Öykü

YÜZ VE GİZ

YÜZ VE GİZ

Lale Şeyda GÜLSOY

 

                                                                         - Tanpınar’ın anısına saygıyla-

                                                                                            

                                                                                                 Bir sonu gelmeyen rüyaya dalar

                                                                                                 Akşam, odalarda fersiz aynalar.

                                                                                                 Durgun sularında hepsinin yer yer

                                                                                                 Eski bir hatıra sanki genişler,

                                                                                                Maziden yadigâr kalan bir hisle.

                                                                                            

 

Yeni demlenmiş çay -demliğin üst kısmı illaki porselen olacak, en makbulü bu- ve onun genzimizde bırakacağı tılsımlı sıcaklık aklımıza ilk düştüğünde, gece yarısı çoktan sabahın ilk ışıklarının kollarına bırakmıştı kendini. Kına gecesi bitmişti. Yorgun savaşçılar gibiydik hepimiz. Kan, ter içindeydik. Topuklu ayakkabılarla ayakta dikilmekten tabanlarım şişmişti. Her nasılsa, avucuma yaktığım kına bir türlü tutmak bilmemişti. O tabanları şiş halimle, saatlerce halay çekmekten geri durmamıştım birde.

Cümbür cemaat arabalara doluştuk dönüşte. Ben, Hayri Amcalarla birlikteydim. Tam beni eve bırakacaklarken, Hayri Amca ani bir manevrayla Nisanların evine doğru kırdı direksiyonu. “Tam yol ileri. İstikamet: Bizim ev.” Kahkahayı da koyverdi lafının ardı sıra. Kimsenin gıkı çıkmadı. Hayri Amca ne derse oydu. Büyük sözü çiğnenmezdi bizde. Yol boyunca, panelvan minibüste şarkılar, türküler gırla gitti. Eve varır varmaz, ilk yaptığımız şey iki koca demlik çayı ocağa koymak oldu. O kadar çay ancak giderebilirdi susuzluğumuzu. İlkyaz akşamının tatlı serinliğinde, balkona kurduk sofrayı. Mürüvvet Teyze, şu Osmanlı işi çay fincanı takımını bile getirdi sofraya. Annesi Ziynet Hanım, Mürüvvet Teyzeyi baş göz ederken özenle yerleştirmişti onları çeyizine. Fincan takımı, öyle yıllardır durup dururdu vitrinde. Yaşamına ortak etmedikten sonra, o eşyaların sahibi olmanın ne anlamı vardı? Yaşamak,  bekletilebilir bir şey miydi hem? Sormamıştı bunları kendine hiç Mürüvvet Teyze.

Sofrada bir kuş sütü eksikti. Çatlayan topuklarımız sızım sızım sızlarken, bize gecenin bu saatinde sofra donattıran coşkunun adresi belliydi. En işveli haliyle bize bakıyordu iki koca demlik, karşı konulmazlığının bilinciyle ve haklı gururuyla. Kına gecesinin muhasebesi, anında başlayıverdi sofrada. Malum kız tarafı ile erkek tarafı tanışmıştı ve kız tarafı olmanın nimetlerinden sonuna kadar faydalanmak lazımdı. Lafını esirgemeyen Ayla, yerinde şöyle bir doğruldu. Erkek tarafının kabalıklarına akıl sır erdirememiş bir ifade takındı yüzüne. “Nemrut ki, ne nemrut! İki gülümsemeye erindi haspalar. İncileri dökülüverecek sandılar zaar. Rahmetli babaannemin deyimiyle bildiğin zıbıldak bunlar. Yol yordam hak getire!” dedi. Sesine alaycı bir kuş tünemişti. O kuş, ateşten gömleğini giyinmişti Ayla’nın. Cayır cayır yanıyordu. Belli etmiyordu. Taraflar, taraftarlar, kamplar, sınıflar arasında eriyip gidemeyecek kadar değerli bir ömrü haber veriyordu oysa ilkyaz. Dolunay’a üç geceden daha az zaman kalmış olmalıydı. Mürüvvet teyze durmaksızın kızını izliyordu. Kızını uzun uzun izlerken, neler geçiyordu aklından? Mutlu muydu, mutsuz muydu Mürüvvet Teyze? Öyle bir ifadesi vardı ki, Nisan’ın o andaki haline değil de çocukluğuna baktığı düşüncesine kapılmıştım o gece. Saçlarını tarar gibi. Rengârenk tokalar takar gibi saçlarına. Saçlarına dokunur gibi usulca. Nisan: o uzun saçlı ve kiraz desenli elbisesiyle saçlarını attıra attıra yürüyen çocuk! Mürüvvet Teyze, bir daha onu hiç göremeyecekmiş gibi bakıyordu Nisan’a. Mehmet, her zamanki gururlu halinden ödün vermiyordu. Böyleydi işte o. Gizli köşelerde derin derin iç geçirecekti, sonra nemli gözlerini koyu bir kahkahaya bürüyerek aramıza dönecekti. Nisan’ın teyzesi Feray, apartmandaki en yakın komşuları koca küpeleriyle ünlü Şıngırdak Nesrin, iş arkadaşı Ayla -iş arkadaşlığından can arkadaşlığına terfi edeli epey olmuştu- Mehmet, Hayri Amca, Mürüvvet Teyze, ben ve Nisan’ın alkolik eniştesi Necdet bir aradaydık. Necdet Bey, bir zamanlar ünlü bir cerrahmış. Kendi anlatmıştı. O kalp ameliyatında hastasını kurtaramayıncaya kadar böyleymiş bu. Sonrasında, sabah akşam votka içer olmuş. Ayık gezmemiş hiç. Neden böyle davrandığını soranlara yanıtı hazırdı. Unutmak istiyordu, yalnızca unutmak. İnsanın kendini affetmesi, başkalarını affetmesinden daha mı uzun sürüyordu acaba? Nisan’ın hatrına, o gece bir fincan çay içmeyi kabul etmişti ama. Votkadan başka bir sıvı geçecekti boğazından yıllar sonra.

Muhabbetin en sevdiğim yeri burasıydı. Hayri Amca, yine denizden gelen öyküler anlatmaya başlayacaktı ve bizi liman liman, kent kent dolaştıracaktı. Onun ceplerine doldurduğu hikâyeler uğruna, Mürüvvet Teyze’nin biriktirdiği yalnızlığı da fark etmeyecekti yine. Mürüvvet Teyze’den önce, denize sevdalanmıştı çünkü. Bir keresinde gemisi diğer yabancı uyruklu gemilerle birlikte limana zincirlenmişti de, ondan aylarca haber alınamamıştı mesela. Cezayir’e uğraması gereken geminin, halk ayaklanmasından dolayı limandan ayrılmasına izin verilmemişti. Fransa Cezayir’de olağanüstü hal ilan etmişti ve tüm çıkışlar, geçici bir süreliğine durdurulmuştu. Hayri Amca’nın anlatırken en keyiflendiği hikâyesiydi bu. Böyle bir hayatın içinde, Hayri Amca’nın her şeyden en son haberi olurdu. Nisan’ın insanı hayrete düşüren hayal gücünü ve Mehmet’in futbol aşkına parçaladığı ayakkabıları Mürüvvet Hanımdan duymuştu nam-ı diğer Hayri Kaptan. Bu yüzden de, bir yanı çocuklarına hep yabancı kalmıştı. Araya giren uzaklıkların, insanları ve aralarındaki ilişkiyi neye ve nasıl dönüştürdüğünü de böyle öğrenmişti.

Denizin tuzu ve çayın o kekremsi lezzeti birbirine karışınca, olanlar oldu. Yürek parçalayan, aşılamayan tüm uzaklıklar kayboldu orada. Uzaklık hükmünü yitirince, her şey yan yana geldi bir anda. Bir noktada buluştu. Nokta kadar sonsuz ve derin oldu. Herkes, eskisinden de aşina oldu birbirine. Çaylar ardı ardına tazelenirken, gözler uykuya meydan okuyordu, görüyordum. Görüyordum, kavuşmanın sefasını sürüyordu ve gece ne kadar uzarsa, ömrünün hanesine yazılacak artıların o kadar çoğalacağına inanıyordu herkes. Görüyordum bunları her birinin gözlerinde. Feray Teyze’nin Necdet Amca’nın acısını sahiden görüp göremediğini test edemezdim belki ama mahcubiyetini görüyordum. Mesafe ayarı, dünyanın en zor işlerinden biriydi. Hele ki, mesafe alınacak şey bir başkasının acısıysa zorluk daha da katmerlenirdi. Çok yakından, değil birinin acısını kendi burnunun ucunu göremezdin. Çok uzaktan, acının ayrıntılarını seçemezdin. Bunun için, kızılabilir miydi Feray Teyzeye? Hayri Kaptan, Mürüvvet Teyze’nin elini özlemle tutuyordu. Mehmet, babasına öfkeyle bakmıyordu ilk kez. Sevgi vardı bakışlarında. Nesrin, küpelerini çıkarıp Nisan’a veriyordu. Görüyordum. Nisan, artık bambaşka bir yaşama gidiyordu. Bir tek ben, bu gidişten ürküyordum!

O geceden sonra, Nisan uzunca bir süre arayıp sormadı beni. Ben onu ne zaman arasam ya alışverişteydi ya da davetiye seçiyordu Serdar’la. Çok meşguldü. Serdar, artık Nisan’ın çalışmasını istemiyordu. Bu yüzden, işi de bırakmıştı Nisan. Bir akşamüstü, “düğün telaşına kendimi çok kaptırdım, kusura bakma Sevinç.” diye aradığında donuktu sesi. Belliydi. Kardeşimdi o benim. Arkadaştan öte kardeşim. Canı sıkılmıştı bir şeylere. Mürüvvet Teyze’nin kanı bir türlü kaynamamıştı damadın ailesine. Mürüvvet Teyzeydi bu. Can çıkar, huy çıkmaz derler. Bir kere seni gözü tutmaya görsün, allame-i cihan olsan değiştiremezsin onun fikrini. İki ailenin bitmek bilmeyen istekleri fare kapanı. Nisan, köşeye sıkışmış fare. “Yalnızca nefes almak istiyorum anlıyor musun? Nefes.” diye dert yanıyordu telefonda. Uçuşan heyecanlar ve anlamlı keşifler terk etmişti sesini. Küçük mutluluklar, başkalarını memnun etme çabası ile yer değiştirmişti. Onu rahatlatmaya çalıştım. “Sen altından kalkarsın her şeyin.” benzeri bir şeyler geveledim ağzımda. İşe yaramadı. Telefonu kapattık. Birkaç gün sonra, “Haklıymışsın Sevinç.” dedi. “Her şey yoluna girdi.”

Düğün günü, ev mahşer yeri gibiydi. Nisan’ın etrafı o kadar kalabalıktı ki, ona iki çift laf edemedim. Herkes Nisan’ın hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğunu ispatlamaya çalışırken, ben bir kenara çekildim. Sessizce, bu “dostlar, alışverişte görsün.” oyununu izledim. Böyle oyunların, oyunbozanıydım ben. Nisan, çok gergindi. Bamteli gibi. O patırtıda, bir tek kare bile fotoğraf çektiremedim onunla.

Nisan ve Serdar yeni yaşamlarına uyum sağlayabilsinler diye, bir süre onları kendi hallerine bıraktım. “Nerelerdesin sen?” diye aradı beni aylar sonra Nisan. “Benimki de laf gerçi. Sanki seni tanımıyorum!” Çengelköy’deki evlerine, sabah kahvaltısına çağırıyordu beni.  Elimde, onun en sevdiği kır çiçekleriyle kapısını çaldım o sabah. Beni tuhaf bir yılgınlık ve boş vermişlikle karşıladı. Şaşırdım. Gözlerini ovuşturuyordu kapıda. Oysa buluşacağımız saati, günler önceden kararlaştırmıştık aramızda. Perdeler sımsıkı kapalıydı. Evdeki kasvetli havadan, başım döndü bir anda. Kendimi toparladım. “Kahvaltıyı birlikte hazırlayalım.” dedim. “Olur.” dedi. Kupkuru. Bembeyaz bir örtünün üzerine, kahvaltılıkları yerleştirdik. Konuşacak onca şey dururken, çayın yarenliği eksik olur mu? Ev zemin katta olduğundan, salonun ön bahçeye açılan kapısının dibine çektik masayı. Dut ağacının gölgesi, yüzümüze vuruyordu. Nisan, “Çaydanlığı alıp geleyim.” dedi. “Mutfakla bahçe arasında mekik dokumayalım. Çaydanlık soğursa, iki dakika ısıtıveririz ocakta.” “Ne havadisler birikmiştir sende şimdi.” diye göz kırptım. Omuz silkti. “Her gün birbirinin aynı. Ne anlatayım ki?” Benim tanıdığım Nisan mıydı karşımdaki? O ele avuca sığmaz ruh! İçinin en ücra odalarına saklanmıştı sanki Nisan. Başka biriydi. Yabancı gibi. İki insan, birlikte bir hayat kurarken yorulabilir. Çünkü bir hayat inşa etmek kolay değil. Yorgun muydu Nisan? Onunkine, olsa olsa bıkkınlık denebilirdi. Kendine biçilen rol dar gelmişti Nisan’a. Ne taşımaya hali vardı bu rolü, ne de bırakmaya. Hafta içi, bütün gün evdeydi. Komşular, kahve içmeye geliyordu arada. Hafta sonu, el mahkûm aile ziyaretine gidilecekti! “Böyle geçiyor hayat Sevinç. Birbirimizin yüzünü akşamdan akşama görüyoruz Serdar’la. İki lokma bir şey yiyoruz. O, uyuya kalıyor televizyon karşısında. Bende, bütün anlatamadıklarımla ve yaşayamadıklarımla dört dönüyorum yatakta. Başka da bir şey yok.” Böyle demişti. Solmuştu Nisan’ın aşkı. Sulanması unutulmuş bütün çiçekler gibi.

Üşüdüm bir an. Sırtıma girişteki askılığa bıraktığım ceketimi alma ihtiyacı hissettim. Bir çay daha içecektim, vazgeçtim. Çaydanlık soğumuştu. Nisan’dan çayı ısıtmasını istemek içimden gelmedi. Çayın diriliğini ve sıcaklığını sağlayan ateş, tadı acılaşan çayın yazgısını değiştiremezdi ki. Bir ara, sokağa bakan arka balkona çıktık. Nisan girdi söze: “Yalnızlık ömür boyu. Ne çok severdik bu şarkıyı Sevinç. Ben tahammül edemiyorum artık dinlemeye. Çok lazımmış gibi, yalnız olduğumuz gerçeğinin değişmeyeceğini yüzümüze vurup duruyor her seferinde.” dedi. Ona, kurduğumuz ilişkilerin hiçbirinin yalnızlığımızı gidermek gibi bir görevi olmadığını söylemedim. Aşkın bile yalnızlığı gidermediğini, çoğalttığını da söylemedim mesela. Söylesem, sesim ulaşacak mıydı Nisan’ın dip odalarına? Sızacak mıydı pencerelerinden içeriye? Nisan’ın duvarlarının önünde büzüşüp kaldım çaresizce.

“Yine gel.” dedi yanından ayrılırken. “Bir gün de, sana üzümlü kek yapayım.” Sesinde içtenlik yoktu. “Bekliyorum.” diye yineledi ardımdan.

Evet, Nisan bekliyordu. Ama neyi? Bunu kendisine itiraf etmeliydi. Kendi gerçeğine doğru yola çıkmalıydı yeniden. Birinin yüzüne ayna tutmasını beklemekten vazgeçmeliydi. Aynanın önüne geçip, korkusuzca kendi gözlerinin içine içine bakmalıydı. Maskelerinin en gerisindeki yüze ulaşmak için yapmalıydı bunu. Yolcuyduk madem. Zamanı gelmişse, kaçınılmazdı yol.

Nisan’a iyi yolculuklar diledim içimden. Onu da, zihnimin tavan arasındaki eski baharların arasına sakladım. Tüm geçmiş zaman emanetçileri gibi.

Bir daha görmeyecektim onu!                                                                                       

Devamı [...]
Öykü

DERT İÇRE SIRÇA LİMAN

DERT İÇRE SIRÇA LİMAN

Muhammet Erdevir

 

Adam:  Seni düşünüyorum. Fırtınalara karşı seni. Sığınılacak limanların en aziz ve en dinginini. Kasırgalar kopuyor açık denizlerde, tufanlar kırbaçlıyor adaların sarp yamaçlarını.

Ben o küçük ve ürkek limanda bekliyorum akıbetimi. Bekleyişin tesellisi yetiyor.

Azgın dalgalara karşı sen... Baltalar savrulurken başımın üstünde, kılıçlar hazırlanırken etlerimi bir bir deşmeye, karşımda sen. Sesin ve kokunla sen.

Gölgene basmamaya çalışıyorum, çöller boyunca.

Kadın: Peki, sükûnet beklediğin o liman fırtınalara gebeyse? Doğum sancısıysa gördüğün ürperiş? O doğum, küçük bir kıyamet olup yağarsa üzerine?

Adam: Ne zararı var? Madem ölüm mukadder ve muvakkat bir ömürdür insanın tüm sermayesi, kopmuş ve kopacak tüm o fırtınalardan ne çıkar? Hem fırtına dinse de ayrılmak istemem ki ben bu kıyıdan. Alabora oldum, battım diyelim. Senin fırtınanda batmışım, gam mı? Bilakis alelade bir ölümle gitmektense bu diyardan, avuçlarında yaşasın kalbim son atışlarını.

Kadın: Cesaret mi yoksa azim mi bu? Bilemedim. Yoksa düpedüz çılgınlık mı? Ne demeli bunun karşısında?

Adam: Ne olacaksa olsun, boşver. Düşünme. Düşünmekle çözemeyeceksin. Korkum yok acıların kazanacağı zaferlerden!

Kadın: Cesursun.

Adam: Bu cesaret, sen varsın diye. Senin için. Senden öncesi kesif ve yapışkan bir karanlık. Kendi dünyama çekilmiştim ben senden önce. Tüm kapılarımı kapatmıştım. Nefes almayı bile unutmuştum. Kuşların şarkılarını duyamaz olmuştum. İçimde yaşıyordum her şeyi. Sonra “sen” geldin. Bütün saltanatınla, hâkimiyetinle, azametinle geldin. Bir güneş doğdu odalarımın sımsıkı kapanmış ağır kadife perdeleri arasından. Odalarım, ruhum, kalbim aydınlandı. Tutkuya dair herhangi bir kelimeyle ifade etmek imkânsız içimde yanmakta olan ateşi. Belki bir gün… Belki bir gün anlarsın. İşte bu yüzden, senin fırtınanda boğulacak olmak dert değil bana.

Kadın: Ah, o boğulmalar… Bile bile nasıl yelken açıyorsun alev denizlerine?

Adam: Evet, nefes almakla boğulmak kol kola yürüyor senin şehrinin caddelerinde. Pervanenin sarhoşlukla ateşe yaklaşması tam olarak böyle bir şey. Kanatlarım ateşe değecek, yanacağım şüphesiz.

Sana geliyorum. Gelme sakın, boğulacaksın diye uyarıyorsun beni ama nafile. Umurumda değil boğulmak. Ayakucunda alacağım birkaç nefesi, dünyanın en güzel bahçelerinde duyacağım feraha değişmem. Parmak uçlarının altında birkaç nefes, işte dünyanın bütün saadeti. Sarsılmışım, paramparça olmuşum, yanmışım… Dünyanın bütün felaketleri toplansın gelsin, hepsi birden veya tek tek. Gölgenden aldığım ilhamla cümlesini alt ederim. Ama anlatabilmek bunları. anlatabilmek içimdeki “sen”i sana. Kelimelerim ne kadar aciz ve ne kadar cahil cümlelerim.

Kadın: Bunca olumsuzluk karşısında sebat ediyorsun. Ne demeli buna, bilemedim.

Adam:  Bırakıp kaçmamı mı isterdin, yoksa vazgeçmemi mi?

Kadın: Bir limanın gemilere verebilecekleri sınırlıdır. Kaynaklar sınırsız değil, hiçbir misafirlik de sürmez sonsuza kadar. Aradığını bulamazsan üzülürsün muhakkak. Üzülmeni istemem.

Adam: Üzülmüyorum. Sıkıntılar da güzeldir. Çok düşündüm bunu bitmek bilmeyen yürüyüşlerde. Kitaplarla çok dertleştim. Şiirler okudum, şiirler yazdım. Sordum, danıştım, konuştum. Anladım ki külfet de güzeldir eğer bir güzellik uğruna çekilmişse.

Kadın: Ah limanlar, ah o ayrılıkların şahidi ve kavuşmaların mahcup sırdaşı.

Adam: Ah limanlar, acı ilaçlar eczanesi. Onulmaz dertleri dağlayan gaddar icraatlı ve müşfik kalpli cerrahların ameliyathanesi.

Bir nefes, bir nefes daha… Bitecek her şey yakında.

Devamı [...]
Öykü

IŞIKLI SPOR AYAKKABI

IŞIKLI SPOR AYAKKABI

Semanur ULU

 

İşten yorgun argın çıkmış, eve dönüş yolunu biraz daha eğlenceli kılmak için kendisiyle iddiaya girmişti. Kaldırım taşları arasındaki çizgilere basmadan yürümeye çalışıyordu. Eğer basarsa yanacak ve otobüse en yakın duraktan binmek yerine bir sonrakine kadar yürüyecekti. Hemen önünde anne ve babasının ellerinden tutmuş yürüyen küçük bir kız çocuğu görünce yüzüne gayriihtiyari bir gülümseme yerleşti. Kızın minik lastik tokalarla iki yandan tutturulmuş kısa seyrek saçları, bu haliyle küçük palmiyeleri andırıyordu.  Bu güzel bahar havasında hasta olmasın diye beyaz bluzunun üzerine pembe örgü bir yelek giydirmişlerdi. Küçük kız adım attıkça kırmızı mavi ışıklar saçan spor ayakkabısı Saadet’in dikkatini çekti. Anılar ganimet için yanıp tutuşan bir ordunun uzaktan sökün etmesi gibi zihnine hücum etti.

Seneler önceydi. Saadet o zamanlar okula dahi gitmiyordu. Aslında ana sınıfına gitmesi gerekirdi ama ana sınıfında bir sürü masrafı vardı, boyasıydı, kalemi, kâğıdıydı derken bir de üstüne bayram gösterileri ve el işi etkinlikleri eklendi mi dağ gibi bir külfet ortaya çıkıyordu. Oysa Saadet’in ailesinin bu masrafları karşılayabilecek durumu yoktu. O yüzden seneyi evde annesiyle tekerlemeler söyleyerek, ablasından okuma yazma öğrenerek geçirmişti. Artık ince kitapları rahatlıkla okuyup anlayacak seviyeye gelmişti. Mevsimi bahardan yaza taşıyan ılık rüzgârlar eserken bahçede oturmuş, kitap okuyordu. İğde kokularını içine çekip okumayı öğrenmiş olmanın verdiği keyifle bir Kemalettin Tuğcu kitabına gömülmüştü ki onu gördü. Kendinden bir iki yaş büyük olan o kıskanç, sarışın komşu kızın ayağındaydı. Ama o an ne o kızın ne oyun oynarken kavga edip küsmüş olmalarının bir önemi vardı. Dünyada sadece Saadet ve her adımda kırmızılı mavili çakarlar gibi ışık saçan ayakkabılar kalmıştı. Belki saniyenin binde biri kadar bir sürede bir sürü hayal kurdu. Işıklı spor ayakkabılar ayaklarında kırlarda koşuyor, arada bir duruyor ve eğilip ışıklarının nasıl tatlı nasıl güzel yanıp yanıp söndüğüne bakıyordu. O sokaklarda ışıklar saçan ayakkabılarıyla salınarak yürürken herkes gözlerini ayırmaksızın ona bakıyor, kimi imreniyor kimi kıskanıyordu. Her birinin yüzünden belli olan bu hislerin hayali bile mutlu ediyordu Saadet’i.

Hayallerinden Songül’ün sesiyle sıyrıldı. Belki de yeni aldığı ayakkabının havasını atmak için küslüklerini unutmuş gibi çıkıp gelmişti bahçeye. Saadet’e en kışkırtıcı bakışını atarken “Baaak” diyordu “Babam bana ne aldı? Hem de tam yirmi milyona. Yürüdükçe ışık çıkıyor.” Saadet’e ayakkabıyı iyice gösterebilmek için bir sağa bir sola gidiyor, adımlarını atarken arkasına doğru dönüp ışıkların yanıp yanmadığını kontrol ediyordu. Sonra Saadet’e “Ay ben ışıkların yanıp yanmadığını göremiyorum. Sen bana söylesene ikisi de yanıyor mu ben yürürken?” dedi. Yandığını bal gibi de biliyordu oysa. Saadet hiçbir şey olmamış, sanki onunla ilgilenmiyormuş gibi baktı “Yanıyor ikisi de ama çok çirkinmiş. Niye ışıklı ayakkabı aldın ki, gereksiz bir şey.” dedi yüzünü buruşturarak. Songül dilini sonuna kadar çıkarıp “Sensin çirkin, kıskanç” diye ünleyip gülerek, amacına ulaşmış olmanın verdiği zevkle evine doğru koştu.

Saadet kitabı bir kenara bırakıp yokuş aşağı uzayıp giden yer yer çamurlu bomboş bozkırı izlemeye koyuldu. Ayakkabının hayalini zihninden atmak istiyordu. Biliyordu ki istese bile ailesi hayır diyecekti. Zaten paraları yoktu. Olsa bile gelinlik yaşına gelmiş ablasının çeyizi yapılmalıydı. Dayısının kızının artık ona küçük gelen ayakkabılarıyla pekâlâ idare edebilirdi. Hem yirmi milyon demişti Songül. Ne kadar eder yirmi milyon bilmiyordu ama çok olmalıydı ki öyle kasılmış hava atmıştı. Bu düşüncelerle bahçede oyalanmaya, toprakla oynamaya başladı ama hiçbir şey zevk vermiyordu artık. Neyle ilgilenirse ilgilensin ışıklı spor ayakkabının hayali gelip gözünün önüne yerleşiyor bütün hevesini kaçırıyordu. Baktı böyle olmayacak gidip annesine söylemeye karar verdi. Bir koşu mutfağa gitti annesi önceki günden kalmış bayat ekmeklerden bulamaç gibi bir yemek yapıyordu. Heyecanla “Anne” dedi “Songül’e ışıklı spor ayakkabı almışlar. Yirmi milyonmuş. Bana da alırız değil mi?” Annesinin dalına binen yokluk bir kat daha arttı, omzu biraz daha çöktü. Hayata, insanlara öfkeliydi. Kızının boş hayallere kapılıp gitmesini istemiyordu belli ki, belli ki hayatın gerçeklerini bir an evvel kabullenmesini bekliyordu. Orta Anadolu ağzı sinirlenince daha da belirginleşti kadının “Heee” dedi “balık gavaa çıhdıında alırık!” Saadet sayısız tecrübeden bunun hayır demek olduğunu biliyordu. Üzülmemiş gibi yaptı, yer sofrasına oturup ince belli boş çay bardaklarını incelemeye başladı.

Akşam babası eve elinde poşetlerle gelince bir sevinç çığlığı koparmıştı Saadet, ardından annesine seslenmişti. “Anne koş, babamın elinde poşet var poşet!..” Uzun zamandır evlerine böyle poşetlerin içinde yiyecek girmemişti. Babası elinde poşetlerle gelince Saadet’in zihninde bir anda bir parlama oluverdi. Demek ki parası vardı babasının, demek ki artık zengin olmuşlardı, istediği ayakkabıyı alabilirlerdi. Onun küçük dünyasında evine iki tane market poşeti girince zengin sayılıyordu insanlar. Akşam yemekten sonra babasına iyice sokularak sesinin en tatlı tınısıyla konuştu:

“Baba!”

“Söyle bebeğim.”

“Işıklı spor ayakkabılar var biliyor musun? Böyle yürüdükçe ışık yanıyor altında.”

“Hımm. Ne güzelmiş. Sen nerde gördün?”

“Babası Songül’e almış. Yirmi milyona almış hem de. Benim de olsa ne güzel olur değil mi baba? Herkes bakardı. Hem Songül cadısı da hava atamazdı artık.”

Babası anlamıştı kızının derdini ama o annesi gibi değildi. Çocukların hayallerini asla yıkmazdı. Çocuğu ışınlanma makinesi alalım dese itiraz etmez, üstüne zamanda yolculuk özelliği olan ışınlanma makinelerinden alırız derdi. Belki çocuğu avutmak için belki de gerçekten işleri yoluna koyacağına inandığından hiçbir şeye hayır demezdi. Annesi onu ne kadar hayatın gerçekleriyle yüzleştirmeye çalışıyorsa babası da o kadar hayal âlemine davet ediyordu. Hayaller kurmayı öğretiyor, hayallerine eşlik ediyordu Saadet’in. Yine aynı tavırla “ben de sana alırım bebeğim” dedi. Saadet’in gözlerindeki ışık daha da parladı. “Söz mü?” diye sordu. “Söz” dedi babası “En güzelini alacağım.” Saadet amacına ulaşmıştı. Babası söz vermişti bir kere. Artık ayakkabıyı düşünmüyordu bile nasıl olsa onun olacaktı. Nasıl olsa kavuşacaktı acele etmiyordu. Annesi istediği kadar olmaz desin babası alacağım demişti bir kere.

Babasının söz vermesinin üzerinden iki hafta geçmişti. Saadet’in sabrı tükeniyordu. Babasına ayakkabıların akıbetini sormaya karar verdi nihayet. Bir pazar günü babası TRT 1’de yayınlanan kovboy filmini izlerken koltuğunun altına sokuluverdi.

“Baba, hani bana ışıklı ayakkabı alacaktık ya onu bugün pazardan alalım mı?”

Babası ötelediği bir sorumlulukla vakitsiz karşılaşmış olmanın verdiği huzursuzlukla bir iç çekti. Saadet anlamıştı ki hayalleri yine suya düşmek üzere keşke hiç sormasaydım diye geçirdi içinden. Kalkıp kaçsa mıydı acaba? En azından beklemeye, umut etmeye devam edebilirdi. Babası gülümsemeye çalışarak:

“Kızım abin üniversiteye gidiyor ya, onun paraya ihtiyacı var. Ona para göndermemiz lazım yoksa okuldan atarlar. Okuyamaz. Şimdi ona para gönderelim, sen biraz daha bekle olur mu? Söz param olunca sana en güzelini alacağım.”

Saadet, bu hayattan kurtulmanın tek yolunun okumak olduğunu anlayacak kadar zekiydi. Okula gitmeden önce okuma yazmaya heves edip öğrenmesi, evdeki kitapları art arda okuması hep bundandı. O yüzden abisinin okuması söz konusu olunca evdeki herkes için sular duruyordu. Okuyup hem kendini hem onları kurtaracaktı sefaletten. Zaten abime göndermeyin bana ayakkabı alın, dese bile bir işe yaramayacaktı. Saadet de babası gibi yüzüne sahte bir gülücük kondurup umurunda değilmiş gibi bir tavırla cevap verdi:

“Tamam babacığım. Zaten artık beğenmiyorum o ayakkabıları, Songül’ünkinin de tekinin ışığı bozulmuş biliyor musun? Boşuna para vermişler.”

Saadet bir kamyonun havalı kornasının sesiyle irkilerek bir anda yirmi yıl öncesinden bugüne dönüverdi. Çok zaman geçmişti. Bütün hayalleri gerçek olmuştu. Kendisi için fedakârlıklar yapılan abiden haberi bile yoktu gerçi. Okulu bitip de iş bulur bulmaz kirişi kırıp kayıplara karışmıştı. Saadet okuyup kendini kurtarmıştı ama. İyi bir firmanın insan kaynaklarında dolgun bir maaşla(!) çalışıyordu. İstese yüzlerce ışıklı spor ayakkabı alabilirdi. Parası vardı ama artık yüreğinde o heyecan ve gözlerinde o parıltı yoktu.

Devamı [...]
Öykü

DEVRİK CÜMLELERİN MAHKUMU

DEVRİK CÜMLELERİN MAHKÛMU

Birgül Yangın Aslanoğlu

 

“Savrulmuş bir güzün avuntusu,

Avuçlarımda kalan.

İstemsiz çıkışların ardından,

Dökülüveren gözyaşlarım,

Anlamsızlaştırırken hayatı,

Hiçlik denizinde boğuluveririm.”

 

-Hayır, hayır olmadı böyle. “Boğuluveririm, hiçlik denizinde” diye düzenlediğimde, dize daha etkili sanki. Şiirimin son halini veremiyorum bir türlü Rana Hanım. Şiirlerimde olduğu gibi eylemi başta cümlelerden de vazgeçemiyorum hayatımda. Devrik cümlelerin insanıyım belki de. Hayatımda yok özneler, eylemlere boğulmuş bir dünyam var onun yerine. Öznesinin, başkası olması gereken eylemleri üstlenmişim çünkü. Babam der ki hep “Bir koltukta iki karpuz taşınır mı?” Bu koşuşturma, ruhumda zaman zaman bir Oblomovluk oluştursa da devam ediyorum eylemlerin insanı olmaya. Ne çok hayıflanma ve zamana yetişememe telaşı taşıyorum, kırkına merdiven dayamış bir insan olarak. Yaşayamadıklarım, özlemini duyduklarım, pişmanlıklarım büyüdükçe devrik cümlelerim de çoğalıyor git gide. Neden peki, neden böyle oluyor doktor hanım?”

Uzandığım koltukta gözlerim kapalıyken nasıl da rahat dökülüvermişti bu sözler ağzımdan. Sanki gözümü kapatarak cesaret alıyordum söyleyemediklerim için. Gözüm kapalı olursa, ağzım daha rahat açılacak ve dökülüverecek gibiydi içimde tuttuklarım. Arada bir gözümü açıp bakıyordum, karşımda duran kitaplığa. Rana Hanım’ın kitaplığındaki bir yığın kitap arasında, iki kitaba ilişivermişti gözüm. Hacimlerinden ötürü belki de. Biri Budala, Dostoyevski’nin; diğeri Oblomov, İvan Gonçarov’un. Hayatımda iz bırakan kitaplardan ikisi. Başlayıp da bir türlü bitiremediğim için yıllardır peşimi bırakmayan bir kitaptı Budala. Bitiremediğim kitapların karakteri, bırakmazdı hiçbir zaman peşimi. Sara hastası Prens Mişkin’in budalalık derecesinde iyi kalpli olması, insanları sevmesi, kimse hakkında kötü düşünmemesi mi yoksa Dostoyevski’nin yer yer kendi hayatından izleri taşıyan insanüstü bir karakter çizmesi miydi Mişkin’in hayatımın bir köşesinde her daim yer alması.

“Kitap Kurtları” diye adlandırdığımız söyleşi grubumuz için önerdiğim bir kitaptı, Oblomov da. O, öyle bir kitaptı ki kahramanın tembelliği, biz okuyucuları daha okumadan sarmış, aylarca ötelemiştik bu kitabı okumayı. Neden bu kitap bu kadar önemliydi benim için? Hayatımın heba olmuş yıllarını, Oblomov gibi tembellikle geçirmenin verdiği bir pişmanlığı yaşadığım için belki de. Hep şikâyet ettiğim yaşamımı değiştirmek adına hiçbir çaba sarf etmediğim için belki de. Karakter olarak beni, çok etkilemişti Oblomov. Bu hassas kalbin, tembel olarak adlandırılması, haksızlık derdim çoğu zaman. Peşimi bırakmayan bir roman karakteri oldu o yüzden Oblomov.

-Nedenini sen de biliyorsun? Bunu daha önceki seanslarda da görüştük. Artık aşmış olman gerekiyor bu durumu, dedi doktorum, bacak bacak üstüne attığı dizinin üzerindeki dosyaya not alırken. Beni dinlerken o dosyaya neler not ettiğini merak etmişimdir hep. Bu notları, nasıl ve neye göre değerlendirdiğini de.

-Farkındayım her şeyin, biliyorum elbet nedenini. Ama sorun da bu ya! Her şeyin farkında olup da yapamamak hiçbir şey.

-Bedenin ve zihnin o kadar yorgun düşmüş ki ruhun bu yorgunluğu kaldıramadığı için tembelliğe kodlamış seni. İyi bir eş olma, iyi bir anne olma, iyi bir öğretmen olma, iyi bir evlat olma, iyi bir ev hanımı olma gibi pek çok misyonu üstlenmişsin, her çalışan kadının yaptığı gibi. Ama unutma ki hepsini en iyi şekilde yapma gibi bir zorunluluğun yok.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     

Sorun belki de bu mükemmeliyetçi yapından kaynaklanıyor.

-Mükemmeliyetçi miyim ben? Hiç de öyle değilim oysa. Hiç bir şeyi tam yapamıyorum. Ne iyi bir anne, ne iyi bir eş, ne iyi bir evlat, ne iyi bir ev hanımı, ne iyi bir öğretmenim. Bir bakıyorum o gün çok iyi bir anneyim, bir başka gün iyi bir öğretmenim. Ama sürekliliği olmayan bir iyilik bu. Ben kendimi hep eksik, hep yoksun hissediyorum çoğu zaman.

Bu sözleri sarf ederken bir yandan doktorumu dikkatle izliyordum. Rana Hanım, hastalarına karşı nasıl bu kadar sakin kalabiliyordu doğrusu, anlamak mümkün değildi. Bumerang gibi, hastalar, sorununu çözemiyor başa dönüyordu her seferinde. Tıpkı şu an benim yaptığım gibi. Defalarca konuştuk bu mevzuları onunla hâlbuki. Her seferinde, aynı sükûnet ve sabırla, o insanı dinlendiren ses tonuyla, sanki beni ilk kez dinlermişçesine konuşmasına devam ediyordu.

-Kendine haksızlık ediyorsun böyle düşünerek.

-Maymun iştahlının tekiyim ben. Hiç unutmam, ilkokuldayken bir mandolin almıştı, babam. O an çok mutlu olmuştum mandolini görünce. Babam “Mandolinle başlar sonra bağlamaya geçersin” demişti. Ben de, babam gibi bağlama çalmayı çok istedim. Ama gitar da çalmak istiyordum, kanun da piyano da. Her şeyi öğrenme isteğim, bağlamayı iyi çalamama sebep oldu. Mandolinden bağlamaya geçtiğimde başka enstrümanlar çalma isteğim, engel oluvermişti elimde olanı öğrenmeme. Bu belki çok komik bir örnek gibi gelecek size ama hayatım böyle hep işte.

-Her şeyin en iyisini yapmaya çabalarken bazı şeylerin aksamasına tahammül edemiyorsun. Sonra zamana yetişmekte zorlandığın an da, yapman gereken yükümlülüklerin sırtına bir kambur olmaya başlıyor ve sen bu ağırlık altında ezilmeye başlarken yıpranıyorsun ister istemez. Her şeye yetebilme çabası, hayatındaki özneleri geri plana itip eylemleri ön plana çıkarıyor. Sen de o yüzden yapman gerekenler listeni çoğalttıkça, hayatı ıskalamak adına belki de zamana yenik düşmemek için bir telaş içine giriyorsun. Cümlelerinin eylemle başlaması veya senin ifadene göre devrik olması hep yapmak istediklerinin yoğunluğuyla alakalı. Bırak sırtına kambur bu eylemleri, asıl sahibi olan öznelere, dedi doktorum yine aheste aheste.

-Deneyeceğim, teslim edeceğim eylemleri öznelerine, derken geliverdi aklıma devamı, “Çığlık” adını verdiğim şiirin:

“Küskünlükler gelir ardı sıra,

Sebepsiz, izahı olmayan,

Kimi zaman küstahça.

Kelimeler seni götürürken ummana,

İçinde tuttuğun çığlıkla,

Boğuluverirsin,

Düğüm düğüm olmuş bilinmezler silsilesiyle…”

Devamı [...]
Öykü

AKREBİN KISKACINDA – 2

AKREBİN KISKACINDA – 2

Lale Şeyda Gülsoy

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: İÇİMİZDEKİ GÖKYÜZÜ

Yollar kimi zaman genişleyerek ileriye doğru açılır, kimi zaman bir engel çıkar önüne kendi içine kapanır, kimi zaman da aniden çatallara ayrılır. İşte, aşkın gizil gücüyle önümüzde yeni bir yol açılıvermişti. Yeni ve ucunun nereye varacağı belirsiz bir yol.

İki ayrı dil, karşılaşmıştı bir aşkta. Aşk, nasılsa bütün dilleri konuşabilirdi. İki insan, ne kadar uydurabilecekti onun diline kendi dillerini. Mesele buydu. Önemli olan buydu. Çünkü iki insan karşılaşınca, içlerinde taşıdıkları ne varsa onlar da karşılaşır birbirleriyle. Herkesin bir geçmişle senin yanına geldiğini ve onun izlerini reddedemezsin. İzlerin birbirlerine değdiklerinde neye dönüşeceğini önceden kestiremezsin. Hiçbir şey önceden kestirilemez ki aşkta. Aşk, kehanete el vermez. Geleceği ön göremezsin onun aynasında.

İki aşığın -farklılıklarına rağmen- en büyük ortak noktasının ne olduğunu bana sorsalardı, onlara gökyüzünü işaret ederdim. Birbirlerini düşünürken, gökyüzüne bakar âşıklar. Gökyüzüne dökerler içlerindekileri kendi kendilerine kalınca. Bazen ay duyar onları. Bazen güneş. Ama birinden biri mutlaka duyar. Birinden biri, mutlaka âşık kalplerin seslerine köprü olur.

Ay, âşıkları duyduğunda geçmiş uyanır yüzyıllık uykusundan. Eksik gedik yanların uyanır, en derin isteklerin uyanır, lavlar püskürür, yanardağın uyanır. Işığınla birlikte gölgeli yanların uyanır. Işıkla gölgenin dansı gibidir aşkta, ayla güneşin yer değiştirmesi. Sendeki ay uyanır, gelgitlerin kabarır denizler gibi. Sendeki güneş uyanır, gün ışığı uyandırır seni.

Her birimizin, ışığa uzanırken aşması gereken karanlıkları var. Yaşamın tohumda yeniden devam edebilmesi için, tohumun girdiği karanlık tüneller var. Yaşam, bir yandan sona eriyor. Bir yandan, kendine yeni bir doğum kanalı buluyor duvarların ötesinde.

Aşk, bir yandan sona eriyor. Bir yandan kendine yeni bir doğum kanalı buluyor yıkarak duvarları. Kendine ördüğü duvarları…

 

BEŞİNCİ BÖLÜM: GÜNEŞ BURCU-AY BURCU ( I )

Elimi sımsıkı tuttuğun gün, Kordon'da çocuklar gibi eğlenmiştik. Güneşli bir öğleden sonraydı. Elimizde sütlü mısırlarla ve pamuk şekerlerle dolaşıp durmuştuk. Kordon’daki fenerin en ucuna kadar gitmiştik. Adını da dünyanın ucundaki fener koymuştuk birlikte.

O gün, dünyadaki hiçbir tehlikenin değil bana zarar vermek yanımdan bile geçemeyeceğini düşünebilecek kadar güvende hissetmiştim kendimi. Bütün dünyaya meydan okuyabilirdim. Kendimdeki uçuruma meydan okuyabilirdim.

Kordon’daki o gün gibi, daha nice günler geçirdik. Haksızlık edecek değilim. Ama zaman geçtikçe, daha az tutmaya başladın elimi. Yanımda yürümen bana yetmedi. Kendimce senin bu haline gerekçeler bulmaya çabalayıp durdum. Bir insanın kalbinde, buzun ve ateşin birbirlerini yok etmeden nasıl yaşayabildiğine içten içe şaşırıp durdum.

Herhalde canının bir kez daha acımasından çekiniyor, sevgisi o kadar yoğun ki göstermesini beceremiyor diye kendimi avuttum. İşe yaramadı. Sen elimi bıraktıkça, ben eksildim. Üstelik umurumda değilmiş gibi yaparak, bir tek seni değil kendimi de kandırdım. Aslında, düpedüz senin beni yeterince sevmediğin sanısına kapılmıştım. Senin için duygularını belli etmemek olağan olabilirdi ama benim için hiç öyle değildi. Ben önemli bir tahlil için doktora gittiğimde, bana sonuçları sormayı unutman benim için sorundu. Projem yarışmaya girdiğinde ve başarılı bulunduğunda, tebrik etmek için beni gecenin bir yarısı en son senin araman bir sorundu Seni bir tek gün görebilmek için yanına geldiğimde, bana otobüs garında bir saniye olsun sarılmaman da bir sorundu ve bir şeylerin değişmesi gerektiğini haber veriyordu bana. Bir şeylerin değişmesi gerektiğinin çok kolay bilincine varan ama o denli kolay eyleme geçemeyen biriyim ben. Hep böyleydim. Nedense, eksikleri görmek yerine hep yaşanmış güzelliklere kayar aklıma. Kıyamam onlara.

Anılarıma biraz fazla mı bağlıyım?

Anılarıma yüklediğim anlamları mı büyütüyorum gözümde?

Yeni anılar kurmaya cesaretim-mecalim mi yok?

Her biri ya da bu nedenlerin toplamı, benim durumum için bir iddia olarak öne sürülebilir. Kızmam buna. İnsanları olduğu gibi kabul etmeden önce, onları oldukları gibi görebilmek gerekir. Benimse, hayal gücüm gerçekleri kavrama yetime göre fazla hızlı çalışır. Hepsi bu.

Rüyadan uyandım. “Ben böyleyim ve değişemem.” dediğinde sana içerlemiştim. Haklıydın. Sen böyleydin. Aşkla dokunmuş cümlelerinin bir yerine, dünyanın en acımasız cümlesi sızabilirdi. O incelikli adam, birden dünyanın en vurdumduymaz kör ayvaz adamına dönüşebilirdi. En son söylenmesi gereken şeyi, sana en başta söyleyebilirdi. Dili, zehirli bir iğneye dönüşebilirdi. Böğrünün orta yerine iğnesini batırabilirdi tıpkı bir akrep gibi.

 

ALTINCI BÖLÜM: GÜNEŞ BURCU-A Y BURCU ( II )

Bu ele avuca sığmaz yaşama tutkunu hiç kaybetmemeni diledim o gün. Çıplak ayakla dans pistine nasıl da fırlamıştın. İşte, bu benim sevgilim diye geçirmiştim içimden. Sana hiç söylememiştim.

Senden önce, kendi içinde kilitli kalmış bir tavan arasıydım ben. Anahtarımı kendi ellerimle denize atmıştım. Kimse beni bulmasın diye. Senin yaşama duyduğun o tuhaf bağlılığa, neşene, içinden geleni yapıveren fütursuzluğuna yakalanmadan çok önceydi.

 İçten içe bu yaşama sevincini kıskandım. Hatta biraz abartılı buldum. Nereden buluyordun sanki yaşamda sevilecek bu kadar iyi ve güzel şeyi. Yaşam aynı zamanda acımasız bir yerdir prenses. Sorumluluklarımız vardır bizim, her birimizin. Oyunmuş. Oyun bunun neresinde? Gitmek istesem, annemi bırakıp gidebilir miyim? Kendime yeni bir hayat kurmak istesem, aynı zamanda bir baba olduğum gerçeğine sırtımı dönebilir miyim? Babam öldüğünden beri, geminin iskelet kısmını ayakta tutan gemi direği gibiyim. Herkesin başı sıkışır, ben yetişirim. Kendi işimi gücümü bırakırım, ama mutlaka hazır olur yetişirim.

Bir gün, bana “Sana çok ihtiyacım var.” demiştin. Ahizenin öbür ucundaki sesin titremişti. Ben de, “Siz kadınlar, böyle cümleleri ne kadar da rahat sarf ediyorsunuz.” diye acımasızca eleştirmiştim seni. “Erkekler için durum farklıdır. Çünkü onların böyle ihtiyaçları yoktur.” diye de ahkâm kesmiştim. Oysa öyle çok ihtiyacım vardı ki sana.

Bunu sana hiçbir zaman söylememi bekleme Maya. Ben, güçsüzlüğü kabul edemem, ona yenilemem. Kimseden sevgi dilenemem ben anlıyor musun, dilenemem. Senin ne denli zayıf bir adama tutulduğunu bir saniye bile düşünmen mahveder beni. Ben böyleyim ve değişemem. İş yerinde müdürün beni odasından kovduğu gün, günlerce susmamın nedeni de buydu. Bu gurur kırıcı olayı, hazmetmeye çalışmıştım. Karşında, zırıldayan, yıkık bir adam görmene izin mi verseydim yani!

O tatili uzun zamandır planlıyorduk. Bense, bir türlü parasını denk düşüremiyordum. Evdeki hesabı çarşıya uyduramıyordum. Bu tatili çok istediğini biliyordum. Bunu bile bile ne deseydim sana! Cümleler boğazımda düğümlendikçe sustum. Sustum. Sustum. Ne desem, içi boş bir vaat sanacaktın. Bense sana henüz gerçekleşmemiş büyük vaatler sunmak yerine, hep gerçekleştirebildiğim şeylerle gelebilmek derdindeydim. Ayakları yere sağlam basan sağlam planlardan yana olduğumu senden mi saklayacağım! Senden mi saklanacağım. Hayatta en son istediğim şey bile değildi bu. Değildi Maya…

Kırık dökük sesinle konuşma benle. Sesindeki cam kırıkları her yerimi kanatıyor. Ne olur biz daha sabret Maya. Biraz daha. İncelikli hareketler, romantik cümleler çok çıkmaz benden. Hayalperest biri de değilim. Ama seni, hayal gücünün sınırlarını zorlayacak kadar çok sevebilirim.

 

YEDİNCİ BÖLÜM

Sabır taşı olsa çatlardı. Yakınımdaki herkes böyle söyledi. Bense, nasıl ve neden bekleyip durduğumu çok da didiklemeden senden gelecek bir haber bekledim. Sen, odanın ortasında bir bavulla yaşadın mı hiç. Ben, yaşadım. Aylarca, o çalışma temposuna ve o uykusuzluklara dayanmamı sağlayan sendin budala. Yorgunluktan göz kapaklarım ağırlaştığında, seninle görmek istediğim yerlerin fotoğraflarına baktım ve yüzümde kocaman bir gülümseme ile döndüm ben çalışmama.

Hani birlikte balık tutacaktık, saatlerce dans edecektik kumsalda, sabaha kadar kayan yıldızları sayacaktık, yemek pişirecektik, kamp ateşinin etrafında bildiğimiz tüm şarkıları avaz avaz söyleyecektik, sabahın ışıltısına ve ufuk çizgisine gözlerimiz hayranlıktan yaşararak uyanacaktık. 

O bavulu kaç kere açtım ve kaç kere katladım o giysileri, tahmin bile edemezsin sen. Tatili değil, aramızdaki uzaklığı önemsemeye başlamama sen neden oldun. Derin suskunlukların, benim çığlığım oldu. Duymadın.

Sabır taşı olsa çatlardı. Çatladım. Sen, kapılarını açmak istemediğin sürece birileri kapılarını yumruklasa ne fark eder! Zorla içini açmak diye bir şey yok. Bana içini açsaydın, seni dinlerdim. Senin suskunlukların hakkında tahmin yürütmekten yoruldum. Seni kaybetmemek uğruna, yaşamak istediklerimi sürekli ertelemekten de yoruldum. Yoruldu aşkım. Yoruldum aşkım.  Demek ki, benim gücümün de sınırları varmış. Sınırlarımı bir akrebin kollarında sınadım.

Bavulumu topladım. Bu bavullar hep böyledir. Nedense, yola ilk çıktığımızda içine koyduklarımızın aynısı dönüş yolunda toparlanırken sığmaz olur bavula. En büyük yanılgımız, bavulun içindekileri başta içine koyduklarımızdan ibaret sanmamız gibi geliyor bana. Yanımıza aldıklarımız ağır geliyor bavula. Ne hikmetse, onlarsız da olmuyor. Her yolculuk, içinde bir başkalaşma ihtimali barındırıyor. Döndüm. Her şey eskisi gibi... Döndüm. Hiçbir şey eskisi gibi olamaz artık.

Gözlerimin içine bakıp, bana “Mutlu aşk diye bir şey var mı ki?” diye sormuştun. Soruyorum çünkü ben, hiç görmedim de diye de eklemiştin. Mutlu bir aşka inanma isteğini bastıran gölgeler dolaşıyordu yüzünde. Şimdi, bunca zaman sonra o sorunu cevaplayayım Kara Şövalye. Bu ismi de sana ben koymuştum. Mutlu aşk diye bir şey vardır. Aşk, bizi böylesine sarsarak ya da içimizi kanırtarak âşıklarına çok başka bir şey yapar. Onları açmazlarıyla ve tuzaklarıyla yüzleştirir ve o mutluluğa hazırlar. Bu bile, yaşadığımız her aşkı değerli kılmaya yeter de artar. Öyle değil mi?

Kendine iyi bak. 

Maya

 

Devamı [...]
Öykü

AFİTAP

AFİTAP

Osman Yücel

 

Yürüyorum. Hazan vakti. Yapraklar dökülüyor. Yürüyorum. Ardımda, düşen kestane yapraklarının hazin raksı. Firkate düşmüş, yalnızlık sisinde yol alan son bir yaprak, derinden ah ediyordu. Fikrimin orta yerinde, mırıltıyla hırıltı arası bir sesle, söyleniyordu; “Zafer” ve “Emel” diyordu.

Tenha zamanın hatıralar koridorunda, mükerrer yankılanıyordu bu iki kelime.

“Afitap” denen bir aşüfte yüz, buruş buruş bu tenhada. Bir iki sendeledi havada yaprak. Uçtu kavis kavis ve düştü önüme. Bir Sevda masalının puslu perdesi kalktı gözümden…

Zafer,  sevgi bulutlarının arasından gülümsüyordu. Ellerindeydi elleri Emel’in.

Afitap’ın hasis, karabasan gözleri üstündeydi onların. Kem göze kurban gideceklerini kimsecikler bilmezdi. Zafer ve Emel. Kanat çırpıyorlardı muhabbet ve nur âleminde. Hazan yaprakları arasında bir çift akkuş gibi. Süzülüyorlardı bir kutlu hülyada…

 

Zafer!

Afitap’ın maşuku. Oysa “Emel” sevdasıydı yüreğinde Zaferin.

Zafer!

O, çok ötelere sevdalı. Gölgenin olmadığı diyarlarda, bir ezel ve ebet hasretkeşi.

Zafer!

Hem aşk hem âşık…

İlk nur sağnağında ıslandı yüreklerimiz. Sonra gözlerimiz kucaklaştı, muhabbetle. Güneş bulutların ardına saklandığında her dem, demli akşamlarda tanış olurduk. Afitap gizliden gizliden. Gördüm onları birlikte. Çekinmişlerdi;  gözlerim gözlerine değdi yasaklı duyguların. Zafer mahcup, Afitap şaşkın. Hangi gözler diye meraktaydılar, attığım bakışın geldiği yöne doğru pür dikkatleri ifratlarda. Her şey susmuştu. Duyulanlar; derin sessizliğin çığlığı, hızlı hızlı çarpan bir çift günahkâr kalp ve ritmine saplanmış bakışın dalga dalga büyüyen halkalarının esrarlı hışırtısı.

 

Zafer!

İlk tanışmamızda yüreğimizle kucaklamıştık ya. Kalbinin atışlarını duyuyordum “Emel” derken Afitap’a kaçan… Emel ne? Afitap kim? Çoğu zaman anlam veremezdim bu seslere. Hep “Emel” diyen, onu terennüm eden, son kucaklaşmamızda “Afitap” diyordu, esrarlı fısıltılarla, yaban. “Emel” derken apak olan yüz “Afitap” derken ne kadar da utangaç. Fakat duymazdan geldim. Görmezden…

Zafer!

Gülüşü gül'ün güne.

Zafer!

Evvelde bir can o,  ahirde bir özge ihvan.

Zafer!

Bir tebessüm resmi Afitap’a…

 

Siyah ve iri gonca güller arasında rastladım onlara. Zafer Afitap’ta tutuklu.

Onlar bana aşikâr, ben onlara hiç. Kendi âlemlerindeydiler.

Aşkı bulmuştu güya. Ya muhabbet?  Ya Emel? Sanki fena seline karışmış ve yok olmuş gitmişlerdi.

Zafer!

Onu hiç kimse bilmedi benim kadar,  Afitap bile…

Zafer’de Emel!

Bedii bir kutludan zamana tutunmanın adı. Elde tan kırmızısı bir yazma. Kalp aynasına akseden lema. Sözlerden tulû eden ışık ışık parıltı. Bunlara eşlik eden, demli, cam dolusu al bir iksir. Kahredici karanlığın ziyası. Nura nurdan arkadaş…

Zafer!

Muhabbetli gecelerde, maziden esen nağmesi rüzgârın; nakaratı kendisi… Şimdi, hüzünle, mavi gözlerde kapılan muhabbet şarkısı nüksediyor. Muhabbet diyarından hasret hasret, gözyaşı dökülüyor, nedametle. Düşen her damla, yemyeşil hayal âleminde sedef sedef nakşolunuyor yaprak üstüne.

Zafer!

Sergüzeşti hayatımda bir hazin şarkı O. Muzafferdi bir zamanlar nefsinde.

Zafer!

Uzaktan uzağa visal şarkısını söyleyen sarhoş edici bahar yeli. Hayal cennetinde, gül kokulu şebnemi dalında gülün. Bir yalnız yolcusu yolunda nurun.

Zafer!

Bülbülün güle olan aşkı Afitap’ta O.

Zafer!

Muhabbet kuşunun feryadı; dillerden düşmeyen hüzün şarkısı.

Zafer’de Emel; Mecnun'un Leyla'sı, Ferhat'ın Şirin'idir. Galip’çe bir hüsn-ü aşk.

 

Zafer!

Siz tanımadınız onu. Hemhal olmak bambaşka bir şey.

Tanıyın, sonra firkat gölüne düşün ondan. O zaman sizde “Zafer!” diyeceksiniz, çırpınışlarla. Buruk… Zafer! Dost ile olmanın en muhlis adı…

Zaman henüz körpe; dünyaya gözlerini yeni açan bir tomurcuk. Mevsim sabah; çiçek çiçek kokularla müzeyyen. Güneş yüze göz kırpıyor. Ovuşturulan gözler.

Zihnimde depreşen enin kelime. Zafer!...

 

Zafer!

Sen boynu bükük nergis!  Sen tanırsın onu.

Hani bir akşam sana gelmiştik. Sen yalnız ve mahzun, biz sana dert yoldaşı.

Ellerimizde bir buket nur; uzunca bir vakit ışığıyla ışındık, omuz omuza.

Sen kara gölgeni ayakucuna alınca, Zaferle zamana arınmış ve beraber eğilmiştik; iki ahi, ay çiçeği misali, güne doğru. Susmuştun sen ve gözyaşların dinmişti.

Gönül virdini tamamlıyordun. Gözlerindeki parıltıdan mesrurdun…

Zafer ve Emel. Hep beraberdik.  Ne kadar da mutlu bir tabloydu. Gölgeler kalmayınca, günden ayrılmıştık, geceye tutsak bir neşe ile… Ve bahar sonunda, daldığım uykudan silkiniyorum. Bahar geçmiş, gelmiş sonbahar. Şimdi ise, kış bütün heybetiyle küheylan, kar’a atıyor. Yer-gök kardan yıldızcıklar altında. Hatıralarımda; çakan şimşekler, sevgi yağmurları. Ve sessizliğin sesi. Acı bir kiren tadı. Kedi karası gecenin karanlığında kanat çırpan bir çift iri göz; bu baykuşun nefesi. Derken firkat; o visali boğan karanlık. Rüzgârın hayatı sürükleyişi cazibesiyle. Aşılacak yollar girift…

Zafer ve Emel. Şimdi birbirinden çok uzak. Ayrı dünyaların onlar artık. Günler mazide ve gönül rafında üflenen tozdan hayaller. Şimdi çılgın sular suskun. Kar siyah bir gülün gölgesinde kapkara. Mehtapta kasvetli bir aydınlık. Duygular keşmekeş. Ve sonra.  Gönül hokkasından damla damla gözyaşlarıyla yazılan son. Mazi penceresinden buruk bir tebessüm dostlarına Zafer’den. Ayrılığın cenderesinde Zafer’e sallanan bir el Emel’den…

Zafer! Dost ile olmanın öteki adı. Bakışı ne de samimiydi. Nasıl gülerdi o öyle bilmem. Belli ki bir iksir içiyordu. Ama şimdi yok. Emel'in kalbinin derinliklerinde akışan o kalbî bağlılık, yokluk kervanında yük artık. Demek o iksirden almıyor; hayat veren, ışık saçan o sihirden. Seste aynı yumuşak tını, bakışlarda aynı muhabbet, gözlerde aynı ihlâs yok. Emelin kalbi paramparça şimdi. Vaktaki anladım, Emel’den Zafer’i ayartan Afitap imiş. Adına “mecazî aşk” denen…

Zafer bitmiş, kaybetmişti nurdan ‘Eme’lini. Batıyordu Afitap’ın dipsiz gamzelerinde. Nefsin izbe dehlizlerinde ışığı kirleten Afitap’ın müstehzi gülüşü, ıslah olmaz diyarlarda bir yaban meyyit. Bize bir bilinmez artık Zafer. Batıp bitmişti. Kopup gitmişti Emel(in))den…Zafer Afitap’a ram. Sanki, "Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur." (1) misali yalnızlarda...

Yürüyordum. Hazan sonu. Hüzün vakti. Yapraklar çıtırdıyor. Yürüyordum. Önümde, sararmış kestane yapraklarının enîn raksı. Dostun olmadığı seherlerde gönlüm, bikes. Firkatin mat ve flu sisinde yol alan bu yüreğin gözleri ağlıyordu; iniltiyle sızıltı arası bir sesle. İbrahimi çağdan dinmeyen hıçkırıklar; ‘la uhibbul afilin’ ‘la uhibbul afilin’. (2)

 

 

 

(1)Feleyse lehu-lyevme hâhunâ hamîm(un)... (Hâkka 35)

(2)Ben batanları, kaybolup gidenleri sevmem... (En’am 76)

 

 

Devamı [...]
Öykü

AKREBİN KISKACINDA-1

AKREBİN KISKACINDA

BİRİNCİ BÖLÜM : GÜVERCİN KANATLARI

Lale Şeyda Gülsoy

 

Bana, gözlerimin içine bakıp “Mutlu aşk diye bir şey var mı ki?” diye sormuştun. Aylardan hazirandı. Hazirana güveniyordum ben. Hem de çok. “Tabii ki var, neden olmasın?” demiştim bir çırpıda. Senin yüzünde gölgeler vardı. Güneşinin önünü kesen, ışığını emen gölgeler… Yalnızca inanmak istiyordun, belki de yeniden inandırılmak. Mutlu bir aşka inanmayı istemekle inanmak çok farklı şeylerdi oysa. En başından beri biliyordum bunu. Kim bilir adını “aşk" koyduğun ne çok tanım tıkıştırmıştın heybene. Heybene diyorum, çünkü kabul etsen de etmesen de hala kendi evini arayan bir yolcuydun sen de. Yollardaydın. Tıpkı benim gibi. Yol senin yazgındı. Tıpkı benim gibi. Daha en başından beri biliyordun bunu. En başından beri ne zamansa, o zamandan beri biliyordun işte. En başından beri diye nitelenen o yerin neresi olduğunu ve neye göre belirlendiğini kestirmenin olanaklılığını sorgulayıp duruyorum o geceden beri. Sıfır noktasının yalnızca sayı doğrularında kullanılan bir ölçüt olduğunu hiç sanmıyorum. Büyük Patlama nasıl evrenin başlangıç noktasıysa, sanki her şeyin öyle bir başlangıç noktası var ölçülemese de sezilen...

Toprak ananın şefkatli kollarına yaslanmak istiyorum. Masal dinlemek istiyorum saatlerce, günlerce. Anlasana, yeniden filizlenmeye durmak için, derin bir uykudan uyanır gibi kendini yağmurun ellerine bırakan o tohum olmak istiyorum. Kök salmak istiyorum. Toprağın katmanlarında, hayatın kalbine ilerlemek istiyorum. Seninleyken de en çok istediğim şey buydu. Toprağına kök salmaktı yani. Tıpkı bir tohum gibi.  

Hem yollarda olmayı sürdürüp hem derinlere kök salmak mümkün mü ki? Çılgının teki sanılmana yeter mi ki böyle bir düşün peşine düşmek? Diyelim ki öyle. Yine de kök salmaktan kaçabileceğimiz bir hayat yok. Arzularımız bile beynimizde kök saldıkça büyüyor mesela. Sen de biliyorsun. Hem kök salmayı, sende önemsiyorsun. Bahçedeki kayısı ağacının hikâyesini anlattığın gün anlamıştım bunu.

Sana bu mektupları yazıyorum. İçimden taşıyor çünkü artık sözcükler. Olanları ve bir türlü olamayanları anlamaya çalışırken kendimi senin yerine koyuyorum. Bir de bakıyorum ki ben, aynı zamanda sen olmuşum. Senin dilini konuşuyorum. Kendi dilimi kaybetmedim. Yeni bir dil edindim yalnızca. Söylenmiş sözlerin ardındaki söylenemeyenleri ya da bunun tam tersini keşfetmeyi öğrendim. Bunları yaparken, alnımdan sicim gibi terler, gözlerimden seller gibi yaşlar boşaldı ama pişman olmadım. Senin çöllerini ve denizlerini geçerken, ben kendimi tanıdım. Kalbimi tanıdım. Bu, yeter bana. Sana bu mektupları yazıyorum. Yazdıkça, bir sen bir ben oluyorum. Yazdıkça, hem sen hem ben oluyorum. İçimden taşıyor sözcükler ama bu mektupları hiçbir zaman göndermeyeceğim sana. Sen, bir tek seher vakti pencerene konan güvercini duy. Onun kanatlarındaki yıldız tozlarını al. Bu, yeter bana.

 

İKİNCİ BÖLÜM: KARŞILAŞMALAR ( I )

Bir yere gitmenizin birden çok nedeninin olduğu zamanlar vardır. O nedenlerin bazılarını yaşamadan siz bile kavrayamazsınız ama vardırlar ve oradadırlar işte. Sen de oradaydın. Pervin'in beni yığınla proje dosyasının arasından çekip götürdüğü o sahil kasabasına gitmemek için ne gerekiyorsa yapmıştım. İşe yaramamıştı. Çalışmaktan ölecektim bu gidişle. Kafamı dosyaların arasından kaldırmaya ihtiyacım vardı. Öyle uygun görmüştü Pervin.

O sıkıcı düğün yemeğini kendimce renklendirmek için, herkesle tanıştım o gece. Mutluluk oyunu oynamakta üstüme yoktur. Hem zaten, hayatın kendisi bir oyun. Ne yalnızca dram ne de yalnızca komedi var bu oyunda. Hep bunun ateşli savunucusuydum ben. İnsanları seyrettim uzun uzun. Yanımdakileri gülmekten kırdım geçirdim anlattığım hikâyelerle. Bir ara, muhabbetin en koyu yerinde bir çığlıkla irkildik. Pervin’in sesiydi bu. Gürültücü Pervin işte. Uzun süredir konuklarla ilgilendiği için, yanımızda olmayan Pervin masaya seninle birlikte dönmüştü. Senin düğüne gelişini kastederek "ne büyük sürpriz ama..." diye sayıklayıp duruyordu.

“Ne büyük sürpriz ama”…

Galiba, yaşadıklarımızdan geriye bir tek görüntüler kalıyor. Sanki bir sürü şey değip geçerken hayatımızın çemberine, sislerin arasında kaybolurken bir şey oluyor. Gökyüzüne çakılı yıldızlar gibi, bazı görüntüler mıhlanıp kalıyor aklımızda. Seni ilk gördüğüm an gibi. Saatlerce konuşacak şeyi nereden bulmuştuk söylesene. Sanki çok daha önceden tanışıyor gibi. Bak yine şu meşhur başlangıç noktası hikâyesine döndük. Sanki zaman diye bir şey yokmuş gibi ya da biz onun dışına çıkabilirmişiz gibi bir his uyanmıştı içimde o gece. Bildiğim ne varsa unutmuştum. Bildiklerimin hiç biri, o geceyi ve sonsuzluğun bana kendini nasıl açtığını duyumsadığımı açıklamaya yetmiyordu. Otele döndüm. Pervin’in tüm ısrarlarına rağmen, düğün evinde kalmadım. Şehir dışından bir sürü misafirleri vardı. Bir de, benimle uğraşmalarına gönlüm elvermedi. Zaten, hemen uyku da tutmadı. Bir ara pencereyi açtım. Yüzüme tatlı bir serinlik vurdu. Gökyüzüne baktım. Yalnızca bir gün daha buradayım, ne olur o da gelse bizimle yarınki geziye diye geçirdim içimden. Sabah, erkenden Pervin ve kardeşi beni otelden almaya geldi. Kasabanın dışındaki yer altı şehrine gidecektik. Daha akşamdan sözleşmiştik. Senin de haberin vardı. Nerede olacağımızı senin yanında konuşmuştuk. Gelirsin diye bekledim, gelmedin. Ben de, akşam son otobüsle şehre döndüm istemeye istemeye.

Aklım o küçük kasabada kalmıştı kalmasına da, bir daha nasıl ve hangi gerekçeyle görecektim ki seni!

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KARŞILAMALAR ( II )

Ne işim var benim düğünle dernekle? Oldum olası sevmem zaten öyle törenleri. Bu törenler, bana hep insanların ikiyüzlülüğünü hatırlatır. Evlenirsin, cümle âlem gelir. Boşanırken, ara ki bulasın o insanları. Deneyimle sabittir. Neyse, Pervin'in hatırı var. 10 dakika uğrar çıkarım diye gelmiştim buraya. Pervin’in şehirli, kasıntı misafirlerine 10 dakikadan fazla katlanamam. Peki, neden gidemiyorum ki şimdi. Sohbet hiç bitmesin, bu gece hiç bitmesin, bu ruhumu okşayan ses hep kulaklarımda yankılansın istiyorum. Hiç tanımadığım birinin çocuksu sevinçlerinde ve hoş sohbetinde mi arınacağım onca yılın kirinden, pasından? Saçmalık bu. Saçmalık diye düşünerek ve gökyüzüne bakarak sabahladım arka bahçede. Hiç bu kadar çok konuştuğumu ve güldüğümü hatırlamıyorum. Sanki seninle çok önceden tanışıyor gibiydim. Sanki benim sorularımın cevaplarını sen bulalı çok olmuştu. Dahası, yıllarca da saklamıştın küçük ve narin ellerinde benim için onları Maya. Bütün gece seni ve bunları düşündüm.

Vay be! Bütün bunları bir gecede mi kavrayıverdim yani. Yine kendimi mi kandırıyorum yoksa?

Ertesi gün, kendimi bahçe işleriyle oyalayıp durdum. Pervin, bir ara masadaki herkesi geziye davet etmişti. İsteseydim, bende sizinle gelebilirdim. Gelirsem, seni bir daha hiç bırakamamaktan korktum Maya. Alıştım üzerimdeki ölü toprağı ile yaşamaya ben. Hayatın gerçeklerini kabullendim. Kim meydan okuyabilmiş ki o gerçeklere, ben okuyabileyim!

Ne olur git Maya. Tutkuların yakıcılığını, dalgaların kıyıda patlayıp dağılışlarını, iliklerime kadar ıslanmayı, elimi cebime sokup ıslık çalarak dolaşmayı, lunapark ışıklarını, ateşböceklerinin göz kırpışlarını hatırlatıp durma bana.

Ne olur git Maya. Yoksa içimde yine o eski şarkı başlayacak. Yoksa içimdeki o eski şarkı bir daha hiç susmayacak.

Yapma Maya.

Bunu bana yapma.

Devamı [...]
Öykü

GÖZÜMDE ÖZLEYİŞ

GÖZÜMDE ÖZLEYİŞ

Birgül Temur

Şarkılar o bildiğim makamdan çalmıyor artık. Gündüzler başını alıp gidiyor. Bana dair hiçbir şey bırakmıyor geriye. Bir boşluktan diğerine savruluyorum. Kâh bir deniz kenarındayım, kâh çıkmaz bir sokakta. Varlığım bu dünyanın çok uzağında.

Sokaktan her sabah bir simitçi sesleniyor “Taze simit var!” kelimeler ağzından tam çıkmıyor hiçbir zaman. Kıvrılan harfler, yuvarlanan kelimelerle bağırıyor. Koş kızım diyorum iki simit al, biri sana diğeri kardeşine. Kendime almıyorum, çocuklarınkinden tırtıklıyorum bir parça.

Hayat da beni eksiltiyor böyle. Olduğum yer, olmadığım yerin acısıyla yangın yerine dönüyor gece gündüz. Artık baş edemiyorum, düzeni bozmak, isyan etmek gibi kötü şeylere meylediyorum her geçen gün.

Sıkıştığım bu evin kapılarının çıkardığı sesi bile adım gibi biliyorum artık. Bak bu oturma odasının kapısının sesi; tok ve gıcırtılı. Diğeri salon kapısı, cümle kapısı mı? o en gürültülü olanı. Seslerine artık aşinayım bu evin.

Biraz sonra üst komşunun terlik sesi merdiveni inletecek. Yüz kere dedim yavaş in, bir gün düşüp ayağını kıracaksın. Kadın telaşlı, sakinlikle işi olmaz. Gün boyu zil susmayacak sonra, çocuklar girip çıkacaklar eve “anne susadım, anne acıktım”

İnsanlar tarafından çalınan gündüzlerim yerini geceye bırakacak sonra. Peşimi bırakmayan acılarımla baş başa kalacağım; ince ince sızlayacak her yanım. “Kızım koş boynuma masaj yap, ağrısı tuttu meretin”. Kaçan uykularıma bir de geçmişin muhasebesi eklenecek tabii. Bölük pörçük uykularım bin yerinden darbe alacak hayatım gibi.

Kafamdakileri unutmak, ağrıyan yerlerime odaklanan zihnimi dağıtmak için elime bir kitap alacağım sonra. Kelimeleri çift görmeye cümleleri hadım etmeye başlamışken, ne okudum ben şimdi anlamadım bıkkınlığıyla paragrafın başına döneceğim defalarca. Yazarı suçlayacağım biraz da, basit cümleler kursaymış o da. Hemen anlasaymışım, beni yormasaymış bu kadar.

Günler aynı sıkıcılıkla birbirini tekrar ederken,  kendi iç yolculuğumla yine başım dertte olacak. Boğazıma kendi ellerimle sarılacak ya da kendi güzelliklerimi yine kendim seveceğim. Beni bahar zannedecek o vefasız dostlar, oysa her gün kendi ölümüme, sonra dirilişime yine kendim şahitlik edeceğim.

Sonra iki adım uzağımdaki camiden, müezzin ezan okuyacak gümbür gümbür, gönül telimi titretecek her bir nağme.  Çağrılan, şifasından habersiz yaşamaya devam edecek. Yüzü kara, kalbi dumanlı, aklı felç. Arayan ne aradığından habersiz, bulan ne bulduğunu bilmeden sürecek bu iflas.

Pencerenin önüne oturacağım, gelen geçen herkesin hayatını merak edeceğim. Kafamdan hikâyeler uyduracağım. Bak şu siyah saçları beline kadar uzanan genç kız sevdiğiyle buluşmaya gidiyor. Yaza evlenecekler, bu hafta sonu ailesinden isteyecekler onu. Vermezlerse kaçacaklar, bohçasını da yanında götürecek yanında. Kaldırımda ağır ağır yürüyen, başı önünde efkârdan içi dışına çıkmış adam borçlarını nasıl ödeyeceğinin sıkıntısıyla evine gidene kadar mum gibi eriyecek çaresizlikten.

Sokağın karşısındaki kadın kuaförü ıslanan havluları asmak için ağzında kocaman bir ciklet, tepeden topladığı permalı saçlarıyla görünecek kapıda. Yan taraftaki marangozun çırağına alımlı bir bakış atacak. Gözlerini süzerek içeri girecek. Müşterinin saçına fön çekerken onun hayatında olanı biteni dinleyecek. Bıkmışlığını belli etmeden rolünü oynamaya devam edecek. Müşterisini kaybetme kaygısıyla bir gün bile “Senin derdinden bana ne?” diyemeyecek.

Elinde bastonu, güçsüz bacaklarıyla mahallenin en yaşlısı Hikmet amca görünecek sonra. Ekmek almak için bakkala uğrayacak. Gün ışığı girmeyen evine yürüyecek usul usul. Hızla dönen dünyanın hızına yetişemeyecek bir daha.

Bu tablodaki kasvet canımı sıkacak sonra, elim emektar radyonun düğmesine gidecek. İçimdekilere dokunmak mutlu edecek beni. En sevdiğim şarkılardan fal tutacağım. “Bu sana, diğeri sana, hepsi sana” diyeceğim o benden habersiz derde dermanıma. Radyoda çalan şarkıya istemsiz eşlik ederken dudaklarım, gündüz çekilip gece kurulurken tahtına, zihnimde, benliğimde o varken dalacağım derin bir uykuya.

Gözümde özleyiş, gönlümde acı 
Alnımda sevdânın sıcak izi var 
Bana benden yakın, benden yabancı 
İçimde dolaşan, gezen biri var

Ne kapımı çalan garip postacı 
Ne beni bekleyen, özleyen bir yâr 
Bana benden yakın, benden yabancı 
İçimde dolaşan, gezen biri var*

 

 

 

*Şemsi Belli’nin güftesi, Selahattin İnal’ın bestesi olan buselik makamında şarkı.

Devamı [...]
Öykü

SİSTE KEREM, YAKIN ŞİİR, UZAK ASLI

SİSTE KEREM: YAKIN ŞİİR, UZAK ASLI

Muhammet Erdevir

 

Kaldırımdan iniyorum, boşluğu ve hiç değişmeyen o sokağı görüyorum. Çalıştığım kitapçıya adım attığım günden beri rutin bir hayatım var. Kitaplar kadar rutin: Beşte kalkıyorum. Altıya kadar kahvaltımı yapıp giyiniyorum. Sonra caddeye kadar yürüyüp dolmuş bekliyor, yarım saat kadar süren bir yolculuktan sonra dükkânın olduğu sokakta dolmuştan inip saat yedi olmadan kepenkleri açıyorum. Kitapçının önünü sulayıp süpürdükten sonra kahveden bir çay söylüyor, sigaramı yapıyor ve bekliyorum. Beklediğim müşteri değil, patronum değil, herhangi bir esnaf komşu değil. Başka biri, bambaşka biri…

Seni anlatan bir şiir yazmak mümkün değil. Bütün çiçeklerim solduktan sonra yağan bir yağmura ne anlatabilirim? Gözlerinin derinliği dalgalanıyor ne zaman karşılaşsak. Bardağında kahverengi ve yeşilin en güzel tonlarıyla boyanmış çiçekler. Sen tüm o çiçeklerden… Bekler sabahı yollar. Siste asılır lambası sokakların. Sen tüm o çiçeklerden daha güzel ve de uzaksın. Ve kelimeler Tanrı’m, kelimeler neden böyle birbirine dolaşır ve neden yasaktır bazı yakınlıklar? Unutmak için çok derine gömdüğüm ne çok şey varmış! Seni görünce ayan oldu. Saçlarının rüzgârını alınca dağıldı göğsümdeki çölün kumları. Yıkıntılarım bir bir açığa çıktı. Aşikâr oldum.

Kitapçı aslında küçük. Kırk beş belki elli metrekarelik bir yer. Kendine faydası olmayan eski bir apartmanın sokağa bakan cephesinde, ağır metal çerçevelere tutturulmuş bir camekânla dışarı açılan otuz yıllık bir iş yeri burası. Dükkânı Murtaza Amca işletiyor. Ardahanlı. Buraya askerlik için gelmiş, çarşı izinlerinde doğru düzgün kitap alıp okuyacağı bir kitapçı olmadığını görünce memleketteki üç beş varlığını satıp bu küçük dükkânı satın almış. Sonra da peyderpey doldurmuş kitapçının içini. “Gurbet Kitaphanesi”nin kuruluşu böyledir. Ama hikâyenin en güzel kısmı burası değil bence. Camekândaki çizimdir. İsmin tam altında gül dalına konmuş bir bülbül resmi çizili. Kitapçıdaki pek az şey değişir veya yenilenir ama Murtaza Amca, her yıl baharda eline boyasını ve fırçasını alıp kendi deyimiyle bülbülün makyajını yeniler. Onun nazarında memleketinin en büyük timsalidir gül dalındaki bülbül. Gül dalı kitapçı olsa gerek. Hiç şüphe yok ki bülbül de Murtaza Amca. Peki ben? Ben neresindeyim bu hikâyenin?

Kahverengi büyük bir masa... Masada kâğıtlar… Kâğıttan bir gül savrulmuş bir uca. Sana gerçek güller, gül bahçeleri, bahçıvanlar… Bahçıvanı ben olayım senin kurduğun bahçenin. Öyle gülzar, öyle lalezar, öyle çemenzar… Bir kupa çay, kupanın üzerinde çiçekler; yeşil, kahverengi. Pembe bir şişe, şişede su. Seninle aynı havayı paylaşabilsek de aynı suyu paylaşamayız. Başını öne eğmişsin, elinde kalem. Bir kalem ne kadar yakışabilirse bir kadının eline o sadelikte ilerliyor kâğıdın sinesinde. Kâğıdı gezdiriyorlar boşluğun ense kökünde. Her şey ne kadar da güzelliğe gebe. Nasıl da yanmalı Kerem kavuşamadıkça Aslı’sına ve sen nasıl da dönüşüyorsun yazarken Aslı’ya ve soruyorum aslı nedir, aslı nedir ve sen diyorsun ki kerem et, kerem et, Kerem... Kalem yazdıkça ben… Kalem yazdıkça sen… Biz olamayacak uzak ve mesut kuş cıvıltılarının hayaliyle birlikte açılıyor kapı. Büyüyü bozarlar hep. Canları sıkılan birileri çıkar ve daima bozulur sessizlik, dağılır sükûnetin altın esanslı havası. Bir daha böyle kapalı yazma!

Ben neredeyse on yıldır çalışıyorum Gurbet Kitaphanesinde. Neredeyse diyorum çünkü yılları, takvimleri, önemli zamanları saymak ve takip etmek gibi bir huyum olmadı hiç. Ustam da etmez. Hangi yıl doğmuş, askere ne zaman gelmiş, hatta kaç yıl askerlik yapmış, kitapçıyı hangi ne zaman açmış… Hiçbirini bilmez ve önemsemez. Onunla iyi anlaşmamızın sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Fakat bir tarih var ki unutmam asla. Üç yıl önce bir şubat günü davet edildiği ama gitmek istemediği bir toplantıya beni gönderdi. Utanıp sıkılarak gittim çünkü sevmem böyle toplantıları. Üstelik çağrılan ben bile değilim, iğreti kalacağım orada. Yine de Murtaza Amca’yı reddedemedim ve gittim toplantıya. İşte her şey orada başladı. Onu gördüm. Toplantı masasında tam karşımda oturuyordu. Uzun saçlarını serbest bırakmıştı, omuzlarının iki yanından iki ırmak çağıldıyordu. Gözleri bir kara derin kuyu, baktıkça içine düşüyor ve düştükçe düşüyordum. O güne kadar hiçbir kadının gözünün içine doğru düzgün bakmamış olan ben, onu görünce kendimden geçmiş ve her şeyi unuturcasına gözlerine takılıp kalmıştım.

“Leyla... Ela gözlü bir çöl ahusu
Saçları bahtından daha siyahtır.”

Aslı, diyorum. Evrakın aslı, işin aslı, olayın aslı, meselenin aslı, gönülde Aslı, gönlün aslı. Bana mutsuzluk vereceğini biliyorum ve aslında istediğim tam da bu. Şaşırma, zira vereceğin mutsuzluk yalnızca bana özel olacak. Kimseyi benim kadar üzemeyeceksin ve ben kimseye senin kadar üzülmeyeceğim. Duran kalbe elektrik verirler. Atlatırsa ilk şoku… Atlatırsak ilk şoku… Küçücük bir ana sığdırabilirsem uzun mu uzun bir hayatı! Ne dersin? Ne istersin? Siste. Keremi sokak lambalarına astılar, öksürdün sen uzun uzun. Ciğerlerin avucuna dökülüverecekmiş gibi derinden öksürdün. Çaresiz kelebekleri okudum ve baktım buzda kayan ayakkabılara. Çıralar yanmadı hava soğuk. Kibritler söndü soğuktan. İkimizin zalimane bir sırrı olacak. Ruhuma bir bukağı takıp ateşe süreceğim onu. Hiç pişmeyeceği, her dem taze kalacağı bir ateşe. Ciğerini kartalların çiğnediği Prometheus. Bir avuç kül olmak yok bana sen var oldukça ve sen kalubeladan beri varsın kaderimin kesişme noktasında. Özlem iki hece bir ömür. Sen tüm rüyaları vuslata boyayan bakışlarınla gökyüzünü dolaşıyorsun. Ben yollarını arşınlıyorum harap olmuş şehirlerin.

Gözlerini gördüm, sesini duydum, iki adım atsam ulaşabileceğim bir mesafede, o kadar yakınındaydım. Adını söylediler, zihnime kazıdım. Parmak uçlarını izledim, ellerinin hareketlerini. Kalemi nasıl tuttuğunu, kaşlarını nasıl kaldırdığını, söylenenlere nasıl kulak verdiğini ve başının her hareketinde saçlarının nasıl dalgalandığını gördüm, bildim, öğrendim. Bütün dünya o saatten sonra sonsuz genişlik ve derinlikte bir ülkeden ibaret artık: onun gözlerinden. Yağmur olup yağan da o güneş olup doğan da. Hem kaçtığım hem muhtaç olduğum… Hem sarılmak için can atıp hem de asla dokunamayacağım. Çelişkilerim, hüsnüm, sevincim, kederim, bekleyişim, umudum, umutsuzluğum. Her şey tek bir seferde, tek bir görüşte mi bu noktaya geldi? Sessizlik... Sükût ikrardandır.

“Bir başka güzellik var kederinde
Bir başka âlem ki ruhunun yası
Sessiz incileşir kirpiklerinde.”*

İmgeleri nasıl anlatabilirim insanlara? Anlatmayalım. İkimizin sırrı olarak kalsın. Sırrımızda yanalım. Sevgili ve çok kıymetli, gönül yakıcı, can alıcı, ruh göçüren, kalp yeşerten; telefonda bekleniyorsunuz. Ama açmıyorsunuz telefonu. Tüm istekleri reddediyorsunuz fildişi kulenizde. Ulaşılmaz, erişilmez, çıkılmaz, fethedilmez bir kuleye hapsetmekte haklısınız kendinizi. Böylesi bir duruluk avam içine inemez, inerse yitirir Aslı’nı. Camı elmastan ayırmayı bilmeyen avama her şeyin Aslı’nı teslim etmek olmazdı elbet. Ve de olamaz. Senden kaçıp sana sığındım ben. Kendimi yollarda bırakıp eşiğine yüz sürmeye dünden razıydım. Ayıplamandan, azarlamandan, yanlışlardan korktum.

İşte ben her sabah kepenkleri açıp dükkânın önünü süpürdükten sonra, çayımı yudumlar ve onun bu sokaktan geçmesini beklerim. Murtaza Amca’yı tanıdığını biliyorum. Ola ki bir gün bu sokaktan geçer, hatta belki kitapçıya uğrar. Gurbet Kitaphanesi bir cennet bahçesine dönüşür. Ben içinde bahtiyar olurum. Olmasa da ne gam! Beklerim. Ben zaten bekliyorum. Daima beklerim.

 

 

*Dizeler, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Leyla” adlı şiirinden alınmıştır.

Devamı [...]
Öykü

ÖYKÜ - BİR ACI TAARRUZ

BİR ACI TAARRUZ

Muhammet ERDEVİR

 

Dışarıda yağmur. Neden çatıyı böyle delirmişçesine kamçılıyor damlalar? Bulutlar çıldırmış gibi. Bu yağmur, bu kargaşa, bu birbirine karışmış manzara… Tabiatın kızgın telaşı. Her şey iç içe. Saatler öğlene doğru koşarken bu küçücük evde, küçücük odada. Huzurun huzurunda. Pencerenin aydınlığında oturmuşuz, durgunuz. Durgunluk canı tez bir misafi. Fincanlarımız sıcak henüz.

- Kahve içer misin?

- İçerim. İçelim. Bir acı kahve iyi gelir mi bekleyişin sancısına?

- Neye, beklemeyi bilmeyen aceleci haline mi, beklemekten vazgeçmiş ruhunun dinginliğine mi? Söyle neye?

- Her şeye, her şeyime.

Ruhum buruk bir yalnızlıkla kavruluyor. Kahvenin acısından ne olacak? Hem… Bırak sözcüklerin peşini, onlar senin kölen değil. Sen zaten özgür değilsin. Esir ruhlar, esir alamazlar mı başka ruhları? Mahkûmlar hüküm verebilir mi? Neden vermesin can verenler, canını verecekler için canlarını? Yoruyorsun beni böyle konuştuğunda. Tırnaklarımla kazıyarak ilerlemek zorunda kalıyorum yazarken. Yorgunluğum menkul: kendimden.

- Bir kahveden nerelere geldik?

- Sen hatır güdüyorsun ya, ondan.

Çok değer verdiğini söylüyorsun. Ve veriyorsun, evet. Adamışsın kendini, evet. Vazgeçmişsin maddi ve manevi ne varsa. Madde ve masivası. Ruhunu bedeninden söküp onun kapısına asmak istiyorsun, bir tül perdenin rüzgârda savruluşu gibi savrulsun diye, evet. Ne çok evet var hayatımda ve ne kadar az hayır. Hayır! Hayır demeyi bilmeyenlere hayırsız desek çok mu tevriyeli olur? Bilmem! En azından kendine karşı. Kendimi hiç bilmem. Sen değil o bilmeli kendini. Ben, ben değilken var mı ki o? Sus. Artık sus, uzatma. Uzuyor zaten her şey.

Sen ıstırap denizinde bir tutam başak. Tut elini kalbimin. Som ıstıraptan ellerimden tut.

- Yağmur ne kadar da gürültülü.

- Sis çökmüş, yağmurun hıncı sise.

- Belki de size…

- Kıskanıyor mu sence?

- Kıskanmamalı mı?

Gereklilik kipini sevmiyorsun, sevme. Emir kipinden nefret ediyorsun, et. Herkeste bir cevher buluyorsun, bul. Peki ya sen? Ben diye bir şey yok, “sen” diye seslendiğinde de “sen”sin. Kanlı canlı duruyorsun karşımda, nasıl “yok”um diyorsun? Tüm sorularının cevabı kendi içinde. Burada değil. Acıların ilacı da öyle. Zehirlerin dermanı da mı? Zehri bulan neden derman arasın? Sen olsan aramaz mısın? Zehir, zehr’ün âlâ zehr, panzehir. Korku, katmerli korku. Hiçbir şey gidişinden daha acı değil. Elması elmastan anlayana ver. Halden bilmeze açma sırrını.

- Sade bir Türk kahvesi, benim zehrim olsun.

- Peki.

- Sevmiyorsun güzel şeyleri.

- En çok güzel şeyleri, çok çok güzel şeyleri.

- İncitmekten mi korkuyorsun, incinmekten mi? Neden kaçıyorsun?

Soru kendi cevabını omuzlarında taşıyor. Bana gerek var mı? Yaralarımın dermanı derinlerde, inemiyorum o derinliğe. Gözlerin çakmak çakmak, derinlerin derinine inmek için birer basamak bakışların. Gamzelerin bir merdiven olup iniyor ruhunun derinliğine. İn derinine in. İnebildiğin ölçüde derinleştiğini göreceksin. Ölçü? Öl, çünkü… Ölçüsüz bir adam ve kafesinden kurtulmak isteyen bir kuşun öyküsü değil miydi bütün mesele? “Mesele” değil “mesel”. Sükûttan doğan avaz. Çığlık çığlığa ama sessiz. Bir “mesel”in kısa ve mahzun hikâyesi.

Yol uzuyor, yağmur uzuyor. Damlalar iplik iplik. Biriken sular yumak yumak. Dalgalanan yeşil bir göl gibi uzanıyor ova tepelere kadar. Hepsi kıskançlığından, abartmandan kendi konumunu. Yerin çok daha değerli. Hayır, senin parmak uçların kadar olamaz. Peki ya Türk kahvesi? Telvesini sevmiyorum sadece. Filtre olsun, orta boy, az sütlü, az şekerli. Yağmur dinerse belki. O sulu kahvede kaybol. Dalgalanmakta büyük bir su birikintisi. Bulanık, çamursu. Çamurlu su. Kahveme laf ettirmem! Laf etme, etmem.

- Kalbindeki yağmur hiç dinmezse ne olacak? Azıcık olsun düşündün mü?

- Düşünmekten başka bir şey bilmeyen bir biçare için cevabı çok ağır sorular bunlar.

- Cevabı sende.

- Sen, beni, bende…

İnsan acıyı bir öğretmen olarak görmek istiyor. Buna canı gönülden inanıyor çünkü başka türlüsü gerçekten çok yakıcı. Yıkılmış bir taş duvar olmamak için duvarın üzerine çıkmaya çalışıyor herkes. Acısından kaçamayacağı için acının kendisine sığınıyor ve onun bir muallim olmasını istiyor mustaripler. Bazı geceler sabaha ermez biliyorsun, hayallerin çoğu gerçekleşmez. Duvarın üzerine çıkamayanlara ne olacak? Duvarın altında kalmaktan başka ne yapabilirler? Etraflarına surlar inşa edip onları yükseltmekten başka çıkar yol var mı? Kendimi sana anlatmak istiyorum ama içten içe anlamamanı diliyorum. Beni anlama, anlarsan yargılarsın. Anlamak ölmektir, ölmeden anlaşılmaz bazı kapıların neden kilitli olduğu. Sen sabahı bekle, ben geceyi arayacağım saklandığı kovukta. Onu güneşin kızdırdığı demir çubuklarla dağlayıp işaretleyeceğim. Gittiği her yerde benimle karşılaştığını anlayacaklar. Gece bile kaçamayacak gerçeklerden. Karanlık kendi boğazına sarılan bir el olup varlığını boğacak. Varlık, anlamın kalmadığı bir noktada kararacak. Görülmez bir mezar taşı lügatlerden örülmüş. Bir duvar, işçi sözcüklerin ördüğü. Bir perde, ruh kumaşından dikilmiş. Var olan her şey karışsın birbirine.

- Ruhum kavruluyor. Ateşi yoklukta nasıl boğacaksın?

- Yolculukta belki. Benden sana gelirken uzayan yolların kıyısında.

- Yokluğum yolculuğa.

- Yolculuğun yokluğa değil mi yani?

Gerçekleri saklıyorsun benden. Hislerini, kalbinde duyduğun huzursuzluğu. Anlatmak istemedikçe çoğalıyor anlatamayacakların. Bir rüyanın kendi içinde kendini var etmesi gibi bir şey. Bir şeyin hayalini bilinçli kurarsın ama rüyadayken rüyanın bilincine varmak… Hayaller sınırlıdır, ufkun kadardır. Rüya sınırsız bir uçuş. Uç, kelebeğim uç. Çok derine dalıyorsun, çıkamayacaksın bir gün o yalnızlıktan. Kendini kurtaramayacaksın. Kendimi ben kurtarmayacağım ki. Düştüğümde beni sen tutacaksın, nefes almamı sen sağlayacaksın, zorda kaldığımda işimi sen kolaylaştıracaksın.

- Bir kahve mi içsek?

- Yağmur dinince, belki.  

- Peki.

 

Devamı [...]