Öykü

AKREBİN KISKACINDA – 2

AKREBİN KISKACINDA – 2

Lale Şeyda Gülsoy

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: İÇİMİZDEKİ GÖKYÜZÜ

Yollar kimi zaman genişleyerek ileriye doğru açılır, kimi zaman bir engel çıkar önüne kendi içine kapanır, kimi zaman da aniden çatallara ayrılır. İşte, aşkın gizil gücüyle önümüzde yeni bir yol açılıvermişti. Yeni ve ucunun nereye varacağı belirsiz bir yol.

İki ayrı dil, karşılaşmıştı bir aşkta. Aşk, nasılsa bütün dilleri konuşabilirdi. İki insan, ne kadar uydurabilecekti onun diline kendi dillerini. Mesele buydu. Önemli olan buydu. Çünkü iki insan karşılaşınca, içlerinde taşıdıkları ne varsa onlar da karşılaşır birbirleriyle. Herkesin bir geçmişle senin yanına geldiğini ve onun izlerini reddedemezsin. İzlerin birbirlerine değdiklerinde neye dönüşeceğini önceden kestiremezsin. Hiçbir şey önceden kestirilemez ki aşkta. Aşk, kehanete el vermez. Geleceği ön göremezsin onun aynasında.

İki aşığın -farklılıklarına rağmen- en büyük ortak noktasının ne olduğunu bana sorsalardı, onlara gökyüzünü işaret ederdim. Birbirlerini düşünürken, gökyüzüne bakar âşıklar. Gökyüzüne dökerler içlerindekileri kendi kendilerine kalınca. Bazen ay duyar onları. Bazen güneş. Ama birinden biri mutlaka duyar. Birinden biri, mutlaka âşık kalplerin seslerine köprü olur.

Ay, âşıkları duyduğunda geçmiş uyanır yüzyıllık uykusundan. Eksik gedik yanların uyanır, en derin isteklerin uyanır, lavlar püskürür, yanardağın uyanır. Işığınla birlikte gölgeli yanların uyanır. Işıkla gölgenin dansı gibidir aşkta, ayla güneşin yer değiştirmesi. Sendeki ay uyanır, gelgitlerin kabarır denizler gibi. Sendeki güneş uyanır, gün ışığı uyandırır seni.

Her birimizin, ışığa uzanırken aşması gereken karanlıkları var. Yaşamın tohumda yeniden devam edebilmesi için, tohumun girdiği karanlık tüneller var. Yaşam, bir yandan sona eriyor. Bir yandan, kendine yeni bir doğum kanalı buluyor duvarların ötesinde.

Aşk, bir yandan sona eriyor. Bir yandan kendine yeni bir doğum kanalı buluyor yıkarak duvarları. Kendine ördüğü duvarları…

 

BEŞİNCİ BÖLÜM: GÜNEŞ BURCU-AY BURCU ( I )

Elimi sımsıkı tuttuğun gün, Kordon'da çocuklar gibi eğlenmiştik. Güneşli bir öğleden sonraydı. Elimizde sütlü mısırlarla ve pamuk şekerlerle dolaşıp durmuştuk. Kordon’daki fenerin en ucuna kadar gitmiştik. Adını da dünyanın ucundaki fener koymuştuk birlikte.

O gün, dünyadaki hiçbir tehlikenin değil bana zarar vermek yanımdan bile geçemeyeceğini düşünebilecek kadar güvende hissetmiştim kendimi. Bütün dünyaya meydan okuyabilirdim. Kendimdeki uçuruma meydan okuyabilirdim.

Kordon’daki o gün gibi, daha nice günler geçirdik. Haksızlık edecek değilim. Ama zaman geçtikçe, daha az tutmaya başladın elimi. Yanımda yürümen bana yetmedi. Kendimce senin bu haline gerekçeler bulmaya çabalayıp durdum. Bir insanın kalbinde, buzun ve ateşin birbirlerini yok etmeden nasıl yaşayabildiğine içten içe şaşırıp durdum.

Herhalde canının bir kez daha acımasından çekiniyor, sevgisi o kadar yoğun ki göstermesini beceremiyor diye kendimi avuttum. İşe yaramadı. Sen elimi bıraktıkça, ben eksildim. Üstelik umurumda değilmiş gibi yaparak, bir tek seni değil kendimi de kandırdım. Aslında, düpedüz senin beni yeterince sevmediğin sanısına kapılmıştım. Senin için duygularını belli etmemek olağan olabilirdi ama benim için hiç öyle değildi. Ben önemli bir tahlil için doktora gittiğimde, bana sonuçları sormayı unutman benim için sorundu. Projem yarışmaya girdiğinde ve başarılı bulunduğunda, tebrik etmek için beni gecenin bir yarısı en son senin araman bir sorundu Seni bir tek gün görebilmek için yanına geldiğimde, bana otobüs garında bir saniye olsun sarılmaman da bir sorundu ve bir şeylerin değişmesi gerektiğini haber veriyordu bana. Bir şeylerin değişmesi gerektiğinin çok kolay bilincine varan ama o denli kolay eyleme geçemeyen biriyim ben. Hep böyleydim. Nedense, eksikleri görmek yerine hep yaşanmış güzelliklere kayar aklıma. Kıyamam onlara.

Anılarıma biraz fazla mı bağlıyım?

Anılarıma yüklediğim anlamları mı büyütüyorum gözümde?

Yeni anılar kurmaya cesaretim-mecalim mi yok?

Her biri ya da bu nedenlerin toplamı, benim durumum için bir iddia olarak öne sürülebilir. Kızmam buna. İnsanları olduğu gibi kabul etmeden önce, onları oldukları gibi görebilmek gerekir. Benimse, hayal gücüm gerçekleri kavrama yetime göre fazla hızlı çalışır. Hepsi bu.

Rüyadan uyandım. “Ben böyleyim ve değişemem.” dediğinde sana içerlemiştim. Haklıydın. Sen böyleydin. Aşkla dokunmuş cümlelerinin bir yerine, dünyanın en acımasız cümlesi sızabilirdi. O incelikli adam, birden dünyanın en vurdumduymaz kör ayvaz adamına dönüşebilirdi. En son söylenmesi gereken şeyi, sana en başta söyleyebilirdi. Dili, zehirli bir iğneye dönüşebilirdi. Böğrünün orta yerine iğnesini batırabilirdi tıpkı bir akrep gibi.

 

ALTINCI BÖLÜM: GÜNEŞ BURCU-A Y BURCU ( II )

Bu ele avuca sığmaz yaşama tutkunu hiç kaybetmemeni diledim o gün. Çıplak ayakla dans pistine nasıl da fırlamıştın. İşte, bu benim sevgilim diye geçirmiştim içimden. Sana hiç söylememiştim.

Senden önce, kendi içinde kilitli kalmış bir tavan arasıydım ben. Anahtarımı kendi ellerimle denize atmıştım. Kimse beni bulmasın diye. Senin yaşama duyduğun o tuhaf bağlılığa, neşene, içinden geleni yapıveren fütursuzluğuna yakalanmadan çok önceydi.

 İçten içe bu yaşama sevincini kıskandım. Hatta biraz abartılı buldum. Nereden buluyordun sanki yaşamda sevilecek bu kadar iyi ve güzel şeyi. Yaşam aynı zamanda acımasız bir yerdir prenses. Sorumluluklarımız vardır bizim, her birimizin. Oyunmuş. Oyun bunun neresinde? Gitmek istesem, annemi bırakıp gidebilir miyim? Kendime yeni bir hayat kurmak istesem, aynı zamanda bir baba olduğum gerçeğine sırtımı dönebilir miyim? Babam öldüğünden beri, geminin iskelet kısmını ayakta tutan gemi direği gibiyim. Herkesin başı sıkışır, ben yetişirim. Kendi işimi gücümü bırakırım, ama mutlaka hazır olur yetişirim.

Bir gün, bana “Sana çok ihtiyacım var.” demiştin. Ahizenin öbür ucundaki sesin titremişti. Ben de, “Siz kadınlar, böyle cümleleri ne kadar da rahat sarf ediyorsunuz.” diye acımasızca eleştirmiştim seni. “Erkekler için durum farklıdır. Çünkü onların böyle ihtiyaçları yoktur.” diye de ahkâm kesmiştim. Oysa öyle çok ihtiyacım vardı ki sana.

Bunu sana hiçbir zaman söylememi bekleme Maya. Ben, güçsüzlüğü kabul edemem, ona yenilemem. Kimseden sevgi dilenemem ben anlıyor musun, dilenemem. Senin ne denli zayıf bir adama tutulduğunu bir saniye bile düşünmen mahveder beni. Ben böyleyim ve değişemem. İş yerinde müdürün beni odasından kovduğu gün, günlerce susmamın nedeni de buydu. Bu gurur kırıcı olayı, hazmetmeye çalışmıştım. Karşında, zırıldayan, yıkık bir adam görmene izin mi verseydim yani!

O tatili uzun zamandır planlıyorduk. Bense, bir türlü parasını denk düşüremiyordum. Evdeki hesabı çarşıya uyduramıyordum. Bu tatili çok istediğini biliyordum. Bunu bile bile ne deseydim sana! Cümleler boğazımda düğümlendikçe sustum. Sustum. Sustum. Ne desem, içi boş bir vaat sanacaktın. Bense sana henüz gerçekleşmemiş büyük vaatler sunmak yerine, hep gerçekleştirebildiğim şeylerle gelebilmek derdindeydim. Ayakları yere sağlam basan sağlam planlardan yana olduğumu senden mi saklayacağım! Senden mi saklanacağım. Hayatta en son istediğim şey bile değildi bu. Değildi Maya…

Kırık dökük sesinle konuşma benle. Sesindeki cam kırıkları her yerimi kanatıyor. Ne olur biz daha sabret Maya. Biraz daha. İncelikli hareketler, romantik cümleler çok çıkmaz benden. Hayalperest biri de değilim. Ama seni, hayal gücünün sınırlarını zorlayacak kadar çok sevebilirim.

 

YEDİNCİ BÖLÜM

Sabır taşı olsa çatlardı. Yakınımdaki herkes böyle söyledi. Bense, nasıl ve neden bekleyip durduğumu çok da didiklemeden senden gelecek bir haber bekledim. Sen, odanın ortasında bir bavulla yaşadın mı hiç. Ben, yaşadım. Aylarca, o çalışma temposuna ve o uykusuzluklara dayanmamı sağlayan sendin budala. Yorgunluktan göz kapaklarım ağırlaştığında, seninle görmek istediğim yerlerin fotoğraflarına baktım ve yüzümde kocaman bir gülümseme ile döndüm ben çalışmama.

Hani birlikte balık tutacaktık, saatlerce dans edecektik kumsalda, sabaha kadar kayan yıldızları sayacaktık, yemek pişirecektik, kamp ateşinin etrafında bildiğimiz tüm şarkıları avaz avaz söyleyecektik, sabahın ışıltısına ve ufuk çizgisine gözlerimiz hayranlıktan yaşararak uyanacaktık. 

O bavulu kaç kere açtım ve kaç kere katladım o giysileri, tahmin bile edemezsin sen. Tatili değil, aramızdaki uzaklığı önemsemeye başlamama sen neden oldun. Derin suskunlukların, benim çığlığım oldu. Duymadın.

Sabır taşı olsa çatlardı. Çatladım. Sen, kapılarını açmak istemediğin sürece birileri kapılarını yumruklasa ne fark eder! Zorla içini açmak diye bir şey yok. Bana içini açsaydın, seni dinlerdim. Senin suskunlukların hakkında tahmin yürütmekten yoruldum. Seni kaybetmemek uğruna, yaşamak istediklerimi sürekli ertelemekten de yoruldum. Yoruldu aşkım. Yoruldum aşkım.  Demek ki, benim gücümün de sınırları varmış. Sınırlarımı bir akrebin kollarında sınadım.

Bavulumu topladım. Bu bavullar hep böyledir. Nedense, yola ilk çıktığımızda içine koyduklarımızın aynısı dönüş yolunda toparlanırken sığmaz olur bavula. En büyük yanılgımız, bavulun içindekileri başta içine koyduklarımızdan ibaret sanmamız gibi geliyor bana. Yanımıza aldıklarımız ağır geliyor bavula. Ne hikmetse, onlarsız da olmuyor. Her yolculuk, içinde bir başkalaşma ihtimali barındırıyor. Döndüm. Her şey eskisi gibi... Döndüm. Hiçbir şey eskisi gibi olamaz artık.

Gözlerimin içine bakıp, bana “Mutlu aşk diye bir şey var mı ki?” diye sormuştun. Soruyorum çünkü ben, hiç görmedim de diye de eklemiştin. Mutlu bir aşka inanma isteğini bastıran gölgeler dolaşıyordu yüzünde. Şimdi, bunca zaman sonra o sorunu cevaplayayım Kara Şövalye. Bu ismi de sana ben koymuştum. Mutlu aşk diye bir şey vardır. Aşk, bizi böylesine sarsarak ya da içimizi kanırtarak âşıklarına çok başka bir şey yapar. Onları açmazlarıyla ve tuzaklarıyla yüzleştirir ve o mutluluğa hazırlar. Bu bile, yaşadığımız her aşkı değerli kılmaya yeter de artar. Öyle değil mi?

Kendine iyi bak. 

Maya

 

Devamı [...]
Öykü

AFİTAP

AFİTAP

Osman Yücel

 

Yürüyorum. Hazan vakti. Yapraklar dökülüyor. Yürüyorum. Ardımda, düşen kestane yapraklarının hazin raksı. Firkate düşmüş, yalnızlık sisinde yol alan son bir yaprak, derinden ah ediyordu. Fikrimin orta yerinde, mırıltıyla hırıltı arası bir sesle, söyleniyordu; “Zafer” ve “Emel” diyordu.

Tenha zamanın hatıralar koridorunda, mükerrer yankılanıyordu bu iki kelime.

“Afitap” denen bir aşüfte yüz, buruş buruş bu tenhada. Bir iki sendeledi havada yaprak. Uçtu kavis kavis ve düştü önüme. Bir Sevda masalının puslu perdesi kalktı gözümden…

Zafer,  sevgi bulutlarının arasından gülümsüyordu. Ellerindeydi elleri Emel’in.

Afitap’ın hasis, karabasan gözleri üstündeydi onların. Kem göze kurban gideceklerini kimsecikler bilmezdi. Zafer ve Emel. Kanat çırpıyorlardı muhabbet ve nur âleminde. Hazan yaprakları arasında bir çift akkuş gibi. Süzülüyorlardı bir kutlu hülyada…

 

Zafer!

Afitap’ın maşuku. Oysa “Emel” sevdasıydı yüreğinde Zaferin.

Zafer!

O, çok ötelere sevdalı. Gölgenin olmadığı diyarlarda, bir ezel ve ebet hasretkeşi.

Zafer!

Hem aşk hem âşık…

İlk nur sağnağında ıslandı yüreklerimiz. Sonra gözlerimiz kucaklaştı, muhabbetle. Güneş bulutların ardına saklandığında her dem, demli akşamlarda tanış olurduk. Afitap gizliden gizliden. Gördüm onları birlikte. Çekinmişlerdi;  gözlerim gözlerine değdi yasaklı duyguların. Zafer mahcup, Afitap şaşkın. Hangi gözler diye meraktaydılar, attığım bakışın geldiği yöne doğru pür dikkatleri ifratlarda. Her şey susmuştu. Duyulanlar; derin sessizliğin çığlığı, hızlı hızlı çarpan bir çift günahkâr kalp ve ritmine saplanmış bakışın dalga dalga büyüyen halkalarının esrarlı hışırtısı.

 

Zafer!

İlk tanışmamızda yüreğimizle kucaklamıştık ya. Kalbinin atışlarını duyuyordum “Emel” derken Afitap’a kaçan… Emel ne? Afitap kim? Çoğu zaman anlam veremezdim bu seslere. Hep “Emel” diyen, onu terennüm eden, son kucaklaşmamızda “Afitap” diyordu, esrarlı fısıltılarla, yaban. “Emel” derken apak olan yüz “Afitap” derken ne kadar da utangaç. Fakat duymazdan geldim. Görmezden…

Zafer!

Gülüşü gül'ün güne.

Zafer!

Evvelde bir can o,  ahirde bir özge ihvan.

Zafer!

Bir tebessüm resmi Afitap’a…

 

Siyah ve iri gonca güller arasında rastladım onlara. Zafer Afitap’ta tutuklu.

Onlar bana aşikâr, ben onlara hiç. Kendi âlemlerindeydiler.

Aşkı bulmuştu güya. Ya muhabbet?  Ya Emel? Sanki fena seline karışmış ve yok olmuş gitmişlerdi.

Zafer!

Onu hiç kimse bilmedi benim kadar,  Afitap bile…

Zafer’de Emel!

Bedii bir kutludan zamana tutunmanın adı. Elde tan kırmızısı bir yazma. Kalp aynasına akseden lema. Sözlerden tulû eden ışık ışık parıltı. Bunlara eşlik eden, demli, cam dolusu al bir iksir. Kahredici karanlığın ziyası. Nura nurdan arkadaş…

Zafer!

Muhabbetli gecelerde, maziden esen nağmesi rüzgârın; nakaratı kendisi… Şimdi, hüzünle, mavi gözlerde kapılan muhabbet şarkısı nüksediyor. Muhabbet diyarından hasret hasret, gözyaşı dökülüyor, nedametle. Düşen her damla, yemyeşil hayal âleminde sedef sedef nakşolunuyor yaprak üstüne.

Zafer!

Sergüzeşti hayatımda bir hazin şarkı O. Muzafferdi bir zamanlar nefsinde.

Zafer!

Uzaktan uzağa visal şarkısını söyleyen sarhoş edici bahar yeli. Hayal cennetinde, gül kokulu şebnemi dalında gülün. Bir yalnız yolcusu yolunda nurun.

Zafer!

Bülbülün güle olan aşkı Afitap’ta O.

Zafer!

Muhabbet kuşunun feryadı; dillerden düşmeyen hüzün şarkısı.

Zafer’de Emel; Mecnun'un Leyla'sı, Ferhat'ın Şirin'idir. Galip’çe bir hüsn-ü aşk.

 

Zafer!

Siz tanımadınız onu. Hemhal olmak bambaşka bir şey.

Tanıyın, sonra firkat gölüne düşün ondan. O zaman sizde “Zafer!” diyeceksiniz, çırpınışlarla. Buruk… Zafer! Dost ile olmanın en muhlis adı…

Zaman henüz körpe; dünyaya gözlerini yeni açan bir tomurcuk. Mevsim sabah; çiçek çiçek kokularla müzeyyen. Güneş yüze göz kırpıyor. Ovuşturulan gözler.

Zihnimde depreşen enin kelime. Zafer!...

 

Zafer!

Sen boynu bükük nergis!  Sen tanırsın onu.

Hani bir akşam sana gelmiştik. Sen yalnız ve mahzun, biz sana dert yoldaşı.

Ellerimizde bir buket nur; uzunca bir vakit ışığıyla ışındık, omuz omuza.

Sen kara gölgeni ayakucuna alınca, Zaferle zamana arınmış ve beraber eğilmiştik; iki ahi, ay çiçeği misali, güne doğru. Susmuştun sen ve gözyaşların dinmişti.

Gönül virdini tamamlıyordun. Gözlerindeki parıltıdan mesrurdun…

Zafer ve Emel. Hep beraberdik.  Ne kadar da mutlu bir tabloydu. Gölgeler kalmayınca, günden ayrılmıştık, geceye tutsak bir neşe ile… Ve bahar sonunda, daldığım uykudan silkiniyorum. Bahar geçmiş, gelmiş sonbahar. Şimdi ise, kış bütün heybetiyle küheylan, kar’a atıyor. Yer-gök kardan yıldızcıklar altında. Hatıralarımda; çakan şimşekler, sevgi yağmurları. Ve sessizliğin sesi. Acı bir kiren tadı. Kedi karası gecenin karanlığında kanat çırpan bir çift iri göz; bu baykuşun nefesi. Derken firkat; o visali boğan karanlık. Rüzgârın hayatı sürükleyişi cazibesiyle. Aşılacak yollar girift…

Zafer ve Emel. Şimdi birbirinden çok uzak. Ayrı dünyaların onlar artık. Günler mazide ve gönül rafında üflenen tozdan hayaller. Şimdi çılgın sular suskun. Kar siyah bir gülün gölgesinde kapkara. Mehtapta kasvetli bir aydınlık. Duygular keşmekeş. Ve sonra.  Gönül hokkasından damla damla gözyaşlarıyla yazılan son. Mazi penceresinden buruk bir tebessüm dostlarına Zafer’den. Ayrılığın cenderesinde Zafer’e sallanan bir el Emel’den…

Zafer! Dost ile olmanın öteki adı. Bakışı ne de samimiydi. Nasıl gülerdi o öyle bilmem. Belli ki bir iksir içiyordu. Ama şimdi yok. Emel'in kalbinin derinliklerinde akışan o kalbî bağlılık, yokluk kervanında yük artık. Demek o iksirden almıyor; hayat veren, ışık saçan o sihirden. Seste aynı yumuşak tını, bakışlarda aynı muhabbet, gözlerde aynı ihlâs yok. Emelin kalbi paramparça şimdi. Vaktaki anladım, Emel’den Zafer’i ayartan Afitap imiş. Adına “mecazî aşk” denen…

Zafer bitmiş, kaybetmişti nurdan ‘Eme’lini. Batıyordu Afitap’ın dipsiz gamzelerinde. Nefsin izbe dehlizlerinde ışığı kirleten Afitap’ın müstehzi gülüşü, ıslah olmaz diyarlarda bir yaban meyyit. Bize bir bilinmez artık Zafer. Batıp bitmişti. Kopup gitmişti Emel(in))den…Zafer Afitap’a ram. Sanki, "Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur." (1) misali yalnızlarda...

Yürüyordum. Hazan sonu. Hüzün vakti. Yapraklar çıtırdıyor. Yürüyordum. Önümde, sararmış kestane yapraklarının enîn raksı. Dostun olmadığı seherlerde gönlüm, bikes. Firkatin mat ve flu sisinde yol alan bu yüreğin gözleri ağlıyordu; iniltiyle sızıltı arası bir sesle. İbrahimi çağdan dinmeyen hıçkırıklar; ‘la uhibbul afilin’ ‘la uhibbul afilin’. (2)

 

 

 

(1)Feleyse lehu-lyevme hâhunâ hamîm(un)... (Hâkka 35)

(2)Ben batanları, kaybolup gidenleri sevmem... (En’am 76)

 

 

Devamı [...]
Öykü

AKREBİN KISKACINDA-1

AKREBİN KISKACINDA

BİRİNCİ BÖLÜM : GÜVERCİN KANATLARI

Lale Şeyda Gülsoy

 

Bana, gözlerimin içine bakıp “Mutlu aşk diye bir şey var mı ki?” diye sormuştun. Aylardan hazirandı. Hazirana güveniyordum ben. Hem de çok. “Tabii ki var, neden olmasın?” demiştim bir çırpıda. Senin yüzünde gölgeler vardı. Güneşinin önünü kesen, ışığını emen gölgeler… Yalnızca inanmak istiyordun, belki de yeniden inandırılmak. Mutlu bir aşka inanmayı istemekle inanmak çok farklı şeylerdi oysa. En başından beri biliyordum bunu. Kim bilir adını “aşk" koyduğun ne çok tanım tıkıştırmıştın heybene. Heybene diyorum, çünkü kabul etsen de etmesen de hala kendi evini arayan bir yolcuydun sen de. Yollardaydın. Tıpkı benim gibi. Yol senin yazgındı. Tıpkı benim gibi. Daha en başından beri biliyordun bunu. En başından beri ne zamansa, o zamandan beri biliyordun işte. En başından beri diye nitelenen o yerin neresi olduğunu ve neye göre belirlendiğini kestirmenin olanaklılığını sorgulayıp duruyorum o geceden beri. Sıfır noktasının yalnızca sayı doğrularında kullanılan bir ölçüt olduğunu hiç sanmıyorum. Büyük Patlama nasıl evrenin başlangıç noktasıysa, sanki her şeyin öyle bir başlangıç noktası var ölçülemese de sezilen...

Toprak ananın şefkatli kollarına yaslanmak istiyorum. Masal dinlemek istiyorum saatlerce, günlerce. Anlasana, yeniden filizlenmeye durmak için, derin bir uykudan uyanır gibi kendini yağmurun ellerine bırakan o tohum olmak istiyorum. Kök salmak istiyorum. Toprağın katmanlarında, hayatın kalbine ilerlemek istiyorum. Seninleyken de en çok istediğim şey buydu. Toprağına kök salmaktı yani. Tıpkı bir tohum gibi.  

Hem yollarda olmayı sürdürüp hem derinlere kök salmak mümkün mü ki? Çılgının teki sanılmana yeter mi ki böyle bir düşün peşine düşmek? Diyelim ki öyle. Yine de kök salmaktan kaçabileceğimiz bir hayat yok. Arzularımız bile beynimizde kök saldıkça büyüyor mesela. Sen de biliyorsun. Hem kök salmayı, sende önemsiyorsun. Bahçedeki kayısı ağacının hikâyesini anlattığın gün anlamıştım bunu.

Sana bu mektupları yazıyorum. İçimden taşıyor çünkü artık sözcükler. Olanları ve bir türlü olamayanları anlamaya çalışırken kendimi senin yerine koyuyorum. Bir de bakıyorum ki ben, aynı zamanda sen olmuşum. Senin dilini konuşuyorum. Kendi dilimi kaybetmedim. Yeni bir dil edindim yalnızca. Söylenmiş sözlerin ardındaki söylenemeyenleri ya da bunun tam tersini keşfetmeyi öğrendim. Bunları yaparken, alnımdan sicim gibi terler, gözlerimden seller gibi yaşlar boşaldı ama pişman olmadım. Senin çöllerini ve denizlerini geçerken, ben kendimi tanıdım. Kalbimi tanıdım. Bu, yeter bana. Sana bu mektupları yazıyorum. Yazdıkça, bir sen bir ben oluyorum. Yazdıkça, hem sen hem ben oluyorum. İçimden taşıyor sözcükler ama bu mektupları hiçbir zaman göndermeyeceğim sana. Sen, bir tek seher vakti pencerene konan güvercini duy. Onun kanatlarındaki yıldız tozlarını al. Bu, yeter bana.

 

İKİNCİ BÖLÜM: KARŞILAŞMALAR ( I )

Bir yere gitmenizin birden çok nedeninin olduğu zamanlar vardır. O nedenlerin bazılarını yaşamadan siz bile kavrayamazsınız ama vardırlar ve oradadırlar işte. Sen de oradaydın. Pervin'in beni yığınla proje dosyasının arasından çekip götürdüğü o sahil kasabasına gitmemek için ne gerekiyorsa yapmıştım. İşe yaramamıştı. Çalışmaktan ölecektim bu gidişle. Kafamı dosyaların arasından kaldırmaya ihtiyacım vardı. Öyle uygun görmüştü Pervin.

O sıkıcı düğün yemeğini kendimce renklendirmek için, herkesle tanıştım o gece. Mutluluk oyunu oynamakta üstüme yoktur. Hem zaten, hayatın kendisi bir oyun. Ne yalnızca dram ne de yalnızca komedi var bu oyunda. Hep bunun ateşli savunucusuydum ben. İnsanları seyrettim uzun uzun. Yanımdakileri gülmekten kırdım geçirdim anlattığım hikâyelerle. Bir ara, muhabbetin en koyu yerinde bir çığlıkla irkildik. Pervin’in sesiydi bu. Gürültücü Pervin işte. Uzun süredir konuklarla ilgilendiği için, yanımızda olmayan Pervin masaya seninle birlikte dönmüştü. Senin düğüne gelişini kastederek "ne büyük sürpriz ama..." diye sayıklayıp duruyordu.

“Ne büyük sürpriz ama”…

Galiba, yaşadıklarımızdan geriye bir tek görüntüler kalıyor. Sanki bir sürü şey değip geçerken hayatımızın çemberine, sislerin arasında kaybolurken bir şey oluyor. Gökyüzüne çakılı yıldızlar gibi, bazı görüntüler mıhlanıp kalıyor aklımızda. Seni ilk gördüğüm an gibi. Saatlerce konuşacak şeyi nereden bulmuştuk söylesene. Sanki çok daha önceden tanışıyor gibi. Bak yine şu meşhur başlangıç noktası hikâyesine döndük. Sanki zaman diye bir şey yokmuş gibi ya da biz onun dışına çıkabilirmişiz gibi bir his uyanmıştı içimde o gece. Bildiğim ne varsa unutmuştum. Bildiklerimin hiç biri, o geceyi ve sonsuzluğun bana kendini nasıl açtığını duyumsadığımı açıklamaya yetmiyordu. Otele döndüm. Pervin’in tüm ısrarlarına rağmen, düğün evinde kalmadım. Şehir dışından bir sürü misafirleri vardı. Bir de, benimle uğraşmalarına gönlüm elvermedi. Zaten, hemen uyku da tutmadı. Bir ara pencereyi açtım. Yüzüme tatlı bir serinlik vurdu. Gökyüzüne baktım. Yalnızca bir gün daha buradayım, ne olur o da gelse bizimle yarınki geziye diye geçirdim içimden. Sabah, erkenden Pervin ve kardeşi beni otelden almaya geldi. Kasabanın dışındaki yer altı şehrine gidecektik. Daha akşamdan sözleşmiştik. Senin de haberin vardı. Nerede olacağımızı senin yanında konuşmuştuk. Gelirsin diye bekledim, gelmedin. Ben de, akşam son otobüsle şehre döndüm istemeye istemeye.

Aklım o küçük kasabada kalmıştı kalmasına da, bir daha nasıl ve hangi gerekçeyle görecektim ki seni!

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KARŞILAMALAR ( II )

Ne işim var benim düğünle dernekle? Oldum olası sevmem zaten öyle törenleri. Bu törenler, bana hep insanların ikiyüzlülüğünü hatırlatır. Evlenirsin, cümle âlem gelir. Boşanırken, ara ki bulasın o insanları. Deneyimle sabittir. Neyse, Pervin'in hatırı var. 10 dakika uğrar çıkarım diye gelmiştim buraya. Pervin’in şehirli, kasıntı misafirlerine 10 dakikadan fazla katlanamam. Peki, neden gidemiyorum ki şimdi. Sohbet hiç bitmesin, bu gece hiç bitmesin, bu ruhumu okşayan ses hep kulaklarımda yankılansın istiyorum. Hiç tanımadığım birinin çocuksu sevinçlerinde ve hoş sohbetinde mi arınacağım onca yılın kirinden, pasından? Saçmalık bu. Saçmalık diye düşünerek ve gökyüzüne bakarak sabahladım arka bahçede. Hiç bu kadar çok konuştuğumu ve güldüğümü hatırlamıyorum. Sanki seninle çok önceden tanışıyor gibiydim. Sanki benim sorularımın cevaplarını sen bulalı çok olmuştu. Dahası, yıllarca da saklamıştın küçük ve narin ellerinde benim için onları Maya. Bütün gece seni ve bunları düşündüm.

Vay be! Bütün bunları bir gecede mi kavrayıverdim yani. Yine kendimi mi kandırıyorum yoksa?

Ertesi gün, kendimi bahçe işleriyle oyalayıp durdum. Pervin, bir ara masadaki herkesi geziye davet etmişti. İsteseydim, bende sizinle gelebilirdim. Gelirsem, seni bir daha hiç bırakamamaktan korktum Maya. Alıştım üzerimdeki ölü toprağı ile yaşamaya ben. Hayatın gerçeklerini kabullendim. Kim meydan okuyabilmiş ki o gerçeklere, ben okuyabileyim!

Ne olur git Maya. Tutkuların yakıcılığını, dalgaların kıyıda patlayıp dağılışlarını, iliklerime kadar ıslanmayı, elimi cebime sokup ıslık çalarak dolaşmayı, lunapark ışıklarını, ateşböceklerinin göz kırpışlarını hatırlatıp durma bana.

Ne olur git Maya. Yoksa içimde yine o eski şarkı başlayacak. Yoksa içimdeki o eski şarkı bir daha hiç susmayacak.

Yapma Maya.

Bunu bana yapma.

Devamı [...]
Öykü

GÖZÜMDE ÖZLEYİŞ

GÖZÜMDE ÖZLEYİŞ

Birgül Temur

Şarkılar o bildiğim makamdan çalmıyor artık. Gündüzler başını alıp gidiyor. Bana dair hiçbir şey bırakmıyor geriye. Bir boşluktan diğerine savruluyorum. Kâh bir deniz kenarındayım, kâh çıkmaz bir sokakta. Varlığım bu dünyanın çok uzağında.

Sokaktan her sabah bir simitçi sesleniyor “Taze simit var!” kelimeler ağzından tam çıkmıyor hiçbir zaman. Kıvrılan harfler, yuvarlanan kelimelerle bağırıyor. Koş kızım diyorum iki simit al, biri sana diğeri kardeşine. Kendime almıyorum, çocuklarınkinden tırtıklıyorum bir parça.

Hayat da beni eksiltiyor böyle. Olduğum yer, olmadığım yerin acısıyla yangın yerine dönüyor gece gündüz. Artık baş edemiyorum, düzeni bozmak, isyan etmek gibi kötü şeylere meylediyorum her geçen gün.

Sıkıştığım bu evin kapılarının çıkardığı sesi bile adım gibi biliyorum artık. Bak bu oturma odasının kapısının sesi; tok ve gıcırtılı. Diğeri salon kapısı, cümle kapısı mı? o en gürültülü olanı. Seslerine artık aşinayım bu evin.

Biraz sonra üst komşunun terlik sesi merdiveni inletecek. Yüz kere dedim yavaş in, bir gün düşüp ayağını kıracaksın. Kadın telaşlı, sakinlikle işi olmaz. Gün boyu zil susmayacak sonra, çocuklar girip çıkacaklar eve “anne susadım, anne acıktım”

İnsanlar tarafından çalınan gündüzlerim yerini geceye bırakacak sonra. Peşimi bırakmayan acılarımla baş başa kalacağım; ince ince sızlayacak her yanım. “Kızım koş boynuma masaj yap, ağrısı tuttu meretin”. Kaçan uykularıma bir de geçmişin muhasebesi eklenecek tabii. Bölük pörçük uykularım bin yerinden darbe alacak hayatım gibi.

Kafamdakileri unutmak, ağrıyan yerlerime odaklanan zihnimi dağıtmak için elime bir kitap alacağım sonra. Kelimeleri çift görmeye cümleleri hadım etmeye başlamışken, ne okudum ben şimdi anlamadım bıkkınlığıyla paragrafın başına döneceğim defalarca. Yazarı suçlayacağım biraz da, basit cümleler kursaymış o da. Hemen anlasaymışım, beni yormasaymış bu kadar.

Günler aynı sıkıcılıkla birbirini tekrar ederken,  kendi iç yolculuğumla yine başım dertte olacak. Boğazıma kendi ellerimle sarılacak ya da kendi güzelliklerimi yine kendim seveceğim. Beni bahar zannedecek o vefasız dostlar, oysa her gün kendi ölümüme, sonra dirilişime yine kendim şahitlik edeceğim.

Sonra iki adım uzağımdaki camiden, müezzin ezan okuyacak gümbür gümbür, gönül telimi titretecek her bir nağme.  Çağrılan, şifasından habersiz yaşamaya devam edecek. Yüzü kara, kalbi dumanlı, aklı felç. Arayan ne aradığından habersiz, bulan ne bulduğunu bilmeden sürecek bu iflas.

Pencerenin önüne oturacağım, gelen geçen herkesin hayatını merak edeceğim. Kafamdan hikâyeler uyduracağım. Bak şu siyah saçları beline kadar uzanan genç kız sevdiğiyle buluşmaya gidiyor. Yaza evlenecekler, bu hafta sonu ailesinden isteyecekler onu. Vermezlerse kaçacaklar, bohçasını da yanında götürecek yanında. Kaldırımda ağır ağır yürüyen, başı önünde efkârdan içi dışına çıkmış adam borçlarını nasıl ödeyeceğinin sıkıntısıyla evine gidene kadar mum gibi eriyecek çaresizlikten.

Sokağın karşısındaki kadın kuaförü ıslanan havluları asmak için ağzında kocaman bir ciklet, tepeden topladığı permalı saçlarıyla görünecek kapıda. Yan taraftaki marangozun çırağına alımlı bir bakış atacak. Gözlerini süzerek içeri girecek. Müşterinin saçına fön çekerken onun hayatında olanı biteni dinleyecek. Bıkmışlığını belli etmeden rolünü oynamaya devam edecek. Müşterisini kaybetme kaygısıyla bir gün bile “Senin derdinden bana ne?” diyemeyecek.

Elinde bastonu, güçsüz bacaklarıyla mahallenin en yaşlısı Hikmet amca görünecek sonra. Ekmek almak için bakkala uğrayacak. Gün ışığı girmeyen evine yürüyecek usul usul. Hızla dönen dünyanın hızına yetişemeyecek bir daha.

Bu tablodaki kasvet canımı sıkacak sonra, elim emektar radyonun düğmesine gidecek. İçimdekilere dokunmak mutlu edecek beni. En sevdiğim şarkılardan fal tutacağım. “Bu sana, diğeri sana, hepsi sana” diyeceğim o benden habersiz derde dermanıma. Radyoda çalan şarkıya istemsiz eşlik ederken dudaklarım, gündüz çekilip gece kurulurken tahtına, zihnimde, benliğimde o varken dalacağım derin bir uykuya.

Gözümde özleyiş, gönlümde acı 
Alnımda sevdânın sıcak izi var 
Bana benden yakın, benden yabancı 
İçimde dolaşan, gezen biri var

Ne kapımı çalan garip postacı 
Ne beni bekleyen, özleyen bir yâr 
Bana benden yakın, benden yabancı 
İçimde dolaşan, gezen biri var*

 

 

 

*Şemsi Belli’nin güftesi, Selahattin İnal’ın bestesi olan buselik makamında şarkı.

Devamı [...]
Öykü

SİSTE KEREM, YAKIN ŞİİR, UZAK ASLI

SİSTE KEREM: YAKIN ŞİİR, UZAK ASLI

Muhammet Erdevir

 

Kaldırımdan iniyorum, boşluğu ve hiç değişmeyen o sokağı görüyorum. Çalıştığım kitapçıya adım attığım günden beri rutin bir hayatım var. Kitaplar kadar rutin: Beşte kalkıyorum. Altıya kadar kahvaltımı yapıp giyiniyorum. Sonra caddeye kadar yürüyüp dolmuş bekliyor, yarım saat kadar süren bir yolculuktan sonra dükkânın olduğu sokakta dolmuştan inip saat yedi olmadan kepenkleri açıyorum. Kitapçının önünü sulayıp süpürdükten sonra kahveden bir çay söylüyor, sigaramı yapıyor ve bekliyorum. Beklediğim müşteri değil, patronum değil, herhangi bir esnaf komşu değil. Başka biri, bambaşka biri…

Seni anlatan bir şiir yazmak mümkün değil. Bütün çiçeklerim solduktan sonra yağan bir yağmura ne anlatabilirim? Gözlerinin derinliği dalgalanıyor ne zaman karşılaşsak. Bardağında kahverengi ve yeşilin en güzel tonlarıyla boyanmış çiçekler. Sen tüm o çiçeklerden… Bekler sabahı yollar. Siste asılır lambası sokakların. Sen tüm o çiçeklerden daha güzel ve de uzaksın. Ve kelimeler Tanrı’m, kelimeler neden böyle birbirine dolaşır ve neden yasaktır bazı yakınlıklar? Unutmak için çok derine gömdüğüm ne çok şey varmış! Seni görünce ayan oldu. Saçlarının rüzgârını alınca dağıldı göğsümdeki çölün kumları. Yıkıntılarım bir bir açığa çıktı. Aşikâr oldum.

Kitapçı aslında küçük. Kırk beş belki elli metrekarelik bir yer. Kendine faydası olmayan eski bir apartmanın sokağa bakan cephesinde, ağır metal çerçevelere tutturulmuş bir camekânla dışarı açılan otuz yıllık bir iş yeri burası. Dükkânı Murtaza Amca işletiyor. Ardahanlı. Buraya askerlik için gelmiş, çarşı izinlerinde doğru düzgün kitap alıp okuyacağı bir kitapçı olmadığını görünce memleketteki üç beş varlığını satıp bu küçük dükkânı satın almış. Sonra da peyderpey doldurmuş kitapçının içini. “Gurbet Kitaphanesi”nin kuruluşu böyledir. Ama hikâyenin en güzel kısmı burası değil bence. Camekândaki çizimdir. İsmin tam altında gül dalına konmuş bir bülbül resmi çizili. Kitapçıdaki pek az şey değişir veya yenilenir ama Murtaza Amca, her yıl baharda eline boyasını ve fırçasını alıp kendi deyimiyle bülbülün makyajını yeniler. Onun nazarında memleketinin en büyük timsalidir gül dalındaki bülbül. Gül dalı kitapçı olsa gerek. Hiç şüphe yok ki bülbül de Murtaza Amca. Peki ben? Ben neresindeyim bu hikâyenin?

Kahverengi büyük bir masa... Masada kâğıtlar… Kâğıttan bir gül savrulmuş bir uca. Sana gerçek güller, gül bahçeleri, bahçıvanlar… Bahçıvanı ben olayım senin kurduğun bahçenin. Öyle gülzar, öyle lalezar, öyle çemenzar… Bir kupa çay, kupanın üzerinde çiçekler; yeşil, kahverengi. Pembe bir şişe, şişede su. Seninle aynı havayı paylaşabilsek de aynı suyu paylaşamayız. Başını öne eğmişsin, elinde kalem. Bir kalem ne kadar yakışabilirse bir kadının eline o sadelikte ilerliyor kâğıdın sinesinde. Kâğıdı gezdiriyorlar boşluğun ense kökünde. Her şey ne kadar da güzelliğe gebe. Nasıl da yanmalı Kerem kavuşamadıkça Aslı’sına ve sen nasıl da dönüşüyorsun yazarken Aslı’ya ve soruyorum aslı nedir, aslı nedir ve sen diyorsun ki kerem et, kerem et, Kerem... Kalem yazdıkça ben… Kalem yazdıkça sen… Biz olamayacak uzak ve mesut kuş cıvıltılarının hayaliyle birlikte açılıyor kapı. Büyüyü bozarlar hep. Canları sıkılan birileri çıkar ve daima bozulur sessizlik, dağılır sükûnetin altın esanslı havası. Bir daha böyle kapalı yazma!

Ben neredeyse on yıldır çalışıyorum Gurbet Kitaphanesinde. Neredeyse diyorum çünkü yılları, takvimleri, önemli zamanları saymak ve takip etmek gibi bir huyum olmadı hiç. Ustam da etmez. Hangi yıl doğmuş, askere ne zaman gelmiş, hatta kaç yıl askerlik yapmış, kitapçıyı hangi ne zaman açmış… Hiçbirini bilmez ve önemsemez. Onunla iyi anlaşmamızın sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Fakat bir tarih var ki unutmam asla. Üç yıl önce bir şubat günü davet edildiği ama gitmek istemediği bir toplantıya beni gönderdi. Utanıp sıkılarak gittim çünkü sevmem böyle toplantıları. Üstelik çağrılan ben bile değilim, iğreti kalacağım orada. Yine de Murtaza Amca’yı reddedemedim ve gittim toplantıya. İşte her şey orada başladı. Onu gördüm. Toplantı masasında tam karşımda oturuyordu. Uzun saçlarını serbest bırakmıştı, omuzlarının iki yanından iki ırmak çağıldıyordu. Gözleri bir kara derin kuyu, baktıkça içine düşüyor ve düştükçe düşüyordum. O güne kadar hiçbir kadının gözünün içine doğru düzgün bakmamış olan ben, onu görünce kendimden geçmiş ve her şeyi unuturcasına gözlerine takılıp kalmıştım.

“Leyla... Ela gözlü bir çöl ahusu
Saçları bahtından daha siyahtır.”

Aslı, diyorum. Evrakın aslı, işin aslı, olayın aslı, meselenin aslı, gönülde Aslı, gönlün aslı. Bana mutsuzluk vereceğini biliyorum ve aslında istediğim tam da bu. Şaşırma, zira vereceğin mutsuzluk yalnızca bana özel olacak. Kimseyi benim kadar üzemeyeceksin ve ben kimseye senin kadar üzülmeyeceğim. Duran kalbe elektrik verirler. Atlatırsa ilk şoku… Atlatırsak ilk şoku… Küçücük bir ana sığdırabilirsem uzun mu uzun bir hayatı! Ne dersin? Ne istersin? Siste. Keremi sokak lambalarına astılar, öksürdün sen uzun uzun. Ciğerlerin avucuna dökülüverecekmiş gibi derinden öksürdün. Çaresiz kelebekleri okudum ve baktım buzda kayan ayakkabılara. Çıralar yanmadı hava soğuk. Kibritler söndü soğuktan. İkimizin zalimane bir sırrı olacak. Ruhuma bir bukağı takıp ateşe süreceğim onu. Hiç pişmeyeceği, her dem taze kalacağı bir ateşe. Ciğerini kartalların çiğnediği Prometheus. Bir avuç kül olmak yok bana sen var oldukça ve sen kalubeladan beri varsın kaderimin kesişme noktasında. Özlem iki hece bir ömür. Sen tüm rüyaları vuslata boyayan bakışlarınla gökyüzünü dolaşıyorsun. Ben yollarını arşınlıyorum harap olmuş şehirlerin.

Gözlerini gördüm, sesini duydum, iki adım atsam ulaşabileceğim bir mesafede, o kadar yakınındaydım. Adını söylediler, zihnime kazıdım. Parmak uçlarını izledim, ellerinin hareketlerini. Kalemi nasıl tuttuğunu, kaşlarını nasıl kaldırdığını, söylenenlere nasıl kulak verdiğini ve başının her hareketinde saçlarının nasıl dalgalandığını gördüm, bildim, öğrendim. Bütün dünya o saatten sonra sonsuz genişlik ve derinlikte bir ülkeden ibaret artık: onun gözlerinden. Yağmur olup yağan da o güneş olup doğan da. Hem kaçtığım hem muhtaç olduğum… Hem sarılmak için can atıp hem de asla dokunamayacağım. Çelişkilerim, hüsnüm, sevincim, kederim, bekleyişim, umudum, umutsuzluğum. Her şey tek bir seferde, tek bir görüşte mi bu noktaya geldi? Sessizlik... Sükût ikrardandır.

“Bir başka güzellik var kederinde
Bir başka âlem ki ruhunun yası
Sessiz incileşir kirpiklerinde.”*

İmgeleri nasıl anlatabilirim insanlara? Anlatmayalım. İkimizin sırrı olarak kalsın. Sırrımızda yanalım. Sevgili ve çok kıymetli, gönül yakıcı, can alıcı, ruh göçüren, kalp yeşerten; telefonda bekleniyorsunuz. Ama açmıyorsunuz telefonu. Tüm istekleri reddediyorsunuz fildişi kulenizde. Ulaşılmaz, erişilmez, çıkılmaz, fethedilmez bir kuleye hapsetmekte haklısınız kendinizi. Böylesi bir duruluk avam içine inemez, inerse yitirir Aslı’nı. Camı elmastan ayırmayı bilmeyen avama her şeyin Aslı’nı teslim etmek olmazdı elbet. Ve de olamaz. Senden kaçıp sana sığındım ben. Kendimi yollarda bırakıp eşiğine yüz sürmeye dünden razıydım. Ayıplamandan, azarlamandan, yanlışlardan korktum.

İşte ben her sabah kepenkleri açıp dükkânın önünü süpürdükten sonra, çayımı yudumlar ve onun bu sokaktan geçmesini beklerim. Murtaza Amca’yı tanıdığını biliyorum. Ola ki bir gün bu sokaktan geçer, hatta belki kitapçıya uğrar. Gurbet Kitaphanesi bir cennet bahçesine dönüşür. Ben içinde bahtiyar olurum. Olmasa da ne gam! Beklerim. Ben zaten bekliyorum. Daima beklerim.

 

 

*Dizeler, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Leyla” adlı şiirinden alınmıştır.

Devamı [...]
Öykü

ÖYKÜ - BİR ACI TAARRUZ

BİR ACI TAARRUZ

Muhammet ERDEVİR

 

Dışarıda yağmur. Neden çatıyı böyle delirmişçesine kamçılıyor damlalar? Bulutlar çıldırmış gibi. Bu yağmur, bu kargaşa, bu birbirine karışmış manzara… Tabiatın kızgın telaşı. Her şey iç içe. Saatler öğlene doğru koşarken bu küçücük evde, küçücük odada. Huzurun huzurunda. Pencerenin aydınlığında oturmuşuz, durgunuz. Durgunluk canı tez bir misafi. Fincanlarımız sıcak henüz.

- Kahve içer misin?

- İçerim. İçelim. Bir acı kahve iyi gelir mi bekleyişin sancısına?

- Neye, beklemeyi bilmeyen aceleci haline mi, beklemekten vazgeçmiş ruhunun dinginliğine mi? Söyle neye?

- Her şeye, her şeyime.

Ruhum buruk bir yalnızlıkla kavruluyor. Kahvenin acısından ne olacak? Hem… Bırak sözcüklerin peşini, onlar senin kölen değil. Sen zaten özgür değilsin. Esir ruhlar, esir alamazlar mı başka ruhları? Mahkûmlar hüküm verebilir mi? Neden vermesin can verenler, canını verecekler için canlarını? Yoruyorsun beni böyle konuştuğunda. Tırnaklarımla kazıyarak ilerlemek zorunda kalıyorum yazarken. Yorgunluğum menkul: kendimden.

- Bir kahveden nerelere geldik?

- Sen hatır güdüyorsun ya, ondan.

Çok değer verdiğini söylüyorsun. Ve veriyorsun, evet. Adamışsın kendini, evet. Vazgeçmişsin maddi ve manevi ne varsa. Madde ve masivası. Ruhunu bedeninden söküp onun kapısına asmak istiyorsun, bir tül perdenin rüzgârda savruluşu gibi savrulsun diye, evet. Ne çok evet var hayatımda ve ne kadar az hayır. Hayır! Hayır demeyi bilmeyenlere hayırsız desek çok mu tevriyeli olur? Bilmem! En azından kendine karşı. Kendimi hiç bilmem. Sen değil o bilmeli kendini. Ben, ben değilken var mı ki o? Sus. Artık sus, uzatma. Uzuyor zaten her şey.

Sen ıstırap denizinde bir tutam başak. Tut elini kalbimin. Som ıstıraptan ellerimden tut.

- Yağmur ne kadar da gürültülü.

- Sis çökmüş, yağmurun hıncı sise.

- Belki de size…

- Kıskanıyor mu sence?

- Kıskanmamalı mı?

Gereklilik kipini sevmiyorsun, sevme. Emir kipinden nefret ediyorsun, et. Herkeste bir cevher buluyorsun, bul. Peki ya sen? Ben diye bir şey yok, “sen” diye seslendiğinde de “sen”sin. Kanlı canlı duruyorsun karşımda, nasıl “yok”um diyorsun? Tüm sorularının cevabı kendi içinde. Burada değil. Acıların ilacı da öyle. Zehirlerin dermanı da mı? Zehri bulan neden derman arasın? Sen olsan aramaz mısın? Zehir, zehr’ün âlâ zehr, panzehir. Korku, katmerli korku. Hiçbir şey gidişinden daha acı değil. Elması elmastan anlayana ver. Halden bilmeze açma sırrını.

- Sade bir Türk kahvesi, benim zehrim olsun.

- Peki.

- Sevmiyorsun güzel şeyleri.

- En çok güzel şeyleri, çok çok güzel şeyleri.

- İncitmekten mi korkuyorsun, incinmekten mi? Neden kaçıyorsun?

Soru kendi cevabını omuzlarında taşıyor. Bana gerek var mı? Yaralarımın dermanı derinlerde, inemiyorum o derinliğe. Gözlerin çakmak çakmak, derinlerin derinine inmek için birer basamak bakışların. Gamzelerin bir merdiven olup iniyor ruhunun derinliğine. İn derinine in. İnebildiğin ölçüde derinleştiğini göreceksin. Ölçü? Öl, çünkü… Ölçüsüz bir adam ve kafesinden kurtulmak isteyen bir kuşun öyküsü değil miydi bütün mesele? “Mesele” değil “mesel”. Sükûttan doğan avaz. Çığlık çığlığa ama sessiz. Bir “mesel”in kısa ve mahzun hikâyesi.

Yol uzuyor, yağmur uzuyor. Damlalar iplik iplik. Biriken sular yumak yumak. Dalgalanan yeşil bir göl gibi uzanıyor ova tepelere kadar. Hepsi kıskançlığından, abartmandan kendi konumunu. Yerin çok daha değerli. Hayır, senin parmak uçların kadar olamaz. Peki ya Türk kahvesi? Telvesini sevmiyorum sadece. Filtre olsun, orta boy, az sütlü, az şekerli. Yağmur dinerse belki. O sulu kahvede kaybol. Dalgalanmakta büyük bir su birikintisi. Bulanık, çamursu. Çamurlu su. Kahveme laf ettirmem! Laf etme, etmem.

- Kalbindeki yağmur hiç dinmezse ne olacak? Azıcık olsun düşündün mü?

- Düşünmekten başka bir şey bilmeyen bir biçare için cevabı çok ağır sorular bunlar.

- Cevabı sende.

- Sen, beni, bende…

İnsan acıyı bir öğretmen olarak görmek istiyor. Buna canı gönülden inanıyor çünkü başka türlüsü gerçekten çok yakıcı. Yıkılmış bir taş duvar olmamak için duvarın üzerine çıkmaya çalışıyor herkes. Acısından kaçamayacağı için acının kendisine sığınıyor ve onun bir muallim olmasını istiyor mustaripler. Bazı geceler sabaha ermez biliyorsun, hayallerin çoğu gerçekleşmez. Duvarın üzerine çıkamayanlara ne olacak? Duvarın altında kalmaktan başka ne yapabilirler? Etraflarına surlar inşa edip onları yükseltmekten başka çıkar yol var mı? Kendimi sana anlatmak istiyorum ama içten içe anlamamanı diliyorum. Beni anlama, anlarsan yargılarsın. Anlamak ölmektir, ölmeden anlaşılmaz bazı kapıların neden kilitli olduğu. Sen sabahı bekle, ben geceyi arayacağım saklandığı kovukta. Onu güneşin kızdırdığı demir çubuklarla dağlayıp işaretleyeceğim. Gittiği her yerde benimle karşılaştığını anlayacaklar. Gece bile kaçamayacak gerçeklerden. Karanlık kendi boğazına sarılan bir el olup varlığını boğacak. Varlık, anlamın kalmadığı bir noktada kararacak. Görülmez bir mezar taşı lügatlerden örülmüş. Bir duvar, işçi sözcüklerin ördüğü. Bir perde, ruh kumaşından dikilmiş. Var olan her şey karışsın birbirine.

- Ruhum kavruluyor. Ateşi yoklukta nasıl boğacaksın?

- Yolculukta belki. Benden sana gelirken uzayan yolların kıyısında.

- Yokluğum yolculuğa.

- Yolculuğun yokluğa değil mi yani?

Gerçekleri saklıyorsun benden. Hislerini, kalbinde duyduğun huzursuzluğu. Anlatmak istemedikçe çoğalıyor anlatamayacakların. Bir rüyanın kendi içinde kendini var etmesi gibi bir şey. Bir şeyin hayalini bilinçli kurarsın ama rüyadayken rüyanın bilincine varmak… Hayaller sınırlıdır, ufkun kadardır. Rüya sınırsız bir uçuş. Uç, kelebeğim uç. Çok derine dalıyorsun, çıkamayacaksın bir gün o yalnızlıktan. Kendini kurtaramayacaksın. Kendimi ben kurtarmayacağım ki. Düştüğümde beni sen tutacaksın, nefes almamı sen sağlayacaksın, zorda kaldığımda işimi sen kolaylaştıracaksın.

- Bir kahve mi içsek?

- Yağmur dinince, belki.  

- Peki.

 

Devamı [...]
Öykü

ÇİMENTO TORBASINA YAZILMIŞ BİR HİKAYE: GARİP

EDİTÖRÜN NOTU

Bu hikaye, yazarımız Osman Yücel'in, 1981 yılında henüz lise bire giderken çimento torbasına yazdığı bir metindir. Yazar, o dönemde inşaat işçisi olan babasından aldığı bir çimento torbasının kağıdına yazmıştır bu hikayeyi. Metne, metnin ruhunu ve üslubunu bozacak bir müdahalede bulunulmadı. Sadece yazım ve noktalama konusunda küçük dokunuşlar oldu. O yılların ruhunu, 1981'deki bir lise öğrencisinin hayata bakışı ve kaygılarını yansıtan bir yazı olsun istedik. İyi okumalar diliyoruz.

GARİP

Osman YÜCEL

Garip. Garip. Garip…

Asırlık bir ağacın altına oturmuş, manasız gözlerle bir noktaya bakan, dünya yıkılsa da hiçbir harekette bulunmayan, oraya bakmakta ısrar eden, on bir ya da on iki yaşlarında, siyah uzun saçlı, yeşil gözlü ve zarif boylu bir şehit oğludur.

 Babasını daha altı yaşındayken yitirmişti. Anacığıyla yapayalnız kalmıştı; yetim, kimsesiz ve fakir. Bu hazin ayrılık, mesut bir yuvayı, mahzun bir viraneye çevirmişti.

Köylüler onlara yardım ediyor, acılarını unutturmaya çalışıyorlardı ama O, yine de bir babanın hasreti içindeydi. Düşündükçe düşünüyor, uzaklara dalıp dalıp gidiyordu. Bu hali ona “Garip” dedirtmişti. Esas ismi Sait idi. Rahmetli babasının ismini almıştı. Köy yerinde babasına “Gazi Sait” derlerdi. Çünkü o, padişah ordusunda savaşlara girmiş-çıkmış, birçok yara almış, kanını akıtmış ve “Gazi” payesini almıştı.

Garibin asıl ismini çoğu kimse bilmezdi. O, sanki doğuştan Garipti. Ve öyle de kalacaktı.

 Gazi Sait’in vefatından sonra, ana-oğula bir kaç dönüm tarla ve bir baş sütlü inek kalmıştı. Bir de duvarları çatlak, badanaları dökük toprak damdan bir ev.

Garip ve anası çalışıp didiniyorlardı. Sürekli işliyorlar; tarlalarını ekip-biçiyorlar, inekten süt sağıyorlar ve küçük evde mütevazı hayatlarını sürdürüyorlardı. Bazen kederli bazen sevinçli günleri oluyordu.

Garip on yaşını geçmişti artık. Sıkleti 39 okkayı geçkindi. Akranlarından daha çok gelişmişti. Saçları kıvırcık ve daima parlaktı. Akıllı, yardımsever ve sağlıklıydı ancak yüzündeki hüzün bir türlü gitmiyordu. Anasına baktıkça hüznü daha da artıyordu.

Nuriye Ana, işlere yetişemiyor, ev işlerine dahi kudret getiremiyordu; kimi zaman yere düşüyordu, yerden saatlerce kalkamadığı oluyordu. Sabahları ancak geç vakitte uyanabiliyordu. Benzi günden güne soluyordu.

Damarlarında inceden inceye bir sızı duyuyordu. Başı ağrıyor, kulakları uğulduyordu. Halsiz ve bitkin hissediyordu kendisini. Ellerinde ve ayaklarında karıncalanma ve uyuşma oluyordu.

Hasta mı olacaktı Ne? Allah etmesindi. Eğer kendisi hasta olur da, yataklara düşerse, biricik Garibine kim bakacaktı? Kim ana olacak ona, kim babasızlığını unutturacaktı? Ölümden korkmuyor, bilakis gitmek istiyordu Gazisinin yanına Nuriye Ana. Ama ya Saidi? Anasız, kimsesiz köy yerinde ne yapardı, ne ederdi Garibi? Bu düşüncelerle yaşlı ve yorgun kalbi sıkılıyor, sıkılıyor, sıkılıyordu…

Köy yerinde her zamanki gibi güzel bir gündü. Garip ineği otlatmaya gitmiş, yemyeşil çayırlarda arkadaşlarıyla oyunlar oynamış gün batımında eve dönmüştü. İçeriye girmiş, fakat anasını yatakta kan-ter içinde, yarı baygın bulmuştu. Korkuyla ve heyecanla anasının ellerine atılıp ağlamaya başladı;

-Anam! Hasta mısın, bir yerlerin mi ağrıyor? Niye yatıyorsun bu yataklarda Anam?

Nuriye Ana, sımsıcak analık şefkatiyle ve gözlerinde yaş yaş billurlaşan sonsuz sevgisiyle oğlunu kucaklarcasına tek sözle seslendi, mecalsizce.

-Yavrum!

-Oğlum. Garibim. Ver ellerini, eğil hele ananın yanına, gel de o ak alnından bir öpsün, o kara saçlarını koklasın.

Garip anasının ellerine daha da sarılarak, önüne diz çöktü, biraz eğildi. Anasının içten sevgi ve kucaklayışıyla tarifsiz bir hasret acısının yakında yüreğine çörekleneceğini hisseder gibi oldu. Uzunca bir süre başı anasının göğsünde kaldı. Sonra doğruldu.

Nuriye ana başını yan duvara döndürmüştü, gözyaşlarını gizlemek, kalbinin derinliklerinden gelen duaları kelimeleştirmek için mırıldanmaya başladı;

- Allah'ım!  Çok büyüksün. Yavrumu koru Rabbim. Ona yalnız koma, onu benden ayırma.

Dualar ıslanıyordu, ak eşarp ıslanıyordu. Sırtı anasına dönük olan Garibin gözlerinden de inci inci düşen gözyaşları, yerdeki temiz fakat yıkana yıkana çürümüş kilimi ıslatıyordu.

Ana yüreği hisseti ciğerparesinin ağladığını. Cihanı kaplayan bütün şefkatiyle, sesinin titrekliğine hâkim olamayarak seslendi;

-Yavrum! Biricik oğlum, Garibim, Sait’im! Niye ağlarsın öyle? Anacığının yüreğini de sızlatırsın. Erkekler Ağlamaz. Saitler ağlamaz. Rahmetli baban “ağlamak erkeklere yaraşmaz” derdi hep? Sil bakalım gözünün yaşını.

Garip uzun kollu işliğinin tiftik tiftik olmuş kumaşıyla ıslak yanaklarını sildi ve anasına döndü.

-Çok susadım oğul, anacığına bir tas su ver toprak küpten. İçim yanıyor.

 Garip anasına yayıktan bir tas ayran getirip, yudum yudum içirdi yarısını. Nuriye Ana dünyanın en güzel duasını etti ona;

- Allah senden razı olsun yavrum. Yeter gayrı içemeyeceğim. Al tası.

Garip yarım kalmış tası alıp, anasının başucuna bıraktı ve ekledi;

- Anacığım sen dinlen, ben etrafı toparlayıp, ineğin yemini verip geleyim, e mi?

 Garip aceleyle çıktı, gidip ineğin yemini verdi ve suladı. Tekrar anasının başucuna geldi ve ellerini tuttu.  Tek odalı toprak damın içi bu sevgi tablosuyla ışık ışıktı. Dışarıda ise hava kararmaya başlamıştı.

Akşam olmuştu.  Köy camiinin davudi sesli imamı Murat Hoca en yanık sesiyle “ Allahu Ekber, Allahu Ekber” diyerek ezan okumaya başladı.

Bu iki süzgün kalp ile birlikte dağlar-taşlar, kuşlar-ağaçlar, canlı-cansız her şey vecd ile dinledi bu sesi.

Her zaman olduğu gibi; Nuriye ana el bağlar diz çöker. Secdeye gider. Uzun uzun dualar eder. Ve olduğu yerde içi geçer, uyuyakalır.

 Bir vakit anasını seyreden Garip, istemeden onu uyandırıp yatağına yatırır;

- Anacığım sen rahatsızsın, kalk yatağında uyu.

Ve kendisi de tahta sedirine çekilip, uyumaya çalışır. Ama ne mümkün! O akşam bir yıl kadar uzun gelir Garibe. Çünkü anası hastadır. Hem de çok kötü. Gözleri yorgunluğun ağırlığını daha fazla direnemez kapanır, uykuya dalar; yüz hatları endişelidir.

 Sabah ezanının okunması ile beraber uyanır. Gözlerini açar açmaz anasının kendisine pırıl pırıl baktığını görür. Yatağından kalkar, ellerini yüzünü yıkar. Leğeni getirip anasının eline su döküp abdest almasına yardım eder. Daha sonra günlük işlere başlar; ahıra gidip ineği yemler, etrafı temizler ve süt sağar.

Tek odalı toprak damın ocaklığında, sağdığı sütü ısıttıktan sonra anasına getirir; kapıyı açınca, anasının yüz hatlarının derin ızdırap çizgileriyle kaplandığını görür. Ağrılardan iniltisi odada yankılanmaktadır anasının.

Sütü yere bırakıp hemen köyün muhtarına koşar. Nefes nefesedir, konuşamaz. Hırıltıyla ve tıslamayla karışık, ağlamaklı konuşur;

- Muhtar Emmi, Muhtar Emmi! Yetiş, anam hasta.

 Muhtar hemen lastik ayakkabısını giyip gelir. İçeri girip avucunu Nuriye ananın alnına koyar. Kızgın ateşe deymiş gibi hemen geri çeker elini. Kadıncağızın beyaz teni sarmış solmuştur. Yaşlı, güngörmüş muhtar, Garibin üzgün gözlerine bakarak, sözlerini peş peşe sıralar;

- Koş oğlum, Abidin’i çağır. Öküzleri kağnıya koşsun. Acele gelsin.

 Garip koşarak ‘Abidin Dayı’yı çağırır ve anasını kağnıya yerleştirip ağır ağır kasabaya doğru giderler. Giderler ya nasıl? Garibe; yollar çakıllı, yollar tozlu, yollar Çamur, yollar uzun...

Ancak geç vakitte kasabadaki hastaneye varabildiler. Doktorlar anasını hemen hastanedeki bir odaya alıp muayene ettiler. Muayene sonunda doktor muhtarı çağırıp sorar;

- Siz bu kadının neyi olursunuz?

 Muhtar cevap verir;

- Ben mi? Hiçbir şeyi olmam. Köyün muhtarıyım. Kadıncağızın kimsesi yoktur; dışarıdaki biricik oğlundan başka.

  Doktor muhtara teşhisini söyler;

- Efendim maalesef hastamız iyi değil, kan bütünüyle çekilmiş. Nuriye hanımın kanı çok az. Eğer hemen kan verilmezse yaşaması mümkün değil. Acilen “kan nakli” yapılmalı.

 Muhtar şaşkındır, aceleyle cevap verir;

- Tamam, doktor bey, bir hal çaresine bakalım.

Muhtar dışarı çıkar. Kapıda Garip’le göz göze gelir. Sabinin gözleri yaşlıdır. Anacığını sorarcasına, umut dilenircesine muhtarın yüzüne bakar. Muhtar babacan bir sesle alır karşısına Garibi ve anlatır olacakları;

- Bak yavrum, ananın bir şeyi yok. Yalnız, kan lazımmış, lakin bulmak çok zor.

Garip gözünün yaşını siler, ayak parmaklarının üzerinden biraz yükselerek aklına gelen ilk düşüncesini söyler;

- Ben versem olmaz mı muhtar emmi? Artık büyüdüm, bak boyuma.

 Muhtar düşünür taşınır, başka çıkar yol bulamayınca Garibi alıp doktorun yanına girer ve onun kan verebileceğini söyleyip kan alınmasını ister. Bunun üzerine tahliller yapılır ve kanın birbirini tutması ile hemen kan alma işlemine başlanır.

Garip anasının bulunduğu odaya girer; anası baygın halde gözleri kapalı, hiçbir şeyden habersiz yatmaktadır.

Görevliler hemen hazırlıkları yapar, kan verilmeye başlanır. Damarlarından kan ılık ılık çekilirken, içinden bir şeyler kopmaktadır Garip’in sanki nefesinin daraldığını ve gözlerinin kararır gibi olduğunu hisseder. Fakat zayıf durulacak an değildir. Daha bir güçlü ve dik olmak gerek. Varsın nefesi daralsın, kollarının gücü azalsın. Anası ayağa kalksın da. Anacığı tek yaşasın da ne olursa olsundu. Aldırmıyordu hiçbir şeye.

Kan nakil işi  tamamlandıktan sonra Garip dışarı çıkarılır. Anası odada tedavi edilmek için bir süre daha yatacaktır.

Kendisine işlemin bittiği ve tedavinin devam edeceği söylenerek iki gün sonra anasını görmeye gelmesi istenir.

 Garip istemeye istemeye köye döner…

Köyün girişinde, seten (soku) taşının yanındaki dut ağacının altında onu Elifkız beklemektedir. Üzgün ses tonuyla anasını sorar;

-Nasıl oldu anan Garip? İyileşecek emi Nuriya ana?

Garip çok sevinir Elifkızı görünce. Sınıfta en değer verdiği arkadaşıdır o. Kendisini bir tek o anlamakta bazen dert bazen sır yoldaşı olmaktadır. Gözlerinin içine bakar ve başlar anlatmaya anasının durumunu;

- İyi, çok şükür anam. Doktorlar kan aldı benden, anama verdiler. İki güne taburcu olur dediler.  Beni karşılamaya geldiğine de çok sevindim Elifkız.

Yan yana virane evlerinin bahçesine doğru yürüdüler. Bakımsız bahçedeki en yaşlı zeytin ağacının gölgesine oturup, kasabada yaşadıklarını daha ayrıntılı anlattı. “Süt Teknesi” ineği sual etti Elifkız’a Garip; kendileri yokken yemini ve suyunu verip vermediklerini de sordu. Hep iyi şeyler duyunca rahatlayan Garip dinlenmek için arkadaşından izin istedi. Ve evine girerek kendini uzun bir uykunun kollarına bıraktı.

Boncuk gözlü Elifkız, iki gün boyunca yalnız bırakmadı arkadaşı Garibi; onunla sessiz film oyunu, isim-şehir oyunu ve başka başka oyunlar oynadı, ona dert arkadaşı olmaya çalıştı.

Kısacık iki gün, iki ay kadar uzun geldi Garibe, günleri iple çekti adeta.

Üçüncü günün şafağında köyden ayrılan Garip, kasabaya yine kağnı ile gitti. Uzun yolculuk sonunda soğuk, beton duvarlar görünmüştü; hastaneye koşarcasına girdi. Anasının odasının kapısındaydı bir solukta. Hemşire anasıyla görüşebileceğini söyleyip onu içeri aldı. Heyecanla odaya girdi ve anasını yatakta doğrulmuş, yastığa dayanmış gördü. Hemen yanına gidip ellerini öptü, öptü, öptü…

Mutluluktan, gözyaşları birbirine karışan ana-oğul sarmaş dolaş oldular. Hastane odasının diğer hastaları bu tabloya yaşlı gözlerle eşlik ettiler. Kendi hastalıklarını unutmuşlardı. Bu tarifsiz tablo günlerce hastane koridorlarında konuşuldu durdu.

Günün sonunda hastaneden taburcu edildi Nuriye ana. Kağnıya bindiler mutlu ve umutlu ana-oğul. Garip anasına sımsıkı sarıldı. “Bizi bir daha ayırma Allah’ım!” dercesine.

Abidin dayının emektar kağnısıyla köye doğru, ahşap tekerleklerin gıcırtılı sesleriyle ağır ağır yol alan tek yürek olmuş bu iki sevgi abidesi ufkun sonunda gözden kayboldular.

 

1981

Devamı [...]
Öykü

SEMANUR ULU - KORKUNUN BEDELİ

KORKUNUN BEDELİ

Semanur Ulu

 

Yürüyorum. Geniş caddeyi örten bozuk asfalt günün ilk ışıklarıyla parlıyor. Bordo çizmelerimin yüksek ökçelerini olanca hırsımla vuruyorum kaldırıma. Sanki yürümüyorum da onunla geçen dört koca yılımı ayaklarım altında çiğniyorum. Beni türlü onursuzluklara sürükleyen bu macera ne zaman başlamıştı, ben ne zaman bu yolda kendimi kaybetmiştim ve şimdi kendim olabilmeyi yeniden deneyecek cesareti bana ne vermişti?

Eski bir montun cebinden çıkan antetli bir kağıda karalanmış iki çift söz mü o kapıyı vurup çıkma cesaretini vermişti bana? Bilmiyorum. Belki bunca zaman korkaklığıma “aşk” adını verişimin ilahi bir anlamı vardı, belki tüm bunlar yaşanmalıydı. Ankara ayazı, yakaları omzuma devrilen kaşe kabanımdan bir yol bularak içime sızdı. Rüzgârın soğukluğu içimi ürpertirken neden bilmiyorum bir ölüm korkusu çöreklendi içime. Ardımda, kapısını vurup çıktığım ve ne pahasına olursa olsun dönmeyi düşünmediğim o evde, daha dün gece sarılarak uyuduğum Selim’in uyanıp öfkeden şişmiş damarları ve dışarı çıkmış gözleriyle peşime düşeceği fikri beni iyiden iyiye sarstı. Adımlarımı hızlandırdım. Bir an evvel gitmeliyim ama nereye? Bu soruyla beraber Selim’e olan nefretim bir kat daha artmıştı. Biraz daha cesur olsam şimdi geri döner onu müsterih bir şekilde uzandığı yerinden kaldırıp suratının ortasına bütün gücümle bir yumruk indirir, “Ben kadın olduğum için, beni sokmak istedikleri kalıba sığmadığım için kaçmıştım. Kaçmış ve sana sığınmıştım. Sen benim için en korunaklı liman ve özgürlüğümün koruyucusu olduğuna dair ne yeminler etmiştin. Ama sen beni kaçtığımdan daha dar bir cendere ile sıktın. Senin için neler feda ettim oysa. Zevklerimden, alışkanlıklarımdan birer birer feragat ettim. Arkadaşlarımdan senin için vazgeçtim. Kendimi sana göre ve senin için yeniden şekillendirdim ve sırf bu yüzden şimdi gidecek bir yerim yok. Bütün adreslerimi yaktın, yıktın.” diye bağırır içimi dökerdim.

Son zamanlarda çok konuşmadığımdan önce şaşırırdı bu duruma ama sonra benimle her baş edemediğinde yaptığı gibi delice bir öfkeye kapılır anlamsız sözleri art arda sıralar; sıradan bir eşin yapması gerekenin yarısı kadar dahi olsa yaptığı şeyleri yücelterek anlatır ve beni utanmaya davet eden gözlerle karşımda dikilirdi. Sonra bir lütuf gibi, Tanrı’dan büyük saydığı bağışlayıcılığını göstermek üzere kollarını açarak “Gel hadi, seni seviyorum” derdi. Ben yine karşı koyamaz sevilmeye olan açlığımı sevgisinin sahte olduğunu adım gibi bildiğim bu adamın kollarında dindirirdim. Böyle zamanlarda kendime nasıl büyük bir kötülük yaptığımı bilirdim ama yine de ömrüm boyunca hep birilerine yaptığım gibi ona itaat ederdim. Geceler boyu kolunun ağırlığını omzumun yahut belimin üzerinde taşırken bu ıstıraba katlanabilmek için başka bir adla başka bir zamanda yaşasaydım nasıl olurdu diye düşünürdüm. O hayallerde yarattığım karakterleri ve hayatı bazen öylesine özümserdim ki sabah uyandığımda gerçek hayatıma uyum sağlamam epey uzun sürerdi.

Yataktan kalkıp kahvaltı hazırlarken, Selim’i uyandırıp yatağın çarşafını değiştirirken, hayırlı işler dileyip kapıdan uğurlarken bunları yapmanın benim tercihim mi olduğunu yoksa eğitimle aktarılmış ikinci bir doğa mı olduğunu anlamaya çalışırdım. Verdiğim cevaptan asla tatmin olmaz hep başa dönerdim. Bu sorunun cevapsız kalışı ruhumu ateşler içinde kıvrandırır, başımı döndürür ve karnıma bir ağrı saplanırdı. Öylece salondaki kanepede uzanırken şizoik ve histerik diğer kadınlar gibi olmaktan korkar sahip olduğum hayata dört elle sarılmaya karar verirdim. Virginia Woolf, Sylvia Plath gibi kadınların kitaplarını okumuştum. Neticede kitap, hayatı yazmaktır. Kendi hayatımı onların satırlarını okudukça daha iyi anlıyordum ve bu anlayış beni korkunç uçurumların kenarına sürüklüyor cevapsız sorularla şirazemi bozuyordu.

Bunları düşünürken Kurtuluş Parkı’na kadar yürümüştüm. Gayr-ı ihtiyari yıllar evvel Murat’ı bir başına bırakıp gittiğim ve bir daha da dönmediğim o bankın yanına geldim. Pek çok isim kazınmıştı o zamanlar bu oturağa. O isimlere bakıp hayat hikâyeleri uydururduk Murat’la. Murat yazarlığa böyle adım attı desem yalan olmaz sanırım. Benden sonra ne yaptı, ne etti diye birkaç defa bakmıştım tarayıcıya adını yazıp. Meşhur bir yazar olmuştu imza günleri düzenliyor ve hayli mutlu görünüyordu. Acaba beni hiç beklemiş miydi buraya gelip? O da beni özlemiş miydi hiç? Yoksa kızgın mı kalmıştı bana? Gerçekleri bilse kızar mıydı yine?

Ben onun bana bütün samimiyetiyle güvenerek açtığı kalbine hayal kırıklığı olup saplanmıştım. Gönül dağını adım adım gezmiş kendime orada kerpiç duvarlı bir fakirhane inşa etmiş ama sonra o evi enkaza çevirerek basmaya kıyamadığım gönül dağının topraklarını yararak, tozutarak çekip gitmiştim. Her şeyi bilse beni bağışlardı belki. Ne fark eder ki her şey yanmış geriye sadece kül kalmıştı. Küllerden doğan tek şey anka kuşuydu ve onu bugüne dek gören olmamıştı. O babamın anlattığı masallarda yaşayan mucizevî bir varlıktı. Benim gibi korkak bir insanın hayatına uğrayacak değildi. Ben o zaman da şimdiki gibi korkakça davranmıştım. Bilirse canım daha çok yanar diye sevdamı içime gömdüm, dilimin ucuna gelen aşk itiraflarını Sokrates’i ölüme götüren baldıran zehri gibi yuttum.

Dostluk makamından kalkarsam divandan kovulurum korkusuyla yaşamak yerine gitmeyi tercih ettim. Beni sevdiği kadınla tanıştırdığı gün karşılıksız bir aşkın peşinde ömür tüketmeyeceğime ant içmiştim. Çünkü sevdama sahip çıkıp beni sevmeyen bir adamı severek yaşamaktan, sürekli kendimi beğendirmek için çabalamaktan, kendi içimde darılıp barışmaktan ve nihayetinde en çok da onun gönül meselelerini dinleyip yaralarını sarmaktan korkmuştum. Yolumu bir kez bu korku ile çizince korkunun yolundan ayrılamadım bir daha. Selim’in kollarında avunurum sandım ama onun sevgisi de öfkesi de benim en büyük korkum oldu. Bir yola girince o yola bağımlı kalmaya geri dönememeye yeni tercihlerini o yolun rotasına göre belirlemek zorunda kalmaya siyaset biliminde patika bağımlılığı deniliyor. Benimkisi de bir patika bağımlılığına dönüşmüştü. Patikalardan sapmayı sağlayan tek şey, bazı kırılma noktaları yaşamaktır.

Bugün bir kırılma noktası olarak düşülmeli tarihe. Bir şey oldu. Bir şey oldu ve kendime kestiğim cezanın dolduğuna kani oldum bugün. Aşkıma sahip çıkmayışımın bedelini Selim’e katlanarak ödemiştim demek ki, bunu yeni fark ediyorum. Korkudan mürekkep ve korkuyla malul hayatımı geride bırakıyorum bugün, hiçbir şeyden korkmuyorum artık. Bu defa kendimi cezalandırmak için değil aşkım için fedakâr bir insan olmaya hazırım. Antetli kâğıdı çıkarıyorum cebimden çirkin bir el yazısıyla karalanmış o iki satır:

“GMK Bulvarı No:104” ve bir telefon numarası.

Aramak mı? Bu, eski Asuman’ın yapacağı bir şey. Yüz yüze bakmaktan, göz göze gelmekten ölüm gibi korkan Asuman ancak telefona sığınırdı. Ben şimdi onun kapısına dayanarak yıllar evvel yapmam gereken şeyi yapacağım. Bu defter kapanacak, içimin vadilerinde yıllardır uzayan aksiseda sükûna kavuşacak ve ben azat olacağım.

Devamı [...]