‘edepli’ bir şekilde ele alıyor ve ‘sağlıklı’ bir anlatımla yatak odasına giriyorum. Bu nedenle İsmet Özel’in şiirde yaptığından sonra hikâyede müstehcenliğin hakkını veren biri olarak tescil edildim. Tebcil de diyebiliriz. Ben bunu Türk edebiyatının başarı hanesine yazıyorum. Kitabı okuyunca herkes, kadın-erkek bütün insanevladı hak verecek bana zaten.

Okuyucularınızın yorumlarına baktığımızda bunu başardığınızı görüyoruz. Hemen her hikâyede üstü kapalı olarak karı koca arasındaki cinselliği dile getirdiğiniz cümlelerinize yoğun bir destek var. Eleştirinin yanında bir hak verme.

Hikâyelerime eleştiri getirenlere, yorum yapanlara, emeği geçenlere teşekkür ederim. Herkes bu katkıyla kitabı zenginleştirdi. Metropol Mücahidi böylece Türkiye’nin kültür hayatının bir icmalini sergiledi.

Hikâyelerinizi Facebook hesabınızda yayımlayarak okuyucuyla birebir iletişime geçtiniz. Hatta Kılçıklı Hikâyeler’ de birkaçı Metropol Mücahidi’ nde ise tamamı okuyucu yorumlarıyla birlikte yer aldı kitapta.  Hikâyelerinizin hibrit ya da interaktif olduğunu düşünüyor musunuz? Yorumlar sizi ne kadar dönüştürdü, değiştirdi, etkiledi?

Ben geç kalmış bir yazarım. Medeniyetimiz gibi. Ancak bu gecikme, yeni zamanlara, değişime direnen muhafazakârlıktan kurtardı beni. Digital edebiyata kolay uyum sağladım bu yüzden. Paylaşımlara anında gelen eleştiri, düzeltme beyanları, hikâyedeki dikkat çekilen cümleleri görmek bakımından okuyucu yorumları beni geliştirdi. Uzun yazıların sosyal medyada okunabilirliğini sağlayan üslubum güzelleşti. Hikâyedeki merak ve sürükleyici unsurların farkına vardırdı. Bu nedenle gelecekte Edebiyat Fakültelerinde ders kitabı olacağını düşünüyorum, Hasan Boynukara ile birlikte benim hikâye kitaplarımın. Her çağın edebiyatı olacaktır. Hızlı ve digital çağların edebiyatı Türkiye’de bizimle daha fazla görünür oldu. Gençlerle bir atılım içine girer umudundayım. Bana bakınca cesaret bulacakları kesin genç yazarların.

Dilerim öyle olsun ama şu da var ki İnteraktif Hikâye okuyucunun yorumlarıyla ya da cevaplarıyla şekillenen ve farklı sonlara ulaşan bir tür. Yorumların etkisiyle sonunu değiştirdiğiniz hikâyeleriniz oldu mu?

Elbette. Özellikle Kalenin Dibinde Bir Taş Olaydım hikâyesinin sonu, gelen yorumlarla değişti biraz. Hasan Boynukara Hocanın yorumları ile Metropol Mücahidimiz devrimci olmaya niyetlendi. ‘İşçisin sen, işçi kal’ ezikliği, ağlaklığı, teslimiyeti görülmeyecek bundan sonra.  Manzara tasviri, portre anlatımları azalıyor edebiyatta artık. Daha çok olayların etkisi, bıraktığı izlenim, yansıyan duygular önem kazanıyor.

Bilgi Google'nin işi artık. Bundan böyle nesneden yansıyan duyguyu, algıyı, etkiyi anlatmam gerekir. İnsan kendini tutamıyor, mesela “Çin’de sadece kadınların anlayabildiği bir lehçe varmış” cümlesini araya sıkıştırıyor yine de. Okuyucu,  ‘Aslında söylemek istediği şey söylediği iki cümle arasına sıkışmış, yazıya dökül(e)memiş akılda, öfkede, hazda veya yanılgıda saklı. Onu yakalayabilirseniz gizemli bir tadı olan egzotik bir meyve ama yakalayamazsanız size kürsüde kültür dersi veren vaiz izlenimi verebilir’  diye eleştirir anında. Eleştiri yumruğu yemeyen yazar, her cümlesini 'balyoz' sanır.

Öyleyse tam yerine geldik. Esved’ in entelektüelliği sık sık eleştirilmiş okuyucularınız tarafından. Bir esnaftan beklenmeyecek kadar donanımlı bir karakter olduğunu söylüyorlar. Onlara katılıyor musunuz?

Evet, okuyucu sürekli beni eleştirdi bu konuda. Esnaf birinin dünya kültüründen göndermelerini karakterin altından çıkan yazarın bencilliğine atfettiler. Ben de ‘Adamlık okumaynan değil, kültür de okumuşlara has değil’ diye savunmaya geçtim. Diploma her şey değil diye kılçık attım.

Bugün Google’da her soru’nun cevabı var. Digital kültür, bütün dünyayı önümüze serdi. Ansiklopedi devri sona erdi artık. Google herkesi allame eyledi.

Bana göre küreselleşme ve sosyal medya, kaynağından dünyaya doğru işleyen tek yanlı bir süreç değil. İnsanlığa söyleyecek bir cümleniz varsa bu süreç Türkiye’den bütün dünyaya doğru da işler. Ben o cümlenin peşindeyim. Evrensel ilgilere de seslenmek gerektiğine inanıyorum. Kitap bu nedenle Büyükşehir Mücahidi değil, Metropol Mücahidi

Aydınlar ideolojik şartlanmışlıkla bakar olaylara ve halkımız gibi hayatın içinde yer almayı başaramaz. Modernlik hep olumsuzluk getirmez. Olumlu gelişmelerin de önünü açar. Sosyal medya olmasaydı klasik yayıncıların insafına, anlayışına, beğenisine göre mesafe alacaktım. Oysa şimdi düşündüğüm her denemeyi okuyucusuna ulaştıran bir ortam ve hiç kimseye eyvallah etmeden yayınlama imkânı var. Bu nedenle her iki kitabım önce Facebook’ta yayınlandı. Sonra dergilerde ve kitap olarak.

Buradan yine Esved’ e dönersek; resme, edebiyata, müziğe kısacası sanata tutkun bir esnafla karşı karşıyayız.  Kimdir Esved, yazarı olarak Ondan söz ederek bir parça da olsa kumaşını pazara çıkarır mısınız?

Şehir dervişi aslında Esved. İdealleri var, kişiliğini şekillendiren inançları. Değişime, dönüşüme direnen yanları güçlü. Hikâyenin başkarakteri Esved, esnaf, Ulus İşhanında kumaş satan bir halk adamı. Yalnız irfan sahibi. Boş biri değil. Şaban, Recep İvedik hiç değil. Belki Behlül Dana.

Bahriye daha gerçekçi, ayakları yere basan, hayatın zorluklarının, değişimin, modernliğin getirdiklerinin farkında. Evi çekip çevirmek, çocuklarına sahip çıkmak ve ailesine dünya nimetlerini göstermek istiyor. Esved aklı bir karış havada, zamane dervişi.

Esved ve Bahriye, enformatik bir çağda yaşıyor. Yani günümüzde. Her bilgiye, gelişmeye, zararlı veya faydalı olana bile bir tıkla ulaşma imkânı sağlayan bir dönem. Ancak geleneksel aileye mensup insanlar, hikâye karakterleri. Evlilik, çoluk çocuk insanı hayata katılmaya zorlar. Hayata katılınca gerçeklerle yüzleşiyor Esved.  Dindar, kültürlü, hayatını anlamlı kılmaya çalışan bir Müslüman olsa da Batıdan da beslenmiş, hibrit bir karakter. Hikâyesinin melez, dağarcığın çeşitlilik içermesi doğal bu bakımdan

Melez deyince nedense Borges’ i hatırladım. Kitapta en beğendiğim hikâyelerden biri de Meselemiz Çeyrektir Beyler.  Özellikle giriş kısmı. Dükkânda uyuklamaktaydım. Ashab-ı Kehf’ ten biri gibi. Beton bir heyula olarak göğe inşa edilen bir binada, saklanmışlar locasına dâhil antik çağlar esnafıyım bir yerde. Zincirli Caminin tam karşısında.  Üstünü cumhuriyetin aydınlık çağları kapatmış, görünmez bir mabedin son imamı gibi tevekkülle bekliyorum. Okuyunca tıpkı Borgesvari bir giriş demiştim. Borges’le ilişkiniz nasıldır, ondan etkilendiğinizi düşündü­nüz mü hiç?

Borges benim pirimdir. İyi bir sâlik olamadığım halde. Dünya kültürüne hâkim olması, her olayı ikili (dualite içinde) ve gizemli bir perdeye yansıtması, okuyucuya çağrışım zenginliği ile seslenmesi büyük yazar yaptı Borges’i. Ben de özeniyorum Borges’e. Bazen Edgar Keret’e öykünüyorum. Zamanla daha iyi bir noktaya geleceğimi umut ederek. Artık dünya yazarlarını örnek alıyorum kendime. 

Edgar Keret benim de severek okuduğum bir yazar. Ülkesini ve toplumu sıkı sıkıya eleştiriyor karakterleriyle. Bir benzerini de siz yapıyorsunuz Metropol Mücehidi’ nde. Bütün hikâyelerde dindarlığı, muhafazakârlığı bir gölge gibi takip ediyor Esved’i. Tatil Olur Biz Tatile Gideriz adlı hikâyede bayramda anne ve babasını ziyaret etmeyip denize gidiyor. Daha otele varmadan olan oluyor ve kolu yanıyor. Başka bir hikâyede faizin anaparasıyla çıktığı tatilde kayak yaparken düşüp sakatlanıyor. Henüz dünyadayken işlediği günahlarının bedelini peşin peşin ödetiyorsunuz metropol mücahidi­mize. Neden?

Biz, ‘çok güldük, başımıza bir gelecek var’ diye büyüdük. Ölçülü, edepli, akıllı uslu olmamız istendi bir hayat boyu. Hikâyeler dindarların dönüşümünü anlatıyor. Bu durum hem sağcılarda, hem solcularda hem de dindarlarda var aslında. Yani ideolojik konularda birbirlerine zıt gibi görünen sosyolojik kesimler, değişim ve dönüşüm zamanlarında yarışırcasına birbirine benzemeye başlar. Metropol Mücahidi bunu her vesileyle ima ediyor satır aralarında.

Bütün o cezalar, kazalar belki de Esved’in içdünyasında. İnandığı değerler yıkılmadan, sarsılmadan dönüşmek mümkün değil. Bu kadar dönüşüm anlatılırken, cinselliğin patolojisine vurgu yaparken ilahi uyarıya muhatap olurum korkusu bizimle yan yana yürüyor. Esved’in başına gelenler bu iç direncin yıkılışına imadır. Yoksa ‘müslümanca yaşamak’ iddiaları bizi hayata teğet geçiren bir sürece zorladı. Bireysel olarak tahammül edilebilir belki ama siyaset, dış politika, kültür de aynı koridora girince sürekli gerilerden nal toplamak zorunda kaldık. Bu kitaplarımla öne geçtiğimi, öncü olduğumu düşünüyorum. Dünya tersine dönünce -en gerideyken- baktım ki öne ben geçmişim.

 Önde olanların, öncülerin yalnız olduğu söylenir. Tıpkı Esved’ in söylediği gibi. “O yalnızlıkta sesime bir yankı bulamadım.” Son hikâyenin son cümlesi.  Bir önceki cümlede karısına sesleniyor Esved ama cevap alamıyor. Bu da gösteriyor ki baştan beri okuduğumuz Esved’in hikâyesiydi aslında. Ne kadar çok insanla iletişime geçsek de yaşadığımız kendi hayatımız gerçekte. İnsanın tek başınalığına, yalnızlığına dair ne söylemek istersiniz?

Yalnızlık başka insanlara dolaysız seslenebildiğimiz nadir anlardır. Başkasının varlığıyla direkt bağlantı kurmayı her zaman göze alamayız aslında. Yalnızlık anında yeni konuşmaya başlayan çocukların masumiyetini yaşarız. Evli ve çocuklu iseniz yalnız kalmak daha da zordur. Esved de felaketin ortasında yalnızlığa kavuşuyor.  Ailenin hikâyesi ben anlatıcı ile dile geliyorsa öznel bir yanı da vardır. Bu bir eksiklik mi yoksa üstünlük mü okuyucu yorumuna göre değişir. İnsan içinde bulunduğu şartlara göre bakar olaylara. Kalabalık içinde yalnız olmak daha büyük bir suskunluktur. Kitapta bu yalnızlık, coşkulu bir konuşmaya, her bölümde uzun anlatımlara ulaşıyor.  Sonunda bir yerde muhasebeye çekildiği tek başınalığı yaşasın ne var? Belki ıslah olur, belki oradan bilge biri olarak döner. Kim bilir? Kitap boyunca ortaya serilen aşırılıkların cezası da sayabilir okuyucu.

Esved’ i orada, bir başına bırakmaya gönlümüz razı değil, eminim siz de razı gelmezsiniz. Elinden tutup kaldırıp başka başka hikâyelerle aramıza döndüreceğinizi umuyorum.

Söyleşi için çok teşekkür ederim.

           

 

Devamı [...]
Röportaj

DURSUN ALİ SAZKAYA İLE SÖYLEŞİ

DURSUN ALİ SAZKAYA: YAZMAK FARKINDA OLMAKTIR

 

Münevver Saral, Edebiyat Daima için “Farzet ki Dönemedim”, “Geceleyin Bir Yolcu”, “Petersburg’ da Ölüm” kitaplarının yazarı Dursun Ali Sazkaya ile “Farzet ki Dönemedim” hakkında söyleşti.

 

“Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların?” Hard Crane, kitabınızın başına alıntıladığınız bu soruyu sanki sırf sizin anlatınız için sormuş. Çocukluğunuzu basamak yapıp atalarınızın yaşamlarına uzanıyorsunuz anlatınızda.  Anılarınızı bu kadar diri tutmanızın sebebi nedir?

‘Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların?’ dizesini okur okumaz çarpıldım. Çünkü bizim yöremizin ana müzik enstrümanı olan tulum da uzun parmakların maharetiyle çalınabiliyor. Burada etkileyici bir tema örtüşmesi söz konusu oldu. Kendi belleğim ile büyüklerimden dinlediğim öyküleri müzikal bir anlatımla birleştirme becerisi tam da bu dizenin sorduğu bir yeterlilik.

Bir yazarın her şeyden önce bir meselesi olmalı. Hayata, dünyaya, insana ve insanın yeryüzündeki akışına dair. Yazmak farkında olmaktır. Pek çok şeyin detayına nüfuz edebilmek. Tarih sadece savaşlardan ibaret olsaydı sanat var olamazdı. İnsanın gerçek tarihini yani yeryüzündeki mücadelesini yazan şey sanattır. Bunu yazabilmek için tıpkı Hard Crane’ın sorduğu gibi bir maharetle donanmalı yazar. Geçmişin kılcal damarlarına girebilmek, oradan şimdiki zamana duygu aktarımı ve hafıza aktarımı yapmak ancak sanatın baş edebileceği bir çağrıdır. Bu geçmişin ve çocukluğun çağrısıdır. Derin bir nostaljik duygu durumuna, bilişsel yoğunluğa sahip olmakla mümkün olabilir diye düşünüyorum. Yazmak kayıp zamanlara sığınmaktır. Kayıp zamanları ve geçmişi zorlamaktır. Yaşanılan ile hissedilen arasındaki duygusal gerginliği, zihinsel çatışmayı görünür kılma uğraşıdır yazmak.  Özlem ve melankolinin dörtnala koştuğu yakıcı bir yolculuktur. Geçmişle uğraşmak büyüsel zamanlara girmekle mümkün. Olaylar, insanlar, zaman ve mekân bambaşka bir boyuta evrilir bu geriye akışta. Çünkü kaybolan, yitirilen şeylerin kökleri çok derindir. Melankoli bize bu dünyada fani olduğumuzu hatırlatır. Benim yazma serüvenim yakıcı bir özlemin ve elemin artık ruhumu esir almasıyla başlar. Kitaplarım baştan sona geçmişe ağıttır. Bir daha asla geri dönmeyecek olan yerel kültürlere, yavaş ilerleyen zamanlara, doğanın ritmine göre yaşanan hayatlara ağıt yaktığımı söyleyebilirim. Ruhumda, belleğimde derin izler bırakan içinde büyümüş olduğum Laz ve Hemşin kültürünün kendine özgü motifleri artık yok olmanın eşiğinde. Evrensel kültür, modern yaşama biçimleri eskinin yaşamasına izin vermiyor. Ancak gösteri amaçlı folklorik nesne gibi algılanıyor geleneksel yaşam formları. Bir insanın yetiştiği kültür evreni yok olduysa o insan da tehlike altındadır. Metinlerimdeki dirilik buna feryattır. Aslında bir savunmadır diyebilirim.

Feryat. Belki figan. Gurbete çıktıkları Rusya’dan dönemeyen erkeklerin ve tanrının evlatsız gelinlerinin figanı. Erkek ve kadın ayırmaksızın umuda yolculukları umutsuzluğa çıkaran şey kader midir sizce?

Yaşanan her yenilgiye, her çaresizliğe “kader” demek bizim pasif bir savunmamızdır. Bunun sebebi geçmişi yüzyıllara sarkan derin ve geniş başarısızlığımızdır. Cioran’ın deyişiyle ‘kader mağlupların terminolojisidir’. Bizim dedelerimiz ekmek parası uğruna on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren tabiri caizse akın akın Rusya’ya gitmişler. Bildikleri tek şey fırıncılıktı. Bırakın Rusça bilmeyi doğru dürüst Türkçe dahi bilmezlerdi. Yoksulluk ve çaresizlik sizi zorlar ve bir yeryüzü macerasına atar. Dedelerimiz Rusya gurbetinde olağanüstü sabır göstererek başarılı olmuşlar. O tarihlerde Rusya’nın bütün büyük şehirlerinde fırınlar ve pastaneler açmışlar, mal mülk sahibi olmuşlar, evlilikler yapmışlar. Hiç bilmediğiniz bir ülkede en seçkin yeme içme mekânlarına sahip olmak saygıdan fazlasını hak ediyor. Benim yaptığım şey bu çalışkan insanlara vefa borcunu ödemek tarihe mal etmektir. Gurbet başlı başına trajik bir sürükleniştir. Gidenlerde ve geride kalanlarda umutlu ve sabırlı bir bekleyiş vardır. Gidenler kadar geride bekleyenlerin de işi zordur. Gidip gelememek, gidenleri bir daha görememek insanda tarifi zor bir duygu havasına hapseder. Anneler, babalar, oğullar, kızlar, gelinler, dedeler, nineler ufuklara bakarak ömür tüketirler. Bu gitme ve kalma duygusu beni derinden etkilemiştir her zaman. Beklemenin, geride kalmanın, uzaklarda yitip gitmelerin hüznü benim metinlerimin ana temasıdır. Tanrının evlatsız gelinleri diye tanımladığım kuma kadınların durumu ise bambaşka bir acının öyküsüdür.

“Tanrı’nın evlatsız gelinleri”, çok ilgi çekici ve hüznü çağrıştıran bir adlandırma. Gurbeti iliklerine kadar yaşayan erkeklerin Kırımlı kadınları kendi yaşadıklarından daha acı bir yolculuğa sürüklemelerinin nedeni üzerinde düşündünüz mü hiç?

Yöremizde “Kırımlı Gelin” olarak anılan bu kadınlar dedelerimizin ikinci eşleridir. Aslında çoğu Kırımlı bile değildi. Çoğunlukla Rus, Leh ve diğer Slav halkına mensuptular ancak halkımız denizin karşı kıyısından geldikleri için Kırımlı diye tanımlamayı tercih etti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı pek çok ülkede derin yoksulluk ve yaralar açmıştır. Bu yıkımdan kaçmak, kurtulmak için bizim dedelerimizle evlenmişler ve yeni bir hayat kurmanın hayaliyle ülkemize gelmişler. Ancak esas trajediyi burada yaşarlar çünkü bekâr sandıkları kocalarının burada evli ve çoluk çocuk sahibi olduklarını öğrenirler. Geri dönmenin de imkânı yoktur. Çaresizce bu yeni ve acı hayata tutunmaya çalışmışlar. Trajedi ve hüzün kaçınılmazdır. Yağmurlu ve engebeli memleketimizin talihsiz gelinleriydiler. Kimi kahrından öldü kimi intihar etti. Burada kabahatli aramaya gerek yoktur zira dünyayı adaletsizlik ve devasızlık yönetir. İnsan bir umut için yola koyulur. Herkes düştüğü cehennemden kaçmanın derdindedir. Onlar da kendi ülkelerinin dayanılmaz koşullarından kaçmak için böyle bir maceraya atılmışlar.

Yağmurlu ve engebeli memleketim diyorsunuz. Hikâyeleştirdiğiniz hemen her anınızda dinmek bilmeyen yağmurlar var. Öyle ki ıslanmamak için gürgen ağacının kovuğuna girip oradan seyrettim yağmuru, Lazca türküler eşliğinde yaylalara doğru yol alan neneleri, dedeleri, çocukları, inekleri… Ta ki bir sis inip her şeyi görünmez kılıncaya değin. Hayat hep göç içinde göçten ibaret Kaçkar Dağının eteklerinde. Bir başka coğrafyada yaşasaydınız bu denli anlatabilir miydiniz göçün hikâyesini?

Bizim oralarda verimli ve düz arazilerden söz edemeyiz. Çay ve geçimlik mısır tarımından başkaca bir geçim kaynağı yoktu. Köyler oldukça engebelidir. İneklerinizi çayırlıklara salacak kadar düz değildir. Vadilerimiz de oldukça dardır. Bu olumsuz coğrafyanın getirmiş olduğu bir döngüdür sürekli göç etmeler. Baharda köyden mezraya, oradan aşağı yaylaya oradan büyük yaylaya ve sonbaharda bunun tam tersi bir devinim. Çünkü yıl boyunca bir yerde kalınarak geçim sağlanamıyor zira arazi dar ve hayvanlar doymuyor. Bu lokal göç kendine özgü bir müzik ve gelenek yarattı. Benim gözümde müzikal bir değeri var. Anlatılarımda bu göç temasının şiirsel ve müzikal oluşu belleğimde yer etmiş derin ezgilerin ürünüdür. Bir toplumda dedeler ve ninelerle büyüyen torunlar varsa orada müzikal bir yaşam vardır bana göre. Sis ve yağmur edebiyat için duyusal bütünleyici bir faktör. Sanatın her türlüsü yağmurun çok yağdığı memleketlerde aşırı gelişme olanağı bulur. Çünkü sis ve yağmur melankoliyi üstümüze salar. Güneşli masmavi havalarda insan niye kederlensin, melankolik olsun ki. Nostalji de barınamaz o berraklıkta. Nostaljinin puslu ortamlara ihtiyacı var. Ben böyle düşünüyorum. Sanat düş ortamıdır çünkü.

İki asırlık ahşap evin eski zaman kapısının kilidini çevirerek düşlere daldırıyorsunuz bizi Güz Gazeli’nde. Hayat boyu derlediği çiçekleri koynunda ander kalan Hemşinli Münevver Hala’nın kapı aralığında daldığı düşlere. Karın soğuğuna eşlik eden ölümün kol gezdiği konakta, “Hayat dediğin efendi, bir kuşluk vakti” diyor Münevver Hala. Hepsi bu. Hepsi bu mu gerçekten? Ölüm tam da bir kuşluk vaktinde mi çalıyor kapımızı?

Ölüm olgusu sanatın en temel konularından biridir. Yeryüzü maceramızın beklenmedik bir şekilde son bulacağını bilerek yaşamanın insanda yarattığı kaygıya bir anlam yükleme gayreti en çok sanatta karşılık bulur. Belki de dinden daha fazla bu meseleye bu son duruma odaklanarak ölümün acıtıcı sert şiddetinden yumuşak bir şiddete dönüştürme ve buna kendimizi hazırlama çabası. İnsanın ölümü kabullenmesinin iç anlamı aslında potansiyel bir ceset olarak yaşamayı sürdürdüğümüz gerçeğidir. Bunu biliriz ve bu kaygının baskısıyla yaşamaya asılırız. Bu açıdan ben de ölüm ve ölümlülük problemine fazlasıyla kulak kesilirim. Okurlarımın bir kısmı ölümü romantikleştirdiğimi söyler. Evet, bir tarafıyla doğrudur çünkü ben hep iyi insanların güzel ölümlerini yazıyorum. Bunda duygusal bir ilahiyat gördüğüm içindir. Güz Gazeli’ni babaannem için yazdım. Ömrünü torunlarının kokusuyla bezeyen bu yaşlı kadına bir nebze de olsa hakkını vermek istedim. Fedakâr insanların hayatımızdan, bu dünyadan ebediyen ayrılışlarının kalıcı biryanı olsun istedim. Bu dünyada bıraktıkları izleri olsun istedim. Öbür türlüsü çok acı olurdu benim için. Torunları için onca yoksunluğa rağmen her türlü fedakârlığı yapan ninelerin dedelerin arkasında duygusal bir ezgi olsun. Zamanın uçsuz bucaksız cümlesinde bizler bir virgül bile değiliz. Hayat acı bir süreçtir duygusal insan için. Duyarlı olanların algılayabileceği bir acı. Herkes için geçerli değildir. Gerçekçi ve aslında sağlıklı insanlar için hayat bir mücadele ve savaş alanıdır. Ben bu tür insanlarla pek ilgilenmiyorum. Gerçek bir ruhu olanlarla ilgilendiğimden olsa gerek onlarda hep bir yeryüzünde varolmanın acısını gördüm. Hayat bir kuşluk vakti kadar kısa gelir yine de insana. Çünkü hep iyi bir şeyler umarız. Böyle bitemez hep yoksunluklarla yaşamak için gelmiş olamayız bu dünyaya diye ümit taşırız içimizde. Ama evrenin saati böyle işlemez. Hep beklenti içinde yaşıyor olmak aslında gerçek olmayan bir şeyin içinde yaşamaktır. Biz daha vakit erken diye düşündüğümüz bir anda her şey biter. Ölüm insanın tek gerçek edimidir.

Yeryüzünde var olmanın acısı. Emil Michel Cioran’ ı hatırlattı bu tanımınız. Kitabınızda da sık sık sözünü ediyorsunuz Cioran’ ın. Sanat tam da bu acıdan mı besleniyor? 

Sanat bir teselli aracıdır. Acılara karşı, korkuya karşı bir yumuşatıcıdır. Bu yönüyle her zaman kaygı ve acıyla iç içe olmak zorundadır. Mutlu ve dünya ile barışık insanların gerçek sanatla ilişkileri yüzeyseldir. Çünkü gerçek sanat onları ürkütebilir. Keyiflerini kaçırabilir. Acı ve hastalık, kaygı insanoğlunun en yoğun faaliyetidir. Buna katlanabilmek için fonksiyonel ve pragmatist yaklaşmak pozitif bilimin uğraşıdır. Keser, biçer, tedavi etmeye çalışır ama insan sadece biyolojiden ibaret değildir. Hasta yatağının, ölüm döşeğinin kendine özgü kozmik bir tarafı var. Hiç kimse doktor dâhil, en yakınlarımız dahil o dünyaya giremez. Ölüm döşeğinde yatmak ile bir yakını olarak o döşeğe ilişmek arasında kocaman bir evren farkı var. Şarkılar, türküler, tiyatro, sinema, şiir, heykel gibi sanatın pek çok dalında ortaya konulan ölümsüz eserler hep ölüm, acı ve kaygı temalıdır. Ruhu gevşetme yöntemidir bu eserler. Kaygı, korku ve acı yoksa bence sanat da yoktur.

Narayan’ ın, “Nerede bir çocukluk varsa orada altın bir çağ vardır”  sözünü alıntılıyorsunuz kitabınızda. Sizin deyiminizle, artık geri dönüşü mümkün olmayan altın sarısı günlerin yaşandığı o büyülü çağdan sesleniyorsunuz bize kitap boyunca. Çocukluğu bunca önemli kılan nedir sizce?

Sorumsuzca yaşanan günlerin çocuksu coşkusu. Yağmurun, güneşin, rüzgârın harmanladığı tatlı bir festival. Evet, kimi zaman düşeriz, dizimiz yaralanır, burnumuz kanar ama coşkumuz devam eder. Çünkü hayatın ağır soruları bizi henüz tahtaya kaldırmamıştır. Henüz sınanma tahtasında boyumuzun ölçüsünü kimse almamıştır. Dünya güzel rüyalarla, hayallerle bizi bekliyordur. Beklenti içinde olmak hayali bir dünyada yaşamaktır bu da insanı mutlu eder. Çocukluğun en güzel tarafı ümitvar olmaktır. Zaman ilerledikçe, dünyanın iç kabuğunu keşfettikçe, insan denen o tuhaf varlığa yavaş yavaş evrildikçe bozulmaya başlarız. Çocukluk artık geride kalmıştır ve kötülüğün potansiyeline doğru yol almaktayızdır. Artık çocukluğumuzun bahçesinden kovulmuşuzdur. Yeryüzü tarlasında tarih boyunca işlenen kötülük eylemlerine yaklaşmışızdır. Kötülüğün milyonlarca tonu vardır, katil olmaya gerek yok illaki. Yavaş yavaş insanoğlunun tarihsel tecrübesine yani kötülüğe alışma karakterine girmekteyizdir. Çocukluğa vedadır bu.

Doğanın kucağından seslendiniz bize hep. Sizin deyiminizle Saklı Vadi’nin yüreğinden. Taze çimenlerin, rengârenk çiçeklerin ortasından,  tuluma eşlik eden sabida siya naralarının coşkusuyla kimi. “Ah eski zamanlar, coşkulu, ahenkli günler ne güzeldi” diyorsunuz.  Şu içinde yaşadığımız zaman coşkun değil mi sizce?

Modern yeni hayat kronolojinin ritmine göre şekillenir. Zamanın taşıma kapasitesi o kadar artmış ki,, olaylar ve yeni olgular, yeni üretim araçları o kadar üstümüze abanmış ki insan bu yeni zamanın altında kalıyor. Başımızı kaşıyacak zamanımız kalmadı. Herkes her şeye doğru koşuyor. Hız aygıtları arttıkça sanki her şeye kolay yetişeceğiz beklentisine sahiptik. Oysa tam tersine oldu. Hızımız arttıkça yapacağımız işler, gideceğimiz menziller artmış sonsuz devinim okyanusunda bulmuşuz kendimizi. Hızdan kazandığımızı uzattığımız menzillere yatırdık. Bu haz ve hız döngüsü yoğun ilişkilerin getirdiği kronik yorgunluğa sürükledi bizi. İnsan artık hiç rahat değil ve durmaksızın dikkatli ve yoğun performans sergileme yetileriyle donatmak zorunda kendini. Hızını ve performansını kaybeden ıskarta olur. Geleneksel ekonomi ve yaşam koşullarında zaman şimdiki gibi acımasız değildi. Aheste aheste akardı olaylar. Olay ve durum azlığı zamanın şiddetini alır, yumuşatır. Şimdiki zaman yıpratıcı, ufaltıcı bir coşku içeriyor. Mekaniğin coşkusu. Yüreğin, ruhun coşkusu değil bu.

Ama işte mekaniğin coşkusuna teslim olduk hepimiz. Şimdi orada, Saklı Vadi’de zaman hala aheste aheste akmakta. Geri dönsek, haklı bir gururla bir başına doğaya direnen o taş konakları çocuklarımızın sesleriyle yeniden şenlendirsek zamanın ahesteliğine karışabilir miyiz yine? Coşkulu, ahenkli, güzel günleri bizi bekliyor olarak bulabilir miyiz? 

Eski dünya bütünüyle geride kaldı. Çocukluğumuzun geçtiği yerlere geri dönmenin trajik bir yönü olabilir. Çünkü zaman her şeyi dönüştürmüştür. Eski yaşam eski insan eski mekân boyut değiştirmiş başka bir evreye dönüşmüş yeni zamana teslim olmuştur. Evler, yapılar, patika yollar ve hatta bahçeler bile dönüşüme değişime uğradı. Zaman köylerde ve yaylalarda artık eskisi gibi aheste aheste akmıyor. Eskiden biz yaylaya tam sekiz saatlik bir yürüyüşle çıkardık. Şimdi araçla iki saatte ordayız ve yol boyunca her şeyin üstünden hızla akıp gidiyoruz. Oysa patikada yürüyüşün uzun bir öyküsü vardı. Yavaşlığın, yorgunluğun, doğanın iç içe geçtiği büyülü bir serüvendi. Şimdi hızla akıp duruyoruz. Ama yine de çocukluğumun memleketine sık sık gidiyorum ve çocuklarımı da götürüyorum. Bir aidiyetleri olsun istiyorum. Çünkü bir memleketleri olsun istiyorum. Şehirdeki bir apartman dairesi bizi bir memleket sahibi yapmaz. Ata ocağı kavramını önemsiyorum. Ben evrenselim diyen insan kimliksizdir bana göre. Bilmiyorum belki geçmişi fazla zorluyorum belki gereksiz bir inatlaşmaya giriyorum modern zamanla fakat bu benim mücadelem. Dönebileceğimiz, sığınabileceğimiz, koynunda ölebileceğimiz bir köşemiz varsa bir kimliğimiz var demektir.

Kaçkar Dağlarımız var sığınabileceğimiz.  Her daim başı karlı, sisli ve yüce. Dursun Ali Sazkaya çok teşekkür ederim.

Devamı [...]
Röportaj

KÜRŞAT YOZCU, METİN SAVAŞ'LA SÖYLEŞTİ

"Son elli yılda kısır bir dönem geçirdiğimiz algısına iştirak etmiyorum. Bu algı yaygın bir yanılsamadır fikrindeyim. Yazarlığa yeni başladığım yaşlarımdayken ben de böyle düşünüyordum. Daha iyi bir yazar olabilmek hedefiyle dünya edebiyatının sadece klasiklerine değil güncel edebiyatına da eğilme kararı aldığımda karşıma pek çok birinci sınıf yazar çıktı. Keşfetmeye karar verdiğinizde düş kırıklığına uğramıyorsunuz."

 

KÜRŞAT YOZCU, ROMANCI METİN SAVAŞ İLE SÖYLEŞTİ

 

İlk sorumu Türkçe üzerine sormak istiyorum. Zira biliyoruz ki millet, edebiyatı olandır. Güzel Türkçemiz dünyada konuşulan binlerce dil arasında edebiyat dili olmuş yüz altı dil arasındadır. Fakat ne yazık ki şu an hangi mahiyetten –sokakta konuşulan dilden tutun da çok satan kitaplarımızın ve çok tanınan yazar/şairlerimizin dil, üslup ve bu minvaldeki hassasiyetlerine– bakarsak bakalım kaygı içerisindeyiz. Sözlük haznesi zayıflamış, ifade ufukları daralmış, şiiriyeti yok edilmiş bir Türkçenin hâkim olduğu topluma yazarken hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Her mülakattaki olağan tavrımı takınarak bu söyleşideki sorulara da açık yüreklilikle, dürüstçe, kıvırmaksızın cevaplar vereceğim. Tabii ki vereceğim her cevap kendi görüşümdür. Görüşlerime tamamıyla katılanlar da olacaktır, kısmen katılanlar da olacaktır ve haliyle hiç katılmayanlar da çıkacaktır. İlk olarak şunu söylemeliyim ki, daha önceki muhtelif mülakatlarda da ısrarla vurguladığım üzere, Türkçemizin dil dağarcığının yoksullaştığını kesinlikle düşünmüyorum. Bunu sayılarla şöyle açıklamaya çalışayım: TDK Türkçe Sözlük’te 130 bin madde başı var. Aynı sözlüğün sanal ortamdaki halinde ise 300 bin madde başı bulunduğunu işitmiştim. Entelektüel seviyesi en yüksek bir yazar bile hem gündelik hayatında hem de yazılı çalışmalarında bu kadar çok kelimeyi kullanamaz. Kullanması da gerekmez. Türkçenin sözlük haznesinin zayıfladığı veya zayıflatıldığı söylemi bir efsaneden ibarettir. Tevazuu bırakarak söylersem, benim gerek romanlarımdaki gerekse dergi yazılarımdaki kelime sayısı epeyce zengindir. Günümüz yazarları içerisinde Metin Savaş’ın yanı sıra Murat Gülsoy, Hamdi Koç, Murat Menteş ve Hasan Ali Toptaş gibilerin metinleri pek çok milletin yazarlarını imrendirecek derecede rengârenktir. Şüphesiz ki Türkçemiz birtakım badirelerden geçmiş, birtakım sorunlar yaşamıştır ama dimdik ayaktadır. Asıl problem Türkçemizin imkânlarını kullanmasını beceremeyen yazarlardadır. Türkçemizin herhangi bir suçu bulunmamaktadır.

Dilimizin zenginliğine tek bir örnek vermekle yetineyim: Hakkın rahmetine kavuşmak, kalıbı dinlendirmek, tahtalıköyü boylamak, vefat etmek, ahrete intikal etmek, gizlenmek, kara toprağı boylamak, mort olmak, cavlamak, adres değiştirmek, duası okunmak, sıfırı tüketmek, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek ve daha pek çok imkân ile “ölmek” durumunu ifade edebiliyoruz. Argodan da yardım alarak ve belki biraz basite indirgeyerek vermiş olduğum bu örnek bile Türkçemizin ifade zenginliğinin apaçık kanıtıdır. Kimi yazarlarımız kendilerini yeterince donatmadan yazarlığa soyundukları için, mesela tek sayfada “ölmek” fiilini biteviye kullanıp duruyorlar. Oysaki kelime ve ses tekrarına düşmemizi engelleyecek muazzam bir imkânlar alanına sahip bulunduğumuzu görebilseler zengin metinler üretmenin hiç de zor olmadığını idrak edecekler. Üstüne üstlük, Türkçemizde birebir eşanlamlı kelime bulunmadığını, eşanlamlı ya da birbirine yakın anlamlı kelimelerin haz verici nüans farklılıklarını da hesaba katarsak, rahatlıkla söyleyebiliriz ki Türkçemiz halen daha dünyanın en zengin dillerinden biridir.

Bununla beraber ilkel dil yoktur. Her dil kendi tarihi sürecinde işlenmiştir. İşlenmiş olduğu için o zaten bir dildir. Türk felsefeci Takiyettin Mengüşoğlu şöyle diyor: “Bazı diller hakkında ileri sürülen fakirlik ya da zenginlik o dilin kendisinin değil, taşıyıcılarının düşünme ve görme, hayat ve dünya karşısındaki tavırlarının fakirlik ve zenginlikleriyle ilgilidir. Eğer bir dil ile bir şey düşünülmüyorsa, bir dil ile bir şey görülmüyorsa, o dilin gelişmesi, zenginleşmesi nasıl mümkün olabilir? Fakirlik ve zenginlik gibi nitelikler, ancak o dilin taşıyıcılarının düşünüş ve görüşleriyle ilgili olabilir.”

Mengüşoğlu demek istiyor ki; dilimiz fakir değil, bizim kendi dilimizi kullanma becerimiz kısırdır. Fakat bizler kâh ideolojik önyargılarımızla kâh entelektüel gururumuzla suçu kendi üzerimizden savuşturabilmek derdiyle bir günah keçisi arıyoruz ve bütün suçu, yoksullaştığı veya yoksullaştırıldığı söylemine bel bağlayarak Türkçemize yıkıyoruz. Fakat bu demek değildir ki Türkçemiz güllük gülistanlıktır ve hiçbir problemi yoktur. Dikensiz gül bahçesinde kalem oynatmak zaten hüner değildir. Asıl marifet ise mevcut şartlar altında biz yazarların kendi becerilerini son raddesine kadar sergileme azmidir. Türkçemizin şiiriyetinin tavsadığını inkâr edemem. Bilhassa tercüme edilmiş kitaplardaki dil aksaklıkları Türkçe eserlerin üslubuna da yansıyor ki bunu biz dublaj Türkçesinin gündelik hayattaki konuşma tarzımızı bozmasına benzetebiliriz. Bir örnek: Türkçemizde “park yapmak” söyleyişi çok yaygınlaştı ama bunun doğrusu “park etmek” şeklindedir. Sabahları kahvaltı yapılmaz, kahvaltı edilir. Fransızcadan tercüme bir sosyoloji kitabında “oydaşımsal farkındalık” tarzında ucube bir ifadeye rast gelmiştim. Bunun anlamını hâlâ çözemedim. Türkçemizin sorunlarını biz yazarlar çözeceğiz fakat bu görevimizi yürütürken de sırtımızı Türkçemizin gücüne yaslayacağız.

Türkçemizin ufukları daralmamıştır. Türkçeyi kullanan bizlerin ufku dardır. Türkçe ile Türkçeyi kullananlar arasında karşılıklı (olumlu ve olumsuz) etkileşim elbette bir vakıadır. Fakat dilimiz bizim tek sermayemizdir. Türkçemiz varlık sebebimizdir. Türkçe yoksa Türk de yoktur. Türkçe yazıp Türkçe konuşmayan bir insan Türk değildir de başka bir insandır.

Her toplum sokakta kısır bir kelime haznesiyle konuşuyor. Bu konuya dair pek çok çalışma bulabilirsiniz. Sokakta az kelimeyle konuşmak salt bizim toplumumuza has bir olgu değildir. Bütün dünya ülkelerinde bu böyledir. Ama tabii ki bazı ülkelerin vatandaşları sokakta biraz daha fazla kelimeyle konuşuyorlar. Yine de aradaki fark abartılacak kadar değildir. Örneğin Japonlar sokak dilinde teknolojik kavramlarla idare ediyorlar. Fransızlar ise o hayran olduğumuz Fransız yazarların ve Fransız felsefecilerin yazdıkları gibi konuşmuyorlar. Türk dizilerini izleyen Suriye ve Irak’taki Araplar bir Türk gördüklerinde şöyle soruyorlarmış: “Türkiye’deki herkes Türk dizilerindeki erkekler gibi yakışıklı ve kadınlar gibi güzel mi?” İşte bizler de birtakım komplekslerimizle buradan dışarıya baktığımızda Fransızları veya Japonları gözümüzde büyütüyoruz. Gündelik hayatımızda hiçbir Türk erkeği Türk sevgilisine şöyle demiyor: “Baharı bekleyen kumrular gibi, sen de beni bekle sakın unutma!” İşte bu şiirsel söyleyiş tertemiz bir Türkçe olmasına rağmen gündelik hayatın Türkçesi olmaktan uzaktır. Sevgilimize şöyle sesleniyoruz: “Nasılsın bebeğim?” Evde ve sokakta şiir gibi konuşmuyoruz. Ve hatta edebiyat mahfillerinde kürsüye çıktığımızda bile kitap gibi konuşmuyoruz. Ama tabii ki mesela Yağmur Tunalı’nın kürsüdeki hitabeti zengin iken Orhan Pamuk’un televizyon ekranındaki sohbeti vasattır.

 

Sanatçılar toplumların muallimidir. Sanatın sanat için mi veya toplum için mi yapılması gerektiği tartışmaları süredursun, sanırım biz arada önemli bir noktayı kaçırdık. Kanımca tüm arıza, sanatçının tarifi yapılmadan sanatı irdelemeye çalışmaktan peyda oldu. Bir nevi muhtevayı bırakıp, mevzu ile uzun zaman kaybedildi. Bu bağlamda sizden ricam, sanatçı duruşu ve sanatçı bakış açısının nasıl olması gerektiğini izah etmenizdir.

Öncelikle kendimize şunu soralım: Sanatçının tarifi yapılabilir mi? Aslında pek çok tarif yapılmıştır. Ne var ki hiçbir tarif yüzde yüz tatmin edici olamıyor. George Orwell “Yeni Kelimeler” başlıklı bir gazete yazısında özetle şöyle der: “Kelimeler, yüklendikleri anlamları yanılma payı olmaksızın aktaramıyorlar. Bir yazar kendi metnini ortaya attığında okur o metinden başka başka şeyler anlayabilir ve o metni tahrif eder. Çünkü kelimeler, düşünceyi doğrudan iletemediği için okurlar o kelimelerde bulunmayan anlamlar görüp dururlar.”

Kelimelerin anlamları bile kısmen muallâkta iken sanatın ve sanatçının kesinkes doğru tarifini yapabilmemiz herhalde imkânsızdır. Peygamberlere gelen vahyin ne olduğunu tastamam bilemediğimiz gibi ilhamın ne olup ne olmadığını da dosdoğru tanımlayamıyoruz. George Orwell aynı yazısında “iyi sanat, gökten gelen esrarengiz bir lütuftur,” diyor. Bununla birlikte ben de “sanat nedir” ve “sanatçı kimdir” sorularına cevap arayan epeyce deneme karaladım muhtelif dergiler için. Her birimizin kendi algılayışımıza özgü cevapları oluyor. Ve fakat hiçbir cevap tastamam doğru kabul edilemez. Sanat nedir sorusuna cevap mahiyetindeki bir makalemin başlığı şöyledir: “Yanılsamanın Yanılsaması Olarak Gerçekliği Tanımlamak”. Gerçeklik bir yanılsama ise, gerçekliği kurmaca zeminde yansıtan sanat da yanılsamanın yanılsamasıdır. Şöyle de diyebiliriz; görecelik prensibi evrenimizdeki her varlığa sirayet etmiştir. Sanat ve hayat da görecelik prensibi kapsamındadır. Bir diğer makalem ise “Sanat ve Sanatçı Bir Toplum Gerçeğidir” başlığını taşıyor. Bu ne demektir? Şu demektir ki, sanat ve sanatçı birer toplumsal gerçeklik olduğuna göre “Sanat sanat için mi yoksa toplum için mi?” sorusu anlamını yitiriyor. Benim yanıtım şudur: Hayvanların becerileri içgüdülerinden kaynaklanıyor. Düşünüp tasarlamıyorlar. Dolayısıyla hayvanların becerileri biz insanlara bir sanat harikası şeklinde görünse bile o sanatkârane beceriler bütünüyle tabiidir. Oysaki insan becerileri yapaydır. İçgüdü faktörüyle beraber daha ziyade akıl işidir. Yani tasarımdır. Biz insanların sanatsal becerileri insana özgüdür. Sanat ve toplum derken ise beşeriyet söz konusu olduğuna göre “Sanat sanat için mi yoksa toplum için mi?” sorusu kendiliğinden cevaplanmış oluyor. Sanat sanat için olsa bile, o sanat insan ürünüdür. Sanatın toplum için var olduğunu farz edersek, o toplum yine insan ürünüdür. Şu halde sanat her halükârda insan içindir. Düz mantık bu sonuca varmayı gerektiriyor. En azından ben böyle düşünüyorum.

 

Okumanın yararları elbette saymakla bitmez. Ne yazık ki genç kardeşlerimizin kitap seçimini reklâmların etkisinde kalarak yaptıkları muhakkak. Daha da vahim olanı ise kendilerine bu husustaki arzuhalimizi lisan-ı münasiple ilettiğimizde karşılık görmeyişimiz olmalıdır. Hâlbuki kitap ismi de vermemekteyiz. Biliyoruz ki yeni nesil muhalif ama maalesef körü körüne muhalif… Gençlerimizin kitap seçiminde hangi bakış açılarını gözetmelerini tavsiye edersiniz?

Yeni neslin muhalifliği bir moda gibidir. Ama geçmiş yıllarda bizim neslimiz yeni nesildi. Bizler yeni nesil iken, bizim eski nesil dediklerimizin de geçmiş zamanların yeni nesli olduklarını umursamıyorduk. Bu böyle böyle çok gerilere gider. Esas itibarıyla her nesil kendi çağının yeni neslidir. Bizler sanıyoruz ki “yeni nesil” sorunu bir piyango gibi sadece bize vurmuştur. Hâlbuki Şeyh Galib Dede hem yenilikçidir hem de artık eski tadımız kalmadı yakınmasıyla maziye hasret besleyendir. Ahmet Hamdi Tanpınar her sanatçıya nasip olmayacak kertede modernlik yanlısıdır ama ıstırap derecesinde geçmişe hayıflanandır. Şu halde bizim neslimizin şimdiki gençliğe yüklenmesinde kâh haklılık payı vardır kâh insafsızlık payı vardır. Sertlik ölçüsünde realist olursak, reklâm (tüketim) kültürünün yasaklanmasını talep etmekten başka çıkar yol bulamayız. Bizler milyon kez “reklâmların etkisinde kalmayın” desek bile gençler etki altında kalacaklardır. Her sanatçıdan malum duyarlılıkları gözetmesini isteme hakkımız vardır fakat kaç sanatçı o malum hassasiyetlere sadık kalmayı kabul edecektir? Gençlerin bizim arzuhallerimize karşılık vermeyi reddetmelerine dur diyemeyeceğimize göre öğüt vermekten öteye geçemeyiz demektir. Dolayısıyla, kitap seçiminde gençlere hangi bakış açılarını gözetmeleri tavsiyesinde bulunabiliyoruz ama onlara dayatmada bulunma hakkını da kendimizde pek göremiyoruz. İlle de dayatma gerekiyorsa ve dayatma elzem ise, öğüt vermek yerine reklâm kültürünü yasaklamak zarureti ile karşılaşırız. Fakat buna da gücümüz yetmez. Kaldı ki dayatmacılığa ve yasakçılığa karşı olanlar da bizler değil miydik? Demek ki yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok. Benim bu karamsar görüşüm kıyamet senaryosu değildir. İyimserim çünkü kaostan düzen doğabilir ve şerden hayır çıkabilir. Ama çıkmaya da bilir. İstikbal daima belirsizdir. Belirsiz olduğu için tarih vardır ve bizler de tarihin dışında durmuyoruz. Tarih ırmağı akmaya devam ediyor.

 

Dünya edebiyatının büyük üstatlar –üç beş isim hariç– çıkaramadığı kısır bir son kırk-elli yıl geçirdik. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Son elli yılda kısır bir dönem geçirdiğimiz algısına iştirak etmiyorum. Bu algı yaygın bir yanılsamadır fikrindeyim. Yazarlığa yeni başladığım yaşlarımdayken ben de böyle düşünüyordum. Daha iyi bir yazar olabilmek hedefiyle dünya edebiyatının sadece klasiklerine değil güncel edebiyatına da eğilme kararı aldığımda karşıma pek çok birinci sınıf yazar çıktı. Keşfetmeye karar verdiğinizde düş kırıklığına uğramıyorsunuz. Medyanın ve birtakım güruhların pohpohladığı kimi yazarlar karşısında hayal kırıklığı yaşayabiliyorsunuz çünkü onların övüldükleri kadar olmadıklarını görebiliyorsunuz. Bunun yanı sıra övgüyü gerçekten hak eden keşfedilmiş veya gizli kalmış yazarlarla da karşılaşıyorsunuz. Dostoyevski ya da Stendhal çapında günümüze ait bir yazar aramaya kalkarsak bulamayız. Çünkü onlar kendi çağlarının ortamında yetişmiş büyük yazarlardır. Bugünümüzün de büyük yazarları vardır ki onlar da bugünümüzün ortamında yetişip yazıyorlar. Aslında şunu demek istiyorum; bugünümüzün büyük yazarlarını gelecek nesiller daha iyi kavrayacaklardır ve gelecek nesiller o yazarlara bizim bugünde atfettiğimiz değerden daha fazlasını yükleyeceklerdir. Biz bugünden bakarak dünkü Tolstoy’a nasıl hayranlık besliyorsak, bugünümüzün yazarlarına da gelecek nesiller kendi zamanlarından nazar kılarak hayranlık duyacaklar. Bu söylediğim şey zaman algısı ve zaman farkı ile ilgili göreceli bir durumdur. Biz nasıl ki eski zamanların cumbalı evlerini yitirmişliğimize yazıklanıyorsak, çok sonraki gelecek nesiller de bizim şimdide ikamet ettiğimiz beş-on katlı apartmanların fotoğraflarını iç geçirerek seyredecekler. Diyebilirim ki hiçbir devir kısır değildir. Asırlar öncesinde herkes İbn Haldun okumuyordu. Onun değerini bizler onun çağdaşlarından daha fazla takdir edebiliyoruz. Bizim çağdaşımız olan münevverlerin kıymetlerini de gelecek nesiller bizlerden daha çok takdir edeceklerdir.

 

Her yazarın etkilendiği veya örnek aldığı yazarlar vardır. Şahsiyetinizi ve kaleminizi etkileyen yazarları sorsam ne cevap verirsiniz? Özellikle bu yazarların/şairlerin hangi yönleri sizi çok etkiledi?

İlk vereceğim isim Peyami Safa olacaktır çünkü onunla benim aramda birtakım benzerlikler bulunuyor. İşbu söyleşinin muhatabı Metin Savaş olduğu için “ben” diyorum. Peyami Safa’nın da benim de çocukluklarımız ve gençliğimiz sıkıntılı geçmiştir. İkimizin de benzeşen veya örtüşen psikolojik sorunları var. Peyami Safa babasız büyüdü. Metin Savaş ise kendi babası on dört yıl hapisteyken babasız büyüdü. Peyami Safa da ben de aynı semtlerin atmosferini soluduk. Fatih-Harbiye romanında tasvir edilen Fatih semtindeki Faiz Bey’in evi benim çocukluğumu yaşadığım apartmanla neredeyse aynı mevkide. Bu aynılığı söz konusu romanın tasvirlerini gözümde canlandırınca yakalamıştım. Peyami’nin tasvir ettiği muhitin içinde yaşamıştım çünkü. Ve ayrıca Peyami Safa da ben de aynı okulu, Vefa Lisesi’ni yarıda bıraktık. Babamın işyeri Şişhane’de idi ki Harbiye’ye çok da uzak sayılmaz. İşte bütün bu nedenlerden ötürü bana ve romancılığıma en fazla tesir eden yazar Peyami Safa’dır. Kaldı ki yine bana İkinci Peyami Safa lâkabını takanlar okurlarımdır. Bir eleştiri yazısında bir okurum aşağı yukarı şöyle yazmıştı: “Kitaplarının kapağındaki Metin Savaş adını gizleyecek olursak o kitabı Peyami Safa’nın yazmış olduğunu zannedenler çıkabilecektir.” Bu ifade tabii ki abartılıdır ama Metin Savaş’ın romancılığı üzerindeki Peyami Safa nüfuzunu da yansıtmış oluyor.

Tanpınar da benim üzerimde epeyce etkili olmuştur. Biliyorsunuz benim meşhur bir “komşu kızı” söylemim var. Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler romanındaki Sabiha da kanaatimce Ahmet Hamdi’nin Musul’daki veya İstanbul’daki komşu kızıdır. Tam olarak öyle olmasa bile kısmen öyledir. Oğuz Atay da bana üslup kıvraklığı yönünden çok şeyler öğretmiştir. Bir de haliyle Dostoyevski etkisi bende çok fazladır. Bilhassa Baykuşlar Geceleyin Öter adlı romanımda Dostoyevski etkisini kolayca yakalayabilirsiniz. Karamazov Kardeşler’in dünyasında gebe bırakılan bir deli kadın vardır. Baykuşlar romanımda da gebe bırakılan bir deli kadın var. Fakat bu bir intihal değildir. Doğduğum şehir Balıkesir’de gerçekten vuku bulmuş acıklı bir hadisedir. İşte bunun gibi birtakım sebeplerden dolayı Dostoyevski dünyası ile benim dünyam arasında edebî örtüşmeler yer alıyor. Bu örtüşmeler de ister istemez beni Dostoyevski etkisi altında kalmaya sürüklüyor.

 

Roman denince Metin Savaş ismi son yıllarda sık duyulan romancılarımız arasında. Acaba Metin Savaş, Türk ve dünya edebiyatında hangi romancıları ve hangi romanlarını okudu/okuyor?

Türk ve dünya edebiyatını gelişigüzel de olsa çok yönlü takip etmeye çalışıyorum. Sistematik bir takipten ziyade keyfe keder tercihlerim var. Çünkü malumunuz hem Türk edebiyatındaki romanları hem de dünya edebiyatındaki romanları okumaya ömür yetmiyor. Şu halde ya sistemli ya da keyfi okumalara yönelmek durumundayız. Amerika’dan Paul Auster en çok okuduğum yaşayan romancıların başında geliyor. Ölü romancılardan ise George Orwell en fazla kitabını okuduğum yazardır. Azerbaycan edebiyatından Elçin Efendiyev en gözde tercihlerim arasındayken Cengiz Aytmatov benim için olmazsa olmazdır. Ve tabii ki Cengiz Dağcı. Bizim ailemizin bir kolu Kırım’a dayandığı için midir bilemiyorum Dağcı’nın gönlümdeki yeri farklıdır. Daha pek çok romancı sayabilirim. Emile Zola ile Victor Hugo da benim nazarımda özeldirler. Bir espri olsun diye buraya eklersem; Victor Hugo çocukluğundaki komşularının kızına âşık olmuş ve onunla evlenmiştir. Fakat şunu itiraf etmeliyim ki, okuduğum teorik kitaplar okuduğum romanlardan kat kat fazladır. Sadece şiir okuyarak iyi bir şair olunamayacağı gibi, sadece roman okuyarak da iyi bir romancı olunamıyor. Şüphesiz ki Âşık Veysel gibi halk ozanları bu kuralın dışındadır.

 

Son sorum Türk dünyası ile ilgili olacak. Kanaatimce dil ve edebiyat birlikteliği kurulmadan Türk dünyasının izdivaç etmesi hayaldir. Hatta şöyle bir iddiam vardır, “Türk dünyası coğrafyasında geçici şöhret peşinde koşmayan, hakiki ve halis yirmi edebiyatçı yetişsin Türk birlikteliği kendiliğinden kurulur.” Bu tespitime katılır mısınız? Bu konu ile ilgili çalışmalar yapılmakta mıdır?

Kırk kadar etnik dilin konuşulduğu Fransa halkını Fransız milletine dönüştüren temel unsurlardan birisi Victor Hugo’nun Fransızca romanlarıdır. Amerikalı eleştirmen ve edebiyat tarihçisi Carl van Doren “Amerikan Edebiyatı Nedir?” başlıklı kitabında Amerikan milletini Amerika edebiyatının yarattığını belirtir. Türk dünyasının izdivacı da hiç kuşkusuz ki sizin çok doğru saptamanızla edebiyat ve dil sayesinde mümkün olabilecektir. Çünkü edebiyat ve dil milyonlarca vatandaş arasında duygudaşlığa yol açar. Çalıkuşu Feride’yi ve Küçük Ağa’yı herkes seviyorsa oradaki herkes aynı duyguyu paylaşıyor demektir ki bunun anlamı yığın olmaktan çıkıp milletleşmek demektir. Edebiyatın gücüdür bu. Dil ve edebiyat muayyen bir toplumun öz kimliğidir. Aynı zamanda güncel kimliğidir. İşte bu öz ve güncel kimlik kendiliğinden geleceğe taşındığı için o muayyen toplumun millet şeklindeki varoluşu pekişerek devam eder. Bir milletin varoluşu durdurulmak isteniyorsa dili ve edebiyatı sinsice yollarla kirletilip çökertilir. Kısacası edebiyat varoluştur. Edebiyatı bulunmayan yığınların geleceğe sağlam bir kimlikle intikali söz konusu bile değildir. Dil ancak edebiyat sayesinde hayata tutunabilir. Sokak dili yetersizdir. Edebiyat dili işlenmiş kültürdür.

 

Teşekkür ederim – KÜRŞAT YOZCU

Devamı [...]