Öykü

SEHER ÖĞÜTÇÜ-ŞÖVALYE KRAL

ŞÖVALYE KRAL

Seher Öğütçü

Odasının dışına açılan büyük cam kapıdan yarattığı ülkeye bakıyordu şövalye. Ülkesinin hem şövalyesi, hem kralı, hem yaratıcısıydı. Mutlu olacağını düşündüğü kullarının sessiz, isyansız mutsuzluğunu düşündü. Kendisi o kadar tamken, nasıl insanları bu kadar eksikti? Elleriyle diktiği fidanlar koca ormana dönüşmüş, yaşadığı sarayı görünmez hale getirmişti. Mermer sütunlu balkona çıktı. Nasıl da rengârenk açmıştı çiçekleri. Mis gibi kokuyordu. Yarattığı doğa bu kadar mükemmel, eksiksizken çocukları hep eksik doğmuştu. Kadınları da eksikti. Kendisinin tam olmasının yeterli olacağına olan güçlü inancı nedeniyle eksiksiz çocuklarının öldürülmesi emrini vermişti. Öldürttüğü çocukları onun gibi yaratıcıydı. Çok sayıda yaratıcının olması, sarayda sonu gelmez tartışmalara neden oluyor, Şövalye kralın canını sıkıyor, sinirlerini bozuyordu. Gerçi yaratıcı çocuklarının her birine farklı bir yaratma yeteneği bahşetmişti ama hepsi kendi yeteneğinin en iyisi olduğunu ispata girişiyor, şövalye babalarının memnuniyetini önemsemiyordu. Bu yaratıcı çocukları kendilerini öylesine yaratıcılığa adamışlardı ki, şövalye babalarına itaat ve ibadet etmeyi unutmuş, gece gündüz üretiyorlardı. Ne Şövalyenin iyilikleri ödüllendirmekle vaat ettiği serin bahçeyi ne de kötülükleri cezalandırmakla tehdit ettiği ateş denizini umursamıyorlardı. Şövalye iktidarın elinden alınması tehdidine karşı mutlaka tedbir almalıydı.

Fakat ülkesinde yaşayan her kulunu kendi üretemezdi. Çocukları yarattıkça insanlar çoğalıyor, güzel ülkesi insan sesleriyle dolup taşıyor ve eksiksiz doğuyordu. Fakat şövalye, insan sayısının yönetemeyeceği bir büyüklüğe ulaştığı her seferde yeni bir felaket getiriyordu insanlığın başına. Böylece insan sayısını kontrol edebiliyordu. Yine de felaketlerle insan sayısını dengede tutmak, özenle yarattığı doğasına da zarar veriyordu. Bu nedenle en iyi çözüm, çocukların üretmesini engellemekti.

Önce müziği öldürdü. Bir süre insan seni duymamak iyi olacaktı. Müzik ölünce, ülkesindeki insanların duymasını anlamlı kılacak sesler kayboldu. İnsanlar anlamsız gürültüler işite işite en sonunda kulaksız doğmaya başladılar. Artık ne müziği, ne şövalyenin buyruklarını duyacaklardı. Müzik, şiire âşıktı. Şiirsiz kendini ifade edemiyor, insanlara derdini anlatamıyordu. Müzik şiirle gizli gizi buluşuyor, insanları mutlu ediyordu. Şövalye ona tapan milyonlarca insan olsa da müzikle şiirin aşkını hep kıskandı. Müziğin onu unutup şiire bağlanmasına katlanamıyordu. O hepsinin sahibiydi ve herkes ona âşık olmalıydı. Müzik ölünce şiir ülkeden kaçtı. Şövalyenin onu bulma zahmetine girmeyeceği tehlikeli duygular ülkesine. İyiliğin de kötülüğün de aynı zamanda ve yerde karşılığını bulduğu; hastalık, delilik, sıkıntı, acı ve ölüm ülkesine.

İnsanların işitememesi, kral için önceleri bir sorun olmadı. Ne de olsa gören gözleri vardı ve hala buyruklarını anlatmanın bir yolu vardı. Gören gözler resim öldüğünde anlamını kaybetti. İnsanlarının mükemmel doğasına bakmakla yetinebileceğini varsayarak resmi öldürdü. Fakat doğada duygularını göremiyorlardı. Duygularını göstermenin tek yolu olan resim öldüğünde, resim yeteneği olan insanlar da kör oldu. Resim renklere âşıktı. Bazen siyah ve beyazla flört etse de, asıl tutkusu renkti. Resim ölünce renk de soldu. Artık renk yalnızca kralın bahçesindeydi. Bahçe dışına çıkıp ülkesinde yaşayan halk arasında karıştığında ülkenin solgun görüntüsü öfkelenmesine ve zavallı kullarına zarar vermesine neden oluyordu.

İnsanları ve kendisi için son kâbus da öyküyü öldürdüğünde yaşandı. Öykü öldüğünde hayal dayanamadı ve kendini karanlık bir kuyuya attı. Öykü hayale, hayal de ona âşık ve tutkuyla bağlıydı. Şövalye kralın insanları hayalden, düşünceden yoksun büyüdüler, çoğaldılar. Artık kralın ülkesi kör, sağır, hayalsiz, düşünemeyen insanlardan oluşuyordu. Tek yazılı öykü kralın öyküsüydü. İnsanlarının bildiği tek öykü de buydu. Ezberledikleri öyküyü durmaksızın tekrar ediyor, birbirlerini ve kendilerini duymadıkları için ülkede sürekli bir gürültü, karanlık bir kargaşa söz konusuydu. Ülkede tek duyan, gören ve anlamlı konuşan kişi kraldı. Yapayalnız kalmıştı. Konuşsa anlayacak duyacak kimse yoktu. Artık kralı kokusundan tanıyor, aralarında olduğunu hissettikleri an öyküsünü bağırmaya, ona ibadetlerini sunmaya başlıyorlardı. Hepsi krala âşıktı. Hepsi ona tapıyordu. Kendilerini öldürmelerini istese düşünmeden yapıyor, evlatlarını ona kurban ediyorlardı. Kral herkesin ona tapmasından, kendi öyküsünün ona sürekli tekrar edilmesinden bunalmaya başladı. Çözümün nerede olduğunu bilmiyordu. İnsanlar mutluluğa susamış, güçlü bir yaşama isteğiyle doluydu ancak krala ibadet etmekten yaşamayı unutmuş, onları neyin mutsuz hissettirdiğini algılayamıyordu. Her köşede ağlayan, yalvaran, krala minnetlerini sunan insanlar vardı. Kral, insanların ona taptıkça asıl kendisinin onların kölesi olduğunu düşünmeye başladı. Kalabalığın içinde, “Sevginizi istemiyorum! Bana yalvarmayın, bana tapmayı bırakın!” Diye bağırdı. İnsanlar duymadı. Haykırmaya, bağırmaya, yalvarmaya devam etti. Bir amaçları yoktu. Tek amaçları kralın memnuniyetiydi. Ülkede hiç görülmemiş cinayetler, şiddet eylemleri baş göstermişti. Sürekli bağıran, birbirini anlamayan, itişip kakışan insanlar canlarının istediklerini öldürüyordu. Ölen kişileri kimse görmediğinden, katiller şiddet uyguladıkları insanların öldüğünden habersiz yaşamlarına devam ediyorlardı. Ölenleri tek gören, yine kraldı. Şövalye kral verdiği canların birbirini yok etmesine dayanamıyordu. Var etmek de, yok etmek de onun ukdesindeydi.

Kral, insanları kendine bağladıkça daha çok sıkıştığını hissediyordu. Kendisi özgürleşmeli, halkına mutluluğu geri vermeliydi.

Bir gün, kral hizmetindeki perilere kendisiyle iletişim kurma yetisi bahşetti. Periler şövalye krala insanların nasıl acı çektiğini dans, müzik, resim, öykü ve şiir yoluyla anlatmaya başladılar. Her gün, canını aldığı bir çocuğunun kılığında onun yaptıklarını yaparak anlatmaya ve mutlu insanları tasvir etmeye çalışıyordu. Kralı en çok etkileyen birbirini seven evlatları ve onların aşkları oldu. Kral hep o sevilsin istiyordu. Kendisinin sevme ihtiyacını hiçbir zaman anlayamamıştı. Âşık olabileceği biri hiç olmamıştı. En çok kıskandığı, çocuklarının bir ödüle olan isteği veya bir cezadan korkusu olmadan bir varlığa bu kadar tutkuyla bağlanmasıydı.   kullarının ona bağlı kalmasını sağlıyordu. Kral ise sadece kendi yarattığı doğasına âşıktı. Doğada huzur buluyor, onu sadece doğanın anlayabileceğini düşünüyordu. Doğayla yaşatıyor, doğayla öldürüyordu. Şimdi doğasıyla yapayalnız kalmıştı. Artık o da insanları gibi mutsuzdu. Kendi mutluluğunun da, insanlarının ve çocuklarının mutluluğuna bağlı olduğunu anladı. Kendisi de mutsuzluğu ve bu hüznü yaşamadan gerçeği anlayamamıştı.         

Kral, tüm vasıflarını gerisinde bırakarak yalnızca ülkesinin şövalyesi olarak çıktı sarayından. Üzerinde şövalye zırhı, başında miğferi, elinde kılıcıyla savaşa hazır bir komutandı artık. Ülkesini mutsuzluk canavarından kurtaracaktı. Kendi yarattığı mutsuzluk canavarını yok etmenin tek yolu, içindeki karanlık duyguları da yok etmekti. Kral hem mutsuzluk canavarına, hem kendine savaş açtı. Önce kibiri içinden söküp attı ve sarayın arka bahçesine gömdü. Doğa kibiri yuttu. Onun yerine kralın hep hatırlaması için büyük, uzun ve dokununca elleri kesen siyah bir dikenli ağaç hediye etti ona. Saraydan uzaklaşırken egosunu denize attı. Deniz egoyu boğdu. Egonun boğulurken attığı çığlıklar derinliklerde yankılanırken, kendisi kayalıklar üzerindeki yosunlara dönüştü. Kıskançlık yılanı bedenini parçalayarak çıkarken yeryüzüyle buluştuğunda zehrini toprağa bıraktı. Artık insanlara zarar veremezdi. Halkıyla karşılaşırken cimriliği tek tek insanlara dağıttı. Kralın cimriliği insanlarla buluştuğunda cömertliğe dönüştü. İnsanların bedeninde yaşamaya devam etti. Şiddeti üretkenlikle buluşturmaları için atlara, eşeklere bahşetti. Hırsını yağmur bulutlarına, öfkesini güneşe bıraktı. Tek sevgilisi doğa, hepsini dengelemeyi başarır ve hiçbirinin sınırını aşmasına izin vermezdi.

İnsanları hala eksikti ve bunun için yaratıcı çocuklarının aşklarını bulup kurtarması gerekiyordu. İnsanlar, yaratıcı çocuklarının birer suretiydi ve onların aşklarını insanlarıyla buluşturmak çocuklarının da başka bedenlerde aynı ruhu yaşatması demekti.   

Hayalin atladığı kör kuyuda ona göründü. Hayal, kralla karşılaşınca onun karanlık duygularından arındığını hemen anladı ve ülkedeki insanlarla buluşmaya razı oldu. Hayal ülkeye döndüğünde insanlar okunacak metin kalmayışının açlığıyla öyküler yazmaya başladılar. Yine de bu öyküleri gören gözler yoktu ve herkes kendi öyküsünü biliyordu sadece.

Kral, solan rengi canlandırmak, tekrar doğaya dönmesini sağlamak zorundaydı. Doğadaki renk olmadan hayal de esin kaynağı bulamazdı. Duyguları canlandıran o güzel renkler geri dönmeli, hayalle buluşarak resmi başka bedenlerde yaşatmalıydı. Kral, hayalle işbirliği yaparak rengi ikna etti ama rengin bir şartı vardı. İnsanların tekrar kör olmayacaklarından emin olmak istedi. Kraldan tek gözünü insanlarına bağışlamasını rica etti. Böylece görememenin ne demek olacağını o da bilecek, insanları kör edecek bir delilik yapmak istemeyecekti. Cimriliğini, egosunu, kibrini içinden atan kral ilk defa başkalarının mutluluğu için kendinden bir parça feda ediyordu. Bu yeni duyguyu da deneyimledi ve tek gözünü insanlarına armağan etti. Görmeye başlayan insanlar birbirlerinin öykülerini okumak için yarıştıkça, şiddet uygulayacak vakitleri de kalmamıştı. Herkes birbirinin öyküsünü okumak için delicesine bir istek duyuyor, cömertleşen insanlar ürettikleri her şeyi bir başkasıyla paylaşıyordu. Renkleri görmeyi unutmuş insanlar ona tekrar âşık oldular. Hayalle buluşan renkler, içlerinden bazılarının hemen resme yönelmesine sebep oldu. Kimisi öykü yazıyor, kimisi öykülerini ya da duygularını resmediyordu.  İnsanlar unuttukları duygularla yeniden buluşmaya başladılar.

Uzun zamandır iletişim kuramayan insanlık, resim ve yazıyla iletişim kurmaya ve hissettiklerini bu yolla anlatmaya başladı. Ancak hala birbirlerini duyamıyorlardı. Artık tek gözlü kralın ülkesine getirmesi gereken tek bir aşk kalmıştı. Şiir. Şiir o kadar tehlikeli bir yolculuktan sonra kendini öyle bir yere hapsetmişti ki, kralın ona ulaşması yıllar sürdü. Ancak kral emindi ki; insanın tam, ülkesinin mutlu, huzurlu ve barış içinde olabilmesi, bütün sanatların birlikte ve ahenk içinde olmasına bağlıydı. Biri olmadan diğeri yaşayamıyordu. Tek uzvu büyüyüp diğerleriyle karşılaştırılınca sakil duran bir bedendi bu eksiklik. Ülkesinin beden sağlığı için bunu yapacaktı. Şiiri ikna edip müzikle tekrar buluşturmalıydı. Ona ulaşmaya çalışırken aklını çelen zehredici güzellikte kadınlara kanmamak için miğferini, yeryüzünün en tehlikeli canavarına da kılıcını bırakmak zorunda kaldı. Artık şiirin karşısında sadece üzerinde zırhından başka bir şeyi olmayan, tek gözlü bir kraldı. Çok yorulmuş, çok savaşmış, güçlü bedeni yerini sıska bir bedene bırakmış, yüzü solmuş, saçı ve sakalı birbirine karışmış sıradan biriydi.

Şiiri daha önce hiç görmemişti. Onunla karşılaştığında müziğin neden ona bu kadar tutkun olduğunu anladı. Uzun altın sarısı saçlarından yayılan o güzel koku, yüzündeki pembelik, üzerindeki beyaz elbise ile kendi yarattığı perilerden bile güzeldi. Kralın kalp çarpıntısı, daha önce ritmi olduğunu bile unutturacak şiddetteydi. Şiir’ e resmen vurulmuştu. Önünde diz çökerek şiire yalvardı. “Ne olur benimle gel. İnsanlarımız perişan, mutsuz sefil ve biçare. Beni yalnız dönmek zorunda bırakma. Senin için ne yollardan geçtim. Ne tehlikeler atlattım bilemezsin” Kralın yalvarışı karşısında şiirin kayıtsızlığı kralı derinden yaraladı. Acı çekiyordu. Ruh acısını ilk defa deneyimliyordu. Soyun! Dedi şiir. İnsanlara sadece en çıplak, en gerçek, en yalın, en duru hali ile kalbimi açabilirim. Kral acılarının dinmesi için her şeyi yapardı. Soyundu. Çırılçıplak kaldı. Şiirle göz göre gelir gelmez içindeki müziğin sesini işitmeye başladı. Şiir kralın kalbine girmiş, onu da kalbine almıştı. Artık sadece ikisinin duyabileceği bir şarkıyı söylüyorlardı. Sessizliği şiir bozdu. Artık benimle konuşabilirsin. Ne olursa söyle. Kral; Saçlarda Bir Yarımküre diyerek başladı konuşmaya. 

Bırak da uzun, uzun, uzun süre içime çekeyim saçlarının kokusunu, bir kaynağın sularına

Yüzünü daldıran bir susuz adam gibi yüzümü daldırayım içlerine, hoş kokulu bir mendil gibi

Elimle sallayayım onları, sallayayım da anılar silkelensin havada. (Charles Baudelaire)

Söylediklerinin şaşkınlığında şiire baktı. Kral ilk defa şiir yazıyordu. İçinde duyduğu müziği de haykırarak okudu şiirini. İçinde tarifi mümkün olmayan biz haz duyuyordu. Bu hazzı daha önce hiç yaşamıştı ve o an anladı. Şiire âşık olmuştu. Bu duyguya sahip olup da onu kaybeden insanlarının çektiği acıları duyumsadı. Artık onsuz yaşayamazdı. İlk defa korktu bir varlığın onu istemeyeceğinden. Şiir kralın bu halinden duyduğu memnuniyetle krala kollarını açtı. Sanki tüm dünyayı kucaklayan yaratıcı artık oydu. Kral şiirin kollarına atıldı çırılçıplak. Şiirle kavuştuğu an özgürleştiğini hissetti. Artık insanları da özgürdü. Kulakları belirdi, birbirlerini duyabilmenin ve şarkılar söylemenin mutluluğuyla kendilerinden geçip kucaklaştılar. Kral ve şiirin kucaklaşması, insanların da kucaklaşmasını sağladı. Bu kucaklaşma aynı zamanda ikisinin de doğayla bütünleşmesine ve mevcut formlarını insanlara armağan etmesiyle sonuçlandı. Artık kral ve şiir kendi ruhlarını, gören, işiten, anlayan, hayal edebilen insanlarda yaşatacaklar. Sonsuza dek.

 

 

Devamı [...]
Öykü

NİSA ESER-HALEP

HALEP

Nisa Eser

 

Derin bir nefes alıp sessizliğe gömüldü Fatıma. Kara gözlerini umutsuzca yere devirdi. Yavaş yavaş nasır bağlayan parmaklarıyla oynamaya başladı. Yutkundu. Boğazında bir kuruluk hissetti. Bir daha yutkundu. Başını hafifçe kaldırıp boynunu sağa doğru büktü. Nefes alırken zorlandığını hissetti. Zorlanıyordu, çünkü aldığı nefesten acı bir tat alıyordu. Bu tadı tanımlayacak olsa adına ‘kimsesizlik’ derdi. Gazetecinin sorusuna cevap vermek istiyordu ama o küçücük yüreğindeki cesaret buna yetmiyordu ya da kelimelerle ifade edemiyordu hissettiklerini. 

 

 “Babana ne söylemek istersin?” diye sormuştu mikrofonu uzatan kız.

 

Sustu Fatıma. Sustu… Sustu… Belki de sessizliği bir kaçış yolu olarak gördü. Veya sığınacağı bir liman… Gazeteci, küçük Fatıma’nın saçını okşadıktan sonra hüzünlü bir şekilde uzaklaştı. Fatıma bir müddet de gazetecinin arkasından baktı. Gözlerinden dökülen yaşlara inat gururluydu. Başı dimdikti. Fakat şu aciz gözlerinden akan yaşlar buğulandırıyordu etrafı. Gazetecinin hangi yöne gittiğine bakmak için gözyaşlarını sildi. Başını kaldırıp tekrardan baktığında gözden kaybolmuştu kadın. Fatıma’nın kulaklarında sorulan soru çınlıyordu sürekli: “Babana ne söylemek isterdin?” Yolun ortasında düşündü dakikalarca. Babasına ne diyebilirdi ki? Halep’te yıkılan, yakılan evleri mi? Okulları mı? En önemlisi camileri mi? Bir caminin duvarının delik deşik olması her şeyi açıklıyordu oysaki. Bu sefer ki yutkunuşunda da yüreği parçalandı adeta. 

Babasının camilere düşkünlüğünü hatırladı. Küçüktü Fatıma, yedi yaşında ya vardı ya yoktu. Babasıyla Halep Ulu Camii'nin bahçesinde oturuyordu. Fatıma en çok babasının ellerini tutmayı seviyordu. Kocaman ellerini tutunca yüreği hop hop eder, ne derdi varsa unuturdu yol boyunca. Halep sokaklarında bahar bir başka olurdu babasıyla. O güzelim kayısı ağaçlarında açan çiçekleri koklaya koklaya gülüşürlerdi. Arnavut kaldırımda, babasının ellerinden tuttuğu halde ona yetişmek için hızlı hızlı adım atar, bir eliyle de nisan güneşinin alnında biriktirdiği terleri silerdi. Yoldan geçerken arkadaşlarına kahkahalarla cevap verir,  babasıyla onlara nispet yapar gibi bakış atardı. Kalabalık sokaklardan geçerken Fatıma'dan mutlusu yoktu. Arada bir babasının elini bırakıp onun yürüyüşünü taklit eder kahkahalara boğulurdu. Babasının kolundaki siyah gösterişli saatle oynar, saatin kaç olduğunu sorardı. Babası da hiç bıkmadan cevap verirdi. Şadırvanın tahta oturaklarına oturdular neşeli bir şekilde. Çoraplarını çıkarırken Fatıma’ya döndü babası.

 “Biliyor musun kızım, bir rivayete göre dünyada en son camiler kalacakmış. En son onlar yerle bir olacakmış. Bu yüzden camilere inancın tam olsun. Ne zaman canın sıkılırsa gel şu şadırvanın altında yüzünü yıka. Bankların altında otur. Yaşlıların sana meraklı gözlerle bakmasını bir medet bil. Sen de onlara bak çaresizce. Sonra gir içeri iki rekât namaz kıl. Alnın her secdeye geldiğinde şükretmesini bil. Ağlamak mı istiyorsun, git caminin avlusuna ağla. Ama gözyaşların dinince başını göğe kaldırmayı unutma. Kaldır ki acizliğini göresin. Kimsesizliğini ve çaresizliğini fark edesin."

Fatıma gözyaşlarını tutamıyordu artık. Babasını çok özlemişti. Her baktığı yerde, rüyasında bile onu görüyordu. Çaresizce yürümeye başladı. Ayakları onu camiye götürüyordu. Yavaş yavaş adım atarken kaybolmasın diye koluna bağladığı kardeşi Ahmet'i fark etti.  Yeşil gözleriyle Fatıma'ya bakıyor, sanki ondan bir çift teselli cümlesi bekliyordu. Ahmet ablasının elinden tuttu sıkıca. Yol boyunca ikisi de ağladı. Birbirlerinin hıçkırıkları ve iç çekişleri arasında caminin yıkılmış şadırvanının önüne oturdular. 

Babasının dediği gibi şadırvanın önünde oturmuş ağlıyordu. Fakat ortada ne iki rekât namaz kılacak yer vardı ne de meraklı gözlerle bakacak insanlar…  Halep sokakları ise sessiz sakindi, insanın içinde umut bırakmıyordu. Aylardan mayıs olmasına rağmen ne bir ağaç çiçek açmış ne de Arnavut kaldırımdan inatçı bir şekilde gelincikler filizlenmişti. Her taraf yıkılmış ve toz duman eksik olmuyordu. Aldığı nefesten korkar olmuştu Fatıma. Küçük Ahmet korkuyla ablasına baktı, zayıflıktan incecik kalmış kolunu dürttü. Fakat ablası oralı olmamış, Ulu Camii'nin yıkılan duvarlarına bakıyordu. Ahmet bir kere daha dürttü. Fatıma istemsizce başını Ahmet'e çevirdi. Kardeşinin kara gözlerindeki çaresizliği görünce kendi derdini unutup suçluluk duygusuna kapıldı. Beş yaşında olmasına rağmen konuşamayan Ahmet, ablasına bir şeyler anlatmak istercesine huysuzlanıyor ve ayağa kalkıp Fatıma'nın kolunu çekiştiriyordu. Kardeşinin gözlerindeki endişeyi görüp, ona her şeyin güzel olacağını söylemek istiyordu ama olmayacağını Fatıma da Ahmet de çok iyi biliyordu. Yere diz çöküp kolunu çekiştiren kardeşine sarıldı. 

Ahmet'e sarılmasıyla mermi seslerinin duyulması bir oldu. Bir hışımla kardeşini kucağına aldı Fatıma. Koşarak bir duvarın arkasına sindi. Ama mermi seslerinin ne taraftan geldiğini anlayamıyordu. Arkasına yaslandığı duvardan ve şadırvandan geçen mermileri gördükçe daha çok endişeleniyor ve korkuyla bağıran kardeşine sarılıyordu. Yere yatıp mermi seslerinin dinmesini beklediler bir müddet. Dinmeyen mermi seslerinin arasında Ahmet'in sessizliğiyle ürperdi Fatıma. Kargaşanın arasında kardeşine yüksek sesle bağırdı. Her bağırışında sesini daha çok yükseltiyor ama Ahmet'ten cevap alamıyordu. Fatıma çıldırmak üzereydi adeta. Başını kaldırıp Ahmet'e bakmasına bile müsaade etmiyordu mermiler. Gözyaşları içinde yarım saat çaresizce yattılar caminin avlusunda. 

Mermilerin sesi dinmişti ama Fatıma'nın gözyaşları dinmek bilmiyordu bir türlü. Ahmet nefes almıyordu. Kalbinden akan kanlar avluyu kırmızıya boyamıştı. Fatıma şoka girmişti ve ağzından tek bir kelime çıkmıyordu. Yalnızca bitmek bilmeyen gözyaşları kardeşi Ahmet'in kanlı gömleğine dökülüyordu. O küçücük bedeni cılız kollarına alıp gazetecilerin yanlarına doğru gitti Fatıma. Bir daha saldırırlar korkusuyla adımlarını ne kadar hızlı atarsa atsın bacakları bir süre sonra yere yığdı zayıf bedenini. Kısılmış sesiyle bağırmaya başladı.

   "Yardım edin! Kardeşime yardım edin! Yardım edin!"

Nasırlı elleriyle kardeşinin başını dik tutmaya çalışan Fatıma'nın son gördüğü şey "Babana ne söylemek isterdin?" diye soran gazetecinin onlara doğru koşması oldu. Bitkin bir şekilde sıcaktan kavrulmuş topraklara düştü başı. 

 

                                                                                                                                   

 

Devamı [...]
Öykü

HATİCE YILDIRIM - AYNA ÜLKESİ

AYNA ÜLKESİ

Hatice Yıldırım

Ben, tüm kış sıcak sobanın kenarında, rengârenk örme çorapları ayağına büyük gelmiş, buna rağmen koltuğunda neşeyle şeker pancarı kemiren bir cüceyim.

Öyle her gün dışarı çıkmam. Eğer hava güneşliyse, karlıysa, rüzgârlıysa, yani yağmur haricinde başka bir hava olayı varsa, haftalarca evimden çıkmadığım zamanlar olur. Yalnızca ama yalnızca, yağmur yağdığında dışarı çıkmak isterim. Kara yanakları ile evimin penceresinden kafasını uzatıp geçen her bulut beni heyecanlandırır. Elbiselerimi giyer, çizmelerimi ayağıma geçirir, kapının yanındaki pencerenin dibinde söylene söylene beklemeye başlarım. Elimde baloncuk tabancam, sırtımda süpürge otlarından örülme çantamla, zıp o yana zıp bu yana geçer, kapı ile pencere arasındaki o kısacık mesafeyi sabırsızlıkla adımlarım. Bazen tüm bu hazırlık, heyecan boynunu büker. Aldatıcı bulutlar uğramıştır gökyüzüne. Sıcacık koltuğumdan kaldırdığı yetmiyor gibi, tüm o acele hazırlıklarımı da boşuna yaptırır bana.

Yağmur tanesi yakalamak amacıyla dışarı çıkacağım her gün, benim için özenilerek hazırlanılması gereken bir gündür. Doğru ya! Size işimden hiç bahsetmedim. Artık yaşlanıyorum. Bu yıl 871’e girdim. Haliyle zaman zaman söyleyeceklerimin yerini karıştırıyorum. Biz cüceler, sizin dünyanızın birkaç kilometre üstünde, en yüksek bulutun da üstünde, dünyaya bakan kocaman bir aynanın içinde yaşıyoruz. Sizin dünyanızın aynadaki aksinde… Aynı dünyada sayılırız bu bakımdan. Aranızda geziniriz, masalarınıza oturur, yemeklerinizden yeriz. Düğünlerinizde kolunuza girer sizinle dans ederiz. Siz ağlarken mendil uzattığımız bile olur. Ne yazık ki, bizim patates yuvarlağı gövdemiz, ancak bu yansıma dünyada görünebilir.

Gerçek dünyadan bizimkine geçebilen hiçbir şey yok mu demeyin. Elbette var: sahipleri tarafından serbest bırakılmış hayaller. Havaya bırakılan balonlar gibi, hayaller de vazgeçildiği zaman gökyüzü aynasına kadar yükselir ve oradan yağmur damlası olarak bizim dünyamıza geçer. İşte bu yüzden yağmurlar yağdığı zaman, benim gibi birçok cüce için dışarı çıkmaya değecek bir sebep oluşur. Hepimizin içi neşeyle dolar. En çok da benim! Yağmur tanesi yere düşüp parçalanmadan, olabildiğince çok sayıda tane toplamak isterim. Gökyüzüne yükselip aynadan geçen her hayal, tepemizden şıpır şıpır yağacak diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Aynanın homurtusu gök gürültüsünü andıran koruyucuları, o hayalleri bir bulut otobüsü dolana kadar bekletir. Bulut ancak dolduktan sonra gönderilir. Ben de ne zaman ağırlığını taşıyamayan, asık suratlı bir bulut görsem, hemen hazırlığımı yapar, yağmur damlası toplamak için kapı önünü adımlamaya başlarım.

Bugün kuşluk vakti yine yağmur yağdı. O kadar yoğun bir sağanaktı ki, cücelerin en hızlısı olmakla övünen ben bile kan ter içinde kaldım. Onca damlanın arasından doğru olanı bulmak için öyle koşturdum ki, cüce annemden emdiğim süt burnumdan geldi. Elbette her damlayı alacak değilim! Mesela ulaşılması kolay hayallere dönüp burnumun ucuyla dahi bakmam. Ne münasebet! Benim topladıklarım nadir bulunan, ulaşılması zor hayallerdir. Onlardan birini gördüğümde hemen anlarım. Benim peşine düştüklerim, yağmur damlası şeklinde, pembe, mavi, yeşil, kırmızı ve daha pek çok renkte parlayan kristallerdir.

Konuyu ekmeğime şeker pancarı reçeli sürer gibi iyice dağıttığımın farkındayım. Neyse, bu gün çok bereketli bir yağmurdu. Birbirinden renkli, eşine az rastlanır bir düzine yağmur tanesi yakaladım.  İnsanlar hayal kurarken ona bir de duygu rengi verdiklerini bilmiyorlar; ama bu sayede her biri eşsiz binlerce renk meydana çıkıyor. Mesela bu gün yakaladığım yağmur tanelerinden biri, mercan yeşilinin biraz daha açık bir tonuydu. Ve sahibi olan çocuk, içerisinde koskoca bir dünya kurmuştu. Uçan bir tekerlekli sandalye yapmanın hayaliydi bu. Herkes yürürken o uçarak okula gitmenin, hiçbir yere tutunmadan binanın en tepesine çıkmanın dünyasını tasarlamıştı. Bir sahnede arkadaşları ile futbol maçı yapıyorlardı ve o havadaki topa kafası ile vurup gol atıyordu. Çok yazık! Hayali, proje olarak gönderdiği “ülken en üst bilim kurulu” tarafından bütçe israfı olarak yorumlanmış, geri çevrilmiş. O gün gökyüzüne sanılmış bu hayal. Yağmur damlası olarak onu ilk gördüğümde, yeşilinin berraklığı beni adeta büyüledi. İçerisine çok göz gezdirme ihtiyacı hissetmeden baloncuk tabancamı ona doğrulttum ve tetiğe bastım. Çocuk için üzülsem de, koleksiyonuma ekleyeceğim eşsiz bir damla yakaladığım için koca ayaklarımı kaldırmaktan üşenmeyerek, hoplaya zıplaya evime geri döndüm.

Gençlik yıllarımda bulutları tam tanıyamadığım için kaçırdığım yağmur damlalarına hala hayıflansam da, ülkenin en değerli damlalarını toplayan cüce olmaktan gurur duyuyorum. Bu gün yakaladığım hayalleri, itina ile koleksiyonuma yerleştirdim. Size anlatacak bir sürü hikâyem var. Ama biz cüceler günü sadece 12 saat yaşıyoruz. O yüzden, saat on ikiye gelmeden, ucu ponponlu uyku şapkamı giyip, kocaman bir çorabı andıran yatağıma girmeliyim.

İkinci Bölüm

Bir haftadır sağanak yağmurlar yağıyor. İlk günlerde çok sevinmiştik. Yetişkin cüceler, yağmur tanesi toplamaya çocukları bile götürmeye başlamıştı. Düşünsenize, saygısından önümden geçemeyen iki yüz üç yüz yaşındaki yeni yetmelerle, yağmur tanesi için sağa sola bakmadan koştururken birçok kez kafa kafaya çarpıştık.

Sağanakların her gün devam ettiğini gören büyükler, işlerin yolunda gitmeyeceğine dair eski kehanetleri tekrar gün yüzüne çıkarmaya başladılar. Ne var yani o hastalıklı havuca benzeyen burunlarını hemen ilk günden meseleye sokmasalar!

İlk iki gün, benim gibi şapkasını düşürmeden damla toplayabilen deneyimli cücelerin sayısının yeterli gelmemesi üzerine, gençlere de ehliyet verildi. Önemli damlalar olabildiğince kurtarılmalıydı. O yüzden de baloncuk tabancası fiyatları çok yükseldi. Uyanık cücelerden bazıları, yeni model diye daha küçük ve taşıması kolay tabancalar ürettiklerini söylediler. Kısacık boynumuza astığımız eski model tabancalarımız, güya gövdemizin gölgesi gibi duruyormuş. Taşıması zor olduğu için avcıları yavaşlatıyormuş… Peh!

Baloncuk tabancası demişken, bu isim size ciddiyetsiz gelebilir. Ama bizim damla yakalamada elimiz ayağımız olan bu tabancalar, kendisine sıktığımız her şeyi, görünmez bir baloncuğun içindeymişçesine merkezde tutarak, havada asılı halde durmasını sağlıyor. Böylece damlaları yere düşme tehlikesinden kurtarıyoruz.

İnanır mısınız bu tabancayı, topladığımız hayallerden bir tanesi sayesinde yaptık. Önceden bitki köklerinden yaptığımız çok yumuşak bir jel kullanıyorduk. Jel bozulunca damlalar da bozuluyor ve çürüyen jelin içinde kayboluyordu.

Birkaç günde çok sayıda sahte tabanca üretildi. Zaten sağanak altında göz gözü görmez bir havada koşuşturan biz ihtiyarlar için, ayaklarımıza dolanan sahte baloncuk mermiler durumu iyiden iyiye içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Bir de her yeni yaşla biraz daha uzayan ayaklarınız olunca…

Ülkenin en yaşlı cücesi olan (ve laf aramızda, ayakları kapıdan geçmediği için hep evinde durduğu söylenen) Ulu Ayak bu sabah bir açıklama yaptı. Yağmurun bu şiddette yağması durumunda, ülken genelinden seçilecek bir cüceler kurulu toplanacağını ve durum değerlendirmesi yapılacağını bildirdi.

İşte, yılın dört mevsiminde yansıma bir dünyanın tek gerçek canlısı olan biz cüceler için bu yağmur, yüzyıllardır süren düzenli hayatımıza sıkılmış bozuk bir limon etkisi yaptı. Ne tadımız kaldı ne tuzumuz. Yağmurlar gün geçtikçe şiddetleniyor. Ama damlaların kalitesi eskisi gibi değil. Dünyalı kardeşlerimiz neden bir anda her türlü hayalden bu kadar kolay vazgeçmeye başladı merak ediyorum doğrusu. Dünyanızın benim bulunduğum kısımdaki yansımasında her şey normal gibi görünüyor.

Her cücede olduğu gibi ben de huzursuzlaşınca, kışın geldiğini donan burnundan anlayan teyzeler gibi telaşla çorap örerim. Bu hafta üç çift bitirdim. Umarım ters dönmüş çileğe benzeyen minik evim tamamen örgü çorapla dolmadan olan biteni öğreniriz.

Üçüncü Bölüm

Çok fena! Çok fena!

Her yeri su basıyor. Evlerinden çıkamayan yaşlı cüceler için sel gelmesi tam bir felaket! Şeker pancarı yetiştirdiğimiz bahçeler mahvoldu. Yirmi gün sık aralıklarla yağan yağmur, iki gündür hiç kesilmeden devam ediyor. Yollar, evlerimizin arasındaki gizli toprak geçitler, her şey kullanılmaz hale geldi.

Neyse ki yağmur başladıktan ilk hafta sonra, ülkenin en uzak köşesinden temsilciler geldi de durum biraz aydınlığa kavuştu. Söylendiğine göre dünyada, en çok çocuğun olduğu yerlerde başlayıp hızla diğer yerlere yayıldığı söylenen bir savaş varmış. Küçük büyük demeden herkes, geleceğe dair planlarını, hayallerini bir kenara bırakıp, korkuyla evlerinde savaşın kendilerine gelmesini bekliyormuş. Toplu hayal kırıklıklarının ardından gökyüzüne bırakılan umutlar o kadar fazlaymış ki, bulut otobüsleri de bu kadar sık sefer attığı için kullanılmaz hale gelmiş ve gelen damlaları hiç bekletmeden göndermeye başlamış.

Ulu Ayak ve yeni temsilcilerden oluşan Cüceler Kurulu durumu enine boyuna tartıştılar. Durumumuzla dalga geçer gibi bir de isim koydular: “Umut Kıtlığı”  Kıtlık yaşayan biz değiliz ki! Aksine biz böyle giderse umut seli yüzünden boğulup öleceğiz. Kıtlık dünyada. Neyse ki aklıselim olan bir temsilci cüce çıkmış da isim aramak yerine, çözüm yolu aramanın daha öncelikli olduğunu söylemiş. Hararetli geçen tartışmalar sonunda, şimdiye kadar bizden saklanan bilgileri de paylaşmak zorunda kaldıkları bir çözüm sundular:

“Gücü yeten her cüce, nöbetleşe dünyaya gidip insanlara umut aşılayacak!”

Bu güne kadar duyulmuş görülmüş şey değil gerçek dünyaya gidebilmek! Bunu duyunca bir yaşıma daha girdim ama bu sefer ayaklarım uzamadı. Heyecandan içim kıpır kıpır. Ayaklarımın altının karıncalanmasına bakılırsa, biraz da korkuyorum.

Normal günde sabah güneşinden önce uyanır, öğlen 12 olunca yatağımıza çekilirdik. Meğerse tam öğle vakti sıfırlanan gölgeler yavaş yavaş uzamaya başlayınca, dünya ile aramızda bir kapı açılıp gün batımına kadar da kapanmazmış. Bu felakete kadar her gün ülkece 12 de uyutulduğumuz için bunu kazara dahi öğrenememişiz. Durumun “aciliyeti ve ciddiyeti” sağ olsun, bu önemli bilgi açıklandığında, ayna ülkemizde bir heyecan dalgası meydana geldi. Kurul kararı olarak artık, güneş doğumunda uyuyup tam öğlen vakti uyanacak ve dışarı çıkacağız. Dünyanın yansıması olan bir ülkede yaşadığımız için yağmur güneşi engellemiyor. Tek yapmamız gereken, selin ulaşmadığı bir gölge bulup içine zıplamakmış.

Her cüce, kendisine verilen görevi güneş batmadan yerine getirip, yine aynı gölgeden geçerek buraya dönmek zorundaymış. Dünyaya ait olmadığımız için orada insanlar bizi göremeyecek. Ama eğer güneş batmadan geri dönmeyi başaramazsak, sonsuza kadar görünmez olarak dünyada kalacakmışız. Hem de, oranın hiçbir yiyeceğine dokunamadan… Tam bir hayalet olarak kıyamete kadar insanların dünyasında hapis olacakmışız.

Hepimizin içi, dolu mideyle zıplıyormuşuz gibi boğazımıza tırmanan sıcak bir ağırlıkla eziliyor. Evlerimizde endişe ve sessizlik hâkim. Ama ülkemizi ve dolaylı olarak da dünyayı kurtaracağımız için gururluyuz. Şimdi hepimiz için uyumak bir devlet meselesi haline geldi. Tam öğle vaktinde uyanmak için yataklarımıza girdik.

Dördüncü Bölüm

Sağanak hala devam ediyor. On dakikadır dışarıdayız. Görevli cüceler bize yapmamız gerekenleri tekrar hatırlattılar. Ellerimizde dut yapraklarına yazılmış görev listeleri var. Benim bu günkü görevim uyuyan insanların kulaklarına her şeyin güzel olacağını fısıldamak. Böylece rüyalarında güzel günler geleceğini gören insanlar, biraz olsun umutlanacak ve hayallerinden vazgeçmeyi erteleyecekler.

Yanımdaki gence görevini sordum. Zavallı çocuk, insanları batıl inançların gerçek olduğuna inandırmaya çalışacakmış. Hayli zor bir görev. Nasıl yapacağını sorduğumda, elindeki dut yaprağına uzun uzun baktıktan sonra bana dönerek açıkladı: “Güneş tutulurken bulutların güneşi kapatması, zor günlerin yakında geçeceğinin işaretidir inancını,  gördüğüm her insana fısıldamalıyım. Sonra da arkadaşlarımla birlikte, ikindi vaktinde tutulacak olan güneşin önüne bulut yığmaya çalışacağım. Diğer görevim de “hapşırmak gerçeği gösterir” inancı. İyimser cümlelerin ardından, konuşanların genzini gıdıklayıp hapşırtacağım. Böylece dinleyenler de, konuşanlar da geleceğin mutluluk getireceğine inanacaklar.” Söyleyecekleri biten genç cüce başını tekrar yere eğip düşüncelere daldı.

Arkamdaki kırmızı yelekli cüce teyze, gönüllü olarak görev alanlardan biriymiş. Görevlileri beklerken ona neden gönüllü olduğunu sordum. Çünkü 1200 küsur yaşındaki bir cüce için hareket etmek hiç de kolay değildir. Bana, güzel hayalleri olan insanlardan birini gözüne kestireceğini ve akşama kadar ona, sahip olduğu nesnelerin uğurlu olduğunu fısıldayacağını söyledi. “Tam da kadına verilecek bir görev!” diyerek keyifli keyifli güldü.

Falcılarla, şans oyunu oynayanlarla ve totemcilerle ilgilenmek zorunda olan cüce arkadaşlar da var. Herkes onların görevi ile dalga geçiyor. Duyduğumuza göre, özel olarak seçilen bir cüce grubu, çocuklara mutlu sonla biten yeni masallar yazmak ve bunları annelerinin kulağına fısıldamakla görevlendirilmiş. Savaşın tüm zorluğunu, o hassas yürekleri ile hisseden çocuklar için umudunu yitirmek, ne yazık ki doğal bir süreç haline gelmiş. Bu yüzden de eğitimli cüceler, güneşin son dakikasına kadar görevini yapmak, gerekiyorsa bu görevde kendilerini feda etmekle sorumlularmış. Neyse ki işi en kolay olan benim.

Hepimizin gerginliği yüzlerimizden okunsa da, birbirimize gülümsüyor ve görevi için iyi dileklerde bulunuyoruz. Benim sıram gelmek üzere. Önümdeki cüce arkadaş, toprağa değdiği yerden yeni yeni görünmeye başlayan bir ağaç gölgesine zıpladı ve gözden kayboldu. Ben ise hemen yanındaki diğer ağacın gölgesine zıplayarak dünyaya geçtim.

İlk anda fark edemedim. Her şey görünürde, yıllardır içinde yaşadığım dünyayla aynı geldi. Ama sonra esen rüzgârın serinliğini hissettim. Balkonlara konan çiçeklerin ve pazarlardaki meyvelerin konusunu alıyordum. Benim için sadece görüntüden ibaret olan dünya, her detayıyla beni kendine çekmeye başladı. İnsan, hayvan ve diğer cansız şeylerin sesleri havayı o kadar doldurmuş ki, yıllardır sadece komşularımın sesinden başka ses duymamış zavallı koca kulaklarım, tonlarca ağırlık altında eziliyor gibi hissettim. Dikkatimi toplamalıydım. En yakındaki eve doğru yürüdüm. İnsanlar üstüme üstüme gelirken, bana çarpacaklar diye korkup kenara çekiliyordum. Gözlerini bana dikmiş gibi gelen uzun boylu erkekler, elbisesi kenarlara savrulan kadınlar, sağına soluna bakmadan koşuşturan çocuklar, kısacası insanlar her yerdeydi! Bir kuytu köşe bulup, kalp atışlarımın sakinleşmesini beklemeliydim. İçinde yaşadığım ülke ne kadar tüm dünyayı yansıtıyor olsa da, görüntüden ibaret bir aynadan başka bir şey değildi. Oysa şimdi… Dokular, kokular, sesler… Dünyanın yıllarca habersiz yaşadığımız büyük kısmını bunlar oluşturuyordu. Hayranlıkla gözlerimi kapatıp etrafı dinledim. Tüm bu olan biten, düşüncelerimi sihir gibi etkisi altına almıştı. Benim yaşadığım dünya ile burası arasında, beynimde hızla gidip gelen karşılaştırmalar, etrafın yoğunluğuna iyice kapılmama sebep oluyor ve beni sarhoş gibi olduğum yerde amaçsızca bekletiyordu. Kendime gelmeliydim. Yapmam gereken bir görev vardı. Telaşla çevreme bakındım. Diğer cücelerin durumu da benden farklı değildi. Hepsi mest olmuş bir halde geziniyor, kocaman ayakları ile birbirine takılıp düştüklerini bile fark edemiyorlardı. Hemen en yakınımdakinin kolundan tutup sarstım. Ne dediğimi anlaması uzun sürmedi. Asıl görevlerimizden önce, çevremizdeki diğer cüce arkadaşlara geliş amacımızı hatırlatmalıydık. Dünyanın cazibesine kapılıp zamanı boşa geçirmemek için herkes en yakınındaki cüceye, zincirleme görev hatırlatması yaptı. Böylece her cüce işine koyuldu.

Ben de en yakın eve girip uyuyan birisi var mı diye kontrol ettim. Maalesef ev boştu. Yorgunluktan sırt sırta yaslanmış ve öylece oldukları yere yığıla kalmış gibi görünen bir düzine evi de aynı hızla kontrol ettim. Gündüz uyuyan birini bulmak, düşündüğüm kadar kolay olmayacağa benziyordu. Bir cadde boyunca girdiğim tüm evlerde insanlar uyanık, günlük işlerini yapıyor; televizyonlarda ve gazetelerde savaşın yakında buraya da geleceğini söyleyen haberleri tırnaklarını ısırarak izliyorlardı. Her yerden insanların kıtlık ve salgın hastalıklar ile mücadele etmek zorunda kalacağı, buna hazırlıklı olmaları gerektiği uyarıları yapılıyordu.

Gölgesine zıplayıp geri döneceğim ağaçtan çok uzaklaşmadan ev ev geziyordum. Nihayet birkaç sokak ileride, küçük evin bahçesindeki telaşlı konuşmalara aldırmadan uyuyan birini buldum. Hemen kulağına eğildim ve yüz yıllarca dünyada olan bitenleri gözümün önüne getirerek, aklıma gelen tüm güzel ihtimalleri sayıp döktüm. Umarım rüyasında, söylediğim her şeyin gerçek olduğunu görmüştür. Hava kararmadan geri dönmeliydim. Gün boyu uyuyor bulabildiğim tek insana veda etmek gibi garip bir isteğe kapıldım. Başucundan ayrılırken, saçlarını okşayıp son kez kulağına fısıldadım: Tatlı rüyalar…

Beşinci Bölüm

Savaş iki yıl sürdü.

Dünya çok kayıp verdi. Biz cüceler de çok kayıp verdik. Bazı arkadaşlarımız orada gördüğü güzelliklere kapılıp zamanında geri dönmeyi unutarak sonsuza kadar dünyada kaldı. Çünkü bir gölge kapısı sadece bir kez kullanılabiliyor. Güneşin batması ile bir günlük zaman katmanı, açılmamak üzere dünyanın üstüne kapanıyor.

İki yıl boyunca her gün, kendi ülkemizin hiçbir işine bakmadan dünyaya gidip geldik. Gördük ki insanlar, zor zamanlarda ihtimallere daha sıkı sarılıyor. Bir varlık mücadelesi olan “umudun peşinden koşma” özellikleri sayesinde, savaşın en kızgın zamanlarında bile insanlar, yeni hayaller kurmayı başardılar. Benim gibi gençlik çağlarını artık geride bırakan cüceler için gençleştirici, heyecan ve hüznün birbirine karıştığı unutulmaz bir deneyimdi. Önceden, vazgeçilen hayallerin en güzelini yakalamak, beni en mutlu eden işti. Ama şimdi, sahibi tarafından terk edilen her hayal damlası içimi sızlatıyor.

Genç cüceler, dünyanın zorluklarını gördükleri için, şimdilerde şeker pancarı tarlalarında çalışmaya can atıyorlar. İhtiyarlar ise, iki sene kesintisiz yağan yağmurun açtığı tahribatı nasıl düzeltebilecekleri hakkında, birbirlerinin sakallarını çeke çeke tartışıyorlar. Ulu Ayak’ın emri ile gökyüzü aynası, yakın zamanda başka bir gezegene taşınacak. Savaş bitene kadar zorlukla hayatta kalmayı başaran insan neslinin, ileride nasıl bir dünya kuracağını merak ediyorum. Bunu asla göremeyeceğimi biliyorum ama umarım insan kardeşlerim, en zor zamanda sıkı sıkı tutunduğu hayallerini, daha rahat zamanlar geldiğinde kolayca bırakmaz.

Bugün tüm cüceler, şimdiye kadar biriktirdikleri damla koleksiyonlarını dünyaya geri götürecekleri son bir sefer yapacak. Yıkık dökük şehirlerin tekrar inşa edilmesi gibi, en güzel, en değerli hayalleri insan kardeşlerimize iade edeceğiz ve geleceği tekrar kurmaları için onlara umutlarını geri vereceğiz.

Şimdi ayna ülkesinde herkes yorgun, uzun ayaklarını sürüye sürüye yataklarına doğru yürüyor. Bu yansıma ülkemizin son uykusu olacak. Ben de sizlere veda edip çorap şeklindeki yatağımda son rüyamı göreceğim.

 

Devamı [...]
Öykü

FAHRİ AYHAN-SES

SES

Fahri Ayhan

Fincanın dibindeki kahvenin telvesini fark ettiğinde gece demini almıştı. O anda fal bakan kadınlar aklına gelse de üzerinde durmadı. Etrafına baktı: Ucu kaybolmuş kalemler, etrafa dağılmış kâğıtlar, defterler…  Gece, yılkı atlar gibi başını almış gitmiş olsa da gözleri fal taşı gibi açıktı hala. Kasılan vücudunu biraz olsun dinlendirmek istedi bir süre. Hafifçe gerindi. Uzun zamandır düşündüğü öyküsüne bir türlü başlayamıyordu. Zihnini toplayıp son bir hamleyle kaleme davrandı yine. Bir satır kadar yazdıktan sonra durdu. Olmuyor olmuyordu. Kitaplığında okunmadık eser sayısı epeyce azalmıştı. Fakat son zamanlarda zihni dağınıklığını bir türlü yenemiyordu. Son bir haftadır -bilinçli bir şekilde toplamayıp- etrafa savurduğu kâğıtlara göz gezdirdi tekrar. Bazılarında bir cümle, bazılarında ise tek bir kelime yazılıydı. En uzunu bir paragrafı geçmiyordu. Elindeki son kâğıdı da hırsla buruşturup balkon kapısının önüne attı. Zihnini meşgul eden soru şuydu:

Gönül heybesine yeni öyküler düşecek miydi?

 İşin gücün hep bu zaten! Dönüp dönüp içine yönelirsin. Sen içine yöneldikçe dışın refah mı bulacak sanıyorsun? Beni rahatsız etmekten başka neyi bilirsin ki? Ha tamam! Mevlana’nın sözüne sığınacaksın yine: Bir ben var benden içeruuuu... Haydi, haydi durma hep içeri o zaman. Millet köşeyi döndü, paraya para demiyor. Bizimki Afrika kıtasında kuyudan su çekercesine sürekli içine(içime) ipini sarkıtıp duruyor. Neyi arıyorsa? İçsel bir yolculukmuş, peh! Sen sus, konuşma sırası bende! Son bir aydır öykü bile yazamıyorsun. Haline bak, eşin bile yüzüne bakmıyor.

Neymiş efendim?

Kitabî yaşamakmış; yok kitaplardan bir dünya kurmakmış…

Yerim senin çokbilmiş havalarını!

Öykülerle dolu defterleri masada öylece duruyordu. Yıllar önce yazdığı eserleri okuyuculardan övgüler alsa da oralı olmuyordu. Üç öykü dosyasını basan yayınevinden cevap bekliyordu uzun zamandır. Ne olduysa son dosyadan sonra olmuştu. Yazamıyordu bir türlü. Kendini sütü kesilen bir anne gibi hissediyordu. Bakışları bulanmaya başlamıştı. Sokak lambalarının loş ışığında bekleşen sahipsiz köpeklerin havlamasıyla kendine geldi. Uykusunun ağırlaştığını o sıra fark etti. Gelen kapı tıkırtılarıyla arkasına baktı: eşiyle göz göze gelmek istemedi nedense. Aynı çatı altında farklı dünyalarda yaşıyorlardı sanki. “Uyumayacak mısın bu gece? Dedi kısık sesle. Bir süre durdu. Cevap alamayınca odasına çekildi tekrar.

Balkonda unutulmuş gömlek rüzgâra kapılmıştı. İçinden almak gelmiyordu. Rüzgârın ıslık sesi kulağında çınlasa da umursamıyordu. Kapılar, pencereler hızlıca açılıp kapanmaya başladı. Akşamdan beri karalayıp attığı kâğıtlar mutfağın içinde havalanmaya başladı. Sokak köpekleri bulundukları duvarın dibine sindiler iyice. Duvardaki saat gecenin akışına ayak uyduramıyordu adeta. Gece bitmek bilmiyordu.

Karanlığın tik tak sesleri içine işlemeye devam ediyordu.

 Kardeşim vazgeç artık bu sevdadan diyoruz, dinleyen kim? Kadıncağızın halini görüyorsun, her şeyi ona yüklemişsin. Çık dışarıya da bir bak etrafına. Kahvehanelere, dükkânlara, parklara… Herkes keyfinde, işinde gücünde...  Senin başka işin gücün yok mu ya? Okuyacağım, yazacağım diye hayattan kopmuşsun. Böyle yapınca tokmakla beni eziyorsun durmadan. Farkında mısın sahi?   Kötü emellerine alet etmek için benimle uğraşmaktan vazgeçsen... Dağıt kafanı, keyfine bak da azıcık nefes alıyım. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş efendi. Bu çarkta sana ekmek mi kalmış zannediyorsun? Ne, ne dedin?  Sen sus be!  Kimi nerden kovacaksın? Sustuğumu gördüğün gün senin ölümün olacak, unutma! Tek kurtuluşun benimle barışık yaşamandır; fakat bunu anlayacak izan var mı sende? Ben gördüğümü söylüyorum arkadaş. Şu gariban karını bile boşarsın da benden vazgeçemezsin.

 Boş gözlerle duvarlara, kitaplara bakma öyle. Ben uyumam, susmam, acıkmam… Hele şu aval aval etrafına baktığın demlerde çenem bir açılır, pir açılır ki Sorma! Beni mi arıyorsun? Boşuna yorulma! Şu kütük gibi kitapların ufak harfli dipnotlarında ne işim var?  Hah şöyle! Bak, nihavent makamında hafif ezgi ne de güzel gidiyor. Belki sanatçının kadife sesinde beni bulursun.

Ha ne dersin?

Aramaaaaa, aramaaaa, aramaaaaa..   Sahi bu şarkıyı kim söylüyordu?

Efendi, efendi! Kafayı vurup yattığın an bende rahat edeceğim de…  Kime diyorum?

Gün boyunca uykusuz gezindi durdu. Dün geceki yaşadıklarının etkisindeydi hala. Nasıl olur da düşündüğü öyküsünü yazamıyordu. Ertesi gece kaldığı yerden devam etmek istiyordu. Gecenin ipiltisine kapılıp gitmişti yine. Bilgisayarına bir mail düştüğünü görünce heyecanla açmaya koyuldu. Dosyasını gönderdiği yayınevinden:

“Dosyanız geldi. Eseriniz iyi; fakat gelecek yıla kadar yayın kataloğumuz dolu… Hem öykü kitapları artık çok satmıyor.”

Bilgisayarını kapattı. Elindeki kalem ile önündeki kâğıda baktı. Masasındaki dergi yığınlarına göz gezdirirken çoğunda isminin olması onu hoşnut etmiyordu artık. Etrafında yarım bırakılmış öykü müsveddelerini toplamaya başladı hızlıca. Üzüntülü ve öfkeliydi. Elindeki kâğıtları balkonda tutuşmaya başladığında yüzü alazlanan ateşe dönüktü hâlâ.   

Gece boyunca düşünüp durdu. Ona muhalif olan şartlara teslim olup bu işten elini eteğini çekecek miydi?

Beni dinlemedin. Dinlemeye de niyetin yok anlaşılan. Sana dostum demek bile gelmiyor içimden. Yayınevinden gelen cevabı karına bile anlatamıyorsun. Puslu bir dünyada yol almaya çalışmanın anlamı ne? Hep senle beraberiz diye dil döküyorum. Ne dedin duyamadım? Bir gün olsun takdir edici bir sözüm mü yok? Haklısın belki de. Kendime acımaktan sana kızmaya mecalim kalmadı. Soruyorum sana: onca öyküler yazıldı, romanlar tahlil edildi, makaleler, şiirler yazıldı. Memleket burcunda ne değişti?  Daha dün tüpçü Sadi karısını baltayla biçmedi mi. Zararsız insanlara atılan iftiralara kim karşı koyabildi? Onca kötülüğün, kısa yoldan malı götürmelerin önü kesildi mi? Yazılan onlarca öykünün kime ne faydası oldu? Dikkat ettiysen hep soruyorum. Sorularımın sonundaki çengelleri görmekten okuyucu bıktı da sen anlamaya yanaşmadın hiç. Sana kızdıkça kabuğuna çekilen kaplumbağa gibi hayata küsüyorum. Bütün paranı dergiye kitaba yatırıyorsun. Millet piknikte, gezmelerde…  Ben ise içine hapsolduğum dar dünyanda nefesiz kalıyorum. Zavallı karın sana daha ne kadar katlanacak? Neyse neyse! Kaderimse çekiyorum fazlasıyla.

***

 Eşinin seslenmesiyle kendine geldi tekrar.

“Şahin kiminle konuşuyorsun bu saatte? Bende evde biri var diye merak ettim. Artık geceleri sana kahve yapmayacağım ona göre…”

 “Hanım…” dedi gerisini getiremedi.

Eşi içeriye geçerken o tekrar kâğıdına döndü.

Gecelerini ona zehir eden ses tekrar duyulmaya başladı.

Ben sana demiştim, bak eşin bile

Malum ses tanıdık cümlelerine tekrar başlayacakken Şahin ayaklandı.

Kapıları pencereleri sonuna kadar açıp avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.

Yeter yeter! Defooooool diyorum sana. Çık içimden, çık hikâyemden… Çık çık çık…

Şahin’inin bağırışıyla ses birden kesildi.

Aylardır ilk defa rahatlamıştı.

Kalemi pervaz vurup kanatlandıkça o da zevkle yazmaya başlamıştı.

Yazdı, yazdı, yazdı.

 Beş sayfa tutan öyküsünü bitirmenin hazzını yaşıyordu.

 

 

Devamı [...]
Öykü

RIFAT KIRCI-ORMAN

ORMAN

Rıfat Kırcı

 

Sırtımda çantamla yokuş yukarı evime doğru yürürken, çığlık sesleri duydum. Sanırım bir kadından geliyordu. Gecenin yarısı, ne diye bağırdığını anlamaya çalıştım. Ancak nafile, çığlıktan öte bir krizdi sanki. Duyduğum harfleri birleştirip anlamlı sözcükler haline getiremedim. Her ihtimale karşı sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştım. Belki de birilerine yardım etmem gerekir. Neyse ki kırmızı mavi ışıklarıyla iki polis aracı hızla yanımdan geçip gitti. Onunla ilgilenecek birileri var. Böylece fikrimden vazgeçtim. Çünkü uzun bir yolculuk yapmıştım. Son uyandığımdan bu yana güneş iki kez batmış sadece bir defa doğmuştu. Uykusuzdum. Tek yüküm sırtımdaki çantamdı belki ama ağırdı. İçinde salça kavanozu hatta reçel bile var. Annem sağ olsun. Çok net hatırlıyorum. Annem bir defasında bana “Yokluğunu derinden hissediyorum.” demişti. Sarhoş olsa da samimiydi. Onu iyi tanırım. Kalkıp gelmem gerekiyordu bu şehre. Onu geride bırakıp kendi hayatımla ilgili aldığım kararları uygulamam gerekiyordu. Yavru büyüyünce yuvayı terk eder. Sevdiğim insanla ilgili hayaller kurarken büyümüş çocuğumun bir gün çekip gideceğini kurgularım hep. Annemin yerinde olduğumu, onun özlemlerini yaşayacağımı düşünürüm. Bu gerçekten tatmin eder beni. “Yalnız değilsin anne, ben de aynı durumdayım” Daha kötü durumda mıyım? Bir kıza âşık oldum. Kendi kendine büyüdü içimde; sığamaz, açılan çatlaklardan taşar oldu. Bana olan güvensizliği her zaman aramızda hendekler kazdı. Duvarlar ördü demiyorum. Bu hem klişe hem de duvara çarparak ölme ihtimalin çukura düşerek ölme ihtimalinden daha düşük.

Kaç canım var benim. Son kalan canımla sırtımda annemin hazırladığı yükle, çığlıklı sokaklardan geçerek yatağıma ulaşmaya çalışıyorum. Bacaklarımın titrediğini hissediyorum. Attığım her adımda evimin benden iki adım kaçması sinirlerimi bozmaya başladı artık. Evim ne zamandan beri sevgilim oldu. Dirayetliydim. O kapıdan içeri girecek üzerimdeki her şeyi sırtımdan çıkarıp atacak ve yorganımın altına girip saatlerce başımı yastıktan kaldırmayacaktım. Sadece eve gidene kadar biraz daha enerji ve temiz hava istiyordum. Yüz yıl önce bu semt nasıl bir yerdi acaba?

Kısa süre gözlerimi kapatıp, derin bir nefes aldım. Burnuma nemli toprak kokusu ilişti. Bir dakika. Yaşadığım kentte toprak yok ki benim. Gözlerimi açınca fark ettim önüme bir orman uzandığını. Çam ormanı. Yerde kurumuş milyonlarca kahverengi iğne yaprak var. Aralarından eğrelti otları çıkmış. Makilik çalılar. Kuvvetli hissediyorum. Ormanın içine daldım. Uğulduyordu. Bakışlarımla selam verdim ormana. Zemin yumuşaktı. Yürürken oldukça rahattı ayaklarım. Yıllardır giyilmekten aşınmış ayakkabılarımı çıkardım. Serindi tamam ama ben üşümüyordum. Her yerimle temas etmek istiyordum ormana. Dakikalarca koşturdum. Artık ormanın ne başı var ne sonu. Neresinde olursam olayım tam ortasındayım. Karşımda Funda’yı buldum birden. Kısa siyah saçlarıyla kâkülünün altından bana bakıyordu. Yuvarlak yüz hatları olsa da çenesi sivriydi, en çok orayı severdim. Görüşmüyordu benimle bir süredir. Konuşacak o kadar şey içimde kalmış ki. Önemi yoktu. Sarıldık. Hatta öptü beni. “Burada yaşasak mutlu olur muyduk?” dedi. “Hayır, sen sıkılıp gitmek isterdin” demek aklıma gelmedi.

Yürümeye başladık. Elini tuttum. Ne kadar sıcak! Onu hala sevdiğimi unutmuşum. Unutmak, demek böyle bir şeymiş. Bu sokak lambaları ne arıyor ormanın içinde. “Yolumuzu aydınlatıyor” dedi. Bir dakika. Bunu ben sana değil, kendime sormuştum. Yine de romantikti. Gerçekten öyleydi. Sırtımdaki çantayı çıkardı. Funda “Ağırmış” dedi. Annemin yaptığı reçelleri çıkardı. “Aslında şeftali, reçel yapmak için büyük bir meyve. Annen bunları doğramamış” dedi. Başparmağıyla orta parmağını birleştirip kavanoza daldırdı. Sonra yaladı. Aynı hareketi yine yaptı. Reçelin bir kısmı çenesine damladı. O muhteşem çeneye. Emmek istedim. “Git” dedim. “Seni görmek istemiyorum.” Yalan söylüyordum. Funda bana iyice yanaştı. Parmaklarını yaladığı elini ağzıma soktu. Çenemden tutup kendisine çekti. Gözlerimin en derinine baktı “Hikâyeni anlattın mı herkese kendi pencerenden? Bana yaşattığını yaşamadın.” dedi. Cevap vermedim değil, veremedim.

İletişimi, duyduğumuz çığlık sesleri bozdu. Sese doğru gittik. Yerde bir kadın cesedi ve polislerle laflayan yarı çıplak bir adam vardı. Böyle olacağını nereden biliyordum? Bu insanları nereden biliyordum? Ne yapabileceğimi kestirmeye, olayı anlamaya çalıştım. Bu sırada cesedin başındaki kadınla ilgilenen Funda’yı fark ettiler. Üzerine yürüdüler kızın. Önlerine geçtim saldırdılar. Yarı çıplak adam bana benziyordu. Gözleri, dudakları, burnu… Aynaya bakıyor gibiydim. Funda, annemin reçel kavanozlarını teker teker fırlattı. Biri, yarı çıplak bana benzeyen adamın başına isabet etti. Adam bayıldı. Diğerleriyse kaçtı. Funda’nın yanına koştum hemen. Ölünün yüzündeki kanı sildik. Funda kendi cesedine bakıp ağladı.

Devamı [...]
Öykü

GÖKHAN ERDOĞAN-BİR İKİ ÜÇ BEŞ YEDİ ON

BİR İKİ ÜÇ BEŞ YEDİ ON

Gökhan Erdoğan

Yorgun tekerlekler kaldırım taşlarının üzerinde gıcırdayarak ilerliyor. Bu ufak bir tatlı arabası, içinde sadece halka tatlılar var. Eski bir tepsinin içerisine koyulmuş arabanın içinde yolculuk ediyor. Arabamız,  tekerleklerin jantları da dâhil olmak üzere, demir yerleri beyaza boyanmış klasik bir tatlı arabası. Arabanın tekerleklerinin gıcırdayarak ilerlemesini sağlayan kişi ise saçları olabildiğince dökülmüş, kalanlar ise oldukça beyazlamış, dar yüzüne kıyasla büyük bir burnu olan zayıf, sakalları uzamayı yıllar önce bırakmış altmışlarında bir tatlıcı. Güneş sokağı acımasızca kavuruyor ama o dolaşmak zorunda çünkü evini geçindirmesi lazım. Yıllar önce çocuklarının hepsi ölmüş ve eşiyle beraber eski bir gecekonduda yaşıyorlar. Onlara para gerek, en azından karınlarının doyması gerek. "Açlık" diyor içinden tatlıcı "Açlık bu güneşten daha çok yakıyor insanı." Bir an durup alnındaki terleri siliyor ve devam ediyor yoluna. "Tatlıcııııı" diye bağırıyor ama annelerinin elinden tutmuş çocuklar dışında kimse umursamıyor. Bazı çocuklar onu görünce hemen annelerini dürtüyorlar "Anne tatlı alalıııım." diyorlar, bazen çocuklar annelerini ikna etmeyi başarıyorlar ve yaklaşıyorlar arabaya annelerinden bir adım önde olacak şekilde, heyecanla "Amca tatlı verebilir misin?" diyorlar amcaları onlara yumuşak bir ifadeyle "Tabii ki veririm." diyor, çocuk sevinçle tatlıyı alıyor bir tane de anneye, sonra tatlıcı parayı alıyor ve herkes mutlu. Ama bazen tatlı alamayan anneleri görüyor tatlıcı üzülüyor “Keşke” diyor “Keşke hepsini dağıtabilseydim bu tatlıların.” kendisine kızıyor "Başka iş bulamadın mı be adam."

Tekerlekler gıcırdıyor, tatlıcı yoluna devam ediyor. Bir sokak başı görüyor tatlıcı, ana yolun hemen yanında gölge bir sokak başı. Orada duruyor, içinden "Biraz burada satalım." derken bir yandan elindeki, terini silmekten yıpranmış peçeteye bir daha terini siliyor ve biraz uzaktaki çöpe ağır adımlarla gidip atıp geliyor. Bir daha bağırıyor sonra "Tatlıcııııı" ne zaman bu şekilde bağırsa sokakta, çocuklarını hatırlıyor: Henüz otuzlarında uzun siyah saçları, tıraşlı yüzü, o zamanlar tatlı satarken giydiği beyaz gömleği, siyah bol pantolonu, beline taktığı mavi önlüğü ile hastanede heyecanla bekliyor. Uzun zamandır hamile olan güzeller güzeli eşi, tam tatlıya çıkacakken bir çığlık atıyor evden, o zaman anlıyor vaktin geldiğini hızla komşusuna koşuyor arabasıyla onları hastaneye götürmesini rica ediyor aceleyle arabaya atlayıp hastaneye varıyorlar. Erkek bir çocuk doğuyor, mutluluk egemen oluyor, ev neşeleniyor, yıllar geçiyor, bir çocuk daha oluyor oda erkek, ikisi de lise çağlarında beraber okula giderken araba çarpmasıyla ölüyorlar. Yıllardır süregelen dram başlıyor, bir daha çocuk olmuyor, adam her gün tatlıya çıkıyor, kadın delirmenin eşiğinde ev ve civarından uzağa gitmiyor.

İşte bunları anımsıyor tatlıcı ne zaman sokakta bağırsa. Bir grup genç geliyor çocuklarının öldüğü yaşlarda, bir tanesi "Amca bize dört tatlı verir misin?" deyip elini cebine atıyor, tatlıcı tatlıyı veriyor, gençler de tatlıcıya dört lira. Tatlıcı "Aman çocuklar" diyor "Arabalara dikkat edin." gençler neden durduk yere böyle bir uyarıda bulunulduğunu anlamayarak garipseyen bakışlarla birbirlerine bakıp uzaklaşıyorlar. Onlar giderken tatlıcı arkalarından izliyor.

Saatler geçiyor o sokakta, tatlıcı kaldırımın kenarına çökmüş oturuyor. Pek kazanç olmadı bugün önlüğündeki bozuk paraları çıkartıp sayıyor "Bir, İki, Üç, Beş, Yedi, On." güneş yavaş yavaş etkisini azaltınca kalkıp geldiği yoldan geri evine doğru ilerletmeye başlıyor arabayı. İçinden de yine sayıyor "Bir, İki, Üç, Beş, Yedi, On."

Güneş batmadan eve dönmesi lazım, eşini daha fazla yalnız bırakmak istemiyor ama bugün elinde çok tatlı kaldı, üç beş kuruşla eve dönmeye de utanıyor, boynunu eğip, belki birileri gelir umuduyla sürmeye devam ediyor. Ama kimse gelmiyor. Evinin sokağına yakın bir yerde bir grup çocuk görüyor, onlara sesleniyor "Çocuklar gelin tatlı alın." çocuklardan birisi "Ama bizim paramız yok." diyor adam gülümsüyor, "Olsun gelin hepsi sizin." çocuklar koşuyorlar ve adam tüm tatlıları bir poşete koyup çocuklara veriyor, verdikten sonra güneşi arkasına alıp evine doğru yürümeye devam ediyor, yürürken yine tekrarlıyor "Bir, İki, Üç, Beş, Yedi, On."

Devamı [...]
Öykü

GAMZE KOÇ-HIRSIZ

HIRSIZ

Gamze Koç

 

Düşmüş. Nasıl olsa gözümün önünde, oynasın varsın dışarda diye ses etmemiştim. Topun peşinde, bisikletin üstünde, su savaşı yapmak için çeşmenin başında, oynuyoruz annecim diye diye sabahtan akşama kadar dışardan eve girmek istemedi. Akşam yatağa girmeden tertemiz yatması için banyoya soktum. Daha, adam eli gibi kaba olmayan o minik parmakları hemencecik kayboldu sabun köpükleri arasında. O, bütün günün özetini bana anlatmaya çalışırken bir yandan onu dinliyor bir yandan da çamaşır çitiler gibi keseyle ovmaya uğraşıyorum belini bıkınını. Elini, yüzünü, kararmış diz kapaklarını eski ten rengine döndürebilecekmişim gibi ha bire ovalayıp duruyorum. O, hiç susmadan konuşuyor. Yok, Asaf çok bebek gibi davranıyormuş, hâlbuki kaydıraktan azcık ama çok azcık düşmüş, hemen ağlanır mıymış? Onur beğenmedi diye dondurmayı yemeyip yere atmışmış, ne kadar da ayıpmış. Dahası da varmış. Bir görseymişim, artık iki tekerlekli bisikletini çok hızlı sürebiliyormuş. Banyoda ses yankı yapınca en ufak sesi bile koca orduya bedeldi sanki sanırsın koca adam. Bir de yer yer efelenmesi yok mu? Anlatmıyor, yaşıyor sanki mübarek evlat. Eliyle koluyla bir tavırlar, bir kaş çatmalar... O konuştukça ben kâh gülerek dinliyorum kâh ovmaya çalışıyorum dirseklerini. Bazen aklıma kundaktaki pembe beyaz yüzü geliyor. Dediklerinden çok, o büyümüş de küçülmüş hâline gülüyorum. Sonra bacaklarındaki ceviz büyüklüğündeki karaltıları, bembeyaz mama önlüklerinin üzerindeki lekeleri çıkarmaya çalışır gibi yok etmeye çabalıyorum.

Bebekliği geliyor aklıma… Lüle lüle, sapsarı saçları… “Başımı sabunlama anneeeee!” demesiyle daldığım tatlı rüyadan uyanmam bir oluyor. Tamam, annecim sabun mabun yok, diyorum; çaktırmadan elime rendelenmiş sabunlardan bi çimdik alarak. Her zamanki gibi sona yaklaşınca vay gözüm yandı, su sıcaktı diye feryadına bir de “Anne oraya dokunma çok acıyo”yu ekledi. Bi baktım, fena olmuş baldırı. Sağ bacağının üst tarafına bere çökmüş. Kendisine biraz büyük gelse de giymekte ısrar ettiği yanları çizgili, üzerinde 01 yazılı formasının şortu dizlerine kadar gelince görememişim herhalde morarmayı. Ah dedim, yine çok hızlı gittin değil mi? O kadar hızlı gitme be oğlum. Al işte, bisikletten düştün değil mi yine. “Yok” diyecek gibi oldu, vazgeçti. Büzdü dudağını. Demin onca suyla oynayan beni sırılsıklam ederken kıkırdayan velet gitmiş, yerine masum yavru bir kedi geldi sanki. Gitmedim daha fazla üstüne. Sustuk. Sadece su sesi kaldı aramızda. “Çıkalım artık, temiz oldum işte.” demesiyle maşrapadaki son suyu da boca ettim başından aşağı, çıktık. Temiz olunca da bir güzel kokuyor ki köftehor. Evladım diye demiyorum ama yüzü gözü de açılınca ay parçası gibi geliyor sanki gözüme. Hele de belime anca gelen boyuyla bir sevimli ki kız kızabilirsen.

Sarıp sarmaladım havluya çabucak, aldım bunu kucağıma. Dur dedim üzülme sen, döne döne öperim ben şimdi acıyan yeri, hemen geçiverir. “Öp bakalım, geçecek mi?” dedi bilmiş bilmiş. Önce bir gıdıkladım, arkasından öpüverdim ve hemen geri çekildim. “Şimdi nasıl, ağrıdan ne haber?” der gibi göz kırptım. Bak, anne öpücüğü iyi gelir, hem ağrını da keser. “Pamaseterol gibi mi yani?” dedi. Başımı salladım gülümseyerek. Elini başına koyup “Şimdi anladıııım, o yüzden nerem acısa sen hemen öpeyim diyorsun ama geçmedi hâlâ anne.” dedi muzır muzır bakarak. Sen misin oyunu başlatan. Ben de “Bana baaaak!” dedim acıyan bacağına doğru parmağımı sallayarak. Sesimin tonundan, önce bir korktu, sonra ne olacağını anlamak için uzandığı yerden doğrulup bacağının üstüne doğru eğildi. Fal taşı gibi gözlerini açarak ne olacak acaba der gibi bakmaya başladı bana. Sözüme, usturubumu bozmadan devam ettim. “Bana bak, seni bir öpsem ikinin hatırı kalır. İki öpsem üçün boynu bükük.” deyince bir gülme patlattı. Kızacağımı sanırken böyle şen şakrak bacağını öpüşüm, baktım çok hoşuna gitti;  ben de üstünü giydirirken devam ettim sesli sesli öpmeye. Seni üç öpsem dört bana kızar, beş öpsem altı canımı sıkar, yedi öpsem sekiz kulağımı çeker, dokuz öpsem on gelir ayağıma basar. Seni on bir öpsem on iki gelir camıma taş atar, seni on üç öpsem, on dört gelir saçımı çeker, seni on beş öpsem on altı gelir kapımı döver. Seni on yedi öpsem on sekiz gelir oyunumu bozar.  Seni on dokuz öpsem yirmi gelir bisikletime biner, seni yirmi bir öpsem yirmi iki gelir topumu saklar… diye diye otuza kadar ilerledik. Nasıl da gülüyor. Gıdıklandığı belli.  Yatağın üstünde, bir oraya bir buraya döne döne kıkırdamaktan bir hâl oldu.

“Acıdan ağrıdan eser yok değil mi şimdi?” dedim. Pes etti.  “Tamam, artık ağrın da geçtiğine göre geç oldu artık uyuyalım.” dedim. “Yaa anneee noluuur, bunu yüze kadar götürebilirsin.” dedi. Dedim “Baksana otuza kadar öptüm, geçti işte.” “Tamam, yüz olmasın ama otuzu yapan kırk beşi de yapar.” demez mi. Zamane veledi işte.  “Çok güzel uyduruyorsun, hadi anne, hepsini baştan yine söyle n’olur.” dedi. Güç bela ikna etti sonunda beni.  “Tamam ama bak bu son, sonra uyuyoruz tamam mı?” deyip aldım sazı elime; başladım. Seni bir öpsem ikinin hatırı kalır. İki öpsem üçün boynu bükük… “Yoook, hepsini yeni baştan söyle anne.” dedi. “Bu bir şairin şiiri annecim, değişmez öyle canın her istediğinde.” dedim, inanmadı. Epey anlattım. Çok komik geldi. “Beni uyuturken söylediğin ninniler, uydurduğun şarkılar gibi sandım.” deyince “Yok annecim, seni öperken şairin şiiri aklıma geldi ondan ilham aldım. Baktım hoşuna gitti, gülüyorsun, gerisini ben ekledim. Hepsi bana ait dersem bu hırsızlık olur.” “Şiirin de hırsızlığı mı olurmuş hiç anne?” dedi bu sefer de. “Olur tabii annecim.” dedim. “Şarkılar çalınır, şiirler çalınır, resimler çalınır, ömürler çalınır ama bunlar para çalan kadar bilinmez, duyulmaz. Emek verenin emeğini çalan da hırsızdır, buna göz yuman da.”  

Devamı [...]
Öykü

ASİYE SELAY KESKİN - BİLGELİĞİN GÖZ PARILTISI

BİLGELİĞİN GÖZ PARILTISI

Asiye Selay Keskin

 

“Söyleyin, vazgeçmek erdem sayılmaz mı bazı durumlarda?” dedi o gün bilge adam. Ahmet şimdiye dek tersini düşünmüştü belki ama bir yanı -kırılgan, mütevazı tarafı- hak vermiyor değildi, bazı vazgeçişlere… Hayallerden vazgeçmek değildi aklındaki, hayatın her anında “hep ben” diye diretmemekti. “Zamanı geldiğinde insanın kendine yabancılaşmaya mahal vermemesi önemsiz mi? Öz saygısı, kaybetmeye değecek bir şey mi, söyleyin.” diye devam ediyordu bilge, sözlerine. Ahmet, etrafındakilere sorular soran bilgenin peşinden koştu, hayatında ilk kez eline geçen bu fırsatı kaçıramazdı.

“Hayatım boyunca hem hayattan soğumayıp hem de ciddi bir mücadelenin esiri olmamaya çalıştım. Bazen düşünüyorum da, haddimi bilememekten korktum belki de. Aslında küçük vazgeçişler diyebilir miyiz bunlara, bilmiyorum. Yalnızca ‘oldum’ demekten korkar mı insan, buna karşıt tavırlar sergilemek bile bir nevi ego göstergesi midir yoksa? Bu gibi durumlarda insanın egosu galip gelir çoğu zaman, bir bakarsınız her şeyi yerle bir etmiş; ardında kalıcı hasarlar bırakıp gitmiş… Demem o ki, ego karşısındaki her vazgeçiş mübah geliyor bana. Bir de kabul edemeyeceğim vazgeçiş var ki o, zora gelememekten başka şey değil. Acılar çekilmek için değil midir zaten? Gelişmek, yetişmek isteyenin seçeceği yol, pes etmek değildir.” Ahmet’in bu sözleri, karşısındakini memnun etmişe benziyordu. Oldukça yavaş yürüyen bilge, hareketlerini iyice ağırlaştırdı.

“Bazı durumlarda bizim vazgeçmek sandığımız, aslında kurtuluş oluyor. Kendini kurtarıyorsun, vazgeçerek. Geleceğini, hayallerini; kendi hayatını kurtarmış oluyorsun, yaptığın seçimle. Bir seçim yapıp vazgeçtiğinde, yanılgıya düşeceğinden korkuyor çevrendekiler. Sen korkmuyorsun ama onun da zamanı geliyor elbet. Her şey, bir yere kadar. İnsan, varoluşunun ilk zamanlarından bu yana, hatalarıyla bir gelişim içinde değil midir? Karşılaştığımız olguları tüm boyutlarıyla değerlendirmeye elverişli bir yapımızın olmaması, yanılgıyı hayatımızda baki hâle getirmez mi?.. Büyümek için hata yapmak gerekir. Hatalarımızın, bizler büyüdükçe azalacağını varsaymak akıl kârı sayılmasa da bu hatalar sonucunda farklı bakış açıları kazanmak mutlaktır. Hem zaten, insan kendi yanlışlarından çok şey öğrenmez mi?” Bu açıklamaları yapıp sorularını soran bilge; artık dinleme sırasının kendine geldiğini seve seve kabul etmiş gibi birleştirdi dudaklarını, Ahmet’in anlatacaklarını bekledi.

“Çay bardağının sıcak olduğunu idrakte zorlandığım zamanlardı, bu görüntüyü apaçık kazımışım hafızama. Elimi yakmam belki de an meselesi. Babam elimden tutup beni sehpada duran bardağa yaklaştırıyor. Hem cesur hissediyorum o an hem de korkak. Net olansa, heyecanım… Babam bardağı eline alıp yavaşça dokunduruyor parmağıma. Parmağımın en ucuna, sanki elime dâhil olmayan bir kısmına… Sıcak. Anlamakta zorlanmıyorum. Cesaretim artıyor, hayata dair fikirlerim çoğalıyor, hemen büyüyorum oracıkta. Bana sorarsanız, yanımda babam gibi bir emniyet kemeriyle sonsuza kadar yaşayabilirim. Tüm tehlikelerden bu şekilde muaf tutulamam, elbette biliyorum. Elimi yakmadan öğrenemeyeceğim şeyler olacak, şüphesiz. Yolumu şaşırmadan aklımı başıma alamayacağımı söyleyen ısrarcı bir ses duyacağım, kulağıma fısıldayan. Doğru olan da bu, nihayetinde; farkına varalı çok oldu.” Duygulanmaktan alıkoyamıyor Ahmet kendini o an. Bilge, bunu fark ediyor etmesine ama sohbet derinleşti, tam da olması gerektiği gibi…

“Bunların tersi olsa, hayali kurulacak şeyler olmazdı ki... Yanlışsız öğrenci, hatasız bir evlat; anne, baba… pek mümkün görünmüyor. Ancak hiç sınava girmemiş öğrenci; anne-babalığı tatmamış kimseler bu alanlarda hatasız olup öyle de kalabilir. Yani denemeyenler... Bu nedenle, hata yapmadığını söyleyen birinin, tecrübe edinmeye açık olamayacağını varsayarız. Tecrübeden uzak geçirilmiş bir hayat, hiçbir zaman dinamik kazanamaz. Başına geleceklerin hem en mükemmelidir bu hem de seni bekleyen en büyük felaket… Hâl böyleyken de sorunlar karşısında afallayan, savunma mekanizması dahi oluşmamış biri çıkar karşımıza. O kişi, olduğu yerde saysa da; bir süre sonra toplumca kabul görmemiş, yeterli bulunmamış bir birey olacaktır. Böyle biri, insan olmanın gereklerini tamamen yerine getirememiş sayılır. İnsan, yanılmadan tamamlanamaz Ahmet. Bunu ne yazık ki hepimiz biliyoruz. Düşmeyen ve düştüğü yerden doğrulmayı öğrenmeyen kimse, gerçek bir hayat yaşamamıştır bile. Kaç yaşına gelirse gelsin, onun için yapabilecek bir şey, hayatını ona geri kazandırabilecek türden bir gücümüz yok.”

Vazgeçiş, yenilgi ve yanılgılar… Ahmet’in belki de canını en çok acıtan kavramlardı bunlar. Kiminle konuşsaydı, şimdiye dek? Hep okudu hep yazdı, bunları. Hatırladıkça yazdı, yazdıkça hatırladı; canı yandı. Erkekti bir kere, ağlayamazdı. Yazmak yakışırdı bir erkeğe, ağlamayan ama her duyguyu tüm çıplaklığıyla yazan bir erkek olmaktı makbul sayılan. Belki de ilk ve son kez bunları konuşma imkânı tanınmıştı ona, karşısındaki bilgeye ne kadar teşekkür etse az olduğunu biliyordu ama Ahmet’in buna da cesareti yoktu.

“Yine geldik, vazgeçmenin cazibesine… Bu dünyaya rahat etmek için gönderilmedik. Bir direniş değil miydi yaşamak? Karşılığındaysa büyük ödül: hayatı kazanmak! Sonraları dönüp baktığımızda, ‘başardım’ diyebilmek kadar değerlisi var mı? ‘Öylesine gelip geçmedim, çok şeyler yaşadım ve sonunda içi dolu bir ömür geliyor gözlerimin önüne.’ diyebilmek, hayallerin en güzelinden... Yazarken ya da söylerken kolay oluyor, hatta keyifli geliyor kulağa. Gel gelelim hayat öylesine zorluyor ki insanı… Bir süre sonra vazgeçmenin cazibesine kapılıveriyor insan. Yine de her vazgeçiş; insanın boğazında bir yumru, gözlerinde bir buğu… İyi mi yapıyor yoksa her zamanki gibi yanılgıya mı düşüyor, bilinmez.” Peki ya Ahmet ne diyordu buna karşılık olarak? Ben iyice merak etmiştim bunu.

“Gücümün farkındayım. İrademin ve koşulların da keza… Vazgeçmediğimde gücümü kanıtlayacağım; o gücü tüketen de ben olacağım, zorlu koşullarda. Yine de vazgeçersem ellerimden uçup gidecek, sahip olduklarım ve olamayacaklarım. Başkalarına kulak asarsam doğru kararı veremem, yaşadıklarımdan bu dersi çıkaralı çok oldu. Her şeyi ilmek ilmek örmeye kalktığımda düğümleniyor bir yerde, fark edip kontrol altına almaksa en zoru. Şöyle etraflıca bir düşünmek mi lazım? Böyle mi verilir hayata dair kararlar? Daha önce etraflıca düşündüğüm olmuş muydu, iyisi mi ben etraflıca bir düşüneyim…”

“En iyisi düşünmeyi bırakmak, yorulmaktan korkmayı bırakıp bir an evvel yola koyulmak. Bir şeyi aşkla isteyip de başaramayan görülmüş mü?”

“Gerçi bizdeki şans da malum, görülmediyse de görülür artık sayemizde; yine de bundan daha onurlu bir yenilgiye şahit olabilir mi neslimiz?” Ahmet’in son sözleri, bilgenin gözlerinin parlamasını sağladı. Aklınızda olsun diye söylüyorum, bir bilgenin ve bir çocuğun gözlerinin parıltısını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Her iki durumda da hayatta bir şeylerin gerçekten yolunda gittiğine, gidebildiğine dair inancınız artar. Hem de nasıl artar… İşte, Ahmet de o an bunu yaşadı. Bir daha bilgeyi gördü mü onunla konuşabildi mi, kim bilebilir? Bazı konuşmalar, sanki hayat boyu devam ediyor gibidir. Karşınızdakinin bir bilge olduğunu nereden anlayacağınız konusunda ipucu vermiştim. İçinize attığınız, bir şekilde yükünüz hâline gelmiş mevzularda sizi can kulağıyla dinleyen; bunlar karşısında gözlerindeki parıltıyı, bu küçük mucizeyi görebildiğiniz biri yoksa karşınızda, üzülmeyin. O zaman, belki de bu kişi olma yolunda ilerleyen sizsinizdir. Yeter ki küçük vazgeçişlerden, yanılmaktan korkmayın.

Benim de kaybetmeye dair en büyük umudum bu. Hepimize sunulan seçeneklerden hangisini seçerseniz seçin, size iyi şanslar dileme görevini verdi bana, sözünü ettiğim bilge. Dilerim küçük vazgeçişler ve önemsiz yenilgiler; dönüp baktığınızda iyi hatırlayacağınız, tüm anlarında gözlerinizin parlayacağı bir hayat hazırlasın sizlere.

Devamı [...]
Öykü

MUHAMMET ERDEVİR - PRELÜT

SON GÜL İÇİN PRELÜT

Muhammet Erdevir
 

bilmem şimdi anlar mısın acımı
duyar mısın hüznümü yüreğinde” *

 

 

Tekrar tekrar öldürdüm içimdeki hevesi, tekrar tekrar dirildi ve dünyaya her gelişinde seni diledi.

Sayılarla ilgili dersler: Önce yediler, sonra sekizler. Sonra, sonra sen. Yedilerin sekizlerin ardından gelen. Döngülerin dönmediği, acıların kıyamet olduğu günlerde gelip ruhumu tazeleyen. Sayıların ve saymaların sonunda, her şey bitti denilen yerde bir dayanak, bir direnç. Her şey tamam derken uzun susuşlar, kayboluşlar. Ardına saklanmışsın bitimsiz sessizliklerin. Gidip gelmişsin, gidip gelmişsin ve gidip…

Eylül. Sıcak. Asfalt eriyor. Camlar açık. Sararmış kupkuru tarlalar uzanıyor yolun iki yanında. Aynı arabadayız, Allah’ın hemen her günü aynı rutine gidiyoruz. Arka koltukta oturmuş, bana bakıyorsun. Bana baktığını biliyorum. Gözüm aynaya kayıyor. Gözlerin. Saçların savruluyor arabanın açık camlarından giren rüzgârda, hem de nasıl savruluyor! Her gün tekrar ediyor bu, her gün. Her gün gözlerine maruz bırakıyorsun beni. Her gün saçlarının kıvrımlarında oradan oraya çarpıp duruyor yüreğim. Yapmasa diyorum, yapmasa. Yapma, ne olur yapma!.. İçimde boğuluyor sesim. Kalbimin delice çarpışı susturuyor mantığımın itirazlarını. Tahammül edilebilir mi durmaksızın buna? Gözlerini görmesem ölürdüm; gözlerini gördüm, öldüm.

Çektiğim acı yönünden varlığın da bir yokluğun da, diyorsun. Haklısın. Ne varlığım geçmişi değiştirebilir ne de yokluğum yarınımızı kurtarabilir. Sende acı, bende çaresizlik ve dört duvar arasında üstümüze yağan kesif karanlık. Yokluğa yiğitlik olmuyor: Yoksun. Yokum.

“Artık üzülme, ben alıştım dualarımda bile seni istememeye.” demiştin bana uzun konuşmaların sonunda. Ben bu cümleyi duyduktan sonra için için nasıl yandım, yüreğim nasıl dağlandı… Ama yaşadığım acının seninki yanında bir hiç olduğunu da biliyorum. Ben bir hiçim zaten. Senin yokluğundan ibaret bir hiç.

“Küçük bir et parçasından ne farkı var kalbim seni istemezse?” demiştim sana. Kalbimi, kalbimin o sıcak ve yaşam dolu atışlarını seni sevmeye bağlamıştım bir kere. Şahdamarım kalbinin üstünde atıyordu ve varlığım, senin nefesinle canlılığını sürdürüyordu.

Rutinimizin içinde tehlikeler büyüyordu, engeller, tuzaklar, çirkinlikler. Kendimce seni korumalıyım diyordum. Kem gözlerden, kem sözlerden, kem yüreklilerden korumalıyım. Anlamayacaklar, yargılayacaklar, suçlayacaklardı. Çamurları bulaşacaktı bakışlarından, sözleri çirkef çirkef akacaktı üzerimize. Kendimden geçmiştim ama sana zarar gelmesine engel olamayacaktım. Şimdiden engel olayım diyordum. Kaçıyordum. Bir kaçış ki mevcut ateşten daha büyük bir ateşe... Tehlikelerden korumak için gönül kuşumu kafese koyup hapsediyordum. Yaşayacak ama suskun bir tutsak olarak. Yaşayacak ama seher nağmelerini söylemeyecek bir daha bana. Neşeli sesiyle şakımayacak günümün aydınlığı. Ayakları yerden kesiliyordu her sabah, istemeye istemeye zorla yere basacak. Ve bunları ben yapacağım. Seni korumak için… İşte o gün bugündür sen şarkılara sığınıyorsun sabah olmak bilmezken. Gece keskin bıçak ve ele geçmiyor o karmaşada tan yerinin ucu. Ben şiir şiir dokuyorum uzaklığın muhtemel tüm hecelerini. Nasılsa o beklenen sabah ahirete kaldı, emaneti teslim edene kadar gelmeyecek…

Geliyor ve gidiyorsun. Yollar uzuyor. Asfalt kavruluyor güneşte. Ben kavruluyorum. Her sabah huzur, her akşam tarifsiz firak. “Seni dilemek, istemek, beklemek imtihanım.” demiştin. Seni dilemek, istemek, beklemek bütün bütün rüyalarım. En derin kuyularla sınasınlar beni, gözlerinin ışığı yeter umuda tutunmaya. Tayfun olup kabarsa denizler, tufan olup inse gök ne kıymeti var? Ben biliyorum bileceğimi. Neye tutunacağımı, nereye sığınacağımı, sükûnu nerede bulacağımı... Sınasınlar beni, lime lime etsinler. Sen varsın, biliyorum varsın, şükür ki varsın.

“Yakınında değilim ama hep burada, yanındayım.” diyorsun şeker şerbet sesinle. Allah’ım, ne büyük mutluluk bir fani için! Bu ânın tadını bir süre çıkarıp sesleniyorum sana:

“Hiç olmazsa kalbim kalbine değiyor çarparken.” diye var gücümle bağırıyorum sana. Ayaklarım yere basmıyor. Öyle bir gerçekliğin içindeyim ki gerçek olduğuna inanmakta zorlanıyorum. Zaten sen de “Sakinleş ne olur.” diyorsun uzaklara bakarak. “Sakinleş ki beni de sakinleştir.”

Bilsem kavuşacağım, ölsem yeri. Ama bunu söylemiyorum sana.

Pusulalar allak bullak. Birbirine karışmış vaziyette tüm o çokbilmiş rotalar, akıl küpü yol tarifleri. Oysa evimin yönü bile sana bakıyor. Hangi pencereyi açsam rüzgâr kokunu taşıyor. Sana sığındım bunca zaman. Çünkü yaşamak için başka bir yol bilmiyordum.

Eski bir fotoğraf buldum bir gün. Yedi yıl mı geçmiş aradan sekiz mi? Ömür dedikleri aslında ömre sığmayacak, ömrü karartacak pişmanlıklar manzumesi. O fotoğrafa ne çok baktım! Gözlerine, ellerine, gülümseyen yüzüne… Saatlerce! Çok düşündüm uykuyu uzaklara gönderip kendi yalnızlığımda: Ömrüm boyunca uzağına düşmek ve kavuşmak için ölmeyi beklemekten başka ne var elimde? Ne gelir bu aciz ellerimden sana ulaşmak için? Belki bir gün, belki ahirette… Şüphesiz ahirette.

“Biliyor muydun?”

“Biliyordum.”

“Peki, neden?”

“…”

Yanımda olmasan da gönlümde yürüdün. Fersah fersah mesafeler aştı ismin içimde. Ne fırtınalar ne kasırgalar atlattı. Nice yanlış limandan döndü, liman sandığı kaç kayalıkta son anda ışığınla yolunu ve yerini buldu. Sonra geldin. Sözcükler döküldü dilinden. O sözler şiir olsa böyle incelikle yazamazdı hiçbir şair. Rüyalar bile böyle güzel olamazdı.

Uzak denizleri geçip sakin limanların hayaliyle sözlerine, sesine, varlığına… Varlığın kim bilir kaç kapıyı açar, kaç yarayı iyileştirir, kaç savaşa son verir? Kim bilir nasıl güzel bir şeydir varlığın? Ben bilemem. Bakınca bana “Ama nasıl yanmış yüreği!” diyecekler, sana baktıkça “Ama nasıl yanmış yüreği!” dedikleri gibi. Beni bırakma. O yangının nerede sona ereceğini kimse kestiremez senden başka. Beni bırakma.

İsmin gönlümün zirvelerini mesken tutmuş yalnız ve benzersiz bir çiçek. Gönlümün bağına mahsus bir özge zambak. Ah o bağın muttasıl kanayan yaralarına! Çiçekledin kalbimi tek sözünle, gönlümün göğü gönendi, şehla tebessümlerin içimin güneşi oldu. Şimdi bahçem talan, gülzâr harap. Uzun, kırık, yorgun kaldırımların sonunda tek bir gül, işte tüm hazinesi o bahçenin bu son gül. Fırtına yaklaşıyor, alevden kanatlarıyla Anka konacak bu bahçeye. Her yeri küle çevirecek. Korkuyorum bahçenin o son gülünün de bir avuç küle dönmesinden.

Bazı acılar öyle kuvvetlidir ki yaraların kapanmasını engeller. Yaraya düşen elmas tozu hükmünde bazı gerçekler… Yaranın içinde, daima kanatıyor. Bünye onu ne eritebiliyor ne de dışarı atabiliyor. İyileşmeyecek, kapanmayacak yaralar var. Bazı şiirleri bitirmek mümkün değil, bazı şarkılar hep yarım. Öbür yarım eksik, eksik öbür yarın. Kaç duvar var aramızda, kaç engel koyduk o kısacık mesafeye? Çok yakıyor, çok, çok... Öyle yakıyor ki yaş olup yürüyor gözüme, “Ah!” olup dilime geliyor kendime karşı. Bir insan niye ah eder kendine? Bir ince sızı, bir kara duman olarak dolaşıp duran o derin acıdan başka bunu ne yaptırabilir?

Güneşin nerede, diyor karanlığımı görenler. Sende kaldığını güneşimin, hiç bilmeyecekler. Gündüzün de gecenin de bir anlamı yok, olmayacak. Birbirinin taklidi bundan böyle takvimler… Hiçbir mevsim seni bana getirmeyecek. Eşiğinde ölmek istediğim o kapıyı hiç göremeyeceğim.

“Aktı köprünün altından nice sular, bu son

Gül yaktı sinemi; parçalandı dün, bugün, yarın.”

Hayata, umuda, kavuşmaya, sevgiye, vuslat dedikleri saadete her şey ve herkes dâhil; sen hariç.

Quae nocent docent. Yaralayan şeyler öğreticidir. Sensizliği talim ettim, öğrendim, gün be gün ezberledim uzaklığını. Yokluğunu hıfzeden bir yürekle gidiyorum bir pişmanlıktan bin meçhule. Kıvrım kıvrım dolanıp duran bu sonu olmayan yol, saçlarından siyah değil ama bahtım saçlarından da kara, anlıyorum.

 

 

* Ali Günvar

Devamı [...]
Öykü

BİJEN NECDİ - TOPRAĞA EMANET

TOPRAĞA EMANET

Bîjen Necdî

 

Farsçadan Çev. Arzu Tanrıverdi

 

Tâhir duştaki şarkısını bitirip suyun sesine kulak verdi. Zayıf kollarının sallanan derisinden hızlı damlalar halinde yere düşen suya baktı.  Saçlarından sabun kokusu akıyordu.  Buharlı hava yaşlı adamın başının etrafında dolanıyordu.  Su, Tâhir' i kucaklamıştı. Havluyu omuzlarına attığı zaman teninin yaşlılığının birazının,  o uzun ve kırmızı havluya yapıştığını, ayaklarındaki varisin artık ağrımadığını hissetti.  Yüzünü havluya gömdü ve banyo kapısının kenarında üşüyünceye dek bekledi.  Odadaki aynaya gitti, baktı, evet gerçekten yaşlanmıştı.

Aynada, kahvaltı sofrasının bir ucu, Meliha'nın yarı yüzünün yanındaydı. Semaver gürültüyle odada ve sessizce aynada kaynıyordu. Bunlarla, Tâhir ve aynadaki görüntüsü, her ikisi de ısınıyorlardı.

Meliha:

─ Bak pencere açık kalmasın,  üşütürsün ha!

Cuma, pencerenin arkasındaydı.  Kışın bütün cumalarına aynı inanılmaz benzerliğiyle. Kuşların karalığının altındaki elektrik tellerinden biri şişmişti. Odanın perdesi dikelmişti ve odun sobası serçe sesiyle yanıyordu.

Tâhir sofranın kenarına oturup radyoyu açtı (sıfırın altında on bir dereceyle ülkenin en soğuk noktası) çay bardağını eline aldı.  Meliha yüzünü pencereye doğru çevirdi ve:

─ Dinle, sanki dışarıdan bir ses geliyor?

Odalarının, köyün taş döşemeli tek sokağına bakan bir balkonu vardı. Trenin sesi haftada iki kez oradan yükselir, pencereden geçer ve çatının alçıdan yapılmış süslerinin kırık parçası üzerinde sona ererdi.  Tâhir' in eski gazeteleri okumaya keyfi olmadığı ve eski kâğıt kokusunun içini baydığı günler, Meliha'nın canı takma dişlerinin arasından Gamar'in unutulmuş şarkısını söylemeyi istemezdi, onlar hiçbir zaman görülmeyen trenin sesini dinlemeye balkona giderlerdi.

─ Sana diyorum Tâhir, baksana dışarıda neler oluyor?

Tâhir bardağı sofraya bıraktı, ıslak ekmek ve peynirle dolu ağzıyla balkona gitti. Bir grup sokağın sonuna doğru koşuyorlardı.

Meliha:

─ Ne olmuş?

Şöyle böyle nereden baksan altmış yaşındaydı. Zayıftı. Dudaklarında ağlamanın eğriliği vardı. Artık yüzünün son tüyünü alışını hatırlayamıyordu.

Tâhir:

─ Bilmiyorum.

Meliha:

─ Yine bir ceset olmasın?.. dedi. Kesin yine bir ceset buldular.  Hatta eğer Meliha (yine bir ceset) demeseydi onlar yaza yapışık bir günü akıllarına getirerek kahvaltı yaparlar ve bir isim seçmek için birbirleriyle didişirlerdi. Güneşin Horasan sınırından geçtiği, Kâbus Kümbeti’ nin üzerinde biraz durup, oradan süt rengi sabahı Meliha' nın çamaşır ipine yaymak için köye geldiği bir gün...

Tâhir pazar güneşiyle dolu yatağında her günün bildik müziği olan Meliha' nın ayak sesiyle uyandı. Tahta kapının Meliha' nın elleriyle açılmasına az kalmıştı ki, açılıverdi. Meliha ekmeği sofraya koymadan önce:

─ Kalk Tâhir, kalk.

Tâhir:

─ Ne oldu?

Meliha:

─ Fırında, köprü altına bir ceset düşmüş diyorlar.

Tâhir:  

─ Bir ney?

Meliha:

─ Bir ölü... Herkes ölüyü izlemeye gidiyor, kalk artık.

Köprüye doğru yürüyerek gittiler. Bir grup köprünün üzerinden aşağı bakıyordu. Halkın gürültüsü, sayılarından azdı. Dut döken rüzgâr, dut ağaçlarına doğru gidiyordu. Birkaç delikanlı köprü ağzına oturmuştu ve ayakları su sesine doğru sarkıktı. Jandarmalar bir jipin etrafında toplanmışlardı. Meliha ve Tâhir yetişene kadar onlar cesedi jipe yerleştirip gittiler.

Meliha genç bir kıza sordu:

─ Kimdi annem?

Kız:

─ Anlamadım.

Meliha:

─ Genç miydi?

Kız:

─ Anlamadım.

Meliha:

─ Göremedin mi?

Genç kız, Meliha' dan uzaklaştı. Köprünün korkuluğuna yaslanmış olan adam:

─ Ben gördüm, şişmişti, kararmıştı, bir çocuktu anne, küçücüktü.

Tâhir, Meliha' nın kolunu tuttu. Köprü, o adam, dere dönüp Meliha' nın gözlerinden gittiler. Jipte sadece köye doğru giden bir avuç toprak gözüküyordu.

─ O adam bana anne dedi, duydun mu Tâhir? Bana dedi…

Güneş aşağı inmişti, küçük bir üçgen Tâhir' in gömleğinin arkasında ter ıslağıydı. Meliha:

─ Şimdi o çocuğu nereye götürüyorlar? Öldürülmüş mü? Belki de su ile oynamaya gitmişti ki birden…

Dut döken rüzgâr, dut ağacı bulamadan dönmüş, Meliha' nın göğsünün üzerindeki çarşafı kımıldatıyordu.

Meliha:

─ Kaç yaşında olduğunu anlamadım! Elimi tut Tâhir.

Tâhir:

─ Bir dakika oturalım ister misin?

─ Keşke ağaçlardan biri Tâhir' in oğlu olsaydı. ( Meliha düşünüyordu.)

─ Nereye götürdüklerini birisinden sor?

Tâhir:

─ Kesin jandarma karakolu, sağlık ocağı…

─ Keşke onu görebilseydim. ( Meliha demişti.)

Tâhir:

─ Neyi görseydin? Bir çocuk işte.

Meliha:

─ Ben de onu diyorum işte.

Tâhir:

─ Yardımcının yanına gidelim ister misin?

Sağlık ocağının kapı kanatları açıktı. Birkaç uzun çam topluluğu, binanın merdiven boşluğuna kadar sıralanmış ve öylesine kurumuşlardı ki yaz etraflarında gözükmüyordu. Yardımcı doktor, Tâhir' e elini uzattı ve Meliha’ya sordu:

─ İlaçlarınızı düzenli alıyor musunuz?

Meliha:

─ Evet, dedi.

Doktor Tâhir' e:

─ Geceleri iyi uyuyor mu?

Meliha:

─ Doktor,  bir çocuk bulmuşlar, siz duydunuz mu?

Doktor:

─ Evet.

Meliha: 

─ Şimdi nerede?

Doktor: 

─ Ambara koydular.

Meliha:

─ Ambar? Bir çocuğu? Ambara?

Doktor:

─ Biliyorsunuz bizim burada soğuk hava depomuz yok.

Meliha:

─ Sonra ne yapacaklar?

Doktor:

─ Yarına kadar burada tutacaklar, eğer kimse onu almaya gelmezse, gömecekler.

Meliha:

─ Eğer gelmezlerse, eğer kimse aramaya gelmezse, bize verebilir misiniz?!

Doktor:

─ Ne yapayım?

Tâhir:

─ Çocuğu bize mi versinler? Verseler ne olacak Meliha?

Meliha

─ Gömeriz, kendimiz gömeriz. Sonra belki de onu sevebiliriz, dedi.

Hatta şimdi bile, sanki, sanki onu seviyorum…

Meliha çarşafının içine gömüldü. Köprüden Sağlık Ocağı’na kadar Meliha ile gelen ağlama, Meliha' nın çarşafının altında kaynaştı ve yaşlı kadının zayıf omuzlarının üzerindeki çarşafı titredi.  Meliha' nın çarşafının bir avuçluk kısmı burnundan akan suyla doldu.

Tâhir bir bardağı suyla doldurdu. Doktor Meliha' yı tahta bir sıranın üzerine yatırdı. İnce bir iğne Meliha' nın elinin derisinin altına geçti. İki damla kanla biraz pamuk sıranın yanındaki küçük kovanın içine düştü. O gün akşama kadar, tren sesi gelmedikten sonrasına kadar, Meliha gözlerini açmadı,  hatta tek bir kelime konuşmadı.

Cumaydı. Odanın perdesi dikelmişti ve soba serçe sesiyle yanıyordu. Beyaz kış, pencerenin öbür tarafında, beyaz soğukluğunu yola koymuştu.

Meliha:

─ Bu kadar isim, sonunda hiçbir şey, dedi.

Tâhir:

─ Sonunda bir isim buluruz, dedi.

Meliha:

─ Eğer hemen o gün bulamadıysak, şimdi hiç bulamayız, hangi gündü? Tâhir?

Tâhir:

─ Köprünün başına gittiğimiz gün mü?

Meliha:

─ Hayır, sağlık ocağına gittiğimiz diğer gün.

Pazar gününün ertesine kadar kimse cesedi aramaya gelmedi. Pazartesi,  beyaz bir parçaya sarılı cesedi, sepetle Sağlık Ocağı’ ndan mezarlığa gönderdiler. Sağlık Ocağı’ nın avlusunun dışında Meliha ve Tâhir siyah giyinmeden, ne güneşli ne de yağmurlu olan havada,  sepeti götüren, bazen elden ele geçiren, bazen yere koyan, bazen bir ağaç kesiğinin üzerine koyan adamdan biraz daha yavaş yola koyuldular. Köyün küçük meydanını dönüp var olan tek sokağına girdiler. Kahvehanenin önünde,  adam sepeti ağaca hiçbir benzerliği olmayan, bir ağaç boyunda yer üzerinde bitmiş elektrik direğinin altına koydu. Kahveci sürahiyle su döktü,  adam ellerini yıkadı ve hemen orada ayakta bir tas sıcak süt içti. Meliha yüzünü çevirdi ve göğsünün derisinden bir şeyin gömleğine sızdığını hissederek, sepetin yanından geçti. Tâhir adımlarını yavaşlattı. Onlar, hatta evlerine birkaç adım kalana dek adam gelip öne geçsin ve o sessiz cenaze taşıma hürmeti bozulmasın diye çok beklediler.  Hatta durup kendi evlerinin balkonuna baktılar. Penceresi tren sesi için hâlâ açıktı ve onda genç bir Meliha, eğilmiş saksıya su döküyordu. Başını kaldırdığı zaman, yaşlı bir Meliha, boş saksıları birbirinin üzerine koyuyordu. Meliha sıkı eti ve dökülmüş siyah saçlarıyla, perdeyi kenara çekiyordu. Meliha küçük suratı ve kınalı saçlarıyla, yağmurun arkasında yürüyordu. Yağmur biraz serpiştirdi ve adam sepetle mezarlığa girdi. Tâhir ve karısı ölü yıkama yerinden birkaç adım uzakta, mezar taşlarının arasındaki çimenlerin üzerinde yürüdüler. Gömme merasimi,  gri,  tozlu, o kadar uzadı ki sonunda çaresiz kalıp ıslak çimenin üzerine oturdular.  Mezarcılar gittiğinde, yine de kürek sesleri duyuluyordu.

Tâhir:

─ Kalk gidelim, gidelim.

Meliha:

─ Yardım et kalkayım.

Birbirlerine yapıştılar. Kimse hangisinin bir diğerine yardım ettiğini anlayamazdı. Kalkabildikleri zaman Meliha:

─ O artık bizim oldu, değil mi? Artık bizim ölmüş bir çocuğumuz var.

Etrafları taş ve isim ve doğum tarihi doluydu.

Meliha:

─ Ona mezar taşı yapmalarını söylemeliyiz, dedi.

Tâhir:

─ Tamam, dedi.

Meliha:

─ Ona isim koymalıyız, dedi.

Tâhir:

─ ...

Meliha:

─ ...

Cumaydı. Odun sobası serçe sesiyle yanıyordu. Balkonda sokağın sonundan dönen halkın gürültüsü kulağa geliyordu. O kadar gürültü yapıyorlardı ki Tâhir ve Meliha trenin geliş veya uzaklaşma sesini duyamadılar.

 

Devamı [...]