Röportaj

DURSUN ALİ SAZKAYA İLE SÖYLEŞİ

DURSUN ALİ SAZKAYA: YAZMAK FARKINDA OLMAKTIR

 

Münevver Saral, Edebiyat Daima için “Farzet ki Dönemedim”, “Geceleyin Bir Yolcu”, “Petersburg’ da Ölüm” kitaplarının yazarı Dursun Ali Sazkaya ile “Farzet ki Dönemedim” hakkında söyleşti.

 

“Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların?” Hard Crane, kitabınızın başına alıntıladığınız bu soruyu sanki sırf sizin anlatınız için sormuş. Çocukluğunuzu basamak yapıp atalarınızın yaşamlarına uzanıyorsunuz anlatınızda.  Anılarınızı bu kadar diri tutmanızın sebebi nedir?

‘Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların?’ dizesini okur okumaz çarpıldım. Çünkü bizim yöremizin ana müzik enstrümanı olan tulum da uzun parmakların maharetiyle çalınabiliyor. Burada etkileyici bir tema örtüşmesi söz konusu oldu. Kendi belleğim ile büyüklerimden dinlediğim öyküleri müzikal bir anlatımla birleştirme becerisi tam da bu dizenin sorduğu bir yeterlilik.

Bir yazarın her şeyden önce bir meselesi olmalı. Hayata, dünyaya, insana ve insanın yeryüzündeki akışına dair. Yazmak farkında olmaktır. Pek çok şeyin detayına nüfuz edebilmek. Tarih sadece savaşlardan ibaret olsaydı sanat var olamazdı. İnsanın gerçek tarihini yani yeryüzündeki mücadelesini yazan şey sanattır. Bunu yazabilmek için tıpkı Hard Crane’ın sorduğu gibi bir maharetle donanmalı yazar. Geçmişin kılcal damarlarına girebilmek, oradan şimdiki zamana duygu aktarımı ve hafıza aktarımı yapmak ancak sanatın baş edebileceği bir çağrıdır. Bu geçmişin ve çocukluğun çağrısıdır. Derin bir nostaljik duygu durumuna, bilişsel yoğunluğa sahip olmakla mümkün olabilir diye düşünüyorum. Yazmak kayıp zamanlara sığınmaktır. Kayıp zamanları ve geçmişi zorlamaktır. Yaşanılan ile hissedilen arasındaki duygusal gerginliği, zihinsel çatışmayı görünür kılma uğraşıdır yazmak.  Özlem ve melankolinin dörtnala koştuğu yakıcı bir yolculuktur. Geçmişle uğraşmak büyüsel zamanlara girmekle mümkün. Olaylar, insanlar, zaman ve mekân bambaşka bir boyuta evrilir bu geriye akışta. Çünkü kaybolan, yitirilen şeylerin kökleri çok derindir. Melankoli bize bu dünyada fani olduğumuzu hatırlatır. Benim yazma serüvenim yakıcı bir özlemin ve elemin artık ruhumu esir almasıyla başlar. Kitaplarım baştan sona geçmişe ağıttır. Bir daha asla geri dönmeyecek olan yerel kültürlere, yavaş ilerleyen zamanlara, doğanın ritmine göre yaşanan hayatlara ağıt yaktığımı söyleyebilirim. Ruhumda, belleğimde derin izler bırakan içinde büyümüş olduğum Laz ve Hemşin kültürünün kendine özgü motifleri artık yok olmanın eşiğinde. Evrensel kültür, modern yaşama biçimleri eskinin yaşamasına izin vermiyor. Ancak gösteri amaçlı folklorik nesne gibi algılanıyor geleneksel yaşam formları. Bir insanın yetiştiği kültür evreni yok olduysa o insan da tehlike altındadır. Metinlerimdeki dirilik buna feryattır. Aslında bir savunmadır diyebilirim.

Feryat. Belki figan. Gurbete çıktıkları Rusya’dan dönemeyen erkeklerin ve tanrının evlatsız gelinlerinin figanı. Erkek ve kadın ayırmaksızın umuda yolculukları umutsuzluğa çıkaran şey kader midir sizce?

Yaşanan her yenilgiye, her çaresizliğe “kader” demek bizim pasif bir savunmamızdır. Bunun sebebi geçmişi yüzyıllara sarkan derin ve geniş başarısızlığımızdır. Cioran’ın deyişiyle ‘kader mağlupların terminolojisidir’. Bizim dedelerimiz ekmek parası uğruna on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren tabiri caizse akın akın Rusya’ya gitmişler. Bildikleri tek şey fırıncılıktı. Bırakın Rusça bilmeyi doğru dürüst Türkçe dahi bilmezlerdi. Yoksulluk ve çaresizlik sizi zorlar ve bir yeryüzü macerasına atar. Dedelerimiz Rusya gurbetinde olağanüstü sabır göstererek başarılı olmuşlar. O tarihlerde Rusya’nın bütün büyük şehirlerinde fırınlar ve pastaneler açmışlar, mal mülk sahibi olmuşlar, evlilikler yapmışlar. Hiç bilmediğiniz bir ülkede en seçkin yeme içme mekânlarına sahip olmak saygıdan fazlasını hak ediyor. Benim yaptığım şey bu çalışkan insanlara vefa borcunu ödemek tarihe mal etmektir. Gurbet başlı başına trajik bir sürükleniştir. Gidenlerde ve geride kalanlarda umutlu ve sabırlı bir bekleyiş vardır. Gidenler kadar geride bekleyenlerin de işi zordur. Gidip gelememek, gidenleri bir daha görememek insanda tarifi zor bir duygu havasına hapseder. Anneler, babalar, oğullar, kızlar, gelinler, dedeler, nineler ufuklara bakarak ömür tüketirler. Bu gitme ve kalma duygusu beni derinden etkilemiştir her zaman. Beklemenin, geride kalmanın, uzaklarda yitip gitmelerin hüznü benim metinlerimin ana temasıdır. Tanrının evlatsız gelinleri diye tanımladığım kuma kadınların durumu ise bambaşka bir acının öyküsüdür.

“Tanrı’nın evlatsız gelinleri”, çok ilgi çekici ve hüznü çağrıştıran bir adlandırma. Gurbeti iliklerine kadar yaşayan erkeklerin Kırımlı kadınları kendi yaşadıklarından daha acı bir yolculuğa sürüklemelerinin nedeni üzerinde düşündünüz mü hiç?

Yöremizde “Kırımlı Gelin” olarak anılan bu kadınlar dedelerimizin ikinci eşleridir. Aslında çoğu Kırımlı bile değildi. Çoğunlukla Rus, Leh ve diğer Slav halkına mensuptular ancak halkımız denizin karşı kıyısından geldikleri için Kırımlı diye tanımlamayı tercih etti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı pek çok ülkede derin yoksulluk ve yaralar açmıştır. Bu yıkımdan kaçmak, kurtulmak için bizim dedelerimizle evlenmişler ve yeni bir hayat kurmanın hayaliyle ülkemize gelmişler. Ancak esas trajediyi burada yaşarlar çünkü bekâr sandıkları kocalarının burada evli ve çoluk çocuk sahibi olduklarını öğrenirler. Geri dönmenin de imkânı yoktur. Çaresizce bu yeni ve acı hayata tutunmaya çalışmışlar. Trajedi ve hüzün kaçınılmazdır. Yağmurlu ve engebeli memleketimizin talihsiz gelinleriydiler. Kimi kahrından öldü kimi intihar etti. Burada kabahatli aramaya gerek yoktur zira dünyayı adaletsizlik ve devasızlık yönetir. İnsan bir umut için yola koyulur. Herkes düştüğü cehennemden kaçmanın derdindedir. Onlar da kendi ülkelerinin dayanılmaz koşullarından kaçmak için böyle bir maceraya atılmışlar.

Yağmurlu ve engebeli memleketim diyorsunuz. Hikâyeleştirdiğiniz hemen her anınızda dinmek bilmeyen yağmurlar var. Öyle ki ıslanmamak için gürgen ağacının kovuğuna girip oradan seyrettim yağmuru, Lazca türküler eşliğinde yaylalara doğru yol alan neneleri, dedeleri, çocukları, inekleri… Ta ki bir sis inip her şeyi görünmez kılıncaya değin. Hayat hep göç içinde göçten ibaret Kaçkar Dağının eteklerinde. Bir başka coğrafyada yaşasaydınız bu denli anlatabilir miydiniz göçün hikâyesini?

Bizim oralarda verimli ve düz arazilerden söz edemeyiz. Çay ve geçimlik mısır tarımından başkaca bir geçim kaynağı yoktu. Köyler oldukça engebelidir. İneklerinizi çayırlıklara salacak kadar düz değildir. Vadilerimiz de oldukça dardır. Bu olumsuz coğrafyanın getirmiş olduğu bir döngüdür sürekli göç etmeler. Baharda köyden mezraya, oradan aşağı yaylaya oradan büyük yaylaya ve sonbaharda bunun tam tersi bir devinim. Çünkü yıl boyunca bir yerde kalınarak geçim sağlanamıyor zira arazi dar ve hayvanlar doymuyor. Bu lokal göç kendine özgü bir müzik ve gelenek yarattı. Benim gözümde müzikal bir değeri var. Anlatılarımda bu göç temasının şiirsel ve müzikal oluşu belleğimde yer etmiş derin ezgilerin ürünüdür. Bir toplumda dedeler ve ninelerle büyüyen torunlar varsa orada müzikal bir yaşam vardır bana göre. Sis ve yağmur edebiyat için duyusal bütünleyici bir faktör. Sanatın her türlüsü yağmurun çok yağdığı memleketlerde aşırı gelişme olanağı bulur. Çünkü sis ve yağmur melankoliyi üstümüze salar. Güneşli masmavi havalarda insan niye kederlensin, melankolik olsun ki. Nostalji de barınamaz o berraklıkta. Nostaljinin puslu ortamlara ihtiyacı var. Ben böyle düşünüyorum. Sanat düş ortamıdır çünkü.

İki asırlık ahşap evin eski zaman kapısının kilidini çevirerek düşlere daldırıyorsunuz bizi Güz Gazeli’nde. Hayat boyu derlediği çiçekleri koynunda ander kalan Hemşinli Münevver Hala’nın kapı aralığında daldığı düşlere. Karın soğuğuna eşlik eden ölümün kol gezdiği konakta, “Hayat dediğin efendi, bir kuşluk vakti” diyor Münevver Hala. Hepsi bu. Hepsi bu mu gerçekten? Ölüm tam da bir kuşluk vaktinde mi çalıyor kapımızı?

Ölüm olgusu sanatın en temel konularından biridir. Yeryüzü maceramızın beklenmedik bir şekilde son bulacağını bilerek yaşamanın insanda yarattığı kaygıya bir anlam yükleme gayreti en çok sanatta karşılık bulur. Belki de dinden daha fazla bu meseleye bu son duruma odaklanarak ölümün acıtıcı sert şiddetinden yumuşak bir şiddete dönüştürme ve buna kendimizi hazırlama çabası. İnsanın ölümü kabullenmesinin iç anlamı aslında potansiyel bir ceset olarak yaşamayı sürdürdüğümüz gerçeğidir. Bunu biliriz ve bu kaygının baskısıyla yaşamaya asılırız. Bu açıdan ben de ölüm ve ölümlülük problemine fazlasıyla kulak kesilirim. Okurlarımın bir kısmı ölümü romantikleştirdiğimi söyler. Evet, bir tarafıyla doğrudur çünkü ben hep iyi insanların güzel ölümlerini yazıyorum. Bunda duygusal bir ilahiyat gördüğüm içindir. Güz Gazeli’ni babaannem için yazdım. Ömrünü torunlarının kokusuyla bezeyen bu yaşlı kadına bir nebze de olsa hakkını vermek istedim. Fedakâr insanların hayatımızdan, bu dünyadan ebediyen ayrılışlarının kalıcı biryanı olsun istedim. Bu dünyada bıraktıkları izleri olsun istedim. Öbür türlüsü çok acı olurdu benim için. Torunları için onca yoksunluğa rağmen her türlü fedakârlığı yapan ninelerin dedelerin arkasında duygusal bir ezgi olsun. Zamanın uçsuz bucaksız cümlesinde bizler bir virgül bile değiliz. Hayat acı bir süreçtir duygusal insan için. Duyarlı olanların algılayabileceği bir acı. Herkes için geçerli değildir. Gerçekçi ve aslında sağlıklı insanlar için hayat bir mücadele ve savaş alanıdır. Ben bu tür insanlarla pek ilgilenmiyorum. Gerçek bir ruhu olanlarla ilgilendiğimden olsa gerek onlarda hep bir yeryüzünde varolmanın acısını gördüm. Hayat bir kuşluk vakti kadar kısa gelir yine de insana. Çünkü hep iyi bir şeyler umarız. Böyle bitemez hep yoksunluklarla yaşamak için gelmiş olamayız bu dünyaya diye ümit taşırız içimizde. Ama evrenin saati böyle işlemez. Hep beklenti içinde yaşıyor olmak aslında gerçek olmayan bir şeyin içinde yaşamaktır. Biz daha vakit erken diye düşündüğümüz bir anda her şey biter. Ölüm insanın tek gerçek edimidir.

Yeryüzünde var olmanın acısı. Emil Michel Cioran’ ı hatırlattı bu tanımınız. Kitabınızda da sık sık sözünü ediyorsunuz Cioran’ ın. Sanat tam da bu acıdan mı besleniyor? 

Sanat bir teselli aracıdır. Acılara karşı, korkuya karşı bir yumuşatıcıdır. Bu yönüyle her zaman kaygı ve acıyla iç içe olmak zorundadır. Mutlu ve dünya ile barışık insanların gerçek sanatla ilişkileri yüzeyseldir. Çünkü gerçek sanat onları ürkütebilir. Keyiflerini kaçırabilir. Acı ve hastalık, kaygı insanoğlunun en yoğun faaliyetidir. Buna katlanabilmek için fonksiyonel ve pragmatist yaklaşmak pozitif bilimin uğraşıdır. Keser, biçer, tedavi etmeye çalışır ama insan sadece biyolojiden ibaret değildir. Hasta yatağının, ölüm döşeğinin kendine özgü kozmik bir tarafı var. Hiç kimse doktor dâhil, en yakınlarımız dahil o dünyaya giremez. Ölüm döşeğinde yatmak ile bir yakını olarak o döşeğe ilişmek arasında kocaman bir evren farkı var. Şarkılar, türküler, tiyatro, sinema, şiir, heykel gibi sanatın pek çok dalında ortaya konulan ölümsüz eserler hep ölüm, acı ve kaygı temalıdır. Ruhu gevşetme yöntemidir bu eserler. Kaygı, korku ve acı yoksa bence sanat da yoktur.

Narayan’ ın, “Nerede bir çocukluk varsa orada altın bir çağ vardır”  sözünü alıntılıyorsunuz kitabınızda. Sizin deyiminizle, artık geri dönüşü mümkün olmayan altın sarısı günlerin yaşandığı o büyülü çağdan sesleniyorsunuz bize kitap boyunca. Çocukluğu bunca önemli kılan nedir sizce?

Sorumsuzca yaşanan günlerin çocuksu coşkusu. Yağmurun, güneşin, rüzgârın harmanladığı tatlı bir festival. Evet, kimi zaman düşeriz, dizimiz yaralanır, burnumuz kanar ama coşkumuz devam eder. Çünkü hayatın ağır soruları bizi henüz tahtaya kaldırmamıştır. Henüz sınanma tahtasında boyumuzun ölçüsünü kimse almamıştır. Dünya güzel rüyalarla, hayallerle bizi bekliyordur. Beklenti içinde olmak hayali bir dünyada yaşamaktır bu da insanı mutlu eder. Çocukluğun en güzel tarafı ümitvar olmaktır. Zaman ilerledikçe, dünyanın iç kabuğunu keşfettikçe, insan denen o tuhaf varlığa yavaş yavaş evrildikçe bozulmaya başlarız. Çocukluk artık geride kalmıştır ve kötülüğün potansiyeline doğru yol almaktayızdır. Artık çocukluğumuzun bahçesinden kovulmuşuzdur. Yeryüzü tarlasında tarih boyunca işlenen kötülük eylemlerine yaklaşmışızdır. Kötülüğün milyonlarca tonu vardır, katil olmaya gerek yok illaki. Yavaş yavaş insanoğlunun tarihsel tecrübesine yani kötülüğe alışma karakterine girmekteyizdir. Çocukluğa vedadır bu.

Doğanın kucağından seslendiniz bize hep. Sizin deyiminizle Saklı Vadi’nin yüreğinden. Taze çimenlerin, rengârenk çiçeklerin ortasından,  tuluma eşlik eden sabida siya naralarının coşkusuyla kimi. “Ah eski zamanlar, coşkulu, ahenkli günler ne güzeldi” diyorsunuz.  Şu içinde yaşadığımız zaman coşkun değil mi sizce?

Modern yeni hayat kronolojinin ritmine göre şekillenir. Zamanın taşıma kapasitesi o kadar artmış ki,, olaylar ve yeni olgular, yeni üretim araçları o kadar üstümüze abanmış ki insan bu yeni zamanın altında kalıyor. Başımızı kaşıyacak zamanımız kalmadı. Herkes her şeye doğru koşuyor. Hız aygıtları arttıkça sanki her şeye kolay yetişeceğiz beklentisine sahiptik. Oysa tam tersine oldu. Hızımız arttıkça yapacağımız işler, gideceğimiz menziller artmış sonsuz devinim okyanusunda bulmuşuz kendimizi. Hızdan kazandığımızı uzattığımız menzillere yatırdık. Bu haz ve hız döngüsü yoğun ilişkilerin getirdiği kronik yorgunluğa sürükledi bizi. İnsan artık hiç rahat değil ve durmaksızın dikkatli ve yoğun performans sergileme yetileriyle donatmak zorunda kendini. Hızını ve performansını kaybeden ıskarta olur. Geleneksel ekonomi ve yaşam koşullarında zaman şimdiki gibi acımasız değildi. Aheste aheste akardı olaylar. Olay ve durum azlığı zamanın şiddetini alır, yumuşatır. Şimdiki zaman yıpratıcı, ufaltıcı bir coşku içeriyor. Mekaniğin coşkusu. Yüreğin, ruhun coşkusu değil bu.

Ama işte mekaniğin coşkusuna teslim olduk hepimiz. Şimdi orada, Saklı Vadi’de zaman hala aheste aheste akmakta. Geri dönsek, haklı bir gururla bir başına doğaya direnen o taş konakları çocuklarımızın sesleriyle yeniden şenlendirsek zamanın ahesteliğine karışabilir miyiz yine? Coşkulu, ahenkli, güzel günleri bizi bekliyor olarak bulabilir miyiz? 

Eski dünya bütünüyle geride kaldı. Çocukluğumuzun geçtiği yerlere geri dönmenin trajik bir yönü olabilir. Çünkü zaman her şeyi dönüştürmüştür. Eski yaşam eski insan eski mekân boyut değiştirmiş başka bir evreye dönüşmüş yeni zamana teslim olmuştur. Evler, yapılar, patika yollar ve hatta bahçeler bile dönüşüme değişime uğradı. Zaman köylerde ve yaylalarda artık eskisi gibi aheste aheste akmıyor. Eskiden biz yaylaya tam sekiz saatlik bir yürüyüşle çıkardık. Şimdi araçla iki saatte ordayız ve yol boyunca her şeyin üstünden hızla akıp gidiyoruz. Oysa patikada yürüyüşün uzun bir öyküsü vardı. Yavaşlığın, yorgunluğun, doğanın iç içe geçtiği büyülü bir serüvendi. Şimdi hızla akıp duruyoruz. Ama yine de çocukluğumun memleketine sık sık gidiyorum ve çocuklarımı da götürüyorum. Bir aidiyetleri olsun istiyorum. Çünkü bir memleketleri olsun istiyorum. Şehirdeki bir apartman dairesi bizi bir memleket sahibi yapmaz. Ata ocağı kavramını önemsiyorum. Ben evrenselim diyen insan kimliksizdir bana göre. Bilmiyorum belki geçmişi fazla zorluyorum belki gereksiz bir inatlaşmaya giriyorum modern zamanla fakat bu benim mücadelem. Dönebileceğimiz, sığınabileceğimiz, koynunda ölebileceğimiz bir köşemiz varsa bir kimliğimiz var demektir.

Kaçkar Dağlarımız var sığınabileceğimiz.  Her daim başı karlı, sisli ve yüce. Dursun Ali Sazkaya çok teşekkür ederim.

Devamı [...]
Röportaj

KÜRŞAT YOZCU, METİN SAVAŞ'LA SÖYLEŞTİ

"Son elli yılda kısır bir dönem geçirdiğimiz algısına iştirak etmiyorum. Bu algı yaygın bir yanılsamadır fikrindeyim. Yazarlığa yeni başladığım yaşlarımdayken ben de böyle düşünüyordum. Daha iyi bir yazar olabilmek hedefiyle dünya edebiyatının sadece klasiklerine değil güncel edebiyatına da eğilme kararı aldığımda karşıma pek çok birinci sınıf yazar çıktı. Keşfetmeye karar verdiğinizde düş kırıklığına uğramıyorsunuz."

 

KÜRŞAT YOZCU, ROMANCI METİN SAVAŞ İLE SÖYLEŞTİ

 

İlk sorumu Türkçe üzerine sormak istiyorum. Zira biliyoruz ki millet, edebiyatı olandır. Güzel Türkçemiz dünyada konuşulan binlerce dil arasında edebiyat dili olmuş yüz altı dil arasındadır. Fakat ne yazık ki şu an hangi mahiyetten –sokakta konuşulan dilden tutun da çok satan kitaplarımızın ve çok tanınan yazar/şairlerimizin dil, üslup ve bu minvaldeki hassasiyetlerine– bakarsak bakalım kaygı içerisindeyiz. Sözlük haznesi zayıflamış, ifade ufukları daralmış, şiiriyeti yok edilmiş bir Türkçenin hâkim olduğu topluma yazarken hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Her mülakattaki olağan tavrımı takınarak bu söyleşideki sorulara da açık yüreklilikle, dürüstçe, kıvırmaksızın cevaplar vereceğim. Tabii ki vereceğim her cevap kendi görüşümdür. Görüşlerime tamamıyla katılanlar da olacaktır, kısmen katılanlar da olacaktır ve haliyle hiç katılmayanlar da çıkacaktır. İlk olarak şunu söylemeliyim ki, daha önceki muhtelif mülakatlarda da ısrarla vurguladığım üzere, Türkçemizin dil dağarcığının yoksullaştığını kesinlikle düşünmüyorum. Bunu sayılarla şöyle açıklamaya çalışayım: TDK Türkçe Sözlük’te 130 bin madde başı var. Aynı sözlüğün sanal ortamdaki halinde ise 300 bin madde başı bulunduğunu işitmiştim. Entelektüel seviyesi en yüksek bir yazar bile hem gündelik hayatında hem de yazılı çalışmalarında bu kadar çok kelimeyi kullanamaz. Kullanması da gerekmez. Türkçenin sözlük haznesinin zayıfladığı veya zayıflatıldığı söylemi bir efsaneden ibarettir. Tevazuu bırakarak söylersem, benim gerek romanlarımdaki gerekse dergi yazılarımdaki kelime sayısı epeyce zengindir. Günümüz yazarları içerisinde Metin Savaş’ın yanı sıra Murat Gülsoy, Hamdi Koç, Murat Menteş ve Hasan Ali Toptaş gibilerin metinleri pek çok milletin yazarlarını imrendirecek derecede rengârenktir. Şüphesiz ki Türkçemiz birtakım badirelerden geçmiş, birtakım sorunlar yaşamıştır ama dimdik ayaktadır. Asıl problem Türkçemizin imkânlarını kullanmasını beceremeyen yazarlardadır. Türkçemizin herhangi bir suçu bulunmamaktadır.

Dilimizin zenginliğine tek bir örnek vermekle yetineyim: Hakkın rahmetine kavuşmak, kalıbı dinlendirmek, tahtalıköyü boylamak, vefat etmek, ahrete intikal etmek, gizlenmek, kara toprağı boylamak, mort olmak, cavlamak, adres değiştirmek, duası okunmak, sıfırı tüketmek, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek ve daha pek çok imkân ile “ölmek” durumunu ifade edebiliyoruz. Argodan da yardım alarak ve belki biraz basite indirgeyerek vermiş olduğum bu örnek bile Türkçemizin ifade zenginliğinin apaçık kanıtıdır. Kimi yazarlarımız kendilerini yeterince donatmadan yazarlığa soyundukları için, mesela tek sayfada “ölmek” fiilini biteviye kullanıp duruyorlar. Oysaki kelime ve ses tekrarına düşmemizi engelleyecek muazzam bir imkânlar alanına sahip bulunduğumuzu görebilseler zengin metinler üretmenin hiç de zor olmadığını idrak edecekler. Üstüne üstlük, Türkçemizde birebir eşanlamlı kelime bulunmadığını, eşanlamlı ya da birbirine yakın anlamlı kelimelerin haz verici nüans farklılıklarını da hesaba katarsak, rahatlıkla söyleyebiliriz ki Türkçemiz halen daha dünyanın en zengin dillerinden biridir.

Bununla beraber ilkel dil yoktur. Her dil kendi tarihi sürecinde işlenmiştir. İşlenmiş olduğu için o zaten bir dildir. Türk felsefeci Takiyettin Mengüşoğlu şöyle diyor: “Bazı diller hakkında ileri sürülen fakirlik ya da zenginlik o dilin kendisinin değil, taşıyıcılarının düşünme ve görme, hayat ve dünya karşısındaki tavırlarının fakirlik ve zenginlikleriyle ilgilidir. Eğer bir dil ile bir şey düşünülmüyorsa, bir dil ile bir şey görülmüyorsa, o dilin gelişmesi, zenginleşmesi nasıl mümkün olabilir? Fakirlik ve zenginlik gibi nitelikler, ancak o dilin taşıyıcılarının düşünüş ve görüşleriyle ilgili olabilir.”

Mengüşoğlu demek istiyor ki; dilimiz fakir değil, bizim kendi dilimizi kullanma becerimiz kısırdır. Fakat bizler kâh ideolojik önyargılarımızla kâh entelektüel gururumuzla suçu kendi üzerimizden savuşturabilmek derdiyle bir günah keçisi arıyoruz ve bütün suçu, yoksullaştığı veya yoksullaştırıldığı söylemine bel bağlayarak Türkçemize yıkıyoruz. Fakat bu demek değildir ki Türkçemiz güllük gülistanlıktır ve hiçbir problemi yoktur. Dikensiz gül bahçesinde kalem oynatmak zaten hüner değildir. Asıl marifet ise mevcut şartlar altında biz yazarların kendi becerilerini son raddesine kadar sergileme azmidir. Türkçemizin şiiriyetinin tavsadığını inkâr edemem. Bilhassa tercüme edilmiş kitaplardaki dil aksaklıkları Türkçe eserlerin üslubuna da yansıyor ki bunu biz dublaj Türkçesinin gündelik hayattaki konuşma tarzımızı bozmasına benzetebiliriz. Bir örnek: Türkçemizde “park yapmak” söyleyişi çok yaygınlaştı ama bunun doğrusu “park etmek” şeklindedir. Sabahları kahvaltı yapılmaz, kahvaltı edilir. Fransızcadan tercüme bir sosyoloji kitabında “oydaşımsal farkındalık” tarzında ucube bir ifadeye rast gelmiştim. Bunun anlamını hâlâ çözemedim. Türkçemizin sorunlarını biz yazarlar çözeceğiz fakat bu görevimizi yürütürken de sırtımızı Türkçemizin gücüne yaslayacağız.

Türkçemizin ufukları daralmamıştır. Türkçeyi kullanan bizlerin ufku dardır. Türkçe ile Türkçeyi kullananlar arasında karşılıklı (olumlu ve olumsuz) etkileşim elbette bir vakıadır. Fakat dilimiz bizim tek sermayemizdir. Türkçemiz varlık sebebimizdir. Türkçe yoksa Türk de yoktur. Türkçe yazıp Türkçe konuşmayan bir insan Türk değildir de başka bir insandır.

Her toplum sokakta kısır bir kelime haznesiyle konuşuyor. Bu konuya dair pek çok çalışma bulabilirsiniz. Sokakta az kelimeyle konuşmak salt bizim toplumumuza has bir olgu değildir. Bütün dünya ülkelerinde bu böyledir. Ama tabii ki bazı ülkelerin vatandaşları sokakta biraz daha fazla kelimeyle konuşuyorlar. Yine de aradaki fark abartılacak kadar değildir. Örneğin Japonlar sokak dilinde teknolojik kavramlarla idare ediyorlar. Fransızlar ise o hayran olduğumuz Fransız yazarların ve Fransız felsefecilerin yazdıkları gibi konuşmuyorlar. Türk dizilerini izleyen Suriye ve Irak’taki Araplar bir Türk gördüklerinde şöyle soruyorlarmış: “Türkiye’deki herkes Türk dizilerindeki erkekler gibi yakışıklı ve kadınlar gibi güzel mi?” İşte bizler de birtakım komplekslerimizle buradan dışarıya baktığımızda Fransızları veya Japonları gözümüzde büyütüyoruz. Gündelik hayatımızda hiçbir Türk erkeği Türk sevgilisine şöyle demiyor: “Baharı bekleyen kumrular gibi, sen de beni bekle sakın unutma!” İşte bu şiirsel söyleyiş tertemiz bir Türkçe olmasına rağmen gündelik hayatın Türkçesi olmaktan uzaktır. Sevgilimize şöyle sesleniyoruz: “Nasılsın bebeğim?” Evde ve sokakta şiir gibi konuşmuyoruz. Ve hatta edebiyat mahfillerinde kürsüye çıktığımızda bile kitap gibi konuşmuyoruz. Ama tabii ki mesela Yağmur Tunalı’nın kürsüdeki hitabeti zengin iken Orhan Pamuk’un televizyon ekranındaki sohbeti vasattır.

 

Sanatçılar toplumların muallimidir. Sanatın sanat için mi veya toplum için mi yapılması gerektiği tartışmaları süredursun, sanırım biz arada önemli bir noktayı kaçırdık. Kanımca tüm arıza, sanatçının tarifi yapılmadan sanatı irdelemeye çalışmaktan peyda oldu. Bir nevi muhtevayı bırakıp, mevzu ile uzun zaman kaybedildi. Bu bağlamda sizden ricam, sanatçı duruşu ve sanatçı bakış açısının nasıl olması gerektiğini izah etmenizdir.

Öncelikle kendimize şunu soralım: Sanatçının tarifi yapılabilir mi? Aslında pek çok tarif yapılmıştır. Ne var ki hiçbir tarif yüzde yüz tatmin edici olamıyor. George Orwell “Yeni Kelimeler” başlıklı bir gazete yazısında özetle şöyle der: “Kelimeler, yüklendikleri anlamları yanılma payı olmaksızın aktaramıyorlar. Bir yazar kendi metnini ortaya attığında okur o metinden başka başka şeyler anlayabilir ve o metni tahrif eder. Çünkü kelimeler, düşünceyi doğrudan iletemediği için okurlar o kelimelerde bulunmayan anlamlar görüp dururlar.”

Kelimelerin anlamları bile kısmen muallâkta iken sanatın ve sanatçının kesinkes doğru tarifini yapabilmemiz herhalde imkânsızdır. Peygamberlere gelen vahyin ne olduğunu tastamam bilemediğimiz gibi ilhamın ne olup ne olmadığını da dosdoğru tanımlayamıyoruz. George Orwell aynı yazısında “iyi sanat, gökten gelen esrarengiz bir lütuftur,” diyor. Bununla birlikte ben de “sanat nedir” ve “sanatçı kimdir” sorularına cevap arayan epeyce deneme karaladım muhtelif dergiler için. Her birimizin kendi algılayışımıza özgü cevapları oluyor. Ve fakat hiçbir cevap tastamam doğru kabul edilemez. Sanat nedir sorusuna cevap mahiyetindeki bir makalemin başlığı şöyledir: “Yanılsamanın Yanılsaması Olarak Gerçekliği Tanımlamak”. Gerçeklik bir yanılsama ise, gerçekliği kurmaca zeminde yansıtan sanat da yanılsamanın yanılsamasıdır. Şöyle de diyebiliriz; görecelik prensibi evrenimizdeki her varlığa sirayet etmiştir. Sanat ve hayat da görecelik prensibi kapsamındadır. Bir diğer makalem ise “Sanat ve Sanatçı Bir Toplum Gerçeğidir” başlığını taşıyor. Bu ne demektir? Şu demektir ki, sanat ve sanatçı birer toplumsal gerçeklik olduğuna göre “Sanat sanat için mi yoksa toplum için mi?” sorusu anlamını yitiriyor. Benim yanıtım şudur: Hayvanların becerileri içgüdülerinden kaynaklanıyor. Düşünüp tasarlamıyorlar. Dolayısıyla hayvanların becerileri biz insanlara bir sanat harikası şeklinde görünse bile o sanatkârane beceriler bütünüyle tabiidir. Oysaki insan becerileri yapaydır. İçgüdü faktörüyle beraber daha ziyade akıl işidir. Yani tasarımdır. Biz insanların sanatsal becerileri insana özgüdür. Sanat ve toplum derken ise beşeriyet söz konusu olduğuna göre “Sanat sanat için mi yoksa toplum için mi?” sorusu kendiliğinden cevaplanmış oluyor. Sanat sanat için olsa bile, o sanat insan ürünüdür. Sanatın toplum için var olduğunu farz edersek, o toplum yine insan ürünüdür. Şu halde sanat her halükârda insan içindir. Düz mantık bu sonuca varmayı gerektiriyor. En azından ben böyle düşünüyorum.

 

Okumanın yararları elbette saymakla bitmez. Ne yazık ki genç kardeşlerimizin kitap seçimini reklâmların etkisinde kalarak yaptıkları muhakkak. Daha da vahim olanı ise kendilerine bu husustaki arzuhalimizi lisan-ı münasiple ilettiğimizde karşılık görmeyişimiz olmalıdır. Hâlbuki kitap ismi de vermemekteyiz. Biliyoruz ki yeni nesil muhalif ama maalesef körü körüne muhalif… Gençlerimizin kitap seçiminde hangi bakış açılarını gözetmelerini tavsiye edersiniz?

Yeni neslin muhalifliği bir moda gibidir. Ama geçmiş yıllarda bizim neslimiz yeni nesildi. Bizler yeni nesil iken, bizim eski nesil dediklerimizin de geçmiş zamanların yeni nesli olduklarını umursamıyorduk. Bu böyle böyle çok gerilere gider. Esas itibarıyla her nesil kendi çağının yeni neslidir. Bizler sanıyoruz ki “yeni nesil” sorunu bir piyango gibi sadece bize vurmuştur. Hâlbuki Şeyh Galib Dede hem yenilikçidir hem de artık eski tadımız kalmadı yakınmasıyla maziye hasret besleyendir. Ahmet Hamdi Tanpınar her sanatçıya nasip olmayacak kertede modernlik yanlısıdır ama ıstırap derecesinde geçmişe hayıflanandır. Şu halde bizim neslimizin şimdiki gençliğe yüklenmesinde kâh haklılık payı vardır kâh insafsızlık payı vardır. Sertlik ölçüsünde realist olursak, reklâm (tüketim) kültürünün yasaklanmasını talep etmekten başka çıkar yol bulamayız. Bizler milyon kez “reklâmların etkisinde kalmayın” desek bile gençler etki altında kalacaklardır. Her sanatçıdan malum duyarlılıkları gözetmesini isteme hakkımız vardır fakat kaç sanatçı o malum hassasiyetlere sadık kalmayı kabul edecektir? Gençlerin bizim arzuhallerimize karşılık vermeyi reddetmelerine dur diyemeyeceğimize göre öğüt vermekten öteye geçemeyiz demektir. Dolayısıyla, kitap seçiminde gençlere hangi bakış açılarını gözetmeleri tavsiyesinde bulunabiliyoruz ama onlara dayatmada bulunma hakkını da kendimizde pek göremiyoruz. İlle de dayatma gerekiyorsa ve dayatma elzem ise, öğüt vermek yerine reklâm kültürünü yasaklamak zarureti ile karşılaşırız. Fakat buna da gücümüz yetmez. Kaldı ki dayatmacılığa ve yasakçılığa karşı olanlar da bizler değil miydik? Demek ki yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok. Benim bu karamsar görüşüm kıyamet senaryosu değildir. İyimserim çünkü kaostan düzen doğabilir ve şerden hayır çıkabilir. Ama çıkmaya da bilir. İstikbal daima belirsizdir. Belirsiz olduğu için tarih vardır ve bizler de tarihin dışında durmuyoruz. Tarih ırmağı akmaya devam ediyor.

 

Dünya edebiyatının büyük üstatlar –üç beş isim hariç– çıkaramadığı kısır bir son kırk-elli yıl geçirdik. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Son elli yılda kısır bir dönem geçirdiğimiz algısına iştirak etmiyorum. Bu algı yaygın bir yanılsamadır fikrindeyim. Yazarlığa yeni başladığım yaşlarımdayken ben de böyle düşünüyordum. Daha iyi bir yazar olabilmek hedefiyle dünya edebiyatının sadece klasiklerine değil güncel edebiyatına da eğilme kararı aldığımda karşıma pek çok birinci sınıf yazar çıktı. Keşfetmeye karar verdiğinizde düş kırıklığına uğramıyorsunuz. Medyanın ve birtakım güruhların pohpohladığı kimi yazarlar karşısında hayal kırıklığı yaşayabiliyorsunuz çünkü onların övüldükleri kadar olmadıklarını görebiliyorsunuz. Bunun yanı sıra övgüyü gerçekten hak eden keşfedilmiş veya gizli kalmış yazarlarla da karşılaşıyorsunuz. Dostoyevski ya da Stendhal çapında günümüze ait bir yazar aramaya kalkarsak bulamayız. Çünkü onlar kendi çağlarının ortamında yetişmiş büyük yazarlardır. Bugünümüzün de büyük yazarları vardır ki onlar da bugünümüzün ortamında yetişip yazıyorlar. Aslında şunu demek istiyorum; bugünümüzün büyük yazarlarını gelecek nesiller daha iyi kavrayacaklardır ve gelecek nesiller o yazarlara bizim bugünde atfettiğimiz değerden daha fazlasını yükleyeceklerdir. Biz bugünden bakarak dünkü Tolstoy’a nasıl hayranlık besliyorsak, bugünümüzün yazarlarına da gelecek nesiller kendi zamanlarından nazar kılarak hayranlık duyacaklar. Bu söylediğim şey zaman algısı ve zaman farkı ile ilgili göreceli bir durumdur. Biz nasıl ki eski zamanların cumbalı evlerini yitirmişliğimize yazıklanıyorsak, çok sonraki gelecek nesiller de bizim şimdide ikamet ettiğimiz beş-on katlı apartmanların fotoğraflarını iç geçirerek seyredecekler. Diyebilirim ki hiçbir devir kısır değildir. Asırlar öncesinde herkes İbn Haldun okumuyordu. Onun değerini bizler onun çağdaşlarından daha fazla takdir edebiliyoruz. Bizim çağdaşımız olan münevverlerin kıymetlerini de gelecek nesiller bizlerden daha çok takdir edeceklerdir.

 

Her yazarın etkilendiği veya örnek aldığı yazarlar vardır. Şahsiyetinizi ve kaleminizi etkileyen yazarları sorsam ne cevap verirsiniz? Özellikle bu yazarların/şairlerin hangi yönleri sizi çok etkiledi?

İlk vereceğim isim Peyami Safa olacaktır çünkü onunla benim aramda birtakım benzerlikler bulunuyor. İşbu söyleşinin muhatabı Metin Savaş olduğu için “ben” diyorum. Peyami Safa’nın da benim de çocukluklarımız ve gençliğimiz sıkıntılı geçmiştir. İkimizin de benzeşen veya örtüşen psikolojik sorunları var. Peyami Safa babasız büyüdü. Metin Savaş ise kendi babası on dört yıl hapisteyken babasız büyüdü. Peyami Safa da ben de aynı semtlerin atmosferini soluduk. Fatih-Harbiye romanında tasvir edilen Fatih semtindeki Faiz Bey’in evi benim çocukluğumu yaşadığım apartmanla neredeyse aynı mevkide. Bu aynılığı söz konusu romanın tasvirlerini gözümde canlandırınca yakalamıştım. Peyami’nin tasvir ettiği muhitin içinde yaşamıştım çünkü. Ve ayrıca Peyami Safa da ben de aynı okulu, Vefa Lisesi’ni yarıda bıraktık. Babamın işyeri Şişhane’de idi ki Harbiye’ye çok da uzak sayılmaz. İşte bütün bu nedenlerden ötürü bana ve romancılığıma en fazla tesir eden yazar Peyami Safa’dır. Kaldı ki yine bana İkinci Peyami Safa lâkabını takanlar okurlarımdır. Bir eleştiri yazısında bir okurum aşağı yukarı şöyle yazmıştı: “Kitaplarının kapağındaki Metin Savaş adını gizleyecek olursak o kitabı Peyami Safa’nın yazmış olduğunu zannedenler çıkabilecektir.” Bu ifade tabii ki abartılıdır ama Metin Savaş’ın romancılığı üzerindeki Peyami Safa nüfuzunu da yansıtmış oluyor.

Tanpınar da benim üzerimde epeyce etkili olmuştur. Biliyorsunuz benim meşhur bir “komşu kızı” söylemim var. Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler romanındaki Sabiha da kanaatimce Ahmet Hamdi’nin Musul’daki veya İstanbul’daki komşu kızıdır. Tam olarak öyle olmasa bile kısmen öyledir. Oğuz Atay da bana üslup kıvraklığı yönünden çok şeyler öğretmiştir. Bir de haliyle Dostoyevski etkisi bende çok fazladır. Bilhassa Baykuşlar Geceleyin Öter adlı romanımda Dostoyevski etkisini kolayca yakalayabilirsiniz. Karamazov Kardeşler’in dünyasında gebe bırakılan bir deli kadın vardır. Baykuşlar romanımda da gebe bırakılan bir deli kadın var. Fakat bu bir intihal değildir. Doğduğum şehir Balıkesir’de gerçekten vuku bulmuş acıklı bir hadisedir. İşte bunun gibi birtakım sebeplerden dolayı Dostoyevski dünyası ile benim dünyam arasında edebî örtüşmeler yer alıyor. Bu örtüşmeler de ister istemez beni Dostoyevski etkisi altında kalmaya sürüklüyor.

 

Roman denince Metin Savaş ismi son yıllarda sık duyulan romancılarımız arasında. Acaba Metin Savaş, Türk ve dünya edebiyatında hangi romancıları ve hangi romanlarını okudu/okuyor?

Türk ve dünya edebiyatını gelişigüzel de olsa çok yönlü takip etmeye çalışıyorum. Sistematik bir takipten ziyade keyfe keder tercihlerim var. Çünkü malumunuz hem Türk edebiyatındaki romanları hem de dünya edebiyatındaki romanları okumaya ömür yetmiyor. Şu halde ya sistemli ya da keyfi okumalara yönelmek durumundayız. Amerika’dan Paul Auster en çok okuduğum yaşayan romancıların başında geliyor. Ölü romancılardan ise George Orwell en fazla kitabını okuduğum yazardır. Azerbaycan edebiyatından Elçin Efendiyev en gözde tercihlerim arasındayken Cengiz Aytmatov benim için olmazsa olmazdır. Ve tabii ki Cengiz Dağcı. Bizim ailemizin bir kolu Kırım’a dayandığı için midir bilemiyorum Dağcı’nın gönlümdeki yeri farklıdır. Daha pek çok romancı sayabilirim. Emile Zola ile Victor Hugo da benim nazarımda özeldirler. Bir espri olsun diye buraya eklersem; Victor Hugo çocukluğundaki komşularının kızına âşık olmuş ve onunla evlenmiştir. Fakat şunu itiraf etmeliyim ki, okuduğum teorik kitaplar okuduğum romanlardan kat kat fazladır. Sadece şiir okuyarak iyi bir şair olunamayacağı gibi, sadece roman okuyarak da iyi bir romancı olunamıyor. Şüphesiz ki Âşık Veysel gibi halk ozanları bu kuralın dışındadır.

 

Son sorum Türk dünyası ile ilgili olacak. Kanaatimce dil ve edebiyat birlikteliği kurulmadan Türk dünyasının izdivaç etmesi hayaldir. Hatta şöyle bir iddiam vardır, “Türk dünyası coğrafyasında geçici şöhret peşinde koşmayan, hakiki ve halis yirmi edebiyatçı yetişsin Türk birlikteliği kendiliğinden kurulur.” Bu tespitime katılır mısınız? Bu konu ile ilgili çalışmalar yapılmakta mıdır?

Kırk kadar etnik dilin konuşulduğu Fransa halkını Fransız milletine dönüştüren temel unsurlardan birisi Victor Hugo’nun Fransızca romanlarıdır. Amerikalı eleştirmen ve edebiyat tarihçisi Carl van Doren “Amerikan Edebiyatı Nedir?” başlıklı kitabında Amerikan milletini Amerika edebiyatının yarattığını belirtir. Türk dünyasının izdivacı da hiç kuşkusuz ki sizin çok doğru saptamanızla edebiyat ve dil sayesinde mümkün olabilecektir. Çünkü edebiyat ve dil milyonlarca vatandaş arasında duygudaşlığa yol açar. Çalıkuşu Feride’yi ve Küçük Ağa’yı herkes seviyorsa oradaki herkes aynı duyguyu paylaşıyor demektir ki bunun anlamı yığın olmaktan çıkıp milletleşmek demektir. Edebiyatın gücüdür bu. Dil ve edebiyat muayyen bir toplumun öz kimliğidir. Aynı zamanda güncel kimliğidir. İşte bu öz ve güncel kimlik kendiliğinden geleceğe taşındığı için o muayyen toplumun millet şeklindeki varoluşu pekişerek devam eder. Bir milletin varoluşu durdurulmak isteniyorsa dili ve edebiyatı sinsice yollarla kirletilip çökertilir. Kısacası edebiyat varoluştur. Edebiyatı bulunmayan yığınların geleceğe sağlam bir kimlikle intikali söz konusu bile değildir. Dil ancak edebiyat sayesinde hayata tutunabilir. Sokak dili yetersizdir. Edebiyat dili işlenmiş kültürdür.

 

Teşekkür ederim – KÜRŞAT YOZCU

Devamı [...]