Öykü

NİSA ESER-PAYİDAR ÖMÜR

PAYİDAR ÖMÜR
Nisa Eser

Tezek kokusuna alışmış burnuyla derin bir nefes alıp gözlerini açtı Ahmet. Kulağındaki kulaklıkta hala Neşet Ertaş’ın türküleri çalıyordu. Ellerini birleştirip ileriye doğru gerindi. Bu hareketinden sonra etrafına bakındı, yanındaki yaşlı kadın bilmem kaçıncı uykusuna dalmıştı, önünde oturan orta yaşlı adam burun eti yüzünden horlamıştı gece boyu, tüm vagon sessizliğe gömülmüş sadece bir bebeğin sesi işitiliyordu arkadan. Rahat uyuyamasa da trenin yavaşlığı beşik gibi gelmişti Ahmet’e. Seher vaktinin ayazı titretmişti tüm vücudunu, ayakucundaki sırt çantasından hırkasını çıkarıp giyindi. Yanındaki yaşlı kadını rahatsız etmemek için müziğin sesini kısıp kulaklığı tekrardan yerleştirdi kulaklarına. Başını arkaya doğru yaslayıp camdan dışarıyı seyre daldı. Aklına babaannesi geldi yine, onunla yaşadığı günler bir bir sıralandı zihninde. Kendisine şükrü, niyazı öğreten insanı toprak altında bırakmak çok ağırına gidiyordu. Nenesinin tanıştığı her insanda bir şiirden dize kalıyordu. Her kişiye veda ederken derdine derman olacak dizeyi önüne seriyordu. Geceleri yatağa doluşan torunlarına masallar, şiirler, öyküler anlatıyor Ahmet’i de her daim yanına yatırıyordu. Aklına her gelişinde eli peçetesine gidiyor ve usulca gözyaşlarını siliyordu Ahmet.

Beni ziyarete gelirken hep trene bineceksin diye söz almıştı, Ahmet üniversiteye giderken. Yolculuk kaç gün sürerse sürsün kara trenle arşınlayacaksın memleketi, Anadolu’nun her diyarını demir yolları süslüyor, o demirlerin üzerinde bin bir duyguyu taşıyor makinistler. Sen o duyguları hissederek geleceksin benim yanıma, demişti kararlı bir şekilde. Gözyaşları elmacık kemiklerinden köse sakallarına doğru süzülmeye başlamıştı çoktan. Trene bindiği için onu gömerken orada olamamanın verdiği acı oturdu kalbinin başköşesine. Saatler sonra gidip öpecekti toprağını, sitem edecekti kendince. Tren diye tutturdun bak yetişemedim sana diyecekti ağlarken. Sesi titreye titreye dökecekti içini. Ben âşık oldum nene diyecekti sonra; senin bir zamanlar bana masallarda, şiirlerde anlattığın şeyleri yaşıyor kalbim ama sen yoksun, o zayıf pörsümüş ellerin başımı okşamıyor diyecekti. Sana sevdiğimi yüz yüze anlatamıyorum, gözlerimdeki umudu göremiyorsun ki senden medet umayım diyecekti. Sonra utanacaktı dediklerine. Nenesinin, ben olmadığım zamanlarda bir bakışım bile yol gösterir sana dediği zamanlar gelecekti aklına. Utanıp tekrardan gözyaşlarına boğulacaktı. Aklına âşık olduğu kız düşecekti ansızın. Keşke diyecekti içinden, keşke onunla tanışabilseydi de ağzından iki dize şiir duyabilseydi...

Tüm bu diyeceklerini düşündükçe açlığını unutuyor ve ha bire tuzlu gözyaşı ıslatıyordu dudaklarını. Küçücük gözleri kızarmış, göz altları morarmış ve şişmiş bir şekilde tekrardan kapattı gözlerini. Neşet Ertaş kulağına Gönül Dağı’nı fısıldıyor, yüreğine ise ebedi hayatın sevgiden ibaret olduğunu anlatıyordu. Neşet Ertaş çok şey anlatıyordu aslında fakat Ahmet bunları duymak istiyordu sadece. Sevginin daim ve huzurlu kalacağını duyup teskin etmek istiyordu kalbini. Yorgun gözleri kendini uykuya bıraktı kısa süreliğine.

Karşısında siyah entarisi, beyaz yaşmağıyla nenesinin gördü Ahmet. Çıkan kamburuna rağmen hala dimdik ve uzun duruşu kimsenin gözünden kaçmıyordu. Bilmediği bir tren garındaydılar, kara trenin sesini işitip irkildi aniden. Nenesi elindeki uzun değneği trenin geldiği yöne doğru uzatıp gözlerini Ahmet’e dikti.

 “Bak evlat, iyi işit sözlerimi. Bu trene her binişinde bir sızı ve bir umut düşecek yüreğine. Evet, bu ağır ağır dağların, bozkırların, denizlerin arasından süzülen kara kutu seni kimi zaman geleceğe yetiştiremeyecek kimi zaman geçmişinden kaçıramayacak. Fakat sen ne geçmişin hızından korkacaksın ne de geleceğe geç kalmaktan. Bileceksin ki attığın her adım arafa sürüklüyor seni. Tek çıkışın sevgi. Sevmeyi içinde girift bir bilmece olmaktan kurtar. Trene bindiğinde sadece içindeki sızı ve umut kalsın. Ayrılığın sızısı, kavuşmanın umudu...”

Ahmet gözlerini açmış pür dikkat nenesinin dinliyordu. Bir zaman sonra ses uğultu halinde gelmeye başladı, nenesinin silueti ise bulanıklaşmaya başladı. Konuşmaya çalıştı Ahmet, bağırıp çağırmak istedi ama onun da sesi çıkmadı. Hızla yanlarından geçen trenin düdüğü kulaklarını çınlattı. Oturduğu koltuktan bir ürpertiyle uyandı Ahmet. Ellerini yüzüne götürdüğünde kan ter içinde kaldığını anladı. Kolunun ardıyla terini silerken gördüğü rüyaya bir anlam yükleme çalıştı. Unutmamak için hemen çantasından küçük siyah kaplı defterini açıp not aldı nenesinin dediklerini. O bu hissiyatı kabullenmeye çalışırken itici bir sesle vagona giren muavin gara yaklaştıklarını söyledi yüksek bir sesle. Ahmet kendine gelmeye çalıştı ilk başta, başaramadı. Durgun, uykusuz ve bitkin bir şekilde çantasını sırtına taktı. Telefonunu ve kulaklığını hırkasının cebine attı. Usulca vagonu kapısını açtı ama yine itici ve rahatsız edici bir ses çıktı. Tren durduğunda kendini dışarı attı hemen. Derin bir nefes alıp verdi. Etrafına bakınmaya yeltenmeden amcası koşup sarıldı Ahmet’e.

 “Hoş geldin oğlum. Yolculuk nasıldı?”

 “Hoş buldum amca iyiydi şükürler olsun. Nasılsınız iyi misiniz?”

 “Biz iyiyiz oğlum da sen çok yorgun gözüküyorsun. Mezara uğramadan önce gel biraz dinlen, uyu. Yarın sakin kafayla gider ziyaret edersin.”

 “Yok amca iyiyim ben, köye giderken bırakırsın beni sen eve geçersin. Yürüyerek gelirim ben köye merak etme sen.”

 “Tamam Ahmet sen bilirsin. Gel hemen garın arkasında araba.”

Hafif gülümseyerek başıyla onayladı amcasını. Arabada hiç konuşmadı ikisi de. Mezarlığın önünde arabayı durdurdu amcası. Torpido gözünden bir kese çıkarıp Ahmet’e uzattı.

 “Bu yazmayı senin hanımına örmüş oğlum. Kendi elleriyle vermek nasip olmadı diye içi içini yedi, sana da bolca selam söyledi. Beni unutmasın rahat bırakmam kotü tohluyu deyip gülümsedi son zamanlarında. Haydi bakalım çok geç kalma. Yengen sevdiğin yemeklerden yaptı bak.”

Amcasının yanında ağlamamak için zor tuttu kendini Ahmet. Arabadan inerken onaylarcasına bir inilti çıktı boğazından. Tozu dumana katıp giden torosun ardından baktı bir müddet. İçeri girmeye cesaret edemedi. Etraftaki  kayısı ağaçlarına göz attı, memleketinin havasını içine çekti bir daha derince. Mezarlığın mavi kapısını ittirdi usulca, kapıdan çıkan gıcırtılı ses tüm bedenleri rahatsız etti diye suçluluk duygusuna kapıldı. Ağır adımlarla dedesinin yanındaki yeni çökmüş mezara doğru gitti. Mezarın ayakucuna vardığında tek kelime etmeye mecalinin olmadığını anladı, oracıkta yere yığdı bacakları onu. Ağlamaya bile güç bulamadı kendinde fakat gözyaşları onu hiç dinlememişti zaten. İnleyerek ağladı bir müddet. Trende kafasında kurduklarının biri bile dilinden dökülmedi. Her düşüncesi, her kelimesi, her hecesi ihanet etmişti ona. Sustu Ahmet. Bu ihaneti bir medet bilip sustu. Sustuklarıyla çok şey anlattığını zannetti, nenesi onu anlardı her zaman ne de olsa. Anlamasa bile bir bakışı yeterdi içini rahatlatmaya. Kaç saat o mezarın ayakucunda kaldığını bilmiyordu fakat bir el silkeledi onu. Ahmet gözyaşlarını silerken ayağa kalktı. Sol elinde sıkıca tuttuğu keseyi açtı yavaşça. Gök mavisi iğne oyalı yemeni ve birkaç dize vardı eskimiş, sarı kâğıtta:

“Anın gibi mâşukanın haberin kim getirir
Cebrail mürsel sığmaz, şöyle olundu işaret

Soru hesap olmayısar dünya ahiret koyana
Münker ü Nekir ne sorar, terk olucak cümle murat”

 

Devamı [...]
Öykü

DAMLA NUR AKKİRPİ-ÖLÜMÜ DÜŞLEŞTİRMEK YAHUT DÜŞÜ ÖLÜMSÜZLEŞTİRMEK

ÖLÜMÜ DÜŞLEŞTİRMEK YAHUT DÜŞÜ ÖLÜMSÜZLEŞTİRMEK

Damla Nur Akkirpi

18 katlı bir gökdelenin, 17. katındaki penceresinin önünde durdu. Pencereden aşağı yarı beline kadar sarkıp, buradan atlayıp yere çakıldığı anın sonrasında bir parçası bulunur mu bulunmaz mı onu hesap etmeye çalışıyordu, yerdeki kanalizasyon çukuruna gözlerini dikip. Bir kat daha çıkmalı mıydı? Kıymık gibi ruhuna batan yaşam arzusu en yükseğe çıkıp, göğün en yakınında duran katta mı feda edilmeliydi?

Hâlâ yaşamak için bir yol arıyordu. Ölünce parçalarının bulunması gerekmez ki dedi, kendi kendine. Ölü bedenine, kemiklerine duyulan saygı ve sevgiyi yaşatmak için sembolik bir mezar kazarlar, boş kefen parçasının üzerini tahtalarla kapatıp her bayram arifesi dua ederler sembolik mezarının başında, diye geçirdi içinden. Seni seviyorlar Ruhsar, sevmeseler sembolik de olsa bir mezar kazıp sürekli yâd ederler mi? Kıymetlisin onlar için, diye fısıldadı kendi iç sesine.

Hâlâ yaşamak için bir yol arıyordu. Ne var eskisi gibi üretemiyorsan, tıkandığın yer en duru sularla kalbini yıkadığın yer olacaksa bir süre sonra? Hem illa hissederek yazman gerekmez ki. Bir cinayet romanı yazarı, illa kan mı koklamalı romanı yazma sürecinde? Kan kokusu aldığını düşünerek yazamaz mı? Hissetmek için kendi elini mi kesmeli, kestiğini farz ederek yazamaz mı? Tüm bunları söylerken kendi iç sesiyle, iç sesinin ardına saklanan kurnaz bir şeytan aldı sözü çaktırmadan ve söylemeye devam etti: Güldürme dedi. Güldürme beni, ne olur. Bak, yok olmaya başladığın an geldi işte. Birazdan buradan atlayacak ve bir daha asla yaşarken görünmez olmayacaksın. Görünmediğin için görünmez olacaksın. Gerçek bir görünmezlik bu, sevin.

Hâlâ yaşamak için bir yol arıyordu. Yazmak istediği kitapların hayaline daldı. Gözleri, kanalizasyon çukuru üzerine düşen bir kitap kapağını arıyormuşçasına açıldıkça açıldı. Biraz daha sarkıttı kollarını, başını eğip. Yazsan ne olacak? dedi, kurnaz şeytan. Kimi kurtaracak, kimin ruhunda yankı uyandıracak yazdıkların? Biber değil ki, kurutup saklanılsın. Elbet unutulacaksın Ruhsar, dedi.

Hâlâ yaşamak için bir yol arıyordu. En azından ailem var geride kalan, diye düşündü. Hiç kimsenin kalbine temas edemesem bile onların kalbiyle hep haşır neşir oldum. Hemhal oldum anlatamadığım durumlarda, sessizlikleriyle dedi. İç ses fısıldadı ona, kurnaz bir şeytan olarak fısıldayan ses değil, gerçek iç ses: Gerçekten ne kadar temas edebildin? Ne kadarıyla hemhal olabildin Ruhsar?

Hâlâ yaşamak için bir yol arıyordu. Kurnaz şeytan konuşmaya başladı yeniden: Hadi, 18.kata çık. En yüksekten atla. Zira sen sıradan biri değilsin, görkemli bir ölümün olmalı. Uçuşu test etmiş olacaksın ölürken ve bir uçuşu test etmek için en iyi yer, en yüksek yerdir dedi. Kadın, iç sesi sandığının söylediği şeyi yaptı. 18. Kata çıktı ve yarı beline kadar aşağı sarktı pencereden.

Hâlâ yaşamak için bir yol arıyordu. Peki, ama ben buradan atlarsam gökdelenin sahibi, gökdelende çalışan şirket grupları ve yere çakıldığın an rögar kapağını açık bırakan belediye işçileri sorguya alınacak. Şüphe duyulacak bir cinayet girişimi olabileceğinden. Bu kadar insanı yakmaya değer mi, dedi. Kurnaz şeytan güldü bu söylediğine. Ölürken bile kendin olamıyor, hep başkalarını düşünüyorsun. Demek ki hiç kendin için yaşayamadın. Onurluca ölmeyi bile beceremiyorsan eğer neye yarar, dedi yüksek sesle.

Hâlâ yaşamak için bir yol arıyordu. İç sesi sandığı şeytanın vesveselerine karşı kendini müdafaa edebilecek kadar dostluk göremiyordu kendinde. Sonra ansızın başı döndü, gözleri karardı. Düşmüştü. Her yer karanlıktı. Gözlerini açtığında bir şarkı duydu, yaşarken en çok dinlediği şarkıydı. Korktu. Ürperdi içindeki şeytan bile. Karşısındaki yüz gülümsedi ona ve dedi ki: Yine bir rüyanın ortasında intihar ettin.  Karyolanın kırılan tarafı yüzünden, yuvarlanmadan önce duyuluyor düşmeye hazırlanan vücudunun temkinli sesi. Ben de geç kalmış olmuyorum böylelikle seni tutmak için, dedi. Şaşırdı Ruhsar. Ne olduğunu anlayamamıştı. Adam, karısını kaldırdı.

Hadi hayatım kahvaltı edelim. Önce bir elini yüzünü yıka, sonra çay demleyelim.

Kadının zihni silinmiş gibiydi, allak bullak hissetti. Gidip elini yüzünü yıkadı. O sırada oğlu koşup geldi yanına. Anne, dedi. Sinir ilaçları yüzünden hâlâ kâbus görmeye devam ediyor musun?

 

Devamı [...]
Öykü

HATİCE TARKAN DOĞANAY-ALİ'Yİ GÖTÜRÜN

ALİ’Yİ GÖTÜRÜN
Hatice Tarkan Doğanay

Mart 1910 -Samsun

Karasabanın ahşap gövdesini tutan yaşlı adamın elleri soğuktan buz kesmişti. Kılcal damarlarının kırmızıdan mora geçen renk dalgaları sanki yüzyıllar öncesine ait bir kralın siluetini ellerine resmetmişti. Gece bastıran tipi evin öveninde bir köşeye istiflediği aletlerin üzerindeki çulu savurup içini dışını karla doldurmuştu. Adam bir yandan elleriyle karları temizliyor bir yandan da Allah’tan ölen öküzlerinin yerine bir öküz istiyordu. Kar evlerin üzerine beyaz bir örtü sererken, yoksulluktan yorgun düşen insanları ortalıkta gezinmelerine imkân vermeyerek, köyün fakirliğine de ıpıssız bir asalet getirmişti. Adam, karları temizlediği aletlerin üstüne çulu tekrar çektikten sonra vücudunu hafif öne doğru eğerek, hızlı hızlı ellerini birbirine sürtüp avuçlarına birkaç kez hoh dedi. Başını kaldırdı, uzakta karlara bata çıka yürüyen bir atlının köy içine doğru gelmeye çalıştığını gördü. Kasabadan geldiği her halinden belli olan bu adam, dağların tepesindeki Çekalan’ın karlar altında kalabileceğini hesap edememiş olmalıydı.

At, inip kalkan burun delikleriyle birkaç kez acı acı kişnedi ardından da sarsıla sarsıla soluyarak bir metrelik buhar saldı köyün meydanına. Doru at karları kütürdete kütürdete çiğnedikçe ortaya saçılan ses, sessizliğe gömülmüş hane bireylerinin çoğunu cama dizmişti. Köy, karşılıklı iki hilal şeklindeki genişçe bir meydanın etrafına kondurulmuş evlerle çevriliydi. Muhtarın evi köyün orta kısmındaydı.  Çok geçmeden esneye esneye açılan tahta kapısının gıcırtı sesi geldi. Muhtar, üstünü başını düzelterek hızlı adımlarla atın dizginlerine asılan yabancının yanına koşturunca, kapı tekrar gıcırdayarak kapandı. Muhtar yabancıyla bir şeyler konuştu, sonra da eliyle yaşlı adamın olduğu tarafı gösterdi. İkisi birlikte yaşlı adamın evine doğru yürümeye başladılar. Neler olup bittiğini anlamaya çalışan yaşlı adam, bu hareketliliğin nedenini merak edip kapıya çıkan iki oğlunu da, havaya kaldırdığı eliyle oldukları yerde kalmalarını emrederek durdurdu. Etrafı tedirgin gözlerle süzen adam, yaklaşan atın rengi gölge gibi karın beyazına düştü sandı bir ara. Ve evin övenine herkesten önce kara bir bulut gibi girince içine anlamlandıramadığı bir korku oluştu. Yüzünü gözünü dolakla sarıp sarmalayan yabancı, yaşlı adama yaklaşınca dizginleri çekip atın başını şaha kaldırarak kişnetti, bir müddet sonra da dizgini iyice gerdirerek olduğu yerde durmasını sağladı.

Yabancı selamünaleyküm dedikten sonra koynundan çıkardığı evrakı adama uzatırken askerlik şubesinden geldiğini söyledi. Yirmi yaşlarına henüz basmış Ali ile Halil tedirgin gözlerle birbirine bakıp babalarının yanına yaklaştılar usul usul. Yabancı tıpatıp birbirine benzeyen gençleri görünce hayretini gizleyemedi ve gözlerini bir müddet Ali’nin ve Halil’in yüzünde gezdirdi. Ulak olduğu anlaşılan bu adam işini halledip biran önce gitmek istediğini belli eden bir telaşla yaşlı adama; ikizlerden birinin askere alınacağını, o askerden geldikten sonra da diğerinin alınacağını söyledi. Devletin, seferberlik durumu haricinde eğer bir evde askerliği gelmiş iki kişi varsa önce birinin, o geldikten sonra diğerinin askere alınmasına dayalı bir kanunu vardı. Adam okuma yazma bilir gibi evrakta yazanlara göz gezdirirken; ulak, ortalığa güm diye düşen tok bir sesle; oğullarından hangisini askere alalım amca, dedi. Yaşlı adam beklemediği bu soru karşısında sus pus oldu, az önce övene yürüyen kara bulutun içine girip vücudunu yere göğe sığamayan koskoca bir top kadar genişlettiğini hissetti. Yanında olup bitenleri izleyen ikizlerine kaydı gözleri sıkıntıyla. Allah bu ikizleri ona üç kızın ardından nasip etmişti. Yine martın karlı bir gününde doğmuştu oğulları. Herkesi şaşkına çeviren benzerlikleri köyün diline düşmüştü zaman içinde. Bir erkek evladın özlemiyle yanıp tutuşurken, Allah onlara iki tane birden verdiği için her zaman şükrederdi. Evde bayram havası estiren doğum günlerini anımsadı ve gözlerini karın ışığıyla daha da bir aydınlanan oğullarının yüzlerine kaydırınca gözü kamaştı. Orta boyları, açık tenleri, güzel yüzleri, ince buruları ve hafif dalgalı saçlarıyla öyle yakışıklılardı ki, sanki Allah dünyaya güzelliği onlarla indirmişti. Düzgün kaşları altındaki ela gözleri ve yüzlerindeki huzur tedirgindi. İkisi de gözlerini babalarına çevirmiş vereceği nihai kararı duymak için dikkat kesilmişlerdi. Yaşlı Adam gözlerini oğullarının meraklı bakışlarından sıyırıp ulağa baktı. Düştüğü durumu pek umursamayan ulağın sabırsız bekleyişini gördü. İyice bunalınca içinde dikenli bir topuz peydah oldu, vücudunu parçalayıp kalbini ciğerini delik deşik ederek bir uçtan bir uca yürüdü durdu. Soluğu boğazında yumruk olup düğümlendi adamın. Derin bir nefes aldı, en az, atın genişleyip daralan burun deliklerinden çıkan buhar kadar yoğun bir buhar üflemişti nefesini verdiğinde. Düşündü düşündü hangisinin adını söyleyecekti şimdi. Bunun kararı neden kendisine bırakılmıştı. Bir baba evlatları arasında, hele de ikizleri arasında nasıl tercih yapardı. Hangisi olursa olsun başlarına bir şey gelecek olsa kendini suçlu hissetmeyecek miydi? Derin bir düşünceye dalarak eliyle sakalını sıvazladı, dilinin ucuna Ali geldi… Diyemedi. Tekrar düşündü ya da düşünüyormuş gibi yapıp neyi düşüneceğini bilemeyerek sakalında gezinen eliyle yüzünü kaşıdı dilinin ucuna Halil adı yerleşti yine diyemedi. Ulağın ver artık kararını soğuktan dondum, diyen gözleriyle buluşunca devlet görevlisini zatürre edecek olmaktan bir ara imtina etti ve sessizce “Ali’yi götürün” dedi. Yaşlı adamın daha o dakikadan itibaren bacaklarının dermanı kesilmişti ama oğullarının yanında güçsüz görünmek istemediğinden, hem de açıklama olur umuduyla; ha şimdi ha sonra eninde sonunda herkesin askere gideceğini, aslanlar gibi vatanına, milletine bağlı iki evlat yetiştirdiğini, eğer başlarına bir şey gelirse Allah’ın takdiri olduğu gibi şeyler söyledi ulağın soğuktan üşüyen yüzüne bakarak. Muhtar, öyle öyle dedi Allah askerlerimizi korusun Ali’ye de sağ salim gidip gelmeyi nasip etsin diye dua etti.

Ali, babasının “Ali’yi götürün” cümlesinden sonrakileri duymadı! Zira o dakikada vücudundaki kan damarlarından çekilerek basınçla beynine nüfuz etmişti. Görünmeyen bir el kardeşini, babasını, muhtarı, acı acı kişneyen atla birlikte ulağı, Ali’nin görüş mesafesinden alıp metrelerce uzağa fırlatmış, geriye bir tek babasının “Ali’yi götürün” sesini bırakmıştı. “Ali’yi götürün” demişti babası… “Ali’yi götürün”…  Babası, kurduğu bu iki kelimelik cümleyle Ali’nin beyninde biriken kan gölünün ortasına koca bir taş atmıştı. Gitgide büyüyen halkalar beyin duvarına çarpa çarpa geri döndükçe Ali vücudunun yavaş yavaş uyuşmaya başladığını hissetmişti. Buz gibi havaya inat cayır cayır yanmıştı içi ama üzüntüsünü belli etmemesi gerektiğini düşündü. O görünmez el sonra tekrar uzağa fırlattıklarını toplayıp geri getirdi övene ve kardeşi, babası muhtar, at ve ulak evin avlusundaki yerlerini aldılar sırayla.  Ulak, Allah sağlıkla gidip gelmeyi nasip etsin, en geç bir hafta içinde Hüseyin oğlu Ali Elazığ’daki birliğe gitmek üzere askerlik şubesine teslim olsun haydi selametle, dedi ve atın dizginini asılarak geldiği yola geri çevirdi. Uğurlar ola, diyen yaşlı adam ve oğulları at gözden kaybolana dek derin bir sessizlik içinde öylece uzakları izlediler. Sonra muhtar da gitti. Üçü de övende sessizce dikiliyordu. Ama en çok Ali susuyordu. Ali’nin çıldırtıcı sessizliği, rüzgârın ıslığına sarınıp evin öveninde koskoca bir hortum estirmişti sanki. Hortum üçünü de olduğu gibi alıp aynı girdabın içinde evire çevire döndürüyordu. Anneleri hadi içeri geçin soğuktan donacaksınız demese belki sabaha kadar o girdabın içinde dönüp duracaklardı. Baba boğazını temizleyerek gözlerini yerden ayırmadan arkasına döndü ağır ağır eve yürüdü. Halil kolunu tuttuğu ikizinin yüzüne çevirdi hemen gözlerini. Ne desindi şimdi. Kırgınlık sezinlediği kardeşinin bakışlarından gözlerini bir an olsun ayırmadan hadi üşüyeceksin içeri girelim, dedi. Ali ayakları boşluğa basar gibi yürüdü…

O akşam evli olan ablaları da gelmişti eve. Gizlemeye çalışsalar da herkesin yüzünün orta yerine çöreklenmiş hüzün idare lambasının cılız ışığında bile gün gibiydi. O gece kimse çok konuşmadı. Yaşlı adam Ali’nin yüzüne bakacak cesareti bulamamıştı. Ne yapmıştı böyle! Neden Ali’yi seçmişti. Onu seçmese Halil’i seçecekti ikisi de birdi onun için. Acaba bu soruyu Ali de soruyor muydu kendine diye düşündü. Ya baba neden beni seçtin derse ne diyecekti? Kendi de bilmiyordu ki nedenini. Belki a harfi h harfinden önce akla geldiği için ağzından onun adı çıkmıştı. Ama her zaman ikisini de ayırt etmeden sevdiğinden emindi.

Oğulları kendilerine laf düşmedikçe babalarının yanında konuşmazlardı ama o gece kimsenin içinden konuşmak gelmiyordu zaten. Çocukluklarından beri ikizlerin arasında bambaşka bir bağ vardı. Fiziksel görünüşleri gibi duyguları da benzerdi birbirine. En belirgin farklılıkları Ali sağlakken, Halil solaktı. Küçükken birinin canı yansa diğeri de aynı acıyı duyardı. Annesi kızıp da birini azarlayacak olsa hemen diğeri arka çıkardı. Lakin Ali, o gece ilk defa içindeki sıkıntıyı kardeşinin anlamadığını düşünüyordu. Zira küçükken yere düştüklerinde kanayan dizlerinin acısı gibi değildi bu. Ali bunu yaşamadan kimse bilemez diye düşünürken Halil’e baktı. Halil’in kendini izlediğini fark edince garip bir telaşla yere devirdi gözlerini. Sedirde kardeşiyle babası yan yana oturuyordu ve bundan sonra da yan yana oturacaklardı ama kendisi aralarında olamayacağı için bunu göremeyecekti. Halil’in babasının gözündeki üstünlüğünü fark ettiğinden beri kendini o eve ait hissetmemişti. Babası “Ali’yi götürün” dediğinde Halil’i öyle bir sahiplenmişti ki yirmi yıllık duygularını hissettiği, içini dışını herkesten daha iyi bildiği ikizini kendisinden koparmıştı. Bir ara gözleri babasının şakırdata şakırdata tesbih çekişine takıldı.

Duygularını içine atarak sessizce hasırın üstünde oturan Ali, rahat görüntüsünün aksine diken üstündeydi. Doğup büyüdüğü ev, ara ara kendini süzen ikizi ve babası ona yabancı geliyordu. Eşyalar havalanarak odanın boşluğunda yüzerek üstüne üstüne gelmeye başladı. Babasının parmakları arasında dolaştırdığı tesbihin şakırtısı annesini uyuşturmuştu sanki kendi halinde bir köşede dut yemiş bülbül gibi susuyordu. Babası boğazını temizleyerek Halil’e döndü, dün geceki tipinin evin avlusunda ne var ne yoksa her şeyi birbirine kattığını anlatmaya başladı. Halil de gitgide büyüyen tipi sesinin sabaha karşı kendisini tokatlamış gibi uyandırdığını anlatıyordu. Ali, baba oğlun sıradan muhabbetini içi burularak dinlerken birden “Ali’yi götürün” diye bağıran bir ses kafasını karıştırdı, muhabbeti kaçırdı. Kulakları da uğuldayınca etrafındaki sesler iyice azaldı, kardeşiyle babasının görüntüsü bulanıklaştı. Neden babası kendisini tercih etmemişti. Bunun bir nedeni vardı ve neydi o kendisinin bilmediği. Eğer babası ikisini de eşit tutsaydı hanginiz gitmek istersiniz diyerek fikirlerini öğrenebilirdi ya da yazı - tura da atabilirdi. Zaman ilerledikçe kafasındaki sorular da büyüyordu. Yoksa birkaç hafta önce yaşadıkları tatsızlık yüzünden miydi bütün bu olanlar. Sıtmaya yakalanan annesi yakacak odunumuz kalmamış oğlum üşüyorum deyince, Ali baltayı kaptığı gibi bahçedeki ceviz ağacını kesmişti. Babası eve geldiğinde ceviz ağacının kesildiğini görünce sinirden deliye dönmüştü. Çekalan boy boy ağaçların, tür tür çamların yetiştiği bir orman köyüydü, halk fakirlikten kırılsa da herkes yakacak odununu bulmasını bilirdi. Ama Ali, annesini öyle zangır zangır titrerken görünce ne yapacağını bilememiş o hışımla kimseye sormadan ceviz ağacını kesivermişti. Babası, kesilen ceviz ağacı için günlerce homurdanmıştı. Acaba yaşadıkları bu münakaşa mı adını vermesine neden olmuştu. Ali düşündükçe, evden önce kendisinin gidecek oluşunu babasının o günkü kızgınlığına bağlıyordu. Kafasındaki “Ali’yi götürün” sesine bir de babasının o günkü homurtusu ve çektiği tesbihin şakırtısı eklenince iyice daraldı, nefes alamayacak hale geldi. Ali’nin gitgide midesi bulanmaya başlamıştı ki  “Ali sana diyorum duymuyor musun” diyen bir sesle irkildi. Sesin nerden geldiğini anlayamayan Ali, sıradan herkesin yüzüne saf saf bakınırken birden babasının elinde şakırdattığı tesbihin ipi koptu ve kırıldı, odanın ortasına saçılan tanelerin çıkardığı ses, kafasından geçen düşünceleri kurşun gibi delerek dağıttı. Efendim baba, dedi Ali irkilerek. Daha bir hafta var oğlum hemen karaları bağlama, dedi babası. Yok, baba bağlamıyorum, dedi Ali belli belirsiz. Bir müddet sonra ablaları gitmek için ayaklandı Ali’ye daha bir sıkı sarıldılar, saçlarını güzel yüzünü sıvazlayarak yanaklarını öptüler vedalaşırken.

 Ali o gece yatağa girdiğinde de o eve ait hissetmedi kendini. Odanın bir köşesine serilmiş yer döşeğinde kendisi, diğer köşedeki döşekte ikizi vardı. Kimi geceler saatlerce sohbet ederlerdi yattıkları yerden. Köyün en güzel kızının kim olduğunu konuşurlardı. İlerde evlenecekleri kızların kendileri gibi tıpatıp birbirine benzeyen ikizler olma olasılığını düşünüp, eğer böyle bir şey olursa nasıl olur acaba diye hayaller kurarlardı. O gece ikisinin de keyfi yoktu. Ali rahat bir nefes almak umuduyla yönünü soldan sağa çevirdi. Sonra sağdan sola… Tekrar sağa ve tekrar sola… Derken Halil yumuşak bir ses tonuyla konuşalım mı biraz, dedi. Ali, ikizinin sesine gizlenmiş merhameti sezer sezmez babasının kırılan tesbih taneleri geldi boğazına dizildi bir bir. Kendini toparlamaya çalışarak, çok uykusunun geldiğini, daha önlerinde konuşabilecekleri koskoca bir hafta olduğunu söyledi.

Halil o gece geç de olsa uykuya varmıştı ama Ali sabaha kadar kulaklarının dibinde atın kişnemesini, tesbih tanelerinin şakırtısını, babasının “Ali’yi götürün” diyen sesini dinledi. Bu sesler bazen öyle dayanılmaz oluyordu ki, Ali acıyla gözlerini yumuyordu. Yumduğu zaman da şaha kalkan atın üstündeki ulak, gözkapaklarının arasından karları kütürdete kütürdete babasının yanına doğru yürüyordu. Evinde geçirdiği en zor geceydi. Neyse ki köyün imamı sabah ezanını acı acı okumaya başlayınca içine garip bir huzur doğdu. Sabah ezanında insanı alıp uzaklara götüren bir hüzün vardı. Ezandaki hüzünle içindeki hüzün başa baş geliyor hatta hoca ikinci hanyalesselayı çeke çeke uzatınca iki hüzün birbirine sarılıp büyüdükçe büyüyordu. Hoca en son söylediği la ilahe illallah’ı öyle güzel söylemişti ki, Ali’nin dudağına içli bir tebessüm kondu o anda.

Ali, sabah namazına kalkan annesinin tıkırtılarını duyunca usulca yerinden kalktı. Hava buz kesmişti. Annesi namaz kılacağı odanın ocaklığındaki odunları tutuşturmaya çalışıyordu. Hemen odunları elinden alıp ben yakarım anne sen kıl namazını hadi, dedi. Annesinin neden bu saatte uyandın oğlum, sorusuna hiç uyuyamadım ki, diyemedi. Az önce tuvalete kalktığını, tıkırtılarını duyunca da yanına geldiğini söyledi. Annesi ocaklığın kenarındaki ibriği ve bakır leğeni aldı bir köşeye çekilip abdest almaya başladı. Ali ateşi çarçabuk parlatmış, avcundaki son kozalakları da ateşe atmıştı. Elli beş yaşındaki annesi, babasından on yaş küçüktü ama yaşlılık ona daha erken çökmüştü. Ali soğuktan titreyen elleriyle tutmaya çalıştığı ibriği annesinin elinden alıp ona abdest verdi. Derisi kırışmış ellerini ovalamasını, üç kere ağzına su götürmesini, suyu idareli harcamak için arada ibriğin ucunu eliyle yukarı kaldırışını, üçgen yapıp başına taktığı yazmanın uçlarını sağlı sollu kafasının üstüne kaldırışını ve elinin serçe parmaklarıyla kulaklarını yıkamasını izledi. Sonra bakmaya doyamadığı o güzel yüzünü gıdım gıdım suyla üç kere yıkayışını seyretti. Seccadesini de sererdi ama onun serişini izlemeyi tercih etti. Namaza durduğunda rahatça doya doya izledi annesini. Kardeşiyle kendisini doğurduğu o günkü anlatılanları anımsadı. İlk Halil doğduğu için annesiyle daha uzun süre bağ kurmuştu. Aralarındaki zaman farkı beş altı dakika arası olsa da, Ali her zaman annesinin küçük oğluydu. Aradaki o beş dakikalık süre o kadar uzundu ki aslında herkesin baktığı gibi bakmıyordu ikizlerine.

Annesi, esselamünaleyküm verahmatullah, deyip namazı bitirdiğinde, kendisini izleyen oğluyla göz göze geldi. Dudaklarının kıpırdanışını bitirmeden oğluna el ederek yanına çağırdı. Boynunu bükmüş bir vaziyette annesini seyre dalan Ali, irkilerek kendine çeki düzen verip yanına gitti. Dua etmeye devam eden annesi bağrına bastığı oğluna sıkıca sarılıp sağa sola sallanırken ellerini de saçlarında gezdirdi ara ara da yüzüne, eline, koluna vücuduna okuduğu duaları üfledi. Akşam hiçbir şey yememişti oğlu. Elini midesinin üstünde gezdirdi sevgiyle tekrar kendine çekti. Kadın, oğlunu kendine öyle sıkı bastırmıştı ki, bir hafta sonra ondan nasıl ayrılacağım diye iç çekti. Gözlerinden sızan yaşı oğluna göstermeden yazmasına sildi. Son duayı da dudakları arasından çıkarıp oğlunun ruhuna göndermek istermiş gibi tepeden tırnağına kuvvetlice üfledi.

 Ali annesinin aç mısın oğlum, diyen sesiyle irkildi. İki dakikada annesinin koynunda içi geçmişti. Bu kucakta yıllarca uyuyabilirdi böyle. Efendim ana, dedi uyku sersemliğiyle, sonra annesinin sorusunu anımsayarak yok dedi, aç değilim. Oğlum, dedi annesi… Efendim ana, dedi Ali… Yok, bir şey oğlum hadi gir yatağına yat hadi daha konuşacak vaktimiz var nasıl olsa sonra konuşuruz, dedi. Ali başını kaldırıp dudaklarını annesinin yüzüne yaklaştırdı kokusunu içine çeke çeke öptü. Tamam, ana yatıyorum, dedi ama önce sen yat sabah sofrayı kurarken de beni uyandır sana yardım edeceğim dedi. Hiç kıyamazdı annesine. Elinde onu zorlayacağı bir iş olsa hemen koşar yardım ederdi. Annesinin elinden tutarak kalkmasına yardım etti yine, yattığı odanın kapısına kadar götürüp ağır ağır içeri girişini seyretti. Annesi içeri girince kalakaldı evin çardağında yalnızlığıyla bir başına. Öyle yalnızdı ki bunu tarif et deseler zahmet edip ağzını bile açamayacaktı. Geri döndü annesinin serili bıraktığı seccadeyi katlayıp yerine koydu. Odasına döndü derin bir uykunun ortasındaki kardeşinin açılan üstünü örttü, sessizce döşeğini topladı sonra ikizine kendine bakar gibi baktı uzun uzun. Hayat onları ilk defa ayıracaktı, düşündükçe acı çekti yüreği. Aniden kalktı, hızlıca giyindi, dolağını boynuna ve başına doladı, sessizce kendini dışarı attı. Ali, baba ocağından böyle çıkıp kendini yollara vurdu…

Henüz hava aydınlanmasa da yolu biliyordu. Karları kütürdetmemeye özen göstererek attı ilk adımlarını. Bir yandan da acele etmeliydi zira ikizi bir terslik gittiğini hissedebilirdi. Kar altında kalmış kimi ahşaptan, kimi kerpiçten yapılma evleri ardında bırakarak yürüdü. Çocukluk arkadaşı Sami’nin evinin yanına gelince durakladı. Bıkmadan usanmadan oyun oynadıkları övendeki çocukluklarını hayalledi. Birden yere çömelmiş bir şeyler yapan Halil’le Sami’ye takıldı gözü. Yedi sekiz yaşlarında ya var ya yoktular.  Hayırdır dediler Ali’ye nereye böyle? Hiç dedi Ali, bir yere değil. Gelsene dediler ikisi bir ağızdan… Yok dedi Ali, ben bugün oynamayacağım siz devam edin. Onlar da omuz silkerek sen bilirsin deyip oyunlarına döndüler. Onlar dönünce o da ağır ağır geride bıraktı Sami ile Halil’i. Ali iyice uzaklaşmadan önce arkasına dönüp doğup büyüdüğü eve son bir kez bakmayı çok istedi ama camda babasının gözleriyle karşılaşmaktan korktuğu için dönemedi. Adımlarını sıklaştırdı ve ardına bakmadan yürüdü gitti.

İki saatlik yol kar nedeniyle beş saatte sürmüştü. Kasabaya vardığı o beş saatte soğuktan, açlıktan ve ve gönül yorgunluğundan neredeyse beş kilo birden vermiş, şubeye adımını attığında ise yere yığılmamak için zor tutmuştu kendini. Şubede işlemleri çarçabuk hallettiler, yemek verip karnını iyice doyur dediler. Büyük bir iştahsızlıkla yedi verdikleri yemeği. Elazığ askeri birliğine gidecek olanlar, vakit kaybetmeden Amasya’ya gitmek üzere yola çıktı.

Ali uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra birliğine teslim oldu. Şaşkın bakışlı yüzlerce kişinin oluşturduğu kalabalığın içinde onun ruhu hala ıstırap çekmekteydi. Gözlerini kapatınca babası “Ali’yi götürün” diyordu kulağına. Ortama uyum sağlamaya çalışan acemi askerler birbirine memleketini soruyor aynı şehirden olanlar bir araya gelip ortak tanıyabilecekleri kişiler üzerinden sohbet kurmaya çalışıyordu. Komutan gelince uğultu kesildi. Davudi sesli, yumuşak tavırlı komutan; evlatlarım hepiniz baba ocağınızdan kopup peygamber ocağına geldiniz dedi. Birden Ali’nin ifadesi sertleşti. Komutan baba maba deyince kızgınlaştı ve bundan böyle ona dünyayı bağışlasalar hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşündü kahırla. Komutan burada ananızda babanızda biziz dediğinde ise içinin kapıları ardına dek açıldı “Ali’yi götürün” diyen ses, babasıyla birlikte dışarı çıktı onun yerine karşısında babacan babacan konuşan Halil komutan girdi içeri. Komutan ana, baba, ocak, dedikçe bilmeden Ali’nin içindeki ateşi harlıyor bir yandan da yumuşacık sesiyle tutup yaralarını tekrar sarıyordu. Komutan bir müddet daha konuştuktan sonra askerleri mangalara ve bölüklere ayırması için çavuşa emir verdi. Aynı kıyafetlerin içindeki birbirine benzeyen askerler çavuş ne dediyse yapıyordu, Aldıkları emirle herkes boy sırasına diziliyordu. Her zaman ip gibi duracaksınız böyle, dedi çavuş, sonra da teçhizattan, silahın da vatan gibi namus olduğundan söz etti. Vatani görevini büyük bir sadakatle yerine yetiren askerlerin ömürleri yettiğince onurlu bir yaşam süreceklerini, şayet şehadet şerbetini içerlerse şehitlik mertebesine ulaşacaklarını her iki durumun da onlar için önce Allah katında sonra tüm milletin karşısında mukaddes bir durum olduğunu dile getirdi. O güne kadar tarihin şanlı sayfalarına isimlerini yazdıran kahramanlar, sadakatli askerler sayesinde bundan sonra da yazdıracaktı. Ülkenin kahramanları bitmez, bayrak inmez, Türk asla esaret kabul etmezdi. Bugüne kadar kazanılan şanlı zaferler gerektiğinde de bu güzel evlatların sayesinde kazanılacaktı. Daha gür bir sesle; evlatlarım peygamber ocağına hepiniz hoş geldiniz dedi, canınız da kanınınız da bize emanet, diye ekledi. Orada görecekleri eğitimden ve bir kısmının acemi birliğinden sonra ülkenin dört bir yanındaki birliklere dağıtılacağından da bahsettikten sonra karınlarını doyurup koğuşlarında iyice dinlenmelerini söyledi. Çavuşu can kulağıyla dinlediğini sanan Ali, çoktan başlamış olan bir savaşa silah kuşanıp Allah Allah nidalarıyla gidiyor, vatanını kendi canından üstün tuta tuta aslanlar gibi düşmanla çarpışıp daha beş saati bile doldurmadan kalbine saplanan hain bir kurşunla vatan uğruna şehit düşüyordu. O şehit düşünce de naaşını asker arkadaşları omuzları üzerinde birliğe götürüyor, sonra cansız bedenini ivedilikle köyüne götürüp babasının ayakları dibine seriyorlardı. Oğlunun cansız bedenini karşısında gören babası büyük bir pişmanlıkla yıkılıyor, boğuk bir sesle ben götürün demiştim seni böyle mi getirdiler oğul, diyerek feryat ediyor,  ortalığı yıkıyordu. Timsah gözyaşlarıydı bunlar, hiç üzülmüyordu kendi ölümüne üzülen babasına. Derken babası birden ayağa kalkıp geride kalan tek oğluna daha sıkı sarılması gerekirken okkalı bir tokat patlatıyordu. Halil’in savrularak övendeki karlara yuvarlandığını görünce Ali’nin içi cız etti. Şimdi onun ne suçu vardı! Oğlunun naaşına kapaklanan annesinin ağlamasını duyar gibi olunca cesedini evin önünden kaldırıp koğuşta kendisine gösterilen yatağa serdi.

Kedi yavrusu gibi büzüldüğü yatakta yastığı sırılsıklam edene kadar gözyaşı dökmek istedi ilk gecesinde ama peygamber ocağına yakışmaz korkusuzla tuttu yine kendini. Yoksa tutmasa mıydı iyiydi. Zaten az önce arkadaşları tarafından babasının yüzüne tokat gibi çarpılan cesedine de ağlayamamıştı. Ah! Annesi olmasa… O babası annesine dua etsindi yoksa asla kendine acımaz, cesedini babasının ayaklarının dibine sererdi. Sonra annesi geldi aklına yine… Yakın bir zaman önce içine çektiği kokusu tüttü de tüttü burnunda. Birkaç dakika da olsa koynunda dünyanın en tatlı uykusunu uyumuştu saatler öncesi. Oysa şimdi bütün yorgunluğuna ve hali hazırda nefes alan bir ceset olmasına rağmen bir tek uyku girmiyordu gözüne. Annesi ve Halil ne yapıyordu şimdi acaba? Gidişinin ardından annesinin elini bağrına vura vura Ali’m bize küsüp de mi gittin ah oğul, diye diye ağladığını hayal ettikçe gözlerine hücum eden yaşların basıncı karşısında aciz kaldı ama, hemen aklına babasını getirerek içinde sel olup taşan gözyaşını kaynağına geri yolladı. Yalnızlığı anlaşılacak cinsten değildi. Allah’tan içi gibi dışarısı da buz kesmişti de güllük gülistanlık açıp düştüğü durumla inatlaşmamıştı. Kendini o kadar çaresiz hissediyordu ki bu sızı kolay kolay geçmez dedi, iç sesiyle konuşarak. Saatler geçmek bilmiyor gözüne bir gram uyku girmiyordu. Sağa sola dönüp durdukça yatak taştan daha sert, babasının sesinden daha sevimsiz bir hal almaya başlamıştı. O geceyi hayırlısıyla atlatırsa belki diğer geceler daha kolay geçerdi.

Saatler saatleri, günler günleri kovalayınca Ali geçmez sandığı o gecenin benzerlerini defalarca yaşadı. Daha ilk günlerde bitlenen Ali, kaşınmaktan düşünmeye vakit bulamamıştı. Nöbetlerde soğuktan donuyor, bir hastalandı mı haftalarca kendini toplayamıyordu. Babasının kendisine reva gördüğü bitli pireli o zor günleri büyük bir gayret sergileyerek üstesinden gelmeye çalışıyordu. Bir gün ona bir mektup geldi. Halil’den geldiğini tahmin ettiği mektup eline tutuşturulunca büyük bir iştahsızlıkla olduğu yere çöktü. Parmakları zarftaki Halil yazısının üzerinde gidip geldi, içinin yağları başından aşağı dökülen kaynar suyun altında eridi gitti. Nasıl özlemişti ikizini, annesini, ablalarını, köyünü... Ali, mektubun içinde yazanları merak etse de düşünmek istemedi. Kalktı dolabının bir köşesine attı mektubu. Sonraki aylarda gelen mektupları da yine aynı köşeye fırlattı. Halil bıkıp usanmadan her ay bir mektup yolluyordu kardeşine. Dolabında biriken mektuplar birkaç parça eşyasından daha çok yer kaplamaya başladı zamanla. Ali mektupları bir gün olsun okumayı aklından geçirmedi sonrasında. İç sesi ona onları okumanın tehlikeli olduğunu söylemişti. Biliyordu ki eğer o mektupları okursa ki açması bile yeterliydi; içindeki kahır mayalanmış hamur gibi tekrar kabaracak sıcak bir ekmek gibi sürekli tütecekti.

Ali dağıtıma tabi tutulmamış Elazığ’daki birliğinde kalmıştı. Halil komutan olmasa onca sıkıntıya nasıl katlanırdı bilmiyordu. Askerde babalık etmişti ona. Komutanının sıcak bakışlarından kendisini çok sevdiğini anlıyordu. Babası tarafından tercih edilmemiş birisi olarak komutanının yüzlerce askerin içinden en çok onu sevmesine seviniyordu. Tezkereye az bir zaman kalmıştı. Artık babasının “Ali’yi götürün” sesi eskisi kadar aklında yankılanmıyor, rüyalarına girmiyordu. Ama yine de köye dönmek istemiyordu. Istırapla geçen yıllarını köye dönüp de babasının sevincine kurban vermek istemiyordu. Mademki bunca yıl kendisine ziyan olmuştu o yıllar bundan sonra ki yıllarda babasına ziyan olsundu. Ali, komutanıyla konuşacak Elazığ’da kalması için ondan yardım isteyecekti.

Halil komutan yanına gelen Ali’ye artık seni köyüne gönderme zamanı geldi, deyince yüzü düştü. Başını yere eğdi, komutana köyüne dönmeyeceğini eğer ona yol gösterirse Elazığ’da yaşamak istediğini söyledi. Komutan önce Ali’ye köye gitmesi için ısrar etti. Ali, babası yerine koyduğu bu insanın sözünü tutmak isterdi ama geri dönerse küllediği yaralar alevlenip tekrar kanayacaktı. Unutmuştu artık o ızdırap dolu günleri ve tekrar yüzleşecek gücü de yoktu. Derin bir nefes aldı burada kalmaya kararlıyım komutanım, dedi. Komutan, Ali’nin kararlı halini görünce düşündü taşındı odunculuk yapan bir arkadaşına yönlendirdi onu. Selamımı söyle, Halil komutan gönderdi beni de, o anlar, dedi. Gözlerinin içi ışıdı Ali’nin. Sonra helalleşip sıkıca sarılarak vedalaştılar.

Ali, dört yılın yorgunluğuyla nizamiyenin kapısına çıkınca önce ne tarafa gideceğini bilemez halde bekledi. Derin bir nefes alınca kendini yenilenmiş hissetti. Ürkek adımlarına tezat içi koşuyordu adeta. Sora sora Oduncu Ahmet’in yerini buldu. Elli elli beş yaşlarındaydı Oduncu Ahmet. Asık suratının verdiği korku, konuşmaya başladığında dağılıyordu. Oduncu Ahmet, komutanın selamını aldıktan sonra Ali’ye nereli olduğundan başlayıp, neden orada bulunduğuna kadar ardı arkası kesilmeyen sorular sordu. Durdu durdu bir daha sordu. Derin derin düşündü ve kedi yavrusu gibi ne diyeceğini bekleyen temiz yüzlü gence artık yaşlandığını, odunları kırmak için eski gücü kendinde bulamadığını, zaten yanında çalışacak birini aradığını söyledi. Arka tarafa odunların yanına bir döşek atarız sana şimdilik, dedi. Her öğlen karısının ya da kızının kendine getirdiği aştan ona da vereceğini söyledi. Ali, komutanın bir selamıyla birkaç saat içinde hayatını düzenleyen bu adama minnetle baktı.

Günler geçmiş Ali işini ziyadesiyle sevmişti. İyi bir oduncu olmuştu. Ustası Ali’yi o kadar sevmişti ki onu küçük yaşta kaybettiği oğlu yerine koymuş gibi sahiplenmişti. Ağırbaşlılığı, efendi tavırları ona güven vermişti. Ne var ki Ali oduncunun kızıyla birbirlerine aşık olmuşlardı. Daha ilk gördüğü an ısıtmıştı içini Ayşe’nin bakışları. Zamanla öğlen yemeklerini hep Ayşe getirir olmuştu. Ali de dört gözle Ayşe’nin ayak seslerini beklerken bulmuştu kendini. Oduncu durumu sezince, karısından kızıyla konuşmasını istemişti. Ayşe babasının kendisine ve kimi kimsesi olmayan sevdiğine gösterdiği anlayış karşısında sevinçten havalara uçmuş, kavuşacakları günü iple çekmeye başlamıştı.

Bir müddet sonra Halil komutana haber salındı. Adet yerini bulsun diye bir akşam Ali’yle birlikte Ayşe’yi istemeye gittiler. Allah’ın emri peygamberin kavliyle Ayşe’yi Ali’ye verdi oduncu. Oduncu sonra ağır ağır kederli bir ifadeyle; Allah bana üç kız bir oğlan verdi ama üçünü elimizden alıp, geriye bir Ayşe’mi bıraktı, dedi. Şimdi bir de en az oğlum kadar sevebileceğim kimsesiz, yaralı bir kuş gönderdi dedi. Bundan böyle iki evladım var benim birbirlerini sevsinler saysınlar isterim. Varlıklı bir aile değiliz ama karnımızı doyurmaya yetecek kadar kazanıyoruz şükür. Eğer çocuklarımız yanımızda yaşamayı kabul ederlerse, yaşlılığımızda bize göz kanat olurlarsa daha da güzel olur diyerek, aynı evde yaşama niyetini dile getirdi. Komutan Ali’nin ne düşündüğünü anlamak için yüzüne baktı. Ali memnuniyet duyacağını anlatan bir ifadeyle gülümsedi. Ona bir hayat veren, işveren, aş veren, tutup bir de güzeller güzeli kızını veren bu adama ömrünün sonuna kadar minnettardı. Hiç bilmediği bir şehirde ona kol kanat gerdiği için savrulmamıştı oraya buraya. Bir günden bir güne karnı aç uyumamıştı. O, onu oğlu gibi bağrına bastığı için artık rüyalarında “Ali’yi götürün” diye bağıran kimse yoktu. Ailesiyle ilgili ketum duruşuna da saygı duymuş fazla irdelememişti geçmişini.

Ayşe’yle annesi büyük bir heyecanla başladılar düğün hazırlıklarına. Ali kendisine denileni yapıyor, bütün gün sevgiyle koşturuyor, çarşıdan alınacakları kelebek hafifliğinde bir koşu alıp eve getiriyordu. Ayşe bazen unuttukları bir şey olunca âşık olduğu bu yakışıklı adamın yüzüne onu tekrar yoracaklarından mütevellit doğan bir üzüntüyle bakıyor, nazikçe alınacak malzemeyi söylüyordu. Ali de sevdiği kızın küçük ağzından çıkan efsunlu sesi büyülenerek dinliyordu yorgunluğu umursamadan. Üzülme sen diyordu, bunun için üzülünür mü hiç, ben bir koşu alıp gelirim... Mütevazı bir düğünle evlendiler. Yıllardan sonra yeni bir aileye kavuşmanın verdiği mutlulukla işine, eşine sıkıca sarılmıştı Ali. Yıllar önce yapayalnız kaldığı Çekalan’daki gibi değildi günleri. Oduncu, birkaç defa köyünden söz açmaya çalışmıştı ama Ali her defasında büyük bir ustalıkla konunun üstünü örtmesini bilmişti. Onun bu ustalığı olanları artık kendisinden bile gizleyebilmesinden dolayıydı. Aslında babasına duyduğu kırgınlık da yıllar içinde törpülenmişti ama yaşadığı incinmişlik ruhunu öyle parçalara ayırmıştı ki eski Ali’den geriye bir şey bırakmamıştı. Neyse ki zaman acıların ilacıydı ve artık eskisi kadar içi acımıyordu. Bunca yıldan sonra eskiyi kurcalayıp da yaralarını kanatmanın kimseye bir faydası yoktu.

Ali’yle Ayşe’nin ilk bebekleri kardeşiyle kendi gibi ikiz olmuştu. Ali, ikizlerden birine kendine güzel bir hayatın kapılarını açan Halil komutanın ismini vermek istedi. Belki bu istek komutanı üzerinden kardeşi Halil’e duyduğu özlemin ortaya serilişiydi. Ayşe de ikizlerden diğerine âşık olduğu kocasının adını vermek istedi. Hem belki böylelikle kocası oğullarına Ali, Halil diye seslendikçe geçmişi hatırlar köyüne gitmek isterdi. Ayşe kocasının bir kez de olsa ikiziyle, annesiyle, babasıyla buluşmasını çok arzu ediyordu. Çünkü üzülüyordu canı gibi sevdiği kocasına. Bazı geceler uykusunda Halil diye bağırıyordu bazen de çok açım anne diye sayıklıyordu, gökteki kuşları vurdular anne diyordu. Ali uykusunda bunları konuştukça Ayşe oturumuna gelip gözyaşları içinde kocasının bu gariban halini izliyordu. Ne zaman rüyanda sayıkladın, Halil gibi bir şeyler dedin diyecek olsa, yanlış duymuşsundur deyip, söyleyeceklerini dinlemek istemediğini belli ederek kestirip atıyordu kocası. Ayşe, kardeşinin gönderdiği mektupları ahşap bir kutuda sakladığını da biliyordu ama kocasına en ufak bir şey soramıyordu. Babasına bahsetmişti Ayşe mektuplardan. Babası daha lafını bitirmeye kalmadan haberi varmış da kızının ne diyeceğini biliyormuş gibi başını sallamıştı. Lakin Ali’ye bu konuyla ilgili bir şey söylememesini tembihlemişti. Eğer kendisi isterse döksündü içini. Ailesinden ayrı bambaşka bir memlekette yaşam kurmak, Ali için de zordu, anlayış göstermek gerekirdi.

Birbirinin aynısı olan ikizler tıpkı babalarına benziyorlardı. Allah ikizlerden sonra iki de kız evlat vermişti onlara. Ali mutlulukları her geçen gün artarak yirmi üç yılı devirdi Ayşe’yle. Tam tamına yirmi üç yıl geçmişti. Ali Elazığ’a yirmi yaşında gelmişti. Şimdi kırk üç yaşında orta yaşta bir adamdı. Oduncu ve karısı da iyice yaşlanmıştı artık ama çok şükür elleri kolları tutuyordu. Oduncu evde Ali’den başka kimsenin olmadığı bir gün Ali’yi yanına çağırdı. Ali hemen yanı başına oturdu söyle baba dedi, bir derdin mi var? Yaşlı oduncu şefkat dolu gözlerini Ali’nin yüzünde dolaştırarak ellerini tuttu. Bak evladım dedi, ağır ağır. Seni bunca yıl öz oğlum gibi bağrıma basmamın efendiliğinden, güven veren temiz yüzünden, sana olan sevgimden, Halil komutanın hatırından ve kızımın kocası oluşundan başka senin bilmediğin bir nedeni daha vardı, dedi. Ali garip bir şaşkınlıkla ama neye şaşırdığını da bilmeden baktı oduncunun yüzüne. Oduncu yaşlı sesiyle; bunca yıl oğlunu bağrına basamayan bir babanın yerine de bastım seni bağrıma dedi. Geçmişte ne oldu, ne bitti, doğru neydi, ne değildi bunu seninle konuşmayacağım. Sana iş verdim, aş verdim, canımı verdim yanlış anlama maksadım yüzüne vurmak değil bunları, ben her şeyden önce sana sevgimi verdim ve bu güne kadar senden hiçbir şey istemedim, dedi. Bir ayağım toprakta artık, biliyorsun kızımla, çocuklarınla çok mutlusunuz ama eğer bir kez de olsa köyüne gitmezsen benim gözlerim açık gidecek oğul, dedi duygulu duygulu. Allah benden aldığı evlat yerine seni verdi, ben de sana iyi kötü bir hayat bırakıyorum ve ilk defa senden bir şey istiyorum. Ali oğlum lütfen ailenin başına kötü bir şey gelmeden bir kere de olsa köyüne git dedi ve nemlenen gözlerini penceren dışarı çevirdi. Ali başını öne eğerek derin bir sessizliğe büründü. Düşündü. Gitse de bir şey değişmeyecekti bunu biliyordu ama kendisine güzel bir hayat veren bu adam ilk defa yine kendisi için bir şey istiyordu. Ona, olmaz demesi mümkün müydü? Oduncunun ellerini sıktı başını yerden kaldırmadan peki baba, dedi. Yaşlı adam Ali’nin bu cevabı karşısında kendini içinde duyduğu huzura teslim edip hafifçe tebessüm etti.

Ertesi hafta Ali Samsun’a gitmek için yola çıktı. Köyüne gitmenin kurulu düzenini bozduğunu yıllar sonra kafasının tekrar karışmasına sebep olduğunu düşünüyordu. Elbette kökleri, sevdikleri vardı o köyde, elbette ki köksüzlük büyük öksüzlüktü ama bunca yıldan sonra herkes ona yabancı gibi gelmeyecek miydi? Ne konuşacaklardı uzakta birbirlerinin neler yaşadıklarını bilip bilmeden. Ama oduncuya söz vermişti onca yaptıklarından sonra onu kıramazdı.

Ali, memleketi Vezirköprü’ye vardığında saat sabahın sekiziydi. Bahar gelmiş memleketinin orman kokulu havasını içine çekince özlediğini hissetti. Hele Çekalan, Vezirköprü’den de yeşil kokardı. İçini kaplayan huzur, köy yoluna girdiğinde kayboldu. Yıllar önce büyük bir kırgınlıkla düştüğü yolu yıllar sonra tekrar adımlıyor olmaktan doğan duyguyu nereye koyacağını bilemedi. Öyle bir ağrıyla yürümüştü ki bu yolları, o gün soğuğun acısını zerre duymamıştı. Ali yürüdü yürüdü... İçinden belki yıllar önce buralara döktüğüm gözyaşıyla karşılaşır mıyım acaba diye düşündü ama ne o gece ne diğer geceler bir tek gözyaşı dökemediğini hatırladı. Dökseydi dökseydi annesinin bağrına yaslandığında dökerdi. O zaman da annesini üzmemek için tutmuştu kendini.

İki saate vardı köye Ali. Köyü görünce şaşırdı önce. Köyde hane sayısı artmış daha bir kalabalıklaşmıştı. Muhtarın evi işte şurasıydı dedi, yanında görünmez biriyle konuşuyormuş gibi. Sırasıyla Kara Ahmetgilin evi, Kel Memetgilin evi, diye mırıldana mırıldana geçti evleri. Çocukluk arkadaşı Samigilin evinin önüne gelince, yıllar öncesi gibi durdu yine. Oyun oynadıkları övene başını çevirince Halil’le Sami’nin hala orada oynadığını görünce şaşırdı. Nerelerdesin sen, dediler ikisi bir ağızdan. Ali gülümseyerek geldim, dedi… Geldim Halil… Geldim Sami…

Ali, bir ev daha geçip kendi evinin övenine girdi. Ne hissettiğini bilemeden uzun uzun baktı etrafa. Övende kardeşiyle oyun oynadıklarını, annesinin yazın oraya bakır kazan atıp, altında çalı çırpı yakarak ısıttığı suyla kardeşiyle ikisini yıkadığını izledi gülümseyerek. Su sıcaksa kaçıveriyorlardı annelerinin elinden... Sonra ansızın gökyüzü karardı, kar yağmaya başladı, tipi bastırdı, tipinin ardından da ulak geldi babası çıktı kapıya, tesbih tanelerinin şakırtısı gibi “Ali’yi götürün” dedi üst üste. Birden midesi bulanan Ali, vücudunun titrediğini hissedince gözlerini sıkıca yumdu. Daha sıkı yumdu… Gözleri açmak istemiyordu. Ya az sonra sabah namazını kılan annesi onu bağrına basıp gözyaşlarına boğulursa… Korkuyordu Ali. Ya Ali evden çıkıp yine kaçarsa? Gözlerini açıp durdurmalı mıydı onu durdurabilir miydi ya da. Bilmiyordu bunu bilmekte istemiyordu. Bildiği tek şey yıllar önceki acı, en taze haliyle yüreğini acıtıyordu şimdi. Geçmemiş miydi ki?

Kolunu tutan bir elin onu sarsarak “geçti artık Ali… Geçti” dedi. Duyduğu sesle irkilince açtı gözlerini Ali. Aynada kendini izler gibiydi. Halil gözyaşları içinde sarıldı kardeşine. Nerelereydin sen, dedi ağlarken üst üste. Nerelerdeydin sen kardeşim? Biraz hesap sorar gibi, biraz hesap sormaya kıyamayıp sevip okşar gibi. Ali’yi hangi duyguyla sarıp sarmalayacağını bilemez halde şaşkındı kardeşi. Sarılıyor sarılıyor sonra tutup kendine çekiyor bir daha sarılıyordu. İnsan yirmi üç yılda unutmaz mı Ali dedi, nihayet ağlamasını bitirerek. İnsan insanın yüzünü bile unutur Ali, dedi yalvarır gibi. Unutmadım dedi Ali, nasıl unuturum yüzün bende değil miydi? Çok şükür sağ salim geldin, içeri geç hadi kim bilir ne kadar yorgunsundur dedi kardeşi. Ali kâh hüzünlenip kah sevinen ikizini, duygu geçişlerini büyük bir soğukkanlılıkla izledi. Yirmi üç yıldır nerede olduğunun açıklamasını kendisi yapması gerekirken onun yerine ikizi parçalıyordu kendini Ali ise olabildiğine sakindi.

Halil ile Ali daha fazla beklemeden eve girdiler. Halil kardeşini başköşeye oturttu, karısına hemen aş hazırlayın dedi. Köyden bir kızla evlenmişti Halil. İki kız, iki oğlu da onun vardı. Sırayla hoş geldin, dediler Ali’ye, misafir telaşına düşüp ne yapacaklarını bilemediler şaşkınlıktan. Ali, birilerini arar gibi etrafına bakınınca, öldüler dedi Halil, ortalığa bomba atmış gibi. Ali baktı Halil’in yüzüne öylece ne diyeceğini bilemedi sustu öylece. Beş yıl önceydi dedi. Yaşlıydılar zaten senden sonra da iyice göçtüler. Bir ay arayla da yaşlılıktan öldüler. Anlatacağım sana her şeyi hadi yemeğini ye de dinlen biraz, dedi Halil.

 İkizi yapmasını istediği şeyleri söyler söylemez itirazsız yerine getiriyordu Ali. Dinlendikten sonra kendisindeki durgunluk Halil’e de geçmişti. Gittiği sabah evdeki herkesin nasıl acı çektiğini dinledi kardeşinden. Hele annesi yıkmıştı ortalığı, kendini karların içine atmıştı da yine dinmemişti ateşi. Babası o yaşlı haliyle kar tipi demeden ertesi gün kasabaya inmişti askerlik şubesine gitmişti ama çoktan gittiğini söylemişlerdi babasına. Her ay mektup yazdık sana, dedi kardeşi. Evde okuma yazma bilen tek ben olduğum için önce babamın söylediklerini yazıyordum, sonra annemin hıçkırıkları arasından seçtiğim kelimelerini kendimce düzeltip onları yazıyordum, dedi. En son da bir köşeye çekilip kendisininkileri yazdığını anlattı. Bir şey demeden dinledi Ali. Cevap verir diye bir yıl beklemişlerdi ama ikinci yılın sonunda ümitlerini yitirmişlerdi. Hele dört yılın sonunda öldüğünü düşünmüşlerdi artık. Ali bütün bunları tepkisiz dinledi. Kardeşine, o sabah ansızın neden gittiğinden, gönderdikleri mektupları açıp okumadığından bahsetmedi. Sustu, sadece sessizce dinledi. Yıllar önce evden çıkıp gidişinin bedelini en ağır kendisi ödemişti kime ne söylemeliydi.

O gece her zamanki yerine serilen yer döşeğinde yattı Ali. Geç de olsa daldı uykuya. Sabah ezanı okuyan imamın sesine uyandı tekrar. Gittiğinin gecesi gibi bağrı yandı birden. Hoca, yirmi üç yıllık kederi, itilmişliği, yalnızlığı, hasreti, anasının kokusunu ve daha birçok şeyi olduğu gibi toplayıp doldurmuştu Ali’nin içine. Beyninde annesinin sabah namazı tıkırtısını duyar gibi olunca, yıllardır dökemediği yaşlar gözlerine yürüdü ama tuttu yine. Duramadı öyle, kalktı ağır ağır giyinip yıllar öncesindeki gibi sessizce dışarı attı kendini.

Ayakları onu mezarlığa getirmişti. Ali yan yana yatan annesiyle babasının mezarını bulmakta zorlanmadı. Bir müddet ikisinin arasında durdu öylece. Mezar taşlarını okudu ağır ağır. Sonra yavaşça çömelip oturdu annesiyle babasının arasına. Elleri açıp dua okumaya başladı. Okudu, okudu elini yüzüne sürerek annesi gibi üfledi duayı mezarlara. Bir müddet nereye baktığını, ne düşündüğünü bilemeden daldı gitti öylece mezarlıktaki çalılıklara. Ağır ağır elini hırkasının içine soktu, koynunda sakladığı torbanın içindeki yıllardır okunmadan eskittiği mektupları çıkardı. Tam yirmi üç yıllık mektuptu bunlar. Mektupta yazılanların bir kısmının şimdi toprağın altında yatan anne ve babasına ait olduğunu düşününce içi ezildi. Titreyen elleriyle açtı birini. Halil’in kaleme aldığı mektup önce babasının sözleriyle başlıyordu. Mezarlığı dolduran boğuk bir hıçkırıkla okudu. Babası,

-Canımdan çok sevdiğim oğul! Diyordu…

 

 

 

 

 

                                                                                                                                                                                

Devamı [...]
Öykü

NİSA ESER-HEMDEM

HEMDEM

Nisa Eser

Bir tur daha döndü yelkovan. Bilmem kaç sevgili mutluluktan uçtu, kaçı derin düşüncelerle umutlarını dümensiz bir gemi yapıp bıraktı denize, kaç çocuk yırtılmış ayakkabılarına bakıp iç çekti, kaçı annesinin yeni yaptığı peynirli poğaçaları kaçırıp mahallede arkadaşlarıyla yiyip bitirdi. İnsan denen varlığın ömründen bir dakika daha geçti işte. Kimi hisler hiç açılmamak üzere kilitli kapılara hapsedildi, ilk görüşte takılı kalan gözler misali kızardı kaç çift yanak, kaç anne baba ayrılık ve evlat acısı çekti bilmiyordu Tarık. Sadece radyoda güzel şarkılara rastlamak için uğraşıyordu. Hem de unutmak istediklerini dahi görmezden gelerek yapıyordu bu işi. Cızırtılı radyodaki kanalları beğenmeyip attı bir köşeye.

Siyah panjurlu pencereden esefle baktı. Hiç görmemişçesine dışarıda koşuşturan çocuklara dikkat kesildi. Dalya oynuyordu çocuklar. Topun yuvarlaklığına aldanmayan grup attığını vuruyor, karşı tarafa taş dizdirmiyordu. Hafiften gülümsedi Tarık, belli belirsiz sol yanağındaki gamzesi çıktı ortaya. Saate bakmak için başını pencerenin karşısındaki duvara çevirdi. Aile fotoğrafları çarptı gözüne. Uzun uzun baktı oturduğu somyadan fotoğrafa. Ardından ayağa kalkıp yakınlaştı. Eline alıp eşinin ve çocuklarının kahkaha atan suratlarına dokundu, okşadı. Mutlu anların sadece resimlerde ebedi kalacağını geçirdi içinden. Birkaç damla gözyaşı yine iz bıraktı fotoğrafın canımda. Dikkatli bir şekilde tekrardan yerine astı.

Havanın serin olacağını düşünerek omzuna bir ceket attı, anahtarı vestiyerden aldığı gibi sokağa fırlattı kendini. Dalya oynayan çocukların arasından gülümseyerek geçti. Üzerindeki bu ağırlığı ve tembelliği nasıl atacağını düşündü. Askerden gazi olarak döndüğü yetmiyormuş gibi aynı hafta eşi ve çocuklarını kaybetmenin acısını yaşamıştı yıllar önce. O günlerden bu yana bir daha toparlayamadı kendini. Ruhu sanki dipsiz bir kuyunun içinde gibiydi. Tıpkı Yusuf’un meşhur kuyusu gibi sancılı bir kuyu... İçindeki endişe kuyuyu daha da derinleştiriyor, tuzlu su gittikçe acılaşıyordu. Kendi benliğinde tutunacak dal bulamıyor ve her defasında akıttığı gözyaşları kuyunun serin sularına karışıyordu. Fakat bir gün o kuyudan tatlı hülyalarla çıkmanın umudunu kalbinin bir köşesinde taşıyordu. Dalgınlığını sol cebine, umutlarını da yüreğine koyup devam etti altı boş kaldırım taşlarına ağır ağır basarak.

Ana caddeye adımını attığı anda ağır bir şekilde yufka kokusu aldı. Gaziantep’in tatlıcıları mahalledeki çocuklar gibi güne neşeyle başlamıştı. Çalan radyodan, azarlanan çıraklardan ve caddeye yayılan bağlama sesinden alıyordu bu nefis enerjiyi. Tarık gözlerini kapatmış Antep fıstığının kokusunu almaya çalışırken dükkânların birinden “Gel bakalım Dertli Tarık, sana güzel haberlerim var.” diye bir ses işitti. Evet, yanlış duymadınız. Bizim Tarık’ın bir de lakabı vardı: Dertli. Her akşam yemeğinden sonra bir demlik çay demler, balkona çıkar ve Müslüm Gürses’in Bunca Gamı Bunca Derdi şarkısıyla başlatırdı geceyi. Mahallenin ışıkları tek tek kapanırken Tarık radyonun sesini kısar bir müddet daha otururdu serin balkonda. Önceleri mahallenin çocuklarından duymuştu bu lakabı. Gün geçtikçe küçük esnaf da ona öyle hitap etmeye başlamıştı, herkes memnundu halinden. Derdi çeken de derde güzel bakan da…

Ses etmeyip güldü Tarık, gözlerini açıp solundaki tatlıcıya girdi. Yorgun bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Hayırdır inşallah Salih emmi?” Kasanın yanında saz çalan çırağın yanına ilişti hemen. Salih usta da yaptığı işi bırakıp geldi yanına, çayını hızla karıştırırken söze girdi. “Caddenin başındaki boş dükkâna sahaf açılıyor duydun mu?” Oralı olmadı Tarık, gözlerini çırağın sazına dikti yine. Salih usta bir müddet sessiz kalıp çayını yudumladı. Ardından çırağın omzuna dokundu, arka tarafa geçip işinin başına döndü. Çırak sazı çalmaya başlayınca bir anlığını irkildi Tarık. Taburesini duvara doğru çekip yaslandı. Uzanıp çayını alırken derin bir iç çekti.

Çırağın sazında titreyen ise tel değil dertti adeta. Tarık bir kez olsun gözlerini sazdan almadı. Türkü bitene kadar çayını yudumlamadı. Kendi bam telini arıyordu sazda. Türkü bitince elindeki soğumuş çayı bir nefeste dikti tepesine. Çırağın omzuna dostça vurdu kalkarken. “Akşama doğru uğrarım sahafa Salih emmi, sağolasın haber ettiğin için kolay gelsin.” Dükkândan çıkarken elini ceketinin döş cebine atıp bir sigara çıkardı. Yine aynı yerden çıkardığı siyah çakmağıyla yaktı. Bir nefes çekti sigaradan, dilinin ucunda acı tütünü hissedince hemencecik tersinden yaktığı sigarayı söndürdü. Camda gördüğü silüetine baktı uzun uzun. Elindeki sigaraya esefle baktı, yere atıp ezdi iskarpinin ucuyla. Siyah çakmağı ceketinin döş cebine iliştirdi. Adımlarını hızlandırıp kendi dükkânına yöneldi.

Dükkânının önüne geldiğinde yan taraftaki berber çıktı hemen. “Bu saatte dükkân mı açılır ulan Dertli! Kaç müşteri kaçırdın haberin var mı?” Tarık hiç oralı olmadı, cebindeki anahtarları çıkarıp kapıyı açmaya çalıştı. Berber Tarık’ın gergin olduğunu anladı. Bir müddet onu göz ucuyla süzdü, kapıyı açamadıkça daha çok sinirlendiğini gördü, usulca kendi dükkânına girdi. Tarık ise anahtarı hızlıca yere attı, ceketinden sigarayla çakmağı çıkardı, bu sefer sigarayı düzgün yakmak için dikkat etti. Berberin taburelerinden birini kendi dükkânının önüne koyup oturdu. Sigarası bittikçe bir sigara daha yaktı. Yoldan gelip geçenleri süzdü uzunca bir müddet. Ceketini yoklayıp sigara paketini açtı, bittiğini görünce kalktı dükkânın önünden. Yere attığı anahtarı alıp cebine iliştirdi, tabureyi de yerine koyup yeni açılan sahafın yolunu tuttu.

Avare avare caddenin başına doğru yürürken ister istemez insanlarla göz göze geliyordu. Onlardaki bu manasız bakışlara anlam veremiyordu bir türlü. Başını yere eğip öyle devam etti yoluna. Yol üzerindeki bir marketten sigara almayı da ihmal etmedi Tarık. Hatta alır almaz paketi açıp bir sigara daha yaktı. Tanıdık esnaflara selam vererek sahafın önüne vardı. Başını kaldırıp maviye boyanmış duvarlara baktı, yine beyaz taban üzerine mavi italik yazıyla yazılmış tabelayı okudu. “Sevinç Sahaf” yazıyordu ve yazının etrafı çeşitli renklerde çiçeklerle süslenmişti. Camda “Askıda Kitap Bulunur” yazısını okuyunca Tarık’ın başından kaynar sular döküldü adeta. Mavi duvarlara bir daha baktı, tabelaya ve cama defalarca baktı. Aynısıydı. Çocukluğunun aynısı. Hayallerinin aynısı karşısında duruyordu. Bir müddet kendine gelemedi. Eli istemsizce yine döş cebine gitti. Sigara paketini ve siyah çakmağını çıkarır çıkarmaz ağzına götürdü. Yine acı nikotin ağzının tadını kaçırmıştı. Acıyla elindeki sigaraya baktı. Yere atıp iskarpininin ucuyla bir hamlede ezdi. Aceleyle çakmağı cebine koyarken sahafın karşısındaki pastaneye girdi.

Pastane fazla kalabalık değildi, sahafı gören bir masaya ilişti hemen. Genç kız siparişi almak için ona doğru gelirken eli tekrardan cebine gitti. Titreyen elleriyle sigarayı ağzına özenle yerleştirdi. Tam yakacakken “Efendim, burada sigara içmek yasak.” Diyen genç kızın sesiyle irkildi. Bir kıza bir de elindeki sigaraya baktı, bütün gün ne kadar da çok sigara içtiğini fark etti. Genç kızdan özür dileyip sigarayı pakete yerleştirdi. Masanın üzerindeki paket ve çakmakla yedi yaşındaki nazlı çocuklar misali oynarken saman sarısı bir çay istedi genç kızdan. Birkaç dakika sonra da çayı geldi masaya. Tuzluğun yanındaki küp şekerden bir tane alıp çayın içine attı. Usul usul karıştırırken sahafı gözetlemeye başladı.

Bir yandan da geçmişini düşünüyordu. Sahafı açanın çocukluk arkadaşı Şahin olduğuna adı gibi emindi. Henüz on beş yaşlarındaydı Şahin’le tanıştığında. Tarık’ın kardeşi koşa koşa gelip “Üst sokağa senin gibi biri taşınmış abi, evlerinde bir sürü kitap var. Akşama kadar kitap kolisi taşıdılar inanabiliyor musun abi?” Dediğinde Tarık sonuna geldiği kitabı bitirip bitirmeme arasında kalmış, koli koli kitap lafını duyunca okuduğunu bir köşeye fırlatıp Şahin’le tanışmaya gitmişti. O günden sonra iki güzel dost olmuşlar ve tüm hayallerini birbirleriyle paylaşmışlardı. İkisinin de ortak hayali bu sahaftı işte. Gaziantep sokaklarında gezip, soğuk şadırvan suyuyla abdest almak için Çınarlı camisinin önünde oturdukları gün geldi gözlerinin önüne Tarık’ın. İkisi de yorgunluktan bitap düşmüş bir şekilde abdest aldıktan sonra caminin önüne oturmuşlardı. Alınlarından yeni terlemiş bıyıklarına doğru süzülen su damlalarını ceplerindeki mendille sildiler. O mendilleri Şahin’in annesi vermişti onlara. Lafa ilk Tarık girmişti.

“Biliyor musun Şahin, ben dün gece çok güzel bir hayal kurdum.”

“Anlat bakalım ben de ortak olurum belki hayaline.” Deyip gülümsedi Şahin.

“Bir sahaf açmak istiyorum ama büyüyünce. Kitaplarım bundan yıllar sonra çok değerlenecek. Duvarları gök mavisine boyayacağım, tabelasının tabanı beyaz yazısı mavi olacak, yazının çerçevesi rengârenk çiçeklerle dolacak, adı da Sevinç Sahaf olacak. Kışın bile çiçek açacak o sahafta biliyor musun Şahin? Kitap, çay, kahve kokusu tüm sokağı saracak, insanlar huzur bulup iki çift laf etmek için gelecek oraya. Zamanla ellerinde iki kitapla çıkacaklar o kapıdan. Şundan adım gibi eminim ki, hoş muhabbet her kapıyı açar. O sahaf hoş muhabbetlerin durağı olacak Şahin.”

“Bu müthiş bir hayal, kulağa çok hoş geldiyor Tarık. Fakat bir fikrim var benim, askıda kitap da verelim mi gençlere, ne dersin?”

“Askıda kitap da ne demek?”

“Geçenlerde bir kitapta okumuştum, bir ülkedeki lokantalarda durumu iyi olan hayırseverler hesabı öderken bir çorba parası fazla veriyormuş. Akşam olunca sokakta yaşayan ya da karnı aç olan insanlar lokantalara gidip ‘Askıda çorbanız var mı?’ Diye soruyor eğer varsa afiyetle içiyorlarmış. Hatta ekmeği de bedava veriyormuş lokanta sahipleri. Okuduğumda çok hoşuma gitmişti, bizim insanlarımız fazladan kitap almaz ama biz de durumu olmayanlara ödünç kitap verebiliriz. Ne dersin?”

“Bu senin aklına nerden geldi şimdi, harika bir fikir. Anlaştık o zaman Şahin, ortağız. O vakte kadar birçok kitap okumamız ve biriktirmemiz lazım.”

“Anlaştık o zaman Tarık. Masmavi bir dünya yapacağız birlikte. Çok kitap lazım bize çook.”

Gülümsedi Tarık, hatta birkaç damla gözyaşı bile süzüldü yanaklarından. Saman sarısı çayından bir yudum bile içememişti. Şahin’in gözlerindeki heyecanı hatırladı. Hissetti geçmişteki yaşadığı güzel duyguları. En yakın arkadaşını özlediğini anladı. Çınarlı camiinin önüne oturup saatlerce ağlamak istiyordu. Aniden başında derin, sancılı bir ağrı belirdi. Buğulanmış gözlerini mavi duvarlı sahaftan ayıramıyordu. Bir elin onu silkelemesini bekliyordu sanki. Başına giren ağrı dinmeyince cesaretini toplayıp dışarı çıktı. Bir sigara yakıp kendine gelmek istedi. Pastanenin önünde dolanıp durdu bir müddet. Omzuna bir elin dokunmasıyla kendine geldi. Şahin’e benzeyen bir delikanlı ona bakıp gülümsüyordu,

“Her yerde seni aradım Tarık amca. Babamın mezarına gidecektik ya bugün söz vermiştin bana. Telefon ediyorum açmıyorsun da, endişelendirdin beni doğrusu. Hadi gel benim arabam arka sokakta, aklın sahafta kalmasın çırağı tembihledim.”

Tarık elindeki sigara paketiyle çakmağı cebine yerleştirirken göz ucuyla sahafa baktı. Sessiz sedasız kolundan tutan delikanlının peşinden gitti.

 

 

Devamı [...]
Öykü

H.YILDIRIM-Z.GÜLLÜCE-KEDİ

KEDİ

Hatice Yıldırım – Zübeyde Güllüce

Yolun sonundaki dönemeçte sokak lambasının altına kıvrılmış bir sokak kedisi, tatlı mırıltılar eşliğinde ön ayaklarını yalıyordu. Griye çalan parlak tüyleri akşam karanlığının çökmeye başladığı bu ıssız sokağa yakışmayacak kadar temiz görünüyordu.

Yoldan tek tük de olsa geçen insanları süzüyordu en ince ayrıntısıyla; kulaklarını dikip başını kaldırdığında bıyıklarının havaya kalkmasından anlaşılıyordu insanlarda başka bir şey görmeye çalıştığı. Sokağın boş kaldığı zamanlarda ise kendi kendine, kimse tarafından anlaşılmayacağını umursamadan mırıldanıyordu:

“Ah şu noktalar ah... Gözlerin dolduğu, hatta sırrını kimselere göstermek istemeyerek bir damla gözyaşını bile gözden esirgediği her sessizlik anında, her yutkunuşta sinesinde doğuyor insanoğlunun. Büyüdükçe sırtına çıkıp oraya oturuyor. Ay ne korkunç değil miyavvv?. Acılardan beslenen bir kambur gibi, her gün biraz daha büyüyor. Ama bunu kimse fark etmiyor. Sonra birisi omzum ağrıyor diyor birisi sırtım ağrıyor. Oysa, onca dert, üzüntü, dile kadar gelip dışarı dökülemeyen cümleler gün gün birikiyor o noktanın içinde. Büyüdükçe ağırlaşan nokta altında ezilen ruhun imdat çağrısı o ağrılar ama benden kaçar mı yakalarım, benim gibi kedicikten öyle kolay kurtulamazlar.”

Merhametle izliyordu önünden gelip geçenleri. Bu gün yanına sokulup, yumuşacık tüyleri ile bacağına sürtüneceği, insanın içini gıdıklayan mırıltıları ile dalıp gittikleri sıkıntı âleminden birkaç dakika da olsa çıkartacağı kimseyi bulamamıştı. Yine de bir gözü insanların üzerinde mırıltısına devam ediyordu: 
 

“İşte bakın bakın, sokağın başından gelen şu iki büklüm ihtiyar tam benlik değil miyavvv. Gideyim de biraz kendimi sevdirip küçülteyim sırtındaki yılların acılarını doldurduğu noktasını. Şu kaldırımda oturan boyacı çocuk, daha kazandığı üç kuruşun verdiği hazzı hissedebildiği, karnını doyduğu günü karlı kapattığını düşünecek kadar neşeyle gülebildiği için, noktası daha avuç içi kadar. Aman ona hiç bulaşmayayım canım şimdi, kulaklarımı çeke çeke seviyor.”

Verdiği her örnekte mırıltılarının yumuşaklığı değişiyordu. Bazen bir iç çekiş kadar derinden, bazen bir kahkaha neşesinde kısa ama dolgun geliyordu.

 “Annesinin saçını topuz ettiği, minik adımlarında balerin edası olan kız çocuğu, bakın bakın!  Onun sırtında hiç yok! Oysa, zayıf ama biçimli vücudu, gösterişli kıyafetleri içinde dimdik duran şu sosyetik kadın; karşısındakinin gözüne sokmak istercesine taktığı iri taneli inci kolyeden daha ağır ve gösterişli sırtında gezdirdiği nokta. Aman noktasıyla kalıversin, geçenlerdeki sosyetik kadının çorapları gibi değerlidir bunun da çorabı. Oh olsun! Nasıl da kaçıverdi tek tırmıkta ”

Verdiği son örneğe canının sıkıldığını gizlemeyerek burnunu kıvırdı hırçın bir tavırla. Ön ayaklarının üstünde doğrulurken, önünden geçen şu kuyumcu vitrini kılıklı kadına hırıltılı bir miyav göndermeden içi rahat etmedi.

“Eğer benden başkası da görseydi, ya da herkes noktasıyla hava atabilseydi, bu kadın o zaman gerçekten tüm hemcinslerine tepeden bakmaya hak kazanabilirdi. Ama ne yazık ki, bu üzücü tabloyu benden başka gören yok.”

Her akşam bu sokakta, köşeyi döner dönmez aynı ağacın altında gelip geçenleri izleyen kedi, yardım edebileceği birini görünce heyecanlanır, kulaklarının tüm tüyleri sevinçten titrerdi. Kim noktasında ne taşıyor bakar, gözüne kestirdiği birisi olursa takip ederdi.

“İşte! Tam da aradığım gibi birisi. Yakalamalıyım hemen, noktası büyük ama siyahlaşmamış, sertleşmemiş bir adam, ay bunu kaçıramam değil miyavvv”
 

Başı önde, yorgun adımlarla evine giden bu adam, kedinin kendisine bakarak yavaşça hareketlendiğini fark etmedi. Kedi hareketlerini son derece dikkatle düşünüyor ve her adımını planlıyordu:

“Tam yanımdan geçerken nazlı nazlı miyavlarım. O duraklayınca da paçalarına sürtünürüm. Güzelll, iyice yaklaştı. Üç adım, iki adım, bir adım... Şimdi tam zamanı : miyavvv”

"Uzak dur be! Bela mıdır nedir?"

Aniden önüne çıkıp paçalarına dolanan kedi karşısında bir adım geriledi adam. Sonra sinirle salladığı ani bir tekme ile kediyi yanından kovaladı.
  

“Hop nasıl kaçtım ama! Hey yavrum hey! Siz insanlar yok mu! Hepiniz aynısınız. Yanınıza yaklaşan bir kediye hemen tekme ile karşılık verisiniz. Oysa bir bilseniz size nasıl büyük bir iyilik yapacağım. Neyse yalanayım biraz, insanlar kirli kedi sevmez ben hiç sevmem. İyi insanlar sayesinde bir kap suyumuz var da içiyoruz, yoksa...”

Kedi kendi kendine mırıldanırken, sokak lambasının yanındaki evlerden birinin kapısı açıldı. Her gün sabahın ilk ışıklarıyla evden çıkan bir genç, iş dönüşü kedinin yanına gelir ve onu sevmeden evine girmezdi. Kısa süre sonra evden elinde bir tas yemekle tekrar gelir ve kedinin iştahla yemeğini silip süpürmesini izler, sevecen gözlerindeki ışıltı arttıkça mutlu olurdu. Kediye göre bu güzel adamın noktası yaşına göre oldukça büyüktü. Yine de kocaman noktasına rağmen kediciğe uğrar, onu okşar yemeğini eksik etmezdi. Böylece hem kedinin karnını doyurur hem de fark etmeden kendi noktasını küçültürdü. Her akşam olduğu gibi akşamın sessizce çöken bu vaktinde, yine aynı tasla yemek getirdi ve kedinin önüne yavaşça koydu. Davranışlarında ayrı bir özen seziliyordu. Kediyi sevdiği her halinden belli olan bu genç, eliyle kedinin başını ve sırtını okşadıkça, kedi de hoşnut seslerle karşılık veriyordu. Yemeğini ağır ağır yiyen kedi, arada kafasını kaldırıp gözlerini kısarak sevimli bir yüzle gence bakıyordu. “Ne güzel, tam da istediğim gibi beni severken sırtındaki noktası küçülüyor. Oh ya sonunda başardım. Ay nasıl da sevindim! İçinin huzurla dolduğu kesin. Daha yavaş yiyeyim de biraz daha bu huzuru hissedebilsin değil miyavvv.” Tasın içindeki yemek bitince, aynı nazik hareketlerle kabı alıp, evine doğru yürüdü genç adam. Kedi o giderken yerinden kalkıp, etrafında neşeli neşeli zıplayarak şirin hareketler yapmayı ihmal etmedi.

Adam evine girdiğinde, kedi de başarısından memnun, gururla yürüdü ve sokak lambasının cansız ışığı altındaki eski yerine kıvrıldı. Akşamın tenhalığı kedinin uykusunu getiriyordu. Gözleri tam kapanacaktı ki, sokağın başında görünen insana bakarak bir umutla tekrar kendine geldi. Görünüşe bakılırsa yeni hedefi otuz beşinde ya vardı ya yoktu. Yüzünden yorgunluk aksa da adamın bakışlarındaki yumuşaklık kedinin hemen dikkatini çekti. Sırtına kaydı bakışları, çok sıkıntısı olduğu belli olan genç adam, sırtında koca bir torba kadar irileşmiş dert noktası taşıdığından habersiz dalgın dalgın yürüyordu.

 “Bak geçiyor işte, kıyamıyorum bu insanlara aman canım. Umarım bu kez küçülecek bir nokta seçmişimdir. Çok tuhaf bazı noktalar ben ne yaparsam yapayım bir türlü değişmiyor. Çünkü aşk acısı ile büyüyen o noktaları sevdiği kişiden başkası yok edemiyor. Hatta geçenlerde gencecik güzel bir kız aldı beni kucağına, dizlerine yatırdı şarkı gibiydi sanki o birkaç dakika, tüylerimi öyle sevdi ki uyuyakalmışım. Ama ona verdiğim onca huzura rağmen noktası hiç değişmedi. O zaman anladım, sevdiğine kavuşamayan kişilerin çaresinin bende olmadığını.”

Bir yandan mırıltısını tatlı bir tonda arttırırken diğer yandan zarif hareketlerle adamın önüne doğru görünür bir sakinlikle yürüyordu. Adam dört beş adım kala fark etti kediyi ve yorgun yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Yavaş atılan adımlara bakılırsa ürkütüp kaçırmak istemiyordu kediciği, zaten o da adamın sıcak kanlı davranışlarına cevap olarak nazlı nazlı kuyruk sallıyordu. Kedinin yanına vardığında usulca eğildi ve fısıldayan bir sesle:

“Güzel kedicik! Sen ne kadar tatlısın böyle. Benimle gelmek ister misin? Eğer benim kedim olursan sana her gün süt de veririm. Ne dersin?”

Kedi rolünü çok iyi biliyordu; bu sevecen cümlelere karşılık olarak adamın ayakkabısına sürtündü ve üzgün üzgün miyavladı. Ne zaman böyle yapsa, karşısındaki insanlar hemen merhamete gelip onu kucağına alır evlerine götürürlerdi. Yöntem bu kez de işe yaradı. Adam kediyi şefkatle kollarına aldı ve evine varana kadar tüylerini okşayarak kediyi sevdi.

Sokağın ilerisindeki dönemeci geçer geçmez karşılarına çıkan eski müstakil evin, bakımsız bahçesine rağmen içinde yaşayan birilerinin olduğunu anlatan sağlam bir duruşu vardı. Çok oyalanmadan içeri girdiler. Kedi, adamın canını sıkan şeyleri anlamak için evin içinde gezinmeye başladı. Adam mutfağa gidip gelene kadar misafir kedi her odaya girerek keşfini tamamlamıştı.

“Oh oh canıma değsin nasıl da girdim evine kadar. Aman da ne yaramaz kediymişim ben ne tatlı kediymişim… Aaa o da ne? Hımm. Evin duvarlarına yaşlı insanların resimlerin asıldığına bakılırsa, annesi ve babası vefat etmiş olmalı. Yoksa hangi evlat anne babası hayattayken resimlerini evin duvarına asar ki? Baktıkça üzülüyorsa önce onlar göz önünden kaldırmalı.”

“Demek buradasın.” Kediyi duvarın yanındaki çekmeceli dolabın altından çıkaran adam, bir eliyle de kedinin tüylerine bulaşan tozları silkeledi. Önüne süt dolu sana yağ kutusunu koyduktan sonra yatak odasına gidip, kıyafetlerin kendisini boğmaya başladığını düşünerek özensiz hareketlerle gömleğini çıkardı. Arkasından kedinin kendisini izlediğini bilmiyordu. Yere attığı iş kıyafetlerine bıkkınlıkla bir tekme atarak köşedeki kıyafet dolabının dibine fırlattı.

“Demek canını sıkan bir diğer şey, şu rahatsız edici kıyafetler. Salondaki resimlerden önce bunları halletmeli!”  Kedinin mırıltısıyla irkilen genç adam arkasında misafirini görünce tekrar gülümsedi ve ev kıyafetlerini giyene kadar kedinin kendisini izlemesine izin verdi. Sonra kediyi kucağına alıp salona, süt kabının yanına götürdü. Kendi karnını doyurmak için tekrar mutfağa gittiğinde minik arkadaşı hemen işe koyulmuştu bile.

Sessizce yatak odasına süzülen kedi, az önce tekmeyle fırlatılan iş kıyafetlerine ulaşmış, düşmana bakar gibi bakıyordu.

“Demek siz benim yeni sahibimi bunaltırsınız ha! Sizi parça parça edeyim de görün bakalım!”

Keskin dişleri ile tuttuğu kıyafeti patilerinde gizlediği sivri tırnakları ile çekiştiriyor, açılan delik ve yırtıkları gördükçe şevke gelerek var gücüyle kıyafeti parçalıyordu. Genç adamın mutfaktan seslenmesi ile kendine geldi. Kendini arayan genç adam odaya gelmeden salona gitmeliydi. Bu kıyafetlerle işi bitmişti zaten. O yüzden miyavlayarak salona koştu. Süt kabının yanına vardığında yeni sahibi de mutfak kapısından göründü.

“Demek uslu uslu yemeğini yiyorsun. Ben de o zaman işlerime bakayım biraz, sonra seninle oynarız işlerim bitince, ne dersin?”

Ahşap bir masa,  bir sandalye, yine ahşap dolap ve köşede haftalardır tozu alınmadığı çok belli olan bir kitaplıktan ibaret bu küçük salon, duvarlarındaki süslü fotoğraf çerçeveleri ile bariz bir tezat oluşturuyordu. Tüm yorgunluğunu da bu ince ayaklı sandalyenin taşıyabileceğini uman genç adam çöker gibi oturdu sandalyeye. Masasında yığılı duran bir tomar dağınık kâğıda kafasını gömüp çalışmaya başladı.

Çok zaman geçmemişti ki arkasından gelen kırılma sesi ile yerinden zıpladı. Yere düşüp parçalanan bir eşyanın çıkardığı bu yüksek ses, tüm evde yankılandı. Sesin geldiği yere koştuğunda kedinin çekmeceli dolap üzerinden zıplayarak duvardaki çerçevelerden birini yere düşürdüğünü gördü. Kedi ise yaptığından memnun memnun göz kırpıştırıyordu. Kırıklara aldırmadan yere uzandı adam; ters dönmüş resmi çevirdiğinde gözleri doldu. Bir süre hareket etmeden resme dalıp olduğu yerde öylece kaldı. Böyle bir tepki beklemeyen masum kedi kısık sesle mırıldanmaya başladı:

“Ama beklediğim tepki bu değildi. Neden sırtındaki nokta küçüleceği yerde daha da büyüdü ki? Altı üstü bir resim, kâğıt parçası…”

Bu mırıldanma ile düşüncelerinden sıyrılan adam, kırık parçalardan birinin elini kestiğini o zaman fark etti. Dolabın üstünden zıplayarak yanına inen kedinin suçlu mırıldanışları ile ortamın hüznü biraz yumuşasa da dağılmamıştı.

“Tamam, tatlı kedicik. Sorun değil. Sen kırıklara yaklaşma, ben hemen odamdan yara bandı alıp geliyorum.”  Aceleyle doğruldu ve elindeki fotoğrafı dolabın üstüne koyarak hızla odasına koştu. Kediye ikinci bir şans verilmişti böylece. Ama kedi hemen dolabın üstüne atlayıp, sanki bir fare yakalamış gibi saldırdı. Birkaç dakikanın içinde parçalara ayrılan fotoğraf kediye göre artık risk oluşturmuyordu. İçi rahatladı.

“Bu görev tamam. Artık baktıkça üzüleceği bir fotoğraf kalmadı.”

Kedi tam bu düşünceyle mutlu olmuştu ki, yatak odasından alabildiğine bağıran adamın öfkeli sesi ile tüm tüyleri diken diken oldu. Bir şeyler neden bu gün sürekli ters gidiyordu? Elinde yırtık pırtık iş kıyafetiyle salona gelen genç adam burnundan soluyordu.  Az önce gözyaşları süzülen yüzü şimdi kıpkırmızıydı. Kediyi arayan gözler, patilerin dibinde parçalanmış resim kırıntılarını görünce iyice irileşti ve yerine sığmaz oldu.

Kediyi yakalamak için hışımla üzerine atıldı. İş kıyafetlerinin hırsı ve anne babasının elinde kalan son fotoğraflarının da parçalanması genç adamda kontrol edilemez bir öfkeye sebep olmuştu. Kedinin kaçabileceği kadar geniş olmayan salon, eninde sonunda bir köşesinde zavallı kediyi bu sinirden titreyen ellere teslim edecekti. Ne yazık ki minik kedi, mutfak duvarının olduğu köşede yakalandı. Genç adamın çelik gibi sert parmakları boğazını sıktıkça, sırtında büyüyen noktanın sertleştiğini görüyordu zavallı kedi. Yeni sahibinin elleri kaçabileceği kadar küçük değildi ve hiç gevşemiyordu. Bu genç adamın sırtındaki noktayı küçültebilmek için yaptığı onca şeyden sonra, onu boğmaya çalıştığına inanamıyordu kedi; ama şimdiden gözlerinin önü buğulanmaya başladı. Aklı bir saat önceye gitti; kendisini seven diğer gencin huzurla bakan gözlerine, başını okşayan yumuşacık parmaklara, sonra da bu adamı köşede gördüğü ilk ana, ona acıyıp noktasının küçülebileceğini düşündüğü, nazlı nazlı yerinden kalkıp paçalarına süründüğü o ana… Nefes almakta artık çok zorlanıyordu. Yapabilse miyavlayacak, sahibine acı acı “yapma” diyecekti ama şu sert parmaklar boğazında gömüldükçe, hiçbir şeye gücü kalmıyordu. Gözlerinin yuvasını zorladığını hissetti kedi ve dilini çıkararak son nefesini verdi.

Elindeki bu yumuşak tüy yumağının hareketsiz kalmasından on dakika sonra ancak fark etti adam onu öldürdüğünü. Öfkesi geçtikçe parmakları gevşedi. Avuçlarının içinde tuttuğu kedi, ona hemen kurtulması gereken bir vicdan azabı olarak görünmeye başladı. Kısa bir kararsızlıktan sonra gidip pencereyi açtı ve hiç tereddüt etmeden kedinin cansız bedenini sokağa fırlattı.

 

 

Devamı [...]
Öykü

SEHER AÇIKGÖZ-ÇİVİ

ÇİVİ

Seher Açıkgöz

Dümdüz bej renginde duvar yaklaşık iki buçuk metre uzunluğunda olmalıydı. Önceden mutlu anlar yaşanmıştı ki duvar çivi boşluklarıyla doluydu. Çok yükseğe çakılmamışlar, duvarın ortalarında yoğun bir şekilde sıralanıyorlardı. Aralarında ki boşluklar bazı anıları çokta büyütmemek, algıların dışında tutmak için özellikle bırakılmış gibi varlığı ile yokluğu belli belirsizdi. Bazı çerçeve izleri ise uzun zamandır duvarda misafir olduğunu gösterircesine uzaktan fark ediliyordu. Duvarda böylesi iz bırakan anılar sahiplerinde nasıl izler bırakmıştı acaba. Yoksa neden anılarını, içinden çıkarıp duvarın zihnine çaka çaka assındı.  Boşlukları doldurup boya yapılmalıydı, eski sahibinin hatıraları da olursa karabasanlar bırakmazdı peşini.                                          

Tepeden yavaşça izlerin üzerine kadar süzülen örümceğin ailesini bırakıp pervasızca nereye gittiği önemliydi o an. Tüylü ayaklarını ustalıkla sallaya sallaya inişi, kaçamak yaptığını düşündürdü. Çerçeve izlerinin olduğu yerde duraklayarak yâd etti sanki onu kovmayan sahibi. Bir kırptı, iki kırptı gözlerini… Kaç dakikadır bir örümceğin ailesi için endişelenip, evde bekleyen karısının eli belinde tempolu ayak vuruşunu düşünüyordu.

Ya duvarda ki çivi izleri… Neler uydurmuştu dakikalar içerisinde.

Buzdolabının dırıl durul çalışma sesini fark etti. Ardından komşuların tartışma seslerini, koca karısını kadın da çocukları azarlıyordu. Dışardan gelen farklı araba kornaları kulağını tırmalarken kavga çıkacak gibi bağırtılar küfürlerle yükseliyordu. Neden duyduğu sesler arasında mutluluk kahkahaları yoktu. İnsanlar üzüntülerini sessiz, mutluluklarını göstererek yaşamaz mıydı? Çağın gerisinden gelen edayla titreşti beyin hücreleri ve alaycı bir tebessüm etti. Çünkü yirmi birinci yüzyılda ruhlar yaşamıyordu. Sesler arttıkça dizlerini karnında toplayarak kucakladı. Kafasını yavaşça dizlerine koyarken seslerden kaçmak istiyordu.

 Zaten yapılacak her şeyi çoktan yapmıştı; kitap okumuş, film izlemiş, çalışmış, yemiş, içmiş ve koltuğa oturmuş uzunca duvarı seyretmişti. Sesler farklılaşarak artmaya, çivilerin duvarda bıraktığı izler kendi içini acıtmaya o zaman başlamıştı. Kendini başkasının yerine koymak değildi, ruhu merakla keşfe çıkıyordu farklı bedenlere.

‘’duvardaki delikler’’ dedi, acaba yüreklerde sonradan yara yapacak anılar mıydı? Diğer yarısı ile hiç görmediği, tanımadığı nesnelerin dedikodusunu yapmak istiyordu. ‘’Bana neyse’’ veya ‘’bize neyse’’. Ağırlaşan gözleriyle orada öylece sesleri dinleyerek bekliyordu yine. Hiçbir zaman neyi beklediğini bilmeden beklerdi zaten. Bekledi… Hissiz, halsiz, ruhsuz, huysuz… Hareket ederse dağılır toparlanamaz gibiydi.

Düşündükçe izler kanamaya, açılmaya başlamıştı. Açılan boşluktan geçti ve bir çift kahverengi göz ile karşılaştı. Bu gözlerin sahibini hatırlayamamış, gözlerinin anlatmasını istemişti. Baktıkça öyle büyük ve kalın bir çivi çakılmaya başlamıştı ki kalbine, yine de ayıramıyordu gözlerini. Her uzun saniye bir tak sesine denk gelirken mutlu gibiydi. Gözlerinin sağ tarafından damlalar toplanıp düşmeye başladı göğsü sıkışırken. Nefes almaya çalışırken kapadı gözlerini lakin o zaman alamadı ilk defa onsuz nefesini. Acı azalmıştı, gözden ırak olanın gönülden ırak oluşu muydu bu? Korkarak araladı gözlerini ama çoktan sapasağlam çakılmıştı çivi en derine kadar. Gözleri ile çivi arasında sıcacık bir el misali okşamaya başladı gülen kahverengi gözler. Verilen acının vicdan hafifleten merhameti miydi? 

O sıcacık gülümseme çiviye ağır gelmiş şimdiden sökülür gibi oluyordu. Sevgi de ağır geliyordu işte diğer her şeyle beraber. Sökülürken neredeydi merhametle gülen gözler de, bakışları soğumaya başlamıştı aniden bastıran kış misali. Çivi artık kaldıramıyordu taşıdığı bakışları. Çakıldığı yeri yırtarak düştü derinlere. Söküp götürebildiklerini beraberinde götürdü, kahverengi gözleri de. Güneş ısıtmazsa güneş olur muydu zaten.

Birkaç fısıltı yankılanmaya başladı çivinin düştüğü boşluktan. Bul beni, diyordu. Bıraktığım boşlukla baş edemezsin, bul beni. Hipnoz olmuşça fısıltılardan, korkarak aramaya başladı kaybolan çiviyi. Buldu ve tanıdı eski acısının cisim halini. Bıraktığı boşluğa yerleştirerek vurmaya başladı. Vurdukça kalbi ağlıyordu gözleri yerine. Yine de vurdukça vurdu, ağlaması bittiğinde derinde olan çivi kalbi hissizleştirmişti, acı duymuyor, tam ortasında büyükçe yer kaplayan varlığı bile hissetmiyordu. Elini açtığında bir sürü çivi vardı, nereyi bulursa çaktı. Sürekli çaktı durdu lakin her biri düşüyor, derine gömülmüyordu. Acı çekerken acı veremiyor muydu yoksa.

Gözlerini yavaşça açtı. Sanırım sırtı tutulmuştu. Yavaşça kaldırdığı başını duvara doğru çevirdi. Göz bebekleri duvarın dibinde duran çivileri gördüğünde büyümüştü. Geçen zamanı bilmese de öncesinde orada yoklardı ve örümcekte değillerdi. O sırada kulağına diğer seslerden farklı bir ses geldi. Art arda yavaşça gelen ses, yürüyen insandan başka bir şey olamazdı. Derken kapıya iki kez güçlü ve aralıklı vurulmuştu. Gördüğü kâbusu ve çivileri sonra düşünmek için kafasını sallayarak kalktı, sonuçta gerilim filminde değildi. Tutulma acısını hissederek kapıya doğru yürüdü sakince. ‘’Kim o?’’ dedikten sonra cevabı beklerken kapı deliğinden gelene bakmaya uzatmıştı kafasını. Gözünü kapı deliğine yerleştirdiğinde göz göze geldi kahverengi bir gözle.

Cevap alması geciktikçe çokta olmayan kanın akışı hızlanıyor ve nefes alamaz hale geliyordu. Neden abartıyordu, dünyanın yarından fazlası kahverengi gözlere sahip değil miydi? Kapı kilidinden sesler gelmeye başlayınca bir adım geriledi refleks olarak. “Kaç… Kaç… Dönüyor anahtar kaçmalısın…” derken içgüdüleri olduğu yerden başka yere kaçamayacağının farkında olarak duruyordu. Bu kimdi ki evin anahtarı vardı? Eski sahip. Kapı yavaşça aralanırken önce başını uzattı gözün sahibi. Korku terk ettiğinde nefesini, keskin bir acı dolaşmaya başlamıştı içinde. Çünkü tanıyordu… Sessizce bakarak birbirlerine hatırlıyorlardı, eski tanışıklıkları ve duvardaki izlerin verdiği acıları.

 

Devamı [...]
Öykü

HATİCE YILDIRIM-DUYGU MİSAFİRHANESİ

DUYGU MİSAFİRHANESİ

Hatice Yıldırım

 

Tık tık!
-Kim o?
-Kasvet.

Kapıyı aralayıp, gelene göz ucuyla baktım. Çatık kaşları ve iri yarı vücuduyla heybetli mi heybetli bir Kasvet gelmişti misafirhaneme. Yarı şaşkın yarı ürkek içeri buyur ettim. Kayıt işlemleri için resepsiyona kadar eşlik etmem gerekiyordu. Sıkılmış tavırlarının altındaki patladım patlayacağım diyen asabiyet, beni biraz tedirgin etti. Göz ucuyla tepeden tırnağa süzdüğümü fark etmiş olacak ki, yüzünü iyice astı. Homurdanmaya başlaması da cabası... Durumu telafi etmek için hemen atıldım:
 -Kusura bakmayın Kasvet Bey. Duygu Misafirhanesine daha önce hiç kasvet gelmemişti. O yüzden heyecanlandım biraz.

Ne kadar aksi olduklarını önceden beri duyduğum bu kasvet duyguları, belirsizlikleri ile tüm âleme ün salmıştı. Yine de müşteri müşteridir diye omuz silktim. Söz konusu kasvet bile olsa, müşteri memnuniyeti esastır. Kayıt masasına geldiğimizde, tek çalışan ben olduğum için, karşılama görevlisi rolümden çıkıp resepsiyona geçtim.
 -İsim?
 -Kasvet dedik ya!
 -Hayır efendim. Sahibinizin ismini söylemeniz gerekiyor. Ancak öyle kaydedebiliyoruz.
Tek kaşını kaldırarak homurdandı. Ama kızmadığı belliydi.
-Dost.
- Dost mu? Ama efendim, dost diye bir insan ismi olmaz ki.
-Dost diyorsam dosttur! Benden iyi mi bileceksin sen?

İşte bu sefer öfkelenmişti. Yüzüme sevimli bir gülümseme kondurup sesimi yumuşatarak şansımı bir daha denemeliydim.
- Tabi ki siz daha iyi bilirsiniz efendim. Ben yanlış anlattım. Sizi misafir hanemize kabul edebilmek için sahibinizin dünyada kullandığı gerçek ismi yazmamız gerekiyor. Yoksa siz haklısınız. Her duygu sahibine nasıl isterse öyle hitap eder. ( Yalvaran bakışlarıma bu sahte gülümseme hiç uymuyordu ama yapacak bir şey yoktu.)
- İyi tamam. (Dik dik suratıma baktıktan sonra önümdeki kayıt defterini kendine çevirerek ismi yazdı.) Sahibimin isminin anlamı dost demektir. Zaten ne geldiyse başımıza o dost tabiatından geldi. O yüzden gerçek ismini söylemiyorum kimseye.
-Anlıyorum efendim. Sahibinizin zor bir hayatı olmalı. Maaşallah sizi böyle kocaman büyüttüğüne göre!

Son sözlerim nasıl bir tepki oluşturacak bilmiyordum ama ben de altta kalır mıyım? Bu güne bu gün ne öfkeler, ne gazaplar savuşturmuş birisiydim ben! İri kıyım bir kasvet gözümü korkutamazdı. Neyse ki o da bu sözlerden rahatsız olmadı. Hatta bıyık altından güldüğünü bile düşünüyorum.
- Ihım ıhım. Yok canım. Bu daha küçük halim. Bizim sahip bazen öyle hale gelir ki, ben evine sığmam. Bazen de apartmana dar geldiğim olur. Bu gün iyi günündeyim.
- Yaa!? (Masanın arkasından çıkıp onu odasına götürmek de yine benim işimdi. Yapışkan gülümsememi takınıp misafirimin koluna girerek asansöre kadar onu lafa tuttum.) Sizin de işiniz zor. Sahibinizin hayatının tüm yükü sizin omuzlarınıza binmiş. Zavallı insan! Bu adamın hayatında hiç mi onu rahatlatan bir şey yok?
- Var canım. Olmaz olur mu? Buraya nasıl geldim sanıyorsun? O şimdi evde çocukları ile vakit geçiriyor da ben de azıcık dışarı çıkıp böyle zamanlarda etrafı dolanabiliyorum. Maşallah, üç tatlı bebeği var. Onların yanında öyle keyfi yerine geliyor ki, dünyayı unutuyor. Ama bazen onları uyurken izliyor, işte o zaman yandık ki ne yandık! Aklına kötü senaryoların en kötüleri hücum ediyor bir anda. İnsanların gidişatı, ahir zaman fitneleri, çocukların gelecekleri, güvensizlik, bozulan toplumsal ahlak... Üüfff! Sorma gitsin... İşte öyle düşünceler sağ olsun, büyüdükçe büyüyorum ben de.

Göğsünü kabarta kabarta anlattığı şeylerin hoşnutsuzluğunu gizlememesi şaşırtıcıydı. Doğru ya, hangi duygu sahibini kötü halde görmek ister ki! Geçen de bir umutsuzluk gelmişti misafirhaneye. Sahibim intiharın eşiğinde demişti de, onu odasına kilitlemiş, duygu bakanlığına şikâyet edilme pahasına haftalarca odasından çıkarmamıştım. Neyse ki bu seferki müşterinin öyle bir derdi yoktu. Burada iyi ağırlarsam, sık sık gelir, sahibini de rahat bırakırdı. Asansörden indik. Ona, ortalığı istediği kadar kırıp dökeceği kocaman bir oda verdim. Umarım o buradayken, sahibi dünyada bir nebze de olsa huzur bulur. Zaten duygu misafirhanesinin de kuruluş amacı bu değil mi? Gideyim de şu Dost beyin hayatını biraz araştırayım. Malum, ufak dokunuşlar gereken yerleri öğrenmek lazım ki, sahibinin bu kasvet efendiye ihtiyacı olmasın.
_________________________________________
Tak tak tak!
- Tövbe bismillah! Gecenin bu saatinde kim ola ki?
(Apar topar üstüme hırkamı, başıma şapkamı alıp kapıya koştum. Dışarıdan gelen seslere bakılırsa, kalabalık bir gurup gelmişti yine.)
-kim o?
- Biz mutluluğuz. Aç kapıyı!
(eyvah! İşte en sinir olduğum durum. Yine bu mutlukları kim yerinden etti de bu saatte kalkıp kapıma dayandılar! Açsan olmaz, açmasan duygu bakanlığı bu sefer misafirhaneyi kesin kapatır.)
-Aç kapıyı! Çok durmayacağız merak etme.
(Bu duygular her geçen gün daha mı akıllı olmaya başladı nedir! Aklımdan geçenleri tahmin eder oldular. Neyse gülümseyerek açacağız, başka çare yok.)
-Buyrun, buyrun. Hoşgeldiniz. Ooo maaşallah son görüşmemizden bu yana daha bir güzelleşmişsiniz efendim. (Hakikaten bu mutluluk duyguları pek bi güzel yüzlüydüler. Ama sık sık sahipleri tarafından kovuluyorlardı. Duygu bakanlığı da hiç düşünmüyor ki, her geldiklerinde bunlara kapıyı açarsak, dünyadaki insanların hali ne olur diye! Amaann bana ne canım. Herkes kendi mutluluğuna sahip çıksın!)
- tekrar kayıt yaptırmamıza gerek var mı? Zaten tanıdık müşteriyiz. Hahaha!
(Mutluluk değil mi işte, neşeleri hiç bitmiyor. Sahibi tarafından kovulan sanki benim! Espirilere de bak sen!)
-Hah hah ha! Yok efendim. Buyrun geçin. Odanız zaten size zimmetli gibi mübarek, hiç boş bırakmıyorsunuz.

Bu son cümleyi kısık sesle söylemiştim. Ne olur ne olmaz. Müşteri memnuniyeti önemli tabi! Neyse ki böyle iğnelemeleri takan tipler değildi şu mutluluk duyguları. Gülüp geçtiler her zamanki gibi. Odalarına çıkmaları da zaten o kadar hızlıydı ki, beni uğraştırmadıkları için çıkarken teşekkür etsem yeridir. Ne yapsam acaba? Koridordaki kontrol panelinden odaların genişliğini mi azaltsam, yoksa yükseklik ayarını mı düşürsem? Ama bu mutluluklar daracık alanda, sıkış tepiş hallerde bile rahatsız olmuyorlar ki! Başka bir yol bulmam lazım. Şeytan diyor, git dünyaya, bul şunların sahiplerini... Ama işte, şeytan... Dur bi dakika! Duygu bakanlığından restorasyon izni alsam da o fırsatla ufak bir kaçamak yapsam. Ama daha geçen ay aldım. Yine istersem şüphelenirler.  Böyle eli kolu bağlı da duramam ki! En iyisi kapıya bir yazı asayım. "duygu kabul saatleri 00.00-04.00" Hay aklımla bin yaşayım! Bu saatlerde nasılsa çok sık duygu değişimi olmaz. Saatlere riayet etmeyen duyguyu da almam. Bakanlık da sorarsa tadilat yapıyorum derim. İyi iyi! Haydi Dilek, düş yola! İlk iş, şu mutlulukların sahiplerini bulmada. Bi kulaklarını çekeyim de görsünler. Sonra gider kasvet beyin sahibine bir selam verir geri dönerim. Nerde benim uçan şemsiyem?

________________________________________________________________________

Sert bir iniş oldu bu seferki. Az kalsın tüm milleti çatıya toplayacaktım. Allahtan doğru adrese geldim: Orkide Apartmanı. Kovulan mutlulukların çoğu bu binadan geliyor. Daha fakir bir mahalle bekliyordum ama binanın ışıklı süslemelerini ilk gördüğüm anda yanlış tahminde bulunduğumu anladım.

İlk adres daire 89, Süleyman Varyemez. Adamın ismi bile Süleyman yahu! Zaten Süleymanlar ya çok zengin oluyor ya dibine kadar fakir, hiç orta halli bir Süleyman görmedim. Sıradanlık, ismin asaletine yakışmıyor bir kere! Zili çalalı da hayli zaman geçti. Nenden açan yok ki? Dur bir kere daha çalayım.

-Kim o?

(Bir de soruyor, sanki söylesem tanıyacak! Neyse, gerginliğe gerek yok. İşimize bakalım.)

-Hanımefendi, Süleyman beyle görüşecektim. Kendileri müsait mi acaba?

Kapıyı açan hizmetçinin arkasında kocaman bir öfke vardı. Beni huysuz gözlerle süzdükten sonra beklememi söyleyip içeri girdi. Geri döndüğünde kaşlar havada, Süleyman beyin salonda beni beklediğini mırıldanarak içeri buyur etti. Daha gölgem bile içeri girmemişti ki, arkamdan çarpılan kapı sesi ile kadının öfkensin ne kadar dişli olduğunu anladım. Zaten bizim misafirhaneye de hiç gelmemişti bu öfke. Dönüşte kadına güzel kelimeler söyleyip belki bir de şaka yapsam, siniri geçer mi diye düşünürken salona geldik. Yaldızlı tavan süslemeleri ve lüks mobilyaları ile bizim Süleyman da Süleyman’dı hani! Renkli taşlarla süslenmiş kakmalı ahşap bir masa, odanın ortasına açılmış kermes meydanı gibi her çeşit yiyeceği sergiliyordu. Sahibinin hoşnutsuz bakışları altında güzelliklerini kaybeden onca nimet, bir fakirin elinde iştahla mideye indirilmekten daha mutlu olacakmış gibi görünüyordu. Masayı uzun uzun süzmemden rahatsız olmuş olacak ki bizim efendi gürledi:

-Sizi tanıdığımı sanmıyorum. Neden buraya geldiniz?

Daha sorusu bitmeden arkasında birbirinden farklı üç duygu boy gösterdi. Şu iri yarı olan Asabiyetti, nerede olsa tanırım. Bak bak, üst dudağını tek taraflı nasıl da havaya kaldırıyor, gıcık işte! Onun yanındaki biraz daha orta halli bir Kıskançlık. Doğru ya, bizim Süleyman’ın kıskanacağı çok insan yoktur şu ülkede, ondan daha kısa kalmış bu zavallı duygu. En köşede ise kocaman göbeği ile varlığını ilan eden bir Hoşnutsuzluk, sahibinin birebir kopyası gibi dibinde bekliyordu.

-Sana diyorum huuu!

Tam ağzımı açıp aklıma gelen ilk bahaneyi söyleyecektim ki hizmetçi telaşla salona daldı. Elindeki telefonu ateş tutar gibi sahibine uzatıyor bir yandan da tedirgin hareketlerle ezilip büzülüyordu.

-Efendim, sekreteriniz acil durum bildirmesi için arıyor!

Araya giren sekreter yüzünden ben derin bir nefes almıştım ama aynı şey zavallı hizmetçi için geçerli değildi. Peşi sıra onunla gelen Telaş’a bakılırsa, kadıncağız bu telefonu hiç hayra yormuyordu. Bizim Süleyman Bey telefonda malumat veren sekreteri sessizice dinliyordu. Tabi görünüşte… Orta boylu kıskançlığın giderek uzamasına bakılırsa, birileri bizimkini fena halde geride bırakmış olmalıydı.

-Bu nasıl olur? Bizim hisse senetleri rakip firmanınkinden daha çok değer kaybetti de ne demek! Pazarda otoritemizi sürdürmek onlara yenilmemeye bağlı, anlamıyor musun?

Zavallı sekreter karşı tarafta ecel terleri döküyor olmalı diye geçti içimden. Arkadaki asabiyet duygusu da hop oturup hop kalkıyordu ama sahibi daha onu kullanmaya karar vermemişti anlaşılan.

-Ne! Bak bu iyi işte.

Bir andan sahibinin yarı boyunda ve ancak ortaokul öğrencisi kalıbında bir mutluluk çıkageldi. Uzun zamandır sahibinin onu çağırmadığı çok açıktı. Süleyman’ın yüzündeki gülümseme genişledikçe bizim misafirhanenin müdavimlerinden olan bu mutluluk da o oranda boy attı, genişledi. Tam sahibinin içine doğru süzülecekti ki, Süleyman yine yaptı yapacağını.

-Böyle ufak haberlerle sevineceğimi sanıyorsan kendini kandırıyorsun sekreter hanım! Dolar bu, bu gün yükseldiyse, yarın düşer. Oraya geldiğimde detaylı rapor istiyorum.

Telefonu şak diye kapadı. Hoşnutsuzluk ile mutluluk sahibinin önünde yan yana duruyordu. Süleyman bey, benim varlığımı unutmuş, aldığı haberleri kafasında evirip çeviriyor, hangisinin daha önemli olduğuna karar vermeye çalışıyodu. Mutluluk boynu bükük bir şekilde ellerini önünde bağlamış, yanındaki Hoşnutsuzluğun gerine gerine meydan okumasına göz yumarak bekliyordu. Sahip Süleyman dudaklarını büzüştürdü, burnunu kıvırdı. Hoşnutsuzluğa kayan bir surat ifadesine bakılırsa, bizim mutluluk misafirhanede daha çok uzun kalacaktı.

Derin bir nefes aldım ve sessizce salondan çıktım. Koridoru geçip kapıya ulaştığımda, bu sahiplerin yaptığı duygu seçimlerinin ne kadar çıkara dayalı olduğunu düşünüyordum. Kapıyı da sessizce kapadım. Malum hizmetçi de arkasında tehlikeli duygularla geziyor. Hiç bulaşmamak gerek. Yarın bir gün misafirhaneye gelir, al başına belayı. Müşteri ile tartışmanın cezası da ağır. Duygu bakanlığı bu konuda çok hassas.

Neyse, sıradaki adres neresi acaba?

-Meyhaba!

Paçalarımdan çekiştiren bu kavun pembesi duygu da neyin nesiydi böyle?

-Sana da merhaba minik duygucuk. Sen hangi duygusun bakalım? Bu kadar şirin görünen bir duygu hiç görmemiştim.

-Ben huzuyum. Sahibimi kaybettim.beni ona götüyüy müsün?

Daha önce hiç Huzur duygusu görmemiştim. Çünkü sahipleri bunların büyümelerine hiç yardım etmiyor, bu zavallılar da dikkate alınmayacak kadar kısa boylu kalıyorlardı. Hatta cüce duygular olarak kabul edildikleri için, benimki gibi büyük misafirhanelere de girmeleri yasaktı.

-Hayır, götüremem huzurcum. Benim başka önemli işlerim var. Sen sahibini kendin bulabilirsin. Mesela git, deniz kenarına falan bak, ya da ne bileyim yeşilliğin bol olduğu doğal arazilere falan! Sen sahibini bulamasan da, en azından birileri seni bulur.

Son söylediklerimi mırıldayarak söylemiştim. Müşteri olamayacak da olsa, hiçbir duyguyu başımdan atmaya çalışamam değil mi? En azından bunu açık açık yapamam.

-Ama yütfeennn… Saydığın yeylere hep baktım. Hatta bebekleyini izleyen anne babalayın yanına da gittim, biybiyinin dizine yatmış aşıklayı bile kontyol ettim. Onlayın hepsinin biy huzuyu vay. Benim sahibim değil hiçbiyi.

Off! Şimdi yandım işte. Sürem de az kaldı. En iyisi onu da alıp misafirhaneye gitmek. Kimseye fark ettirmeden yarın geri getirir sahibini bulurum. Benim gibi duygusuzların bile işi çok zor. Dünyadaki insanlara bu yüzden arada acıyasım geliyor, ama işte duygusuzum, yapamıyorum. Duygusuzluk bazı mahrumiyetleri olsa da, dünyada hayatta kalabilmek için en büyük kalkan. Benim yerimde normal bir insan olsaydı, şimdiye kadar çoktan yelkenleri suya indirmiş, bu şirin duyguyu sahiplenmişti. İnsan zaten hep acıdığı şeyleri sahiplenmez mi?

-Hadi benimle gel minik huzurcuk. Bu gece misafirhanemde kal. Yarın söz sahibini bulacağız.

Bu teklife sevindiğini hemen belli etti. Onu omzuma aldım ve çatıya çıktım. Artık uçan şemsiyemi açmanın zamanı geldi. Bekle beni dünya, yarın yine geleceğim!

Saat tam gece yarısı.  Misafihanenin ışıkları hala yanıyor. Kasvetin değil mi şu pencere, uzun uzun ah çektiğine bakılırsa sahibi hala onu çağırmamış. Bu iyi işte!

-Hadi in bakalım minik huzurcuk, sakın arkamdan ayrılma. Burada seni gördüğüne hiç sevinmeyecek duygular var. Şişt! Dur, heeyy!

Beni hiç dinlemeden zıplaya zıplaya açık kapıdan kendini içeri attı. Ne hareketli bir yumurcak! Yuvarlak gövdesini top gibi sektirerek oradan oraya fırlatıyor. Peşinden yetişebilmek için koşmam gerekti. Yine de merdivenlerden çıkarken soluğumun kesilmesine engel olamadım. Tabi onun fiziksel bir bedeni yok, istediği zaman büyüyüp küçülüyor, aşağı inip yukarı çıkıyor… Biz, dilimiz sarkıyor peşinde koşmaktan! Eyvah!

-Durr! Orası çok tehlikeli. Orada kocaman bir kasvet var. Sakın içeri girme!

Uyarımın aniliği onu bir an duraksatmıştı. Koşarak yanına varıp tam kapının önünde yakaladım. Eğer kasvet onu görürse, parça pinçik ederdi. Kucağıma alıp hızla koridoru geçerek mutlulukların olduğu kata çıktım. Ne de olsa akraba sayılırlardı. Ben işlerimi halledene kadar minik huzura bakmalarını isteyebilirdim. Kapılarını çaldım ama kahkaha sesinden duymadılar.

-Efendim, rahatsız ediyorum ama kapıyı açabilir misiniz?

-Kendi evin gibi rahat ol, çekinmeden gir hanım efendi!

İçeriden gelen bu cevaba bir la havle çektim ama mutluluk işte, söylediğini düşünerek söylemiyor ki, gamsız bunların hepsi! Cebimden çıkardığım anahtar ile kapıyı açıp içeri girdim. Kucağımdaki huzuru gören mutlulukların yüzü aydınlandı. Güneş gibi parlamaya başladı desem, abarttığımı düşünen çıkabilir. Yine de doğru söylüyorum, mutluluklar huzur ile birlikteyken öyle yüksek bir enerji saçıyor ki, bazen güneşin sadece bir yıldız değil mutluluk ile huzur adlı bir karı kocanın evi olduğunu düşünüyorum. Sevinerek gelip kucağımdaki huzuru aldılar. Şimdi neşelerinin odağında bizim sevimli huzurcuk vardı. İçim rahat, onları baş başa bırakarak geri resepsiyona indim.

Yapılacak tonla iş vardı ama aklımı yarın atılacağım macera meşgul ettiği için odaklanamıyordum. Bu haftanın tüm misafir bilgilerini hesap defterine geçirip duygu bakanlığına göndermem gerekiyordu. Ayrıca en sık ziyaret eden duyguların ziyaret sıklıkları ve nedenleri gibi bir sürü detayı barındıran bir istatistik hazırlayıp, duygu borsası kontrol daire başkanlığına bizzat teslim etmeliydim. Kendime bir duygu seçebilseydim, böyle zamanlar için sıkıntıyı seçmek isterdim. Çünkü ancak o zaman düşüncelerimi hissettirecek bir kalıba dökmüş olurdum.

Üç saat sonra işlerim bitti. Şimdi gidip huzuru mutlulukların yanından alma vakti. Yorgun adımlarla tırmandığım merdivenler sanki ayaklarıma yapışıyor gibi geliyor. Her bir basamakta adımımı yukarı kaldırmak daha da güçleşiyor, bu olaylı günün sonucu olan yorgunluktan bir an önce kurtulmam gerektiğinin sinyalini veriyordu. Neyse ki odaya ulaştığımda hala uyumamışlardı. Mutluluk ve huzurlar uyuyunca uyandırmak da bir bela! En kolay uyanan duygular asabi duygular. Tabi mutsuzluk vs de nispeten kolay uyanıyor ama işte bunlar…

-Aa sen mi geldin? Gel gel!

Saki benden başka kapılarını çalan var! Mutlulukların bu neşeli halleri dünyada da bazen çekilmez oluyor mu merak ediyorum. Gülümseyerek içeri girdim. Bizim yuvarlak huzuru aradı gözlerim. Ama o da ne? Minik huzur mutlulukların yanında büyümemiş mi! Dört beş yaşlarında bir kız çocuğu olmuş çıkmış. Şaşılacak şey doğrusu, mutluluk nelere kadir!

-Hadi gel bakalım huzurcum. Bu gün bizi yorucu bir gün bekliyor. O yüzden uyuyup dinlenmemiz ve gücümüzü toplayarak kendimize gelmemiz lazım.

Hiç ses çıkarmadan döne döne yanıma geldi. Eteklerinin ucundan tutmuş tatlı hareketlerle hoplayıp zıplıyor, bir yandan da kendi uydurduğu bir şarkıyı mırıldanıyordu. Mutluluklara teşekkür ederek aşağıya indik. Odama girdiğimizde kapıyı kilitlemeyi ihmal etmedim. Ben uyuyunca afacan huzur kesin yine bir yerlere kaybolur, başıma iş açardı. Onun sevecen hareketlerini izlerken uykuya dalmışım.

Güpegündüz şehrin meydanına inmek çok tehlikeli olur diye düşünüp, şehre çok da uzak sayılmayan bir çiftliğin ay çiçeği tarlasına iniş yaptık. Ben böyle tozlu topraklı yerleri pek sevmem ama bizim huzurun keyfine diyecek yoktu. Ayçiçeklerinin arasından geçerken neşeyle zıplıyor, güneşin yüzüne vurması için ara sıra durup başını çiçekler gibi ışığa çeviriyordu. Tarladan çıktığımızda çoktan bir karış uzamıştı bizim huzur hanım.

Gökyüzünün mavisini daha rahat görebildiğimiz bir düzlük ile karşı karşıyaydık. Boş bırakılmış bu tarlanın kenarında, tek tarafına akasya ağaçları dikilmiş bir yol vardı. Bizim huzur ayaklarının toprakla oynaşmasından ne kadar keyif alıyorsa ben de ayakkabıma dolan kum tanelerinden o kadar rahatsız oluyordum. Ama yanımda huzur vardı. Şikâyet etsem yine küçülür diye alnımı bile kırıştırmıyordum.

Akasya çeklerinin kokusu beni bile mest etmişti. Huzur zehirlenmesi yaşıyor gibi bir uyuşuklukla yolun sonuna ulaştım. Bizim huzur, şimdi görenleri kıskandıracak kadar güzel bir genç kızdı. Bir de her gördüğü kuşun, kedinin yanında durup vakit harcamasa… Karıncaları izlemeyi sevenler için güzel haber, huzur onlara bile kendinden bulaştırdı. Kuş sesleri, kedi mırıltıları, rüzgâr, mavi ve yeşilin her tonu, ağaçlar… Hepsi kendine düşen huzurdan payını aldı. Huzur da böylece gelinlik bir kız oldu çıktı.

Duygusallaşmaya mı başlıyorum ne? Ne de olsa elimde büyüdü kerata! Daha dün gibi hatırlıyorum r’leri söyleyemeyen komik konuşmasını. Doğru ya! Bunların hepsi dündü zaten! Kendimi kaptırmamalıyım. Topla kendini Dilek!

-Aaa! Baksana aynı bana benzeyen biri…

Yumuşacık sesi ile kendime geldim. Gösterdiği yere baktığımda, çiftlik evinin çiçekli bahçesini seyreden bir kız gördüm. Tıpkı bizim huzura benziyordu, bir farkla: kahverengi gözlerinden derin bir hüzün akıyordu. Durgun yüzü aydınlık gözlerine yakışmayacak kadar ifadesiz, daldığı düşüncelerle boğuştuğu her halinden belli oluyordu.

-Bu kesin benim sahibim! Hemen yanına gitmeliyim.

Koşarak sahibinin oturduğu kamelyaya gitti. Tabi ben de peşinden… Huzuru göremeyen genç kız, yaklaştığımı fark edince tedirgin oldu. Aceleyle doğruldu ve soran gözlerini yüzümde gezdirmeye başladı. Neden olduğunu anlayamadığım bir yakınlık duydum bu bakışlarda. İstemsizce gülümsedim. Bu gülümseme ile yüzü aydınlandı ve o da karşılık verdi.

-Hoş geldiniz.

-Hoş bulduk. Ben sanım kayboldum. Burası neresi acaba?

-Amcamın çiftliği.

Kızın yanındaki huzura kısa bakışlar atıyordum ama neyse ki kız hiç birini fark etmiyordu. Aklını kurcalayan düşüncelerden sıyrılmış, hayatına kattığım ufak farklılık sayesinde günü renklenmişti. Bizim huzur hanım da sahibine sokuldukça sokuluyordu.

-Affedersiniz adınız neydi? Sorum ani olmuştu ama kız gülümseyerek cevap verdi:

-Zübeyde. Sizinki?

-Ben de Dilek memnun oldum.

Biz sohbeti koyulaştırırken huzur hanım sahibinin içine iyice yerleşti. Zübeyde’nin bakışlarındaki derinlik, kahverengi gözlerindeki huzurla bütünleşiyor, gülümsemesi ile çevreye yayılıyordu. Onun bu halini görünce sevinmiştim. Ayrılık vakti geldiğinde hafif bir burukluk hissettim. Bana çiftlik kapısına kadar eşlik ettiği için, içimde kabaran duyguları dışarı vuramıyordum.

O ve huzur uzaklaşırken arkalarından bakakaldım. İnsan huzurun eksikliğini ne de çabuk hissediyor böyle! Dünden beri yaşadıklarım geldi gözümün önüne, burnumun direkleri sızladı bu kısacık hatıraları düşünürken. Normal insanlar böyle üzülüyordu demek! Olsun, nasıl olsa dönünce duygularımı aldırıp eski halime döneceğim. O yüzden şimdilik gözlerimin dolmasına izin verebilirim…

Devamı [...]
Öykü

NİSA ESER - MEYUS

MEYUS

Nisa Eser

 

“Ne zaman gelecek Sami?”

“Birazdan burada olur teyze.”

“Aman gecikmesin, anam kaçtır adını sayıklıyor. Arayın, yoklayın mola vermeden gelsin köye.”

“Tamam teyze arattırırım bir daha merak etme sen. Geç otur dinlen biraz.”

Omuzlarındaki kocaman yükle oturdu gıcırdayan kanepenin bir köşesine Hatice. Oturuş şekli annesinin laflarını getirdi aklına. ‘Peygamber efendimiz sofraya böyle otururmuş ki tam doymayayım diye. Bizim dinimiz anlayış dini çocuklar. Sofradan hiçbir zaman tam doyarak kalkmayın...’ Kendi oturuşuna uzun ve gururluca bir bakış attı. Gözyaşlarıyla birlikte sanki anıları da bir bir akıp gidiyordu zihninden. Annesini kaybetmenin korkusu gelip oturmuştu yüreğine. Başı sıkıştığında, yüreği daraldığında, şehrin gürültüsünden bunaldığında kaçıp geleceği; başını koyacağı bir anne dizi olmayacaktı artık. O diz öyle bir şeydi ki, fiziken rahatsız ama ruhen huzur dolu ediyordu insanı. Bunun yokluğunu iliklerine kadar hissetmekten korkuyordu işte.

Yaklaşık bir haftadır elden ayaktan kesilmişti. Ölümün ağırlığını üzerinde hissetmiş, küçük oğlu Sami'yi uzak memleketten yanına çağırmıştı. Günlerdir eve eşi, dostu, akrabası geliyor ve akbaba misali onun ölümünü bekliyorlardı. Özellikle de yaşlılar, sonlarının böyle olacağını kendilerine itiraf edemedikleri için bu huzursuz ortamda olmadık konular açıyorlar ve çok kalmadan kendi köşelerine çekiliyorlardı. Torunlarının ellerinde bir kuran, dudakları kımıldıyor; gözyaşları istemsizce ayetlerin arasına karışıyordu. Kimisine az harçlık vermiş, kimisini az sevmiş, kimisine küfürler etmiş, kimisini de dövmüş olan bu kadın fersiz ve umutsuz bir şekilde yatıyordu içerdeki çekyatta. Bu okunan kuranlar ve gözyaşları neyin nesiydi? Fakat Allah bu dar vakitte insanoğlunun yüreğine öyle bir ferahlık veriyordu ki, bu ferahlık ölüm döşeğinde yatan kişinin sadece iyi yönlerini anımsatıyor ve belirsiz bir merhamet duygusu hissettiriyordu.

Oturduğu yerden gelip geçenlere bakıyordu. Kimisinin kıymalısı bitmiş, kimisinin ayranı yetmemiş, kimisi tuvalet arıyor, kimisi ona bakmaktan kaçınıyordu. Tüm bu sessiz kargaşanın içinde gözleri mavi kapının bitişiğindeki askıya takıldı. Annesinin hırkası, tesbihi, çiçekli fistanı ve hacdan aldığı mavi çantası duruyordu hiçbir şey olmamış gibi. Mavi çantanın arkasında “Gülbeyaz Şahin" yazıyor ve içinde de tıklım tıkış doldurulmuş ilaç kutuları gözüküyordu. Bir müddet boş boş baktı askıya. Sonra kaşlarını çattı. Gözlerinden yine anılar süzülüyordu. Sizi siz yapan kişi orada yatıyor ve siz bir şey yokmuş gibi askıda durmaya devam ediyorsunuz, diye geçirdi içinden. Ardından bu gereksiz düşüncenin vahametine kapılıp gözlerini başka yere çevirdi. Bir müddet sonra evde kaldığı her saniye ona işkence gibi geldi, cenaze evi havasından kurtulmak için aşağı inip bahçeye gitti.

Bahçeye indiğinde, birkaç yıl önce Sami'nin diktiği elma ağaçlarının altlarının yaş olduğunu fark etti. Oğlunun sulayabileceğini geçirdi içinden. Terliklerini çıkarıp toprağa yalın ayak basmak istedi. Daha taşsız bir yer aradı gözleri. İlerideki ceviz ağacının altının hem serin, hem de temiz olduğunu gördü. Ağır ağır ilerledi. Buğulu gözlerinden ağaçları pek anlayamıyordu ama kokuları onu cezbediyordu. Burnunun çok iyi koku alması onu çoğu konuda bir sıfır öne çıkarıyordu. Yanından geçtiği ağacın erik olduğunu anladı. Başını kaldırıp Camız eriklerinden bir tane aldı. Hiç iştahı olmamasına rağmen ısırıp tadına baktı. Dişleri kamaştı. Ceviz ağacının altına gidip oturdu. Aklına yine annesi gelmişti. Ne kadar çok kaçsa da düşünmekten, en ufak bir şey onu hatırlatıyordu.

Küçükken Sami ile ceviz yapraklarından cadı süpürgesi yaptıklarını anımsadı. Onlar yapraklarla oynarken anneleri de yere düşen yaprakları bir oyuğun içinde ezip, akşam olunca saçlarına kına yakardı. Koskoca bir gün tüm ev ceviz yaprağı kokardı. Sami de kendisi de hiç hazzetmezdi bu kokudan. Ama ertesi gün annelerinin güneşte kızıllaşan saçlarını görünce hayran hayran bakarlardı. Hatice’nin hatırladığı her anıda gözyaşları birer birer süzülüyordu gözlerinden. Kimsenin olmamasını medet bilip daha derinden ağlamaya başladı. Sarsılıyordu adeta. Toprak bile onu rahatlatamamıştı. Tıkalı olmasına rağmen burnuna gelen kokuları görmezden geliyordu. Güzellikleri hissetmek istemiyor, acı çekmeyi umut sanıyordu. O anlık onun umudu ağlamaktı. Kimsesizliğini ağlayarak dindirebileceğini zannediyordu.

Hatice ceviz ağacının altında hissizce otururken bir anda evden gelen uğultu yükselmeye başladı. Biri acı bir çığlık attı. Ardından ağlama sesleri koro halinde yükseldi. İçine acı bir kor düştü o anda. Hiç sönmeyecek bir kordu bu. Terliklerini dahi ayağına geçirmeden eve doğru koşmaya başladı. Gözlerinden sadece gözyaşı değil korku ve endişe de saçılıyordu etrafa. Ayaklarını kanatan dikenleri ve taşları hissetmiyordu. Yüzüne çarpan ağaçları titreyen elleriyle itiyordu. Bahçenin kapısını açarken tüm vücudunu korku sarmıştı. Avludaki gözlerin üzerinde olduğunu hissetti bir an. Ve avlu kapısının gıcırtıyla açılışını gördü. Elinde valiz, sırtında çantasıyla Sami girdi içeri. Hatice ne tarafa gideceğini şaştı. Durdu avlunun tam orta yerinde. Gözlerine kuyunun önündeki ufak çaplı bahçe takıldı. Maydanozlar yeni çıkmış. Marullar çok büyümüş. Soğanlar orta boydaydı. Dere otları marulların boyunu geçmişti. Hatice içinden bu uyumsuzluğa bir açıklama getiremedi. Sami'nin ve avludakilerin onu izlediğini fark etti. Toparlanıp kardeşine doğru bir adım attı. Bir eliyle gözlerini silerken diğer eliyle de belini tuttu. Evden derin bir çığlık daha geldi. Oğlunun sesiydi bu. Sami'ye korku dolu bir bakış atıp eve doğru koştu. Kalabalığı yarıp annesinin yattığı odaya girdi. Oğlunu annesine sarılmış ağlarken buldu. Olduğu yere yığılıp kaldı Hatice. Ölümün onlara bu kadar alıştırarak gelmesine rağmen kaldıramadı bacakları bu acıyı. Ruhu istemiyordu bu hayatı, sürurlu bir düş içinde yüzerken bu bilinmezliği istemiyordu.

Gözleri şişmiş bir halde Sami de içeri girdi. Annesine bakmadan ablasının omzundan tutup yanına çömeldi. Hatice Sami'ye bakıp donuk bir ifadeyle konuştu.

“Gördün mü kapının arkasındaki eşyalarını. Nasıl öksüz kaldılar şimdi. Bir de kuyunun önündeki orantısız bahçe var. Onu ne yapacağız hiç bilmiyorum Sami...”

Ne diyeceğini bilemedi Sami. Sarıldı Hatice’ye.

“Sularız ablacım. Hepsi aynı boyda olur merak etme sen...”

 

 

 

 

Devamı [...]
Öykü

HATİCE YILDIRIM-UÇAMAYAN BORNOZ

UÇAMAYAN BORNOZ

Hatice Yıldırım

Boğazım kurumuştu. Kitabı bitirme çabamın tam ortasında, yine uzandığım koltuğa uyuyakalmıştım. Salonun parlak ışığı, kirpiklerimden tutup göz kapaklarımı aşağıya çekiyor gibi canımı yakıyordu. Kulağıma gelen garip sesler olmasa, üzerime örttüğüm ince pikenin beni ısıtmayacağını bile bile, üşümeye başladığım gerçeğini kulak ardı ederek uykuma devam edebilirdim.

Sırtımdan boynuma doğru çıkan, karınca yürüyüşlü bir ürpertinin etkisi ile irkilerek doğruldum. Garip fısıltıların kaynağı sağ taraftaydı, emindim. Bir an yatak odama hırsızların girme ihtimali düşünerek donakaldım. Ama “Hayır, uyan!” dedim kendime. “Sen sekizinci katta oturuyorsun!” Merakıma sunabileceğim tutarlı bir sebep bulamamıştım. Cesaretimi toplayıp ayağa kalktım. Ev terliklerimi giymeye hiç niyetim yoktu. Ne kadar az ses çıkarırsam, kendimi o kadar Sherlock Holmes gibi hissedeceğimi düşünüyordum. Tuttum, çoraplarımı da çıkardım. Gayet temkinli yalın ayaklarla salondan çıkıp, koridoru da aynı “dans eden tüy” hafifliği ile geçerek odamın kapısına ulaştım.

Kapının aralık olmasını umuyordum. Çünkü tüm gizem senaryolarında kapı, içeriyi gözleyebilme imkânı sunan bir aralıkla açık bırakılır. Ama değildi. Canım acayip sıkıldı. Anlaşılan bu bir gizem kurgusu olmayacaktı. “Yoksa? Bilim kurgu muydu Allah’ım!” Uzaylılarla ilgili bir dizi eciş bücüş görüntü geçti gözümün önünden. Sessiz bir “Olamazzz!” edasıyla kafamı iki yana salladım. Neler düşünüyordum böyle! Hemen toparlanıp kulaklarımı kapıya dayadım. “Hey Allah’ım, şimdi içeriden ben çıksam ve kendi odamın kapısını dinleyen benle karşılaşsam ne olurdu?” Yok yok! Stephen King okumak bana hiç yaramamıştı. Zaten gevşek olan vidalarım gece olunca hepten yerinden oynamıştı.

Kulağım kapıda, hiç tanıdık gelmeyen seslerin kaynağını anlamaya çalışıyordum. İki ayrı ses duyuluyordu ve görünüşe bakılırsa baya eğleniyorlardı. Kalın olan ses birini taklit ediyor, ince olanı ise kapı gıcırtısından daha gevrek bir tonda kahkaha atıyordu. Hala rüya görmediğime emin olmak için pat diye odaya dalmak geçti içimden. “Gecenin ikisinde, yokluğumdan istifade ederek bensiz âlem yapanlar kimmiş görelim bakalım” diye düşündüm. Bu hızlı kararın peşinden attım elimi kapı koluna. Kolu hızla indirip kapıyı yittim. ‘İşte yakaladım sizi’ pozisyonunda bir duruşla açtığım kapı, savaş meydanında düşürdüğüm bir kalkan gibi beni savunmasız hissettirdi. İçeride kimseyi göremeyince, kapının önünde kala kalmıştım. Bakışlarımı tam bir hayal kırıklığı ile odanın içinde gezdirdim. Odada her şey bıraktığım gibi, eşyalar yerli yerindeydi. Yatağım, onun karşısındaki dolabım, pencerenin yanındaki ufak masa, dolabın yanındaki ayaklı askılık, asılı bornoz… Dur bir dakika! Bornozumu askılığa asmamıştım ki! Tedirgin adımlarla içeri girdim. Gözlerimi bornoza dikmiş, bir düşmana yaklaşan asker şüphesi ile yaklaşıyordum. Bornoz beyaz olsa, “Casper gibi uçuverecek” diye korkacaktım. Ama mavi hayalet diye bir şey yoktu. “Hayalet diye bir şey yoktu” diyerek düşüncemi düzelttim.

Yanına vardığımda iyice kendimle çeliştiğimi fark ettim. Bornoz titriyor muydu, ben mi kafayı yemeye başlamıştım? Gözlerim yanılmıyorsa kesin beynim yanılıyordu! “Ahhh! Ben daha fazla rol yapamayacağım.” diye bağıran bornoz kendini yere attı. Korkudan bir adım geriye zıplamış, kocaman gözlerle konuşan bornozumu izliyordum. Nefesimi de tutmuşum ama onu fark etmem on saniye kadar sürdü. Rengimin kireç gibi beyazladığını gören bornoz telaşlanarak “Efendim sakin olun! Korkmayın!” sözlerini tekrar edip duruyordu. On saniyenin sonunda gözlerimi kırpıştırıp, bir de taze nefes alarak kendimi toparladım.

Kaşlarımı çatmış, soran gözlerle bornozu izliyordum. Onun da az önceki tedirgin hali kaybolmuş; yerini, sosyetik kadınların abartılı el hareketleri ile kendilerini serinletmeye çalışmalarını andıran bir şımarıklığa bırakmıştı. Bir yandan elini(eli olmadığı için kolunu demem daha doğru olurdu), kafası olması gereken yerdeki boşluğa doğru aşağı yukarı sallıyor, bir yandan da “Ay, ben de kalpten gidecektim ayol! Gece gece ne korktum bilemezsin!” diye söyleniyordu. “Sen, konuşuyorsun?” diye kekeledim. Beni çok da umursuyor gibi görünmüyordu ama elini(kolunu) sallamayı bırakıp bana dönerek “Tabi ki konuşuyorum. Tek konuşanın siz insanlar olduğunu mu düşünüyorsun?” diye alaylı alaylı sordu. Bir bornozun, insanlara ait özellikleri taklit ederek bana kafa tutması canımı sıkmıştı. Ellerimi belime koyup olabildiğince heybetli görünmeye çalıştım. “Cansız bir varlığın akşam haberlerini sunduğu bir dünyada yaşamıyoruz biliyorsun ki!” dedim gülerek. Bu sefer ben de onunla alay etmiştim ve ödeşmiştik.  Yüzümdeki yamuk gülümseme ile attığım golü ilan ediyordum. O da ellerini(kollarını) beline koyarak bana doğru birkaç adım attı. Ayakları olmadığı için eteğinin ucu yerde sürünüyordu. Bu yakınlaşma içten içe paniklememe sebep oldu. Ama kuyruğu dik tutmalıydım. Bu ukala bornozun karşısında korktuğumu belli edemezdim.

Gözlerimi fark ettirmeden etrafta gezdiriyor, hemen bir fikir bulmak için bir ipucu arıyordum. En etkili dikkat dağıtma stratejisi olan ASSY’ye (Alakasız Soru Sorma Yöntemi) sığınmaya karar verdim. “ Sen neden havada uçmuyorsun? Resmen yere sürünüyorsun. Unutma ki hala benim bornozumsun ve seni daha dün yıkadım!” Bu beklemediği soru onu şaşırttı. Belirsiz bir ifadesizlikle sorumu anlamaya çalışıyordu. Bu halini görünce biraz olsun rahatlamıştım. İçimden ‘Zavallı şey, daha kadınların şeytana pabucu ters giydiren bir dile sahip olduklarından haberi yok’ diye geçirdim. Soruma canı sıkıldığını hiç de gizlemeyen bir tavırla ellerini belinden sertçe indirdi. “Sürünmüyorum bir kere, yürüyorum. Hem kuş muyum ben canım, öyle havada uçayım?” Onun bu çıkışına istemsizce güldüm. O ise kendisi ile dalga geçtiğimi düşünüp iyice sinirlenerek konuşmaya devam etti: “Ben de insanları akıllı bir varlık sanırdım. Ben bir insan bornozuysam tabii olarak yürürüm. Eğer bir uçak bornozu olsaydım, ancak o zaman uçabilirdim.” Mantık yürütmesindeki komikliğe artık çekinmeden gülmeye başlamıştım. “Durmuş konuşuyorsun diye seni dinliyorum. Uçakların bornozu olmaz ki! Hem nerde banyo yapacaklar? Gökyüzünde mi?” Neşem yerine gelmişti. Hiç duraksamadan devam ettim: “Yolculara ne diyecek, biraz gözlerinizi kapatın, banyo yapıyoruz şurada mı diyecek?” “Ya da pilota ‘beni az sağa çek de şu yağmurda duş alıp geleyim’ mi diyecek?”  Verdiğim her örnekte bir kahkaha atıyor ve kendi kendime bir hayli eğleniyordum. Her sorumla biraz daha sinirlenen bornozuma bakıp iyice keyiflenmiştim. En sonunda ellerimi dizlerime vura vura gülmeye başladım.

Ne olduysa o anda oldu. Dizlerime eğildiğim anda, kısa bir boşluktaymış hissi yaşadım ve hızla uyukladığım kanepeden yere yuvarlandım. Salon halısı ince olduğu için düşüşümü yumuşatamamıştı. Kollarım ve dizimin üstüne yere kapaklanmak beni hemen kendime getirdi. Yere değen yerlerim karıncalanmayla karışık bir acıyla zonkluyordu. Dirseklerimi ve diz kapaklarımı ovuşturarak toparlandım. Her şeyin bir rüya olmasına sevinmiştim. Bir ucu yere sarkan ince pikeyi hızla omuzlarıma attım. Topallayarak odama giderken kendime bir de söz verdim: Bir daha uyumadan önce Stephen King okumayacağım!

Devamı [...]
Öykü

SEHER ÖĞÜTÇÜ-ŞÖVALYE KRAL

ŞÖVALYE KRAL

Seher Öğütçü

Odasının dışına açılan büyük cam kapıdan yarattığı ülkeye bakıyordu şövalye. Ülkesinin hem şövalyesi, hem kralı, hem yaratıcısıydı. Mutlu olacağını düşündüğü kullarının sessiz, isyansız mutsuzluğunu düşündü. Kendisi o kadar tamken, nasıl insanları bu kadar eksikti? Elleriyle diktiği fidanlar koca ormana dönüşmüş, yaşadığı sarayı görünmez hale getirmişti. Mermer sütunlu balkona çıktı. Nasıl da rengârenk açmıştı çiçekleri. Mis gibi kokuyordu. Yarattığı doğa bu kadar mükemmel, eksiksizken çocukları hep eksik doğmuştu. Kadınları da eksikti. Kendisinin tam olmasının yeterli olacağına olan güçlü inancı nedeniyle eksiksiz çocuklarının öldürülmesi emrini vermişti. Öldürttüğü çocukları onun gibi yaratıcıydı. Çok sayıda yaratıcının olması, sarayda sonu gelmez tartışmalara neden oluyor, Şövalye kralın canını sıkıyor, sinirlerini bozuyordu. Gerçi yaratıcı çocuklarının her birine farklı bir yaratma yeteneği bahşetmişti ama hepsi kendi yeteneğinin en iyisi olduğunu ispata girişiyor, şövalye babalarının memnuniyetini önemsemiyordu. Bu yaratıcı çocukları kendilerini öylesine yaratıcılığa adamışlardı ki, şövalye babalarına itaat ve ibadet etmeyi unutmuş, gece gündüz üretiyorlardı. Ne Şövalyenin iyilikleri ödüllendirmekle vaat ettiği serin bahçeyi ne de kötülükleri cezalandırmakla tehdit ettiği ateş denizini umursamıyorlardı. Şövalye iktidarın elinden alınması tehdidine karşı mutlaka tedbir almalıydı.

Fakat ülkesinde yaşayan her kulunu kendi üretemezdi. Çocukları yarattıkça insanlar çoğalıyor, güzel ülkesi insan sesleriyle dolup taşıyor ve eksiksiz doğuyordu. Fakat şövalye, insan sayısının yönetemeyeceği bir büyüklüğe ulaştığı her seferde yeni bir felaket getiriyordu insanlığın başına. Böylece insan sayısını kontrol edebiliyordu. Yine de felaketlerle insan sayısını dengede tutmak, özenle yarattığı doğasına da zarar veriyordu. Bu nedenle en iyi çözüm, çocukların üretmesini engellemekti.

Önce müziği öldürdü. Bir süre insan seni duymamak iyi olacaktı. Müzik ölünce, ülkesindeki insanların duymasını anlamlı kılacak sesler kayboldu. İnsanlar anlamsız gürültüler işite işite en sonunda kulaksız doğmaya başladılar. Artık ne müziği, ne şövalyenin buyruklarını duyacaklardı. Müzik, şiire âşıktı. Şiirsiz kendini ifade edemiyor, insanlara derdini anlatamıyordu. Müzik şiirle gizli gizi buluşuyor, insanları mutlu ediyordu. Şövalye ona tapan milyonlarca insan olsa da müzikle şiirin aşkını hep kıskandı. Müziğin onu unutup şiire bağlanmasına katlanamıyordu. O hepsinin sahibiydi ve herkes ona âşık olmalıydı. Müzik ölünce şiir ülkeden kaçtı. Şövalyenin onu bulma zahmetine girmeyeceği tehlikeli duygular ülkesine. İyiliğin de kötülüğün de aynı zamanda ve yerde karşılığını bulduğu; hastalık, delilik, sıkıntı, acı ve ölüm ülkesine.

İnsanların işitememesi, kral için önceleri bir sorun olmadı. Ne de olsa gören gözleri vardı ve hala buyruklarını anlatmanın bir yolu vardı. Gören gözler resim öldüğünde anlamını kaybetti. İnsanlarının mükemmel doğasına bakmakla yetinebileceğini varsayarak resmi öldürdü. Fakat doğada duygularını göremiyorlardı. Duygularını göstermenin tek yolu olan resim öldüğünde, resim yeteneği olan insanlar da kör oldu. Resim renklere âşıktı. Bazen siyah ve beyazla flört etse de, asıl tutkusu renkti. Resim ölünce renk de soldu. Artık renk yalnızca kralın bahçesindeydi. Bahçe dışına çıkıp ülkesinde yaşayan halk arasında karıştığında ülkenin solgun görüntüsü öfkelenmesine ve zavallı kullarına zarar vermesine neden oluyordu.

İnsanları ve kendisi için son kâbus da öyküyü öldürdüğünde yaşandı. Öykü öldüğünde hayal dayanamadı ve kendini karanlık bir kuyuya attı. Öykü hayale, hayal de ona âşık ve tutkuyla bağlıydı. Şövalye kralın insanları hayalden, düşünceden yoksun büyüdüler, çoğaldılar. Artık kralın ülkesi kör, sağır, hayalsiz, düşünemeyen insanlardan oluşuyordu. Tek yazılı öykü kralın öyküsüydü. İnsanlarının bildiği tek öykü de buydu. Ezberledikleri öyküyü durmaksızın tekrar ediyor, birbirlerini ve kendilerini duymadıkları için ülkede sürekli bir gürültü, karanlık bir kargaşa söz konusuydu. Ülkede tek duyan, gören ve anlamlı konuşan kişi kraldı. Yapayalnız kalmıştı. Konuşsa anlayacak duyacak kimse yoktu. Artık kralı kokusundan tanıyor, aralarında olduğunu hissettikleri an öyküsünü bağırmaya, ona ibadetlerini sunmaya başlıyorlardı. Hepsi krala âşıktı. Hepsi ona tapıyordu. Kendilerini öldürmelerini istese düşünmeden yapıyor, evlatlarını ona kurban ediyorlardı. Kral herkesin ona tapmasından, kendi öyküsünün ona sürekli tekrar edilmesinden bunalmaya başladı. Çözümün nerede olduğunu bilmiyordu. İnsanlar mutluluğa susamış, güçlü bir yaşama isteğiyle doluydu ancak krala ibadet etmekten yaşamayı unutmuş, onları neyin mutsuz hissettirdiğini algılayamıyordu. Her köşede ağlayan, yalvaran, krala minnetlerini sunan insanlar vardı. Kral, insanların ona taptıkça asıl kendisinin onların kölesi olduğunu düşünmeye başladı. Kalabalığın içinde, “Sevginizi istemiyorum! Bana yalvarmayın, bana tapmayı bırakın!” Diye bağırdı. İnsanlar duymadı. Haykırmaya, bağırmaya, yalvarmaya devam etti. Bir amaçları yoktu. Tek amaçları kralın memnuniyetiydi. Ülkede hiç görülmemiş cinayetler, şiddet eylemleri baş göstermişti. Sürekli bağıran, birbirini anlamayan, itişip kakışan insanlar canlarının istediklerini öldürüyordu. Ölen kişileri kimse görmediğinden, katiller şiddet uyguladıkları insanların öldüğünden habersiz yaşamlarına devam ediyorlardı. Ölenleri tek gören, yine kraldı. Şövalye kral verdiği canların birbirini yok etmesine dayanamıyordu. Var etmek de, yok etmek de onun ukdesindeydi.

Kral, insanları kendine bağladıkça daha çok sıkıştığını hissediyordu. Kendisi özgürleşmeli, halkına mutluluğu geri vermeliydi.

Bir gün, kral hizmetindeki perilere kendisiyle iletişim kurma yetisi bahşetti. Periler şövalye krala insanların nasıl acı çektiğini dans, müzik, resim, öykü ve şiir yoluyla anlatmaya başladılar. Her gün, canını aldığı bir çocuğunun kılığında onun yaptıklarını yaparak anlatmaya ve mutlu insanları tasvir etmeye çalışıyordu. Kralı en çok etkileyen birbirini seven evlatları ve onların aşkları oldu. Kral hep o sevilsin istiyordu. Kendisinin sevme ihtiyacını hiçbir zaman anlayamamıştı. Âşık olabileceği biri hiç olmamıştı. En çok kıskandığı, çocuklarının bir ödüle olan isteği veya bir cezadan korkusu olmadan bir varlığa bu kadar tutkuyla bağlanmasıydı.   kullarının ona bağlı kalmasını sağlıyordu. Kral ise sadece kendi yarattığı doğasına âşıktı. Doğada huzur buluyor, onu sadece doğanın anlayabileceğini düşünüyordu. Doğayla yaşatıyor, doğayla öldürüyordu. Şimdi doğasıyla yapayalnız kalmıştı. Artık o da insanları gibi mutsuzdu. Kendi mutluluğunun da, insanlarının ve çocuklarının mutluluğuna bağlı olduğunu anladı. Kendisi de mutsuzluğu ve bu hüznü yaşamadan gerçeği anlayamamıştı.         

Kral, tüm vasıflarını gerisinde bırakarak yalnızca ülkesinin şövalyesi olarak çıktı sarayından. Üzerinde şövalye zırhı, başında miğferi, elinde kılıcıyla savaşa hazır bir komutandı artık. Ülkesini mutsuzluk canavarından kurtaracaktı. Kendi yarattığı mutsuzluk canavarını yok etmenin tek yolu, içindeki karanlık duyguları da yok etmekti. Kral hem mutsuzluk canavarına, hem kendine savaş açtı. Önce kibiri içinden söküp attı ve sarayın arka bahçesine gömdü. Doğa kibiri yuttu. Onun yerine kralın hep hatırlaması için büyük, uzun ve dokununca elleri kesen siyah bir dikenli ağaç hediye etti ona. Saraydan uzaklaşırken egosunu denize attı. Deniz egoyu boğdu. Egonun boğulurken attığı çığlıklar derinliklerde yankılanırken, kendisi kayalıklar üzerindeki yosunlara dönüştü. Kıskançlık yılanı bedenini parçalayarak çıkarken yeryüzüyle buluştuğunda zehrini toprağa bıraktı. Artık insanlara zarar veremezdi. Halkıyla karşılaşırken cimriliği tek tek insanlara dağıttı. Kralın cimriliği insanlarla buluştuğunda cömertliğe dönüştü. İnsanların bedeninde yaşamaya devam etti. Şiddeti üretkenlikle buluşturmaları için atlara, eşeklere bahşetti. Hırsını yağmur bulutlarına, öfkesini güneşe bıraktı. Tek sevgilisi doğa, hepsini dengelemeyi başarır ve hiçbirinin sınırını aşmasına izin vermezdi.

İnsanları hala eksikti ve bunun için yaratıcı çocuklarının aşklarını bulup kurtarması gerekiyordu. İnsanlar, yaratıcı çocuklarının birer suretiydi ve onların aşklarını insanlarıyla buluşturmak çocuklarının da başka bedenlerde aynı ruhu yaşatması demekti.   

Hayalin atladığı kör kuyuda ona göründü. Hayal, kralla karşılaşınca onun karanlık duygularından arındığını hemen anladı ve ülkedeki insanlarla buluşmaya razı oldu. Hayal ülkeye döndüğünde insanlar okunacak metin kalmayışının açlığıyla öyküler yazmaya başladılar. Yine de bu öyküleri gören gözler yoktu ve herkes kendi öyküsünü biliyordu sadece.

Kral, solan rengi canlandırmak, tekrar doğaya dönmesini sağlamak zorundaydı. Doğadaki renk olmadan hayal de esin kaynağı bulamazdı. Duyguları canlandıran o güzel renkler geri dönmeli, hayalle buluşarak resmi başka bedenlerde yaşatmalıydı. Kral, hayalle işbirliği yaparak rengi ikna etti ama rengin bir şartı vardı. İnsanların tekrar kör olmayacaklarından emin olmak istedi. Kraldan tek gözünü insanlarına bağışlamasını rica etti. Böylece görememenin ne demek olacağını o da bilecek, insanları kör edecek bir delilik yapmak istemeyecekti. Cimriliğini, egosunu, kibrini içinden atan kral ilk defa başkalarının mutluluğu için kendinden bir parça feda ediyordu. Bu yeni duyguyu da deneyimledi ve tek gözünü insanlarına armağan etti. Görmeye başlayan insanlar birbirlerinin öykülerini okumak için yarıştıkça, şiddet uygulayacak vakitleri de kalmamıştı. Herkes birbirinin öyküsünü okumak için delicesine bir istek duyuyor, cömertleşen insanlar ürettikleri her şeyi bir başkasıyla paylaşıyordu. Renkleri görmeyi unutmuş insanlar ona tekrar âşık oldular. Hayalle buluşan renkler, içlerinden bazılarının hemen resme yönelmesine sebep oldu. Kimisi öykü yazıyor, kimisi öykülerini ya da duygularını resmediyordu.  İnsanlar unuttukları duygularla yeniden buluşmaya başladılar.

Uzun zamandır iletişim kuramayan insanlık, resim ve yazıyla iletişim kurmaya ve hissettiklerini bu yolla anlatmaya başladı. Ancak hala birbirlerini duyamıyorlardı. Artık tek gözlü kralın ülkesine getirmesi gereken tek bir aşk kalmıştı. Şiir. Şiir o kadar tehlikeli bir yolculuktan sonra kendini öyle bir yere hapsetmişti ki, kralın ona ulaşması yıllar sürdü. Ancak kral emindi ki; insanın tam, ülkesinin mutlu, huzurlu ve barış içinde olabilmesi, bütün sanatların birlikte ve ahenk içinde olmasına bağlıydı. Biri olmadan diğeri yaşayamıyordu. Tek uzvu büyüyüp diğerleriyle karşılaştırılınca sakil duran bir bedendi bu eksiklik. Ülkesinin beden sağlığı için bunu yapacaktı. Şiiri ikna edip müzikle tekrar buluşturmalıydı. Ona ulaşmaya çalışırken aklını çelen zehredici güzellikte kadınlara kanmamak için miğferini, yeryüzünün en tehlikeli canavarına da kılıcını bırakmak zorunda kaldı. Artık şiirin karşısında sadece üzerinde zırhından başka bir şeyi olmayan, tek gözlü bir kraldı. Çok yorulmuş, çok savaşmış, güçlü bedeni yerini sıska bir bedene bırakmış, yüzü solmuş, saçı ve sakalı birbirine karışmış sıradan biriydi.

Şiiri daha önce hiç görmemişti. Onunla karşılaştığında müziğin neden ona bu kadar tutkun olduğunu anladı. Uzun altın sarısı saçlarından yayılan o güzel koku, yüzündeki pembelik, üzerindeki beyaz elbise ile kendi yarattığı perilerden bile güzeldi. Kralın kalp çarpıntısı, daha önce ritmi olduğunu bile unutturacak şiddetteydi. Şiir’ e resmen vurulmuştu. Önünde diz çökerek şiire yalvardı. “Ne olur benimle gel. İnsanlarımız perişan, mutsuz sefil ve biçare. Beni yalnız dönmek zorunda bırakma. Senin için ne yollardan geçtim. Ne tehlikeler atlattım bilemezsin” Kralın yalvarışı karşısında şiirin kayıtsızlığı kralı derinden yaraladı. Acı çekiyordu. Ruh acısını ilk defa deneyimliyordu. Soyun! Dedi şiir. İnsanlara sadece en çıplak, en gerçek, en yalın, en duru hali ile kalbimi açabilirim. Kral acılarının dinmesi için her şeyi yapardı. Soyundu. Çırılçıplak kaldı. Şiirle göz göre gelir gelmez içindeki müziğin sesini işitmeye başladı. Şiir kralın kalbine girmiş, onu da kalbine almıştı. Artık sadece ikisinin duyabileceği bir şarkıyı söylüyorlardı. Sessizliği şiir bozdu. Artık benimle konuşabilirsin. Ne olursa söyle. Kral; Saçlarda Bir Yarımküre diyerek başladı konuşmaya. 

Bırak da uzun, uzun, uzun süre içime çekeyim saçlarının kokusunu, bir kaynağın sularına

Yüzünü daldıran bir susuz adam gibi yüzümü daldırayım içlerine, hoş kokulu bir mendil gibi

Elimle sallayayım onları, sallayayım da anılar silkelensin havada. (Charles Baudelaire)

Söylediklerinin şaşkınlığında şiire baktı. Kral ilk defa şiir yazıyordu. İçinde duyduğu müziği de haykırarak okudu şiirini. İçinde tarifi mümkün olmayan biz haz duyuyordu. Bu hazzı daha önce hiç yaşamıştı ve o an anladı. Şiire âşık olmuştu. Bu duyguya sahip olup da onu kaybeden insanlarının çektiği acıları duyumsadı. Artık onsuz yaşayamazdı. İlk defa korktu bir varlığın onu istemeyeceğinden. Şiir kralın bu halinden duyduğu memnuniyetle krala kollarını açtı. Sanki tüm dünyayı kucaklayan yaratıcı artık oydu. Kral şiirin kollarına atıldı çırılçıplak. Şiirle kavuştuğu an özgürleştiğini hissetti. Artık insanları da özgürdü. Kulakları belirdi, birbirlerini duyabilmenin ve şarkılar söylemenin mutluluğuyla kendilerinden geçip kucaklaştılar. Kral ve şiirin kucaklaşması, insanların da kucaklaşmasını sağladı. Bu kucaklaşma aynı zamanda ikisinin de doğayla bütünleşmesine ve mevcut formlarını insanlara armağan etmesiyle sonuçlandı. Artık kral ve şiir kendi ruhlarını, gören, işiten, anlayan, hayal edebilen insanlarda yaşatacaklar. Sonsuza dek.

 

 

Devamı [...]