Öykü

SINAV GÜNÜ

SINAV GÜNÜ

Ferit Sürmeli

 

Erkencisin uzak bir mesafeden gelmişsin,  heyecandan uyumamış az uymuşsun ya da… Güneş yeni doğuyor daha ışınlarını yavaş yavaş bırakıyor yere. Senden başka kimse yok bahçede. Kantin açık ama sesleniyorsun cevap veren olmuyor. Bekliyorsun çok değil birkaç dakika kadar. Bahçeye yöneliyorsun bir müzik geliyor kulağına kısık ve derinden, iyice odaklanıp eşlik ediyorsun müziğe. Usulca dolanıyorsun ağaçların altında bir başına. Sınava girecek öğrenciler birer ikişer geliyor okula, kimi tek başına kimi eşlik edeniyle. Aday başvuru formundaki fotoğrafına bakıyorsun tıpkı babanın gençliği. Geçmişe dalıyorsun bir an dün gibi sanki geçmişte kalan her şey, yarınsız ve dün gibi…

Heyecanlısın tek başına binmişsin karşıdan vapura. Pencere kenarında uyukluyorsun düşünde bir yelkenli gemi, tepesinde iki martı çığlık atıyor durmadan. Omzuna dokunuyor biri usulca, kantinci olduğunu anlıyorsun.

"Çay hazır" diyor

"Çay hazır"

Çay poğaça alıyorsun kantinden bir de su…

Usulca ve basamakları sayarak çıkıyorsun ikinci kata. Uyuşukluk uykusuzluk iyice çöküyor üstüne. Tuvalete giriyor, elini yüzünü yıkıyor az da olsa kendine geliyorsun. Koridora yöneliyorsun, upuzun koridorda sağlı sollu sıralanmış kapılar, bir kapı daha, kapıdaki numarayı okuyup içeri giriyorsun.

Sınav salonu sessiz, öğrenciler tedirgin. Gösterilen sıraya oturuyorsun. Pencere kenarındasın yine… Serçe cıvıltıları küçük küçük aralıklarla düşüyor salona. Her şey soru ve cevapta doğru şıkları işaretlemek için bekliyor öğrenciler. Kolay değil gelecek kaygısıdır söz konusu olan. İlk kez giriyorsun böyle bir sınava. Pencereden bakıyorsun bahçeye. Ana baba günü sanki. Büyükçe demir kapıdan iki kişi giriyor içeri. Biri orta yaşında ilk gençliğinde diğeri aralarında boy farkı olmasa ikiz sanacaktın onları. Daha ilk bakışta baba-oğul olduklarını tahmin ediyorsun. Önünde soru kitapçığı ve cevap kâğıdı duruyor sessizce.

Arada bir pencereden dışarı bakıyorsun. Duvarın dibinde bir yavru serçe zıplıyor zıplıyor kanat çırpıyor acı acı ötüyor uçmaya çalışıyor uçamıyor bir türlü. Ne olacak bu yavru serçenin hali diye geçiriyorsun içinden?

a. Karıncalara yem olabilir.

b. Kedi kapabilir.

c. Köpek daha hızlı davranabilir.

d.Bir insan elini uzatabilir.

Bir insan eli. Ellerine bakıyorsun öyle.

Yemlenen çiftleşen serçelerin cıvıltısı küçük küçük aralıklarla düşüyor salona...

 

 

Ferit Sürmeli

Antakya, 1965. Öykü, deneme ve söyleşileri; Notos öykü, Dünyanın öyküsü, Mono edebiyat, Amanos edebiyat, Lacivert, Yıldız tozu ve Barbarları Beklerken fanzinde yer aldı.
Remzi Karabulut’un hazırladığı “Öyküden Çıktım Yola” 2014 Aylak Adam yayınlarından çıkan kitaba bir minimal öyküsüyle katkıda bulundu. 2019 Fakir Baykurt Öykü Ödülü üçüncüğü bulunmaktadır. Barbarları Beklerken’i yayına hazırlıyor.

 

 

 

Görsel: Carlos Martinez


 

 

 

Devamı [...]
Öykü

İŞKENCE

İŞKENCE

Semanur ULU

 

Mavi minibüs soğuk kış sabahında işe yetişmeye çalışan işçilerle tıklım tıklım doluydu. Öyle ki eski Magirüs’ün sarı demirlerinden birine ulaşıp tutunarak ayakta güvenle durmak için herkes birbirinin önünden, arkasından kolunun altından, burnunun dibinden elini kutsal borulara uzatıyordu. İçeriye sızan mazot kokusuna sigara aromalı nefesler ekleniyor, bu kısacık yolculuğu daha da dayanılmaz hale getiriyordu. Dolmuş, Önder’i geçip Kavaklar’dan Siteler’e doğru ağır ağır inerken işçiler birer ikişer dökülmeye başladı. Yılmaz, Siteler’in çıkışındaki son durakta inmek için kuru boğazını bir öksürükle temizleyerek seslendi:

“Kaptan Site-1’de inecek var.”

Bir iki omuz darbesiyle kapı ağzında zebellah gibi dikilen iki işçiyi ittirerek kendini minibüsten aşağı attığında derin bir nefes aldı. Ciğerleri Ankara’nın üzerine simsiyah bir bulut gibi çöken karbonmonoksitten payına düşeni aldı. Dolmuştaki sıkışıklıkta biri ayağına basmıştı ince ince sızladığını yürüdükçe fark etti çok da umursamadı. Köşedeki pastaneden altı tane poğaça aldı. Ereğli Sokaktaki kargir binanın ikinci katına çıktı aksak adımlarla. İçinde anlam veremediği bir sıkıntı vardı. Atölyenin boyası yer yer dökülmüş ahşap kapısına anahtarı sokarken bir besmele çekti. Kilit yine sıkışmıştı. 

Yılmaz, yıllardır burada çalıştığı için artık kapının, makinaların, ustaların, patronun huyunu suyunu gayet iyi biliyordu. Önce kapıyı kendine doğru çekti anahtarı sola doğru iyice çevirip vücuduyla yüklendi, kapı açılmıştı. Dükkânda her şey dün akşam bıraktığı gibi yerli yerinde duruyordu. Camlar o kadar kalın bir toz tabakasıyla kaplanmıştı ki güneş ışıklarının dükkânın içine girmesine neredeyse tamamen engel oluyordu. İçeriyi aydınlatmak için elektrik panosuna yönelip sigortaları kaldırdı. Işıkların yanmasıyla beraber tozlu radyodan cızırtılı bir bozlak havalandı, kompresör deposunu havayla doldurmak üzere homurdanmaya başladı.

Yılmaz, kese kâğıdı içindeki sıcak poğaçaları belki de dükkândaki yegâne tozsuz ve temiz yer olan alçak masanın üzerine bıraktı. Tutkal ve polimarin lekeleriyle dolu yer yer yırtılmış tozlu iş giysilerini giyindi. Talaşı sıkıştırıp sobayı tutuşturdu. Dışı yanmış ve yer yer bir yağ tabakasıyla kaplanmış çaydanlığı musluktan aldığı suyla şöyle bir çalkalayıp suyu dükkânın içine rastgele saçtı. Demliğe en ucuz çaydan göz kararı ekleyip çaydanlığı iyice alev alan ve sıcaklığını yavaş yavaş dışarıya vermeye başlayan teneke talaş sobasının üzerine yerleştirdi. Kocaman nasırlı ellerinde bu çay koyma işi olabildiğince eğreti duruyordu. Evde bugüne kadar böyle bir işe hiç el sürmemişti.

Çay kaynarken bir önceki gün tutkallayıp işkencelerle sıktıkları mobilyaları şöyle bir kontrol etti. Frezenin önünde biriken talaşları süpürdü çırağa küfrederken. O sırada Hasan ve Naim ustalar gelmişti. Beraberce alçak masanın etrafına tabure yerine kullandıkları ters çevrilmiş yağ tenekelerinin üzerine tünediler. Yılmaz, çamaşır suyu ve deterjan yüzü görmemiş sadece suyla yıkanmaktan sapsarı olmuş ince belli çay bardaklarını sıcak suyu birinden diğerine aktararak sırayla çalkaladıktan sonra suyu yine rastgele döktü dükkânın içine. Çayların demini koymuştu ki bir bağırtı koptu. Koşturan ayak sesleri duydular. Atölyenin ahşap kapısı gürültüyle açıldı. İçeri uzanan tanıdık yüz dünyanın en sıradan haberlerinden birini verir gibiydi, şaşkınlık, korku, dehşet hiçbirinden eser yoktu çehresinde. Sadece göz altlarındaki hayata kahreden mor halka biraz daha büyümüştü belki. Sesi donuktu:

“Turgut kendini asmış.”

“Yapma yahu!..”

Yılmaz, Hasan ve Naim hep birden ayaklanıp hızlıca üst kata çıktılar. Dükkânın kapısı ardına kadar açıktı kendilerinden önce haberi alıp koşan birkaç komşu esnaf oradaydı. Sağlık ekipleri ve polis henüz ortalıkta yoktu. Dükkânın tavanındaki kirişi büyük boy işkence ile sıkıştırmış, naylon ipi bu alete bağlamıştı. Yazıhaneden aldığı sandalye devrilmiş şekilde ayaklarının altında duruyordu. Turgut’un cansız bedeni ipe asılı öylece duruyordu. İnce ip boynuna oturmuştu. Moraran yüzünde dudaklarının arasından hafifçe dışarıya çıkmış dili sarkıyor diğer işçiler yan yana durmuş aralarında konuşuyorlardı. Yılmaz’ın kulağına bazı sözler çalınıyordu:

“Niye asmış kendini?

“İflas etmişti, karısı da evden atmış Sadık Usta yanına aldı hayır olsun diye dükkânda yatıp kalkıyordu.”

“Varını yoğunu kumarda kaybetmiş diyorlar.”

“Yok yahu, bizim bacanağın köylüsü bu. Pavyona gidermiş. Tutku Naz diye bir pavyon sanatçısına vurulup dağıtmış evi ocağı.”

“Ben de duydum. Kırıkkale’deki on dönüm bağını satmış o kadın için.”

“Ne oldum demeyeceksin ne olacağım diyeceksin.”

“Kimseye bir zararı yoktu kendi halinde adamdı.”

“Neyse Allah taksiratını affetsin. Neme lazım.”

“Allah rahmet eylesin.”

“Âmin, âmin…”

 

 

Görsel: Dominik Martin

Devamı [...]
Öykü

ÇOLAK

ÇOLAK

Hatice Tarkan Doğanay

 

Yıllardır yanan ateş Muzaffer’in içini bir sonbahar sabahı yaktı. Ocağın ateşi çatıldığı ilk gün yakılmıştı ama bu bitişi kimse hayal edemedi. Faciayı tek sezen evin köpeği Karabaş’dı. O gece sabaha kadar hiç durmadan uludu. Uludu ulumasına da olacakları ne Muzaffer ne Necla ne de Süleyman bilebildi.

Muzaffer o gün eve peşine taktığı tosbağa kılıklı iki kişiyle geldi. Demir sürgülü kapıdan ayağını atar atmaz taş avludaki sesler bıçak gibi kesildi. Herkes bir müddet kaba etleri üstünde birleştirdiği ellerinde, bir o yana bir bu yana salladığı tesbihin şakırtısını ve yumurta topuklu ayakkabılarının tedirgin edici takırtısını dinledi. O saat sanki biri, kuruttuğu tarhanaları torbalayan Necla’nın ensesinden ciğerine ekşi bir serinlik üfledi. Hemen işi gücü bıraktı avlunun ortasında, ziyaretçilerine tuhaf bir çığlık atma hissi uyandırdığının farkında olmadan öylece duran bir tapınak gibi dikilmiş kocasına “Hoş geldin bey.” demek için seğirtti. Karabaş’la oynayan Süleyman, bir türlü kabullenemediği kaderinden doğan ve gitgide içinde büyüyen isyanın sövgülerinden kurtulmak için babasını görür görmez titrek bir gölge gibi eve girdi. Ablası Zarife iri yeşil gözleriyle kardeşinin yaralı gözlerini yakalayıp yaşadığı acıyı paylaştı onu yüreğinin revirinde şefkatten pamuklara sardı.

Sert mi sertti babaları. Sinirlendi mi gözü hiçbir şeyi görmezdi, zaman zaman değirmen taşı elleriyle basardı tokadı acımadan. Dünyayı sel bassa ördeğe vız gelir hesabı Necla gece yarılarına kadar salya sümük ağlasın, Zarife odasında saatlerce kurban olduğu Rabbine yakarsın umursamazdı. Onun acımasızlığı bazen ölüme hasret kordu insanı. Necla çoktan cırcır böceklerinin sesleri arasında sallandırırdı da kendini bir dala, yeni yetmesi onsuz ne yapardı. Ne de olsa ölüm herkese vardı, herkes bir gün kendi ölümünü yaşardı ya o bunu zaten yaşarken yaşamıştı. Oğlu için her gün defalarca ölen Necla kendi yerine bir kere bile ölemiyordu gönül rahatlığıyla. Muzaffer’deki bu acımasızlığın mayasını kimin çaldığını biliyordu ayrıca. Yerinde yatamayasıca babalığının ağzından, bırak oğlunu rahmetli annesi için bile tatlı bir söz çıktığı görülmemişti. Ağaydı güya. Sarı Süleyman. Süleyman Ağa! Bir Allah’ın kuluna gülümsemeden, Muzaffer’in başını bir kez bile ellemeden, bal gözlerinin sarıdan yeşile akan renk dalgasını bir kez bile görmeden ölüp gittiğini cümle âlem bilirdi. Muzaffer kutsal bir emanet gibi babadan oğula devredilen bu gaddarlık meşalesini evlenince kendi evine getirmişti. Necla o koca evde her gün sessizce öldü de kimseye belli etmedi.

Gömülmeden ölenlere alışık olan Bulvar ahalisinden bir Allah’ın kulu kavruk tenli, tombul elli Necla’nın, gözlerindeki musallada yatan cesedini tutup da kaldırayım demedi. Çocuklarının yüzü suyu hürmetine olsa gerek hareketleri bir ölüden beklenmeyen dirilikteydi. Evde kim Necla diye seslense yeni yetme kız gibi seğirtirdi de Muzaffer’e yine yaranamazdı. Kükredi mi herkesi korkuturdu. Üç kızını erkenden evlendirip babasının şerrinden uzaklaştırmak istemişti. Öyle de olmuştu üç kız kurtulmuştu. Muzaffer onca acımasızlığına rağmen oğluna bir fiske bile vurmuş değildi. Çünkü onunla hesabı farklıydı.

Süleyman babası gibi iri bal rengi gözlerini dört kızın ardından açtı dünyaya. Dedesinin oğlunun gözlerine bakmadığı gibi o da sonradan bakmayacaktı ya o gözlere neyse. Necla’nın sancısı, kocasının o tosbağa kılıklı arkadaşlarına “Bu kez de kız doğursun hele, ben o zaman ne yapacağımı bilirim!” dediğini duyduğu dakikada tuttu. Korka korka ıkındı, ıkındıkça korktu oğlunu doğururken. Necla’nın çile içinde çile doğurduğunu hissetmeyen kalmamıştı. Süleyman’ı kucağına verdiklerinde binlerce kez şükretti Yaradan’a. Veranda da bekleşen çocuklar müjdeli haberi vermek, cebi şişkin Muzaffer’in hediyelerini kapışmak için kahveye kadar yarıştı. Oğlu olduğunu duyan Muzaffer heyt be çekerek herkese benden çay hatta akşama kadar içtiğiniz çaylar da kolalar da benden dedi gerine gerine. Tez zamanda ateşler çatıldı, ocaklar kuruldu, dev kazanlarda keşkekler, yahniler, şerbetli tatlılar pişirilip konu komşuya dağıtıldı.

O günden sonra evin havası yumuşadı. Muzaffer kolay vere hiçbir şeye sinirlenmez oldu. Necla geç de olsa, Süleyman’ın yüzü suyu hürmetine de olsa evdeki dokunulmazlığına kavuşmuştu. Kavuşmuştu kavuşmasına da Necla daha bebekken oğlunun parmaklarındaki fersizliği fark etmişti. Etmişti etmesine de bunu kocasına diyebilir miydi? Tut ki Necla kocasının yüzünün güldüğü bir anı yakaladı. Tut ki o gün Muzaffer o iki tosbağanın bel altı esprilerine kahkaha attı,  bütün Bulvar ahalisi bilirdi ki, şu dünyada nasıl bir komutanın bir orospunun gülüşüne güvenilmezdi işte bir de Muzaffer’in gülüşüne güvenilmezdi. Necla bilirdi bunu. İçine içine ağlardı boyuna. Tombul elleriyle oğlunun ellerini sıvazlar, bebek kokusunu içine çeke çeke dualar ederdi Yaradan’ına.

- Allah’ım canımdan al guzumun canına ver, ferimden al guzumun eline ver…

Baktı ki olacak gibi değil, çocuk üç yaşına geldi ne şıngırdak tutup adam gibi sallayabildi ne tuttuğunu alıp olduğu yerden kaldırabildi. Ne yapıp edip söylemeliydi ya nasıl? Bir gece süsledi kendini, iki göğsünün arasına yasemin kokusu sürüp, korkuyu omuzlarından aşağı sıyırıp girdi kocasının koynuna. İri göğüslerini korka korka yasladı Muzaffer’in kıllı sırtına. Bey dedi cilveli sesine karışan korkuyu aklının içindeki elinin tersiyle iterek.

-Süleyman’ı bir doktora götürsek diyorum. Sağ eli bi cansız, bi hissiz, parmakları da pek bir narin bir marazlık olmasın sakın.

Muzaffer akşam yemeğinde kaşık kaşık yediği kaz pilavının vermiş olduğu hazımsızlıkla sağından soluna koca göbeğini döndürürken zorlandı. Gözlerini tavana dikerken ıhlaya ıhlaya soludu kırk orduyu disipline eder gibi konuştu.

-Benim gibi bir ağa oğlunda marazlık ne arar be kadın kapa çeneni de yat uyu…

Dedi demesine de o gece Muzaffer’in gözüne bir tek uyku girmedi. Bir o yana döndü bir bu yana döndü. Elini başının altına soktu olmadı Demirel’in gıdığına benzeyen gıdısını kaşıdı durdu sabahı zor etti. Sabah uyanır uyanmaz çocuğu kaptığı gibi doktorun yanında aldı soluğu. Yalan yok çalmadık doktor kapısı bırakmadı, memlekette yapılmadık tahlil, çekilmedik ultrason, alınmadık fizik tedavi kalmadı. Hastane koridorlarında, havada uçuşan batikon ve ilaç kokuları arasında bir o kapıyı bir bu kapıyı arşınlayarak dertlerine çare aradılar. Ne zaman ümitlenecek olsalar arkası gelmedi. Gelmediği gibi çocuk büyüdükçe sağ kolu el ayası dışa bakacak şekilde dirsekten içe doğru eğrildi. Kolu sağ omzundan aşağı sallanan bir urgan gibiydi. Yürürken her adımda ritmik bir titremeyle bir müddet kasılıyordu. Allahtan sol kolunda eğrilik yoktu ama onun da parmaklarında hafif bir cansızlık vardı.

Muzaffer doktorlardan ümidi kesince yeniden eski günlerine merhaba dedi. Evde en ufak şeyde terör estirmeye başladı. Lakin Süleyman’a yine ses etmiyordu. Hatta onunla konuşmuyordu da. Hatta yüzüne de bakmıyordu. Oğlum demiyordu mesela, adıyla da seslenmiyordu. Kaldı ki bir yabancı gibi de seslenmiyordu. Onu görünce transit geçiyordu. Süleyman diye biriyle aynı evde yaşamıyormuş gibi davranıyordu. Bu da yetmezmiş gibi Muzaffer evdeyken kimse onunla sesli diyaloğa girme cesareti gösteremediği için annesi, ablası hatta eve gelen misafirler için de yok hükmüne geçiyordu. Annesi ve ablasıyla sürekli göz işmarıyla anlaşmaktan gözce konuşmanın ustası olmuştu.

İşte o iki tosbağayla elindeki tesbihi attıra attıra avluya girdiği gün herkes Muzaffer’de bir uyumluluk bir yumuşaklık sezdi. “Zarife bize üç ayran getir” diye seslenirken, içine pusmuş eve doğru yürüyen oğlunun ardından baktığında ilk defa kolunun eğriliğini düşünmedi. Tosbağalara Karabaş’ın gece sabaha kadar nasıl uluduğunu, bunu hayra mı yoksa şerre mi yorması gerektiğini bilmediğini, üstelik sabah hiç yapmadığı bir şey yaptığını, yanından ayırmadığı baba yadigârı tabakasını evde unuttuğunu bunun kendisine uğursuzluk getirebileceğini anlatırken Süleyman’a lal olan dilinin onca zamandan sonra ilk defa çözüldüğünü fark etmeden seslendi.

-Süleyman!

İlginç, sert değildi sesi. Süleyman şaşkınlıkla babasına baktı. Bakışları iki kaburgasının arasına batmamıştı. Kalbi huzursuz bir orman kuşu gibi çarpındı. O saat annesiyle Zarife’nin de kalbi çırpıştı. Karabaş’ın kuyruk sallamasına bakılırsa onun da kalbi benzer durumdaydı. Sesini şöyle bir akort etse de ne diyeceğini bilemediğinden babasının yüzüne öyle bön bön baktı kaldı. İnsan kendi babasına baba derken hangi ses tonuyla konuşurdu unutmuştu.

-İçerden tabakayı getir!

Tabaka dediği de öyle olur olmaz her yerde bulunan bir tabaka değil ha, sigara başlatan cinsten. İçinin tek tarafına ayna döşenmiş, üstü bronz Osmanlı tuğrası işlemeli, saf gümüşten yaldır yaldır yanan, asaleti yüzünden akan bir tabaka.

O dakika Necla’nın ciğerindeki ekşi serinlik ağzına geldiğinden midir nedir nefesi daraldı ve oğlundan önce koştu buldu tabakayı. Tombul bir midyeyi andıran ellerini açıp oğlunun ellerini avcuna aldı. Tabakayı içine yerleştirerek sıkıca kapadı. Gözce “Sakın düşürmeyesin oğul.” dedi. Süleyman, gözlerini ablasının gözlerindeki tedirginlik çanağına bandıra bandıra kolunu da peşinde yılan ölüsü gibi sallandıra sallandıra yürüdü.

O sıra babası ve o iki tosbağa kılıklı yüksek sesle konuşarak sohbet etmeye devam ediyorlardı. Süleyman onların ne dediğiyle ilgilenmiyor uzun bir aradan sonra babasıyla kuracağı iletişimi berbat etmemenin derdiyle yanıp tutuşuyordu. Sakince yürüdü. Sıkıca kavradığı olmaz olasıca tabaka tam da babasına verecekken nasıl oldu da elinden sabun gibi kaydı anlamadı. Taş avluya düşen tabaka kabak çiçeği gibi açıldı içindeki ayna tuzla buz oldu. Körün taşı gibi kırılan parçası gitti Muzaffer’in gözüne yapıştı. Muzaffer acıyla sıçradığı yerinden sandalyeyi devirerek kalktı. Yaralı bir hayvan gibi kükreyerek oğlunun körpe yanağına fırıncı küreği elleriyle okkalı bir tokat attı.

-Bir kere de bir işi düzgün becer. Çolak!

Yer gök dedi sandı. O “çolak” sesi kulaklarından girip iki tırın çarpışması gibi defalarca çarpıştı. Beyninin bir insanı insan yapan bütün bölümlerini tarumar etti. Yere kapaklanan Süleyman sağlam kolunu siper etti yüzüne ve gözyaşları içinde lastik top gibi beyninin duvarlarına çarpan “çolak” sesini dinledi. Bunu gören Necla elleriyle dizlerinde oğlunun kaderini dövdü. Süleyman herkesin gözü önünde morara morara çürüyen küflü bir yumurta gibi kırılıp toprağa aktı. Güneş vurdukça da ortalığı kokutmuştu. Yer yarılıp içine girse de şu yumurta ölüsü ortalıktan biran önce kalksa diye düşündü.

O günden sonra Çolak kaldı adı. Çolak aşağı, Çolak yukarı… Mahalledeki çocuklar onu gördüklerinde “Çolak” diye eğlenirlerdi. Çocukların acımasızlıkları okulda daha bir şiddetlenirdi. Öğretmen bile dindiremezdi o delişmen çocukların psikolojik şiddetini. Hal böyle olunca ortaokulu yarıda bıraktı.

Muzaffer, oğlunun bir tabaka bile tutmayı beceremeyen elleri olduğunu fark ettiği o günden beri git gide sertleşti. En ufak bir aksaklıkta karısına kükrüyor, evlenecek çağa gelmiş kızını çocuk gibi azarlıyor, evde kimseye gün yüzü göstermiyordu. Süleyman’sa en çok zorlandığı akşam yemeklerinden artık daha çok korkar olmuştu. Yemek yemek onun için bir işkenceydi. Kaşığı ağzına götürene kadar yemeğin yarısı üstüne başına dökülürdü. O anlarda ne zaman babasıyla göz göze gelseler kendisine tiksinerek baktığını görürdü.

Zarife bir gece kimselere bir şey demeden kaçtı evden. Karabaş’ın ulumalarından kimse bir ses işitmedi. Zarife’siz bir sabaha uyanan Muzaffer küplere bindi karısıyla bir süre harp edip kızının izini sürmek için kendini dışarı attı. Necla oğlunu teselli etmek istediği halde üst kattaki odasından çıkıp da aşağı inecek gücü bulamadı kendinde. Daha önce bu denli öldüğünü hatırlamıyordu. İlk defa oturup kendi ölüsüne ağlamayı tercih etti.

Süleyman merdivenlerde oturmuş, üst kattan gelen hıçkırık sesleri arasında ablasını düşünüyordu. Şöyle dizlerini döve döve ağlamak geliyordu ya içinden, o sadece gözlerini diktiği holün karanlık noktasını izliyordu. Dışarda Karabaş’ın ulumaları annesinin hıçkırıklarına karışıyordu. Bir müddet sonra envaiçeşit küfürleri savura savura içeri giren Muzaffer’in şiddetli kapı gürültüsüyle irkildi. Şükür ki ablasını bulamamıştı. Çıldırmış gibi sağa sola bakındı “Necla! Neredesin?” derken aç aslan gibi ortalığa kükrüyordu. Merdivenleri paldır küldür çıkarken Süleyman’ın oturduğu badala gelince bir duraksadı oğluna tepeden bir bakış atıp gümbürdeye gümbürdeye yukarı çıktı. Holde ezilmiş bir hamam böceği çattı gözüne Süleyman’ın. İçi sızladı.

Tekrar gözlerini aynı noktaya dikip annesinin bağırtılarını dinlemeye başladı. Annesini babasının elinden kurtaramayan çolak eline baktı, baktıkça eridi eridi aktı. Yalnız bu defa durum başkaydı. Muzaffer gâvura vurur gibi vuruyordu. Annesinin bağırtıları git gide şiddetlendi, şiddetlendikçe Süleyman korkmaya başladı. Oturduğu yerden kalktı hızlıca yukarı çıktı bir müddet kapının önünde ileri geri gitti geldi. Birkaç kez baba yapma, dediyse de sesini duyuramadı. Bir şeyler yapmalıydı ama neydi. Telaş içinde bir o yana bir bu yana yürüyordu. Annesinin sesi kulaklarında büyüyordu. Derken ayakları onu karşı odaya götürdü.

Babasının beylik tabancası o odadaki masanın çekmecesindeydi. Süleyman, o çolak eliyle tabancayı nasıl tuttu da kapıyı bir tekmede nasıl yıktı bilmiyordu. İçeri girdiğinde Necla’nın üstüne oturan Muzaffer’in eli havadaydı. Tabancanın sesiyle pencere pervazındaki kuşların ürküp havalandığı an, babasıyla göz göze geldi. Babasının gözlerinde bir şaşkınlık ve hiddet asılı kalmıştı. Sanki son kez “Çolak!” diyecek gibiydi.

 

 

Devamı [...]
Öykü

YÜZ VE GİZ

YÜZ VE GİZ

Lale Şeyda GÜLSOY

 

                                                                         - Tanpınar’ın anısına saygıyla-

                                                                                            

                                                                                                 Bir sonu gelmeyen rüyaya dalar

                                                                                                 Akşam, odalarda fersiz aynalar.

                                                                                                 Durgun sularında hepsinin yer yer

                                                                                                 Eski bir hatıra sanki genişler,

                                                                                                Maziden yadigâr kalan bir hisle.

                                                                                            

 

Yeni demlenmiş çay -demliğin üst kısmı illaki porselen olacak, en makbulü bu- ve onun genzimizde bırakacağı tılsımlı sıcaklık aklımıza ilk düştüğünde, gece yarısı çoktan sabahın ilk ışıklarının kollarına bırakmıştı kendini. Kına gecesi bitmişti. Yorgun savaşçılar gibiydik hepimiz. Kan, ter içindeydik. Topuklu ayakkabılarla ayakta dikilmekten tabanlarım şişmişti. Her nasılsa, avucuma yaktığım kına bir türlü tutmak bilmemişti. O tabanları şiş halimle, saatlerce halay çekmekten geri durmamıştım birde.

Cümbür cemaat arabalara doluştuk dönüşte. Ben, Hayri Amcalarla birlikteydim. Tam beni eve bırakacaklarken, Hayri Amca ani bir manevrayla Nisanların evine doğru kırdı direksiyonu. “Tam yol ileri. İstikamet: Bizim ev.” Kahkahayı da koyverdi lafının ardı sıra. Kimsenin gıkı çıkmadı. Hayri Amca ne derse oydu. Büyük sözü çiğnenmezdi bizde. Yol boyunca, panelvan minibüste şarkılar, türküler gırla gitti. Eve varır varmaz, ilk yaptığımız şey iki koca demlik çayı ocağa koymak oldu. O kadar çay ancak giderebilirdi susuzluğumuzu. İlkyaz akşamının tatlı serinliğinde, balkona kurduk sofrayı. Mürüvvet Teyze, şu Osmanlı işi çay fincanı takımını bile getirdi sofraya. Annesi Ziynet Hanım, Mürüvvet Teyzeyi baş göz ederken özenle yerleştirmişti onları çeyizine. Fincan takımı, öyle yıllardır durup dururdu vitrinde. Yaşamına ortak etmedikten sonra, o eşyaların sahibi olmanın ne anlamı vardı? Yaşamak,  bekletilebilir bir şey miydi hem? Sormamıştı bunları kendine hiç Mürüvvet Teyze.

Sofrada bir kuş sütü eksikti. Çatlayan topuklarımız sızım sızım sızlarken, bize gecenin bu saatinde sofra donattıran coşkunun adresi belliydi. En işveli haliyle bize bakıyordu iki koca demlik, karşı konulmazlığının bilinciyle ve haklı gururuyla. Kına gecesinin muhasebesi, anında başlayıverdi sofrada. Malum kız tarafı ile erkek tarafı tanışmıştı ve kız tarafı olmanın nimetlerinden sonuna kadar faydalanmak lazımdı. Lafını esirgemeyen Ayla, yerinde şöyle bir doğruldu. Erkek tarafının kabalıklarına akıl sır erdirememiş bir ifade takındı yüzüne. “Nemrut ki, ne nemrut! İki gülümsemeye erindi haspalar. İncileri dökülüverecek sandılar zaar. Rahmetli babaannemin deyimiyle bildiğin zıbıldak bunlar. Yol yordam hak getire!” dedi. Sesine alaycı bir kuş tünemişti. O kuş, ateşten gömleğini giyinmişti Ayla’nın. Cayır cayır yanıyordu. Belli etmiyordu. Taraflar, taraftarlar, kamplar, sınıflar arasında eriyip gidemeyecek kadar değerli bir ömrü haber veriyordu oysa ilkyaz. Dolunay’a üç geceden daha az zaman kalmış olmalıydı. Mürüvvet teyze durmaksızın kızını izliyordu. Kızını uzun uzun izlerken, neler geçiyordu aklından? Mutlu muydu, mutsuz muydu Mürüvvet Teyze? Öyle bir ifadesi vardı ki, Nisan’ın o andaki haline değil de çocukluğuna baktığı düşüncesine kapılmıştım o gece. Saçlarını tarar gibi. Rengârenk tokalar takar gibi saçlarına. Saçlarına dokunur gibi usulca. Nisan: o uzun saçlı ve kiraz desenli elbisesiyle saçlarını attıra attıra yürüyen çocuk! Mürüvvet Teyze, bir daha onu hiç göremeyecekmiş gibi bakıyordu Nisan’a. Mehmet, her zamanki gururlu halinden ödün vermiyordu. Böyleydi işte o. Gizli köşelerde derin derin iç geçirecekti, sonra nemli gözlerini koyu bir kahkahaya bürüyerek aramıza dönecekti. Nisan’ın teyzesi Feray, apartmandaki en yakın komşuları koca küpeleriyle ünlü Şıngırdak Nesrin, iş arkadaşı Ayla -iş arkadaşlığından can arkadaşlığına terfi edeli epey olmuştu- Mehmet, Hayri Amca, Mürüvvet Teyze, ben ve Nisan’ın alkolik eniştesi Necdet bir aradaydık. Necdet Bey, bir zamanlar ünlü bir cerrahmış. Kendi anlatmıştı. O kalp ameliyatında hastasını kurtaramayıncaya kadar böyleymiş bu. Sonrasında, sabah akşam votka içer olmuş. Ayık gezmemiş hiç. Neden böyle davrandığını soranlara yanıtı hazırdı. Unutmak istiyordu, yalnızca unutmak. İnsanın kendini affetmesi, başkalarını affetmesinden daha mı uzun sürüyordu acaba? Nisan’ın hatrına, o gece bir fincan çay içmeyi kabul etmişti ama. Votkadan başka bir sıvı geçecekti boğazından yıllar sonra.

Muhabbetin en sevdiğim yeri burasıydı. Hayri Amca, yine denizden gelen öyküler anlatmaya başlayacaktı ve bizi liman liman, kent kent dolaştıracaktı. Onun ceplerine doldurduğu hikâyeler uğruna, Mürüvvet Teyze’nin biriktirdiği yalnızlığı da fark etmeyecekti yine. Mürüvvet Teyze’den önce, denize sevdalanmıştı çünkü. Bir keresinde gemisi diğer yabancı uyruklu gemilerle birlikte limana zincirlenmişti de, ondan aylarca haber alınamamıştı mesela. Cezayir’e uğraması gereken geminin, halk ayaklanmasından dolayı limandan ayrılmasına izin verilmemişti. Fransa Cezayir’de olağanüstü hal ilan etmişti ve tüm çıkışlar, geçici bir süreliğine durdurulmuştu. Hayri Amca’nın anlatırken en keyiflendiği hikâyesiydi bu. Böyle bir hayatın içinde, Hayri Amca’nın her şeyden en son haberi olurdu. Nisan’ın insanı hayrete düşüren hayal gücünü ve Mehmet’in futbol aşkına parçaladığı ayakkabıları Mürüvvet Hanımdan duymuştu nam-ı diğer Hayri Kaptan. Bu yüzden de, bir yanı çocuklarına hep yabancı kalmıştı. Araya giren uzaklıkların, insanları ve aralarındaki ilişkiyi neye ve nasıl dönüştürdüğünü de böyle öğrenmişti.

Denizin tuzu ve çayın o kekremsi lezzeti birbirine karışınca, olanlar oldu. Yürek parçalayan, aşılamayan tüm uzaklıklar kayboldu orada. Uzaklık hükmünü yitirince, her şey yan yana geldi bir anda. Bir noktada buluştu. Nokta kadar sonsuz ve derin oldu. Herkes, eskisinden de aşina oldu birbirine. Çaylar ardı ardına tazelenirken, gözler uykuya meydan okuyordu, görüyordum. Görüyordum, kavuşmanın sefasını sürüyordu ve gece ne kadar uzarsa, ömrünün hanesine yazılacak artıların o kadar çoğalacağına inanıyordu herkes. Görüyordum bunları her birinin gözlerinde. Feray Teyze’nin Necdet Amca’nın acısını sahiden görüp göremediğini test edemezdim belki ama mahcubiyetini görüyordum. Mesafe ayarı, dünyanın en zor işlerinden biriydi. Hele ki, mesafe alınacak şey bir başkasının acısıysa zorluk daha da katmerlenirdi. Çok yakından, değil birinin acısını kendi burnunun ucunu göremezdin. Çok uzaktan, acının ayrıntılarını seçemezdin. Bunun için, kızılabilir miydi Feray Teyzeye? Hayri Kaptan, Mürüvvet Teyze’nin elini özlemle tutuyordu. Mehmet, babasına öfkeyle bakmıyordu ilk kez. Sevgi vardı bakışlarında. Nesrin, küpelerini çıkarıp Nisan’a veriyordu. Görüyordum. Nisan, artık bambaşka bir yaşama gidiyordu. Bir tek ben, bu gidişten ürküyordum!

O geceden sonra, Nisan uzunca bir süre arayıp sormadı beni. Ben onu ne zaman arasam ya alışverişteydi ya da davetiye seçiyordu Serdar’la. Çok meşguldü. Serdar, artık Nisan’ın çalışmasını istemiyordu. Bu yüzden, işi de bırakmıştı Nisan. Bir akşamüstü, “düğün telaşına kendimi çok kaptırdım, kusura bakma Sevinç.” diye aradığında donuktu sesi. Belliydi. Kardeşimdi o benim. Arkadaştan öte kardeşim. Canı sıkılmıştı bir şeylere. Mürüvvet Teyze’nin kanı bir türlü kaynamamıştı damadın ailesine. Mürüvvet Teyzeydi bu. Can çıkar, huy çıkmaz derler. Bir kere seni gözü tutmaya görsün, allame-i cihan olsan değiştiremezsin onun fikrini. İki ailenin bitmek bilmeyen istekleri fare kapanı. Nisan, köşeye sıkışmış fare. “Yalnızca nefes almak istiyorum anlıyor musun? Nefes.” diye dert yanıyordu telefonda. Uçuşan heyecanlar ve anlamlı keşifler terk etmişti sesini. Küçük mutluluklar, başkalarını memnun etme çabası ile yer değiştirmişti. Onu rahatlatmaya çalıştım. “Sen altından kalkarsın her şeyin.” benzeri bir şeyler geveledim ağzımda. İşe yaramadı. Telefonu kapattık. Birkaç gün sonra, “Haklıymışsın Sevinç.” dedi. “Her şey yoluna girdi.”

Düğün günü, ev mahşer yeri gibiydi. Nisan’ın etrafı o kadar kalabalıktı ki, ona iki çift laf edemedim. Herkes Nisan’ın hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğunu ispatlamaya çalışırken, ben bir kenara çekildim. Sessizce, bu “dostlar, alışverişte görsün.” oyununu izledim. Böyle oyunların, oyunbozanıydım ben. Nisan, çok gergindi. Bamteli gibi. O patırtıda, bir tek kare bile fotoğraf çektiremedim onunla.

Nisan ve Serdar yeni yaşamlarına uyum sağlayabilsinler diye, bir süre onları kendi hallerine bıraktım. “Nerelerdesin sen?” diye aradı beni aylar sonra Nisan. “Benimki de laf gerçi. Sanki seni tanımıyorum!” Çengelköy’deki evlerine, sabah kahvaltısına çağırıyordu beni.  Elimde, onun en sevdiği kır çiçekleriyle kapısını çaldım o sabah. Beni tuhaf bir yılgınlık ve boş vermişlikle karşıladı. Şaşırdım. Gözlerini ovuşturuyordu kapıda. Oysa buluşacağımız saati, günler önceden kararlaştırmıştık aramızda. Perdeler sımsıkı kapalıydı. Evdeki kasvetli havadan, başım döndü bir anda. Kendimi toparladım. “Kahvaltıyı birlikte hazırlayalım.” dedim. “Olur.” dedi. Kupkuru. Bembeyaz bir örtünün üzerine, kahvaltılıkları yerleştirdik. Konuşacak onca şey dururken, çayın yarenliği eksik olur mu? Ev zemin katta olduğundan, salonun ön bahçeye açılan kapısının dibine çektik masayı. Dut ağacının gölgesi, yüzümüze vuruyordu. Nisan, “Çaydanlığı alıp geleyim.” dedi. “Mutfakla bahçe arasında mekik dokumayalım. Çaydanlık soğursa, iki dakika ısıtıveririz ocakta.” “Ne havadisler birikmiştir sende şimdi.” diye göz kırptım. Omuz silkti. “Her gün birbirinin aynı. Ne anlatayım ki?” Benim tanıdığım Nisan mıydı karşımdaki? O ele avuca sığmaz ruh! İçinin en ücra odalarına saklanmıştı sanki Nisan. Başka biriydi. Yabancı gibi. İki insan, birlikte bir hayat kurarken yorulabilir. Çünkü bir hayat inşa etmek kolay değil. Yorgun muydu Nisan? Onunkine, olsa olsa bıkkınlık denebilirdi. Kendine biçilen rol dar gelmişti Nisan’a. Ne taşımaya hali vardı bu rolü, ne de bırakmaya. Hafta içi, bütün gün evdeydi. Komşular, kahve içmeye geliyordu arada. Hafta sonu, el mahkûm aile ziyaretine gidilecekti! “Böyle geçiyor hayat Sevinç. Birbirimizin yüzünü akşamdan akşama görüyoruz Serdar’la. İki lokma bir şey yiyoruz. O, uyuya kalıyor televizyon karşısında. Bende, bütün anlatamadıklarımla ve yaşayamadıklarımla dört dönüyorum yatakta. Başka da bir şey yok.” Böyle demişti. Solmuştu Nisan’ın aşkı. Sulanması unutulmuş bütün çiçekler gibi.

Üşüdüm bir an. Sırtıma girişteki askılığa bıraktığım ceketimi alma ihtiyacı hissettim. Bir çay daha içecektim, vazgeçtim. Çaydanlık soğumuştu. Nisan’dan çayı ısıtmasını istemek içimden gelmedi. Çayın diriliğini ve sıcaklığını sağlayan ateş, tadı acılaşan çayın yazgısını değiştiremezdi ki. Bir ara, sokağa bakan arka balkona çıktık. Nisan girdi söze: “Yalnızlık ömür boyu. Ne çok severdik bu şarkıyı Sevinç. Ben tahammül edemiyorum artık dinlemeye. Çok lazımmış gibi, yalnız olduğumuz gerçeğinin değişmeyeceğini yüzümüze vurup duruyor her seferinde.” dedi. Ona, kurduğumuz ilişkilerin hiçbirinin yalnızlığımızı gidermek gibi bir görevi olmadığını söylemedim. Aşkın bile yalnızlığı gidermediğini, çoğalttığını da söylemedim mesela. Söylesem, sesim ulaşacak mıydı Nisan’ın dip odalarına? Sızacak mıydı pencerelerinden içeriye? Nisan’ın duvarlarının önünde büzüşüp kaldım çaresizce.

“Yine gel.” dedi yanından ayrılırken. “Bir gün de, sana üzümlü kek yapayım.” Sesinde içtenlik yoktu. “Bekliyorum.” diye yineledi ardımdan.

Evet, Nisan bekliyordu. Ama neyi? Bunu kendisine itiraf etmeliydi. Kendi gerçeğine doğru yola çıkmalıydı yeniden. Birinin yüzüne ayna tutmasını beklemekten vazgeçmeliydi. Aynanın önüne geçip, korkusuzca kendi gözlerinin içine içine bakmalıydı. Maskelerinin en gerisindeki yüze ulaşmak için yapmalıydı bunu. Yolcuyduk madem. Zamanı gelmişse, kaçınılmazdı yol.

Nisan’a iyi yolculuklar diledim içimden. Onu da, zihnimin tavan arasındaki eski baharların arasına sakladım. Tüm geçmiş zaman emanetçileri gibi.

Bir daha görmeyecektim onu!                                                                                       

Devamı [...]
Öykü

DERT İÇRE SIRÇA LİMAN

DERT İÇRE SIRÇA LİMAN

Muhammet Erdevir

 

Adam:  Seni düşünüyorum. Fırtınalara karşı seni. Sığınılacak limanların en aziz ve en dinginini. Kasırgalar kopuyor açık denizlerde, tufanlar kırbaçlıyor adaların sarp yamaçlarını.

Ben o küçük ve ürkek limanda bekliyorum akıbetimi. Bekleyişin tesellisi yetiyor.

Azgın dalgalara karşı sen... Baltalar savrulurken başımın üstünde, kılıçlar hazırlanırken etlerimi bir bir deşmeye, karşımda sen. Sesin ve kokunla sen.

Gölgene basmamaya çalışıyorum, çöller boyunca.

Kadın: Peki, sükûnet beklediğin o liman fırtınalara gebeyse? Doğum sancısıysa gördüğün ürperiş? O doğum, küçük bir kıyamet olup yağarsa üzerine?

Adam: Ne zararı var? Madem ölüm mukadder ve muvakkat bir ömürdür insanın tüm sermayesi, kopmuş ve kopacak tüm o fırtınalardan ne çıkar? Hem fırtına dinse de ayrılmak istemem ki ben bu kıyıdan. Alabora oldum, battım diyelim. Senin fırtınanda batmışım, gam mı? Bilakis alelade bir ölümle gitmektense bu diyardan, avuçlarında yaşasın kalbim son atışlarını.

Kadın: Cesaret mi yoksa azim mi bu? Bilemedim. Yoksa düpedüz çılgınlık mı? Ne demeli bunun karşısında?

Adam: Ne olacaksa olsun, boşver. Düşünme. Düşünmekle çözemeyeceksin. Korkum yok acıların kazanacağı zaferlerden!

Kadın: Cesursun.

Adam: Bu cesaret, sen varsın diye. Senin için. Senden öncesi kesif ve yapışkan bir karanlık. Kendi dünyama çekilmiştim ben senden önce. Tüm kapılarımı kapatmıştım. Nefes almayı bile unutmuştum. Kuşların şarkılarını duyamaz olmuştum. İçimde yaşıyordum her şeyi. Sonra “sen” geldin. Bütün saltanatınla, hâkimiyetinle, azametinle geldin. Bir güneş doğdu odalarımın sımsıkı kapanmış ağır kadife perdeleri arasından. Odalarım, ruhum, kalbim aydınlandı. Tutkuya dair herhangi bir kelimeyle ifade etmek imkânsız içimde yanmakta olan ateşi. Belki bir gün… Belki bir gün anlarsın. İşte bu yüzden, senin fırtınanda boğulacak olmak dert değil bana.

Kadın: Ah, o boğulmalar… Bile bile nasıl yelken açıyorsun alev denizlerine?

Adam: Evet, nefes almakla boğulmak kol kola yürüyor senin şehrinin caddelerinde. Pervanenin sarhoşlukla ateşe yaklaşması tam olarak böyle bir şey. Kanatlarım ateşe değecek, yanacağım şüphesiz.

Sana geliyorum. Gelme sakın, boğulacaksın diye uyarıyorsun beni ama nafile. Umurumda değil boğulmak. Ayakucunda alacağım birkaç nefesi, dünyanın en güzel bahçelerinde duyacağım feraha değişmem. Parmak uçlarının altında birkaç nefes, işte dünyanın bütün saadeti. Sarsılmışım, paramparça olmuşum, yanmışım… Dünyanın bütün felaketleri toplansın gelsin, hepsi birden veya tek tek. Gölgenden aldığım ilhamla cümlesini alt ederim. Ama anlatabilmek bunları. anlatabilmek içimdeki “sen”i sana. Kelimelerim ne kadar aciz ve ne kadar cahil cümlelerim.

Kadın: Bunca olumsuzluk karşısında sebat ediyorsun. Ne demeli buna, bilemedim.

Adam:  Bırakıp kaçmamı mı isterdin, yoksa vazgeçmemi mi?

Kadın: Bir limanın gemilere verebilecekleri sınırlıdır. Kaynaklar sınırsız değil, hiçbir misafirlik de sürmez sonsuza kadar. Aradığını bulamazsan üzülürsün muhakkak. Üzülmeni istemem.

Adam: Üzülmüyorum. Sıkıntılar da güzeldir. Çok düşündüm bunu bitmek bilmeyen yürüyüşlerde. Kitaplarla çok dertleştim. Şiirler okudum, şiirler yazdım. Sordum, danıştım, konuştum. Anladım ki külfet de güzeldir eğer bir güzellik uğruna çekilmişse.

Kadın: Ah limanlar, ah o ayrılıkların şahidi ve kavuşmaların mahcup sırdaşı.

Adam: Ah limanlar, acı ilaçlar eczanesi. Onulmaz dertleri dağlayan gaddar icraatlı ve müşfik kalpli cerrahların ameliyathanesi.

Bir nefes, bir nefes daha… Bitecek her şey yakında.

Devamı [...]
Öykü

IŞIKLI SPOR AYAKKABI

IŞIKLI SPOR AYAKKABI

Semanur ULU

 

İşten yorgun argın çıkmış, eve dönüş yolunu biraz daha eğlenceli kılmak için kendisiyle iddiaya girmişti. Kaldırım taşları arasındaki çizgilere basmadan yürümeye çalışıyordu. Eğer basarsa yanacak ve otobüse en yakın duraktan binmek yerine bir sonrakine kadar yürüyecekti. Hemen önünde anne ve babasının ellerinden tutmuş yürüyen küçük bir kız çocuğu görünce yüzüne gayriihtiyari bir gülümseme yerleşti. Kızın minik lastik tokalarla iki yandan tutturulmuş kısa seyrek saçları, bu haliyle küçük palmiyeleri andırıyordu.  Bu güzel bahar havasında hasta olmasın diye beyaz bluzunun üzerine pembe örgü bir yelek giydirmişlerdi. Küçük kız adım attıkça kırmızı mavi ışıklar saçan spor ayakkabısı Saadet’in dikkatini çekti. Anılar ganimet için yanıp tutuşan bir ordunun uzaktan sökün etmesi gibi zihnine hücum etti.

Seneler önceydi. Saadet o zamanlar okula dahi gitmiyordu. Aslında ana sınıfına gitmesi gerekirdi ama ana sınıfında bir sürü masrafı vardı, boyasıydı, kalemi, kâğıdıydı derken bir de üstüne bayram gösterileri ve el işi etkinlikleri eklendi mi dağ gibi bir külfet ortaya çıkıyordu. Oysa Saadet’in ailesinin bu masrafları karşılayabilecek durumu yoktu. O yüzden seneyi evde annesiyle tekerlemeler söyleyerek, ablasından okuma yazma öğrenerek geçirmişti. Artık ince kitapları rahatlıkla okuyup anlayacak seviyeye gelmişti. Mevsimi bahardan yaza taşıyan ılık rüzgârlar eserken bahçede oturmuş, kitap okuyordu. İğde kokularını içine çekip okumayı öğrenmiş olmanın verdiği keyifle bir Kemalettin Tuğcu kitabına gömülmüştü ki onu gördü. Kendinden bir iki yaş büyük olan o kıskanç, sarışın komşu kızın ayağındaydı. Ama o an ne o kızın ne oyun oynarken kavga edip küsmüş olmalarının bir önemi vardı. Dünyada sadece Saadet ve her adımda kırmızılı mavili çakarlar gibi ışık saçan ayakkabılar kalmıştı. Belki saniyenin binde biri kadar bir sürede bir sürü hayal kurdu. Işıklı spor ayakkabılar ayaklarında kırlarda koşuyor, arada bir duruyor ve eğilip ışıklarının nasıl tatlı nasıl güzel yanıp yanıp söndüğüne bakıyordu. O sokaklarda ışıklar saçan ayakkabılarıyla salınarak yürürken herkes gözlerini ayırmaksızın ona bakıyor, kimi imreniyor kimi kıskanıyordu. Her birinin yüzünden belli olan bu hislerin hayali bile mutlu ediyordu Saadet’i.

Hayallerinden Songül’ün sesiyle sıyrıldı. Belki de yeni aldığı ayakkabının havasını atmak için küslüklerini unutmuş gibi çıkıp gelmişti bahçeye. Saadet’e en kışkırtıcı bakışını atarken “Baaak” diyordu “Babam bana ne aldı? Hem de tam yirmi milyona. Yürüdükçe ışık çıkıyor.” Saadet’e ayakkabıyı iyice gösterebilmek için bir sağa bir sola gidiyor, adımlarını atarken arkasına doğru dönüp ışıkların yanıp yanmadığını kontrol ediyordu. Sonra Saadet’e “Ay ben ışıkların yanıp yanmadığını göremiyorum. Sen bana söylesene ikisi de yanıyor mu ben yürürken?” dedi. Yandığını bal gibi de biliyordu oysa. Saadet hiçbir şey olmamış, sanki onunla ilgilenmiyormuş gibi baktı “Yanıyor ikisi de ama çok çirkinmiş. Niye ışıklı ayakkabı aldın ki, gereksiz bir şey.” dedi yüzünü buruşturarak. Songül dilini sonuna kadar çıkarıp “Sensin çirkin, kıskanç” diye ünleyip gülerek, amacına ulaşmış olmanın verdiği zevkle evine doğru koştu.

Saadet kitabı bir kenara bırakıp yokuş aşağı uzayıp giden yer yer çamurlu bomboş bozkırı izlemeye koyuldu. Ayakkabının hayalini zihninden atmak istiyordu. Biliyordu ki istese bile ailesi hayır diyecekti. Zaten paraları yoktu. Olsa bile gelinlik yaşına gelmiş ablasının çeyizi yapılmalıydı. Dayısının kızının artık ona küçük gelen ayakkabılarıyla pekâlâ idare edebilirdi. Hem yirmi milyon demişti Songül. Ne kadar eder yirmi milyon bilmiyordu ama çok olmalıydı ki öyle kasılmış hava atmıştı. Bu düşüncelerle bahçede oyalanmaya, toprakla oynamaya başladı ama hiçbir şey zevk vermiyordu artık. Neyle ilgilenirse ilgilensin ışıklı spor ayakkabının hayali gelip gözünün önüne yerleşiyor bütün hevesini kaçırıyordu. Baktı böyle olmayacak gidip annesine söylemeye karar verdi. Bir koşu mutfağa gitti annesi önceki günden kalmış bayat ekmeklerden bulamaç gibi bir yemek yapıyordu. Heyecanla “Anne” dedi “Songül’e ışıklı spor ayakkabı almışlar. Yirmi milyonmuş. Bana da alırız değil mi?” Annesinin dalına binen yokluk bir kat daha arttı, omzu biraz daha çöktü. Hayata, insanlara öfkeliydi. Kızının boş hayallere kapılıp gitmesini istemiyordu belli ki, belli ki hayatın gerçeklerini bir an evvel kabullenmesini bekliyordu. Orta Anadolu ağzı sinirlenince daha da belirginleşti kadının “Heee” dedi “balık gavaa çıhdıında alırık!” Saadet sayısız tecrübeden bunun hayır demek olduğunu biliyordu. Üzülmemiş gibi yaptı, yer sofrasına oturup ince belli boş çay bardaklarını incelemeye başladı.

Akşam babası eve elinde poşetlerle gelince bir sevinç çığlığı koparmıştı Saadet, ardından annesine seslenmişti. “Anne koş, babamın elinde poşet var poşet!..” Uzun zamandır evlerine böyle poşetlerin içinde yiyecek girmemişti. Babası elinde poşetlerle gelince Saadet’in zihninde bir anda bir parlama oluverdi. Demek ki parası vardı babasının, demek ki artık zengin olmuşlardı, istediği ayakkabıyı alabilirlerdi. Onun küçük dünyasında evine iki tane market poşeti girince zengin sayılıyordu insanlar. Akşam yemekten sonra babasına iyice sokularak sesinin en tatlı tınısıyla konuştu:

“Baba!”

“Söyle bebeğim.”

“Işıklı spor ayakkabılar var biliyor musun? Böyle yürüdükçe ışık yanıyor altında.”

“Hımm. Ne güzelmiş. Sen nerde gördün?”

“Babası Songül’e almış. Yirmi milyona almış hem de. Benim de olsa ne güzel olur değil mi baba? Herkes bakardı. Hem Songül cadısı da hava atamazdı artık.”

Babası anlamıştı kızının derdini ama o annesi gibi değildi. Çocukların hayallerini asla yıkmazdı. Çocuğu ışınlanma makinesi alalım dese itiraz etmez, üstüne zamanda yolculuk özelliği olan ışınlanma makinelerinden alırız derdi. Belki çocuğu avutmak için belki de gerçekten işleri yoluna koyacağına inandığından hiçbir şeye hayır demezdi. Annesi onu ne kadar hayatın gerçekleriyle yüzleştirmeye çalışıyorsa babası da o kadar hayal âlemine davet ediyordu. Hayaller kurmayı öğretiyor, hayallerine eşlik ediyordu Saadet’in. Yine aynı tavırla “ben de sana alırım bebeğim” dedi. Saadet’in gözlerindeki ışık daha da parladı. “Söz mü?” diye sordu. “Söz” dedi babası “En güzelini alacağım.” Saadet amacına ulaşmıştı. Babası söz vermişti bir kere. Artık ayakkabıyı düşünmüyordu bile nasıl olsa onun olacaktı. Nasıl olsa kavuşacaktı acele etmiyordu. Annesi istediği kadar olmaz desin babası alacağım demişti bir kere.

Babasının söz vermesinin üzerinden iki hafta geçmişti. Saadet’in sabrı tükeniyordu. Babasına ayakkabıların akıbetini sormaya karar verdi nihayet. Bir pazar günü babası TRT 1’de yayınlanan kovboy filmini izlerken koltuğunun altına sokuluverdi.

“Baba, hani bana ışıklı ayakkabı alacaktık ya onu bugün pazardan alalım mı?”

Babası ötelediği bir sorumlulukla vakitsiz karşılaşmış olmanın verdiği huzursuzlukla bir iç çekti. Saadet anlamıştı ki hayalleri yine suya düşmek üzere keşke hiç sormasaydım diye geçirdi içinden. Kalkıp kaçsa mıydı acaba? En azından beklemeye, umut etmeye devam edebilirdi. Babası gülümsemeye çalışarak:

“Kızım abin üniversiteye gidiyor ya, onun paraya ihtiyacı var. Ona para göndermemiz lazım yoksa okuldan atarlar. Okuyamaz. Şimdi ona para gönderelim, sen biraz daha bekle olur mu? Söz param olunca sana en güzelini alacağım.”

Saadet, bu hayattan kurtulmanın tek yolunun okumak olduğunu anlayacak kadar zekiydi. Okula gitmeden önce okuma yazmaya heves edip öğrenmesi, evdeki kitapları art arda okuması hep bundandı. O yüzden abisinin okuması söz konusu olunca evdeki herkes için sular duruyordu. Okuyup hem kendini hem onları kurtaracaktı sefaletten. Zaten abime göndermeyin bana ayakkabı alın, dese bile bir işe yaramayacaktı. Saadet de babası gibi yüzüne sahte bir gülücük kondurup umurunda değilmiş gibi bir tavırla cevap verdi:

“Tamam babacığım. Zaten artık beğenmiyorum o ayakkabıları, Songül’ünkinin de tekinin ışığı bozulmuş biliyor musun? Boşuna para vermişler.”

Saadet bir kamyonun havalı kornasının sesiyle irkilerek bir anda yirmi yıl öncesinden bugüne dönüverdi. Çok zaman geçmişti. Bütün hayalleri gerçek olmuştu. Kendisi için fedakârlıklar yapılan abiden haberi bile yoktu gerçi. Okulu bitip de iş bulur bulmaz kirişi kırıp kayıplara karışmıştı. Saadet okuyup kendini kurtarmıştı ama. İyi bir firmanın insan kaynaklarında dolgun bir maaşla(!) çalışıyordu. İstese yüzlerce ışıklı spor ayakkabı alabilirdi. Parası vardı ama artık yüreğinde o heyecan ve gözlerinde o parıltı yoktu.

Devamı [...]
Öykü

DEVRİK CÜMLELERİN MAHKUMU

DEVRİK CÜMLELERİN MAHKÛMU

Birgül Yangın Aslanoğlu

 

“Savrulmuş bir güzün avuntusu,

Avuçlarımda kalan.

İstemsiz çıkışların ardından,

Dökülüveren gözyaşlarım,

Anlamsızlaştırırken hayatı,

Hiçlik denizinde boğuluveririm.”

 

-Hayır, hayır olmadı böyle. “Boğuluveririm, hiçlik denizinde” diye düzenlediğimde, dize daha etkili sanki. Şiirimin son halini veremiyorum bir türlü Rana Hanım. Şiirlerimde olduğu gibi eylemi başta cümlelerden de vazgeçemiyorum hayatımda. Devrik cümlelerin insanıyım belki de. Hayatımda yok özneler, eylemlere boğulmuş bir dünyam var onun yerine. Öznesinin, başkası olması gereken eylemleri üstlenmişim çünkü. Babam der ki hep “Bir koltukta iki karpuz taşınır mı?” Bu koşuşturma, ruhumda zaman zaman bir Oblomovluk oluştursa da devam ediyorum eylemlerin insanı olmaya. Ne çok hayıflanma ve zamana yetişememe telaşı taşıyorum, kırkına merdiven dayamış bir insan olarak. Yaşayamadıklarım, özlemini duyduklarım, pişmanlıklarım büyüdükçe devrik cümlelerim de çoğalıyor git gide. Neden peki, neden böyle oluyor doktor hanım?”

Uzandığım koltukta gözlerim kapalıyken nasıl da rahat dökülüvermişti bu sözler ağzımdan. Sanki gözümü kapatarak cesaret alıyordum söyleyemediklerim için. Gözüm kapalı olursa, ağzım daha rahat açılacak ve dökülüverecek gibiydi içimde tuttuklarım. Arada bir gözümü açıp bakıyordum, karşımda duran kitaplığa. Rana Hanım’ın kitaplığındaki bir yığın kitap arasında, iki kitaba ilişivermişti gözüm. Hacimlerinden ötürü belki de. Biri Budala, Dostoyevski’nin; diğeri Oblomov, İvan Gonçarov’un. Hayatımda iz bırakan kitaplardan ikisi. Başlayıp da bir türlü bitiremediğim için yıllardır peşimi bırakmayan bir kitaptı Budala. Bitiremediğim kitapların karakteri, bırakmazdı hiçbir zaman peşimi. Sara hastası Prens Mişkin’in budalalık derecesinde iyi kalpli olması, insanları sevmesi, kimse hakkında kötü düşünmemesi mi yoksa Dostoyevski’nin yer yer kendi hayatından izleri taşıyan insanüstü bir karakter çizmesi miydi Mişkin’in hayatımın bir köşesinde her daim yer alması.

“Kitap Kurtları” diye adlandırdığımız söyleşi grubumuz için önerdiğim bir kitaptı, Oblomov da. O, öyle bir kitaptı ki kahramanın tembelliği, biz okuyucuları daha okumadan sarmış, aylarca ötelemiştik bu kitabı okumayı. Neden bu kitap bu kadar önemliydi benim için? Hayatımın heba olmuş yıllarını, Oblomov gibi tembellikle geçirmenin verdiği bir pişmanlığı yaşadığım için belki de. Hep şikâyet ettiğim yaşamımı değiştirmek adına hiçbir çaba sarf etmediğim için belki de. Karakter olarak beni, çok etkilemişti Oblomov. Bu hassas kalbin, tembel olarak adlandırılması, haksızlık derdim çoğu zaman. Peşimi bırakmayan bir roman karakteri oldu o yüzden Oblomov.

-Nedenini sen de biliyorsun? Bunu daha önceki seanslarda da görüştük. Artık aşmış olman gerekiyor bu durumu, dedi doktorum, bacak bacak üstüne attığı dizinin üzerindeki dosyaya not alırken. Beni dinlerken o dosyaya neler not ettiğini merak etmişimdir hep. Bu notları, nasıl ve neye göre değerlendirdiğini de.

-Farkındayım her şeyin, biliyorum elbet nedenini. Ama sorun da bu ya! Her şeyin farkında olup da yapamamak hiçbir şey.

-Bedenin ve zihnin o kadar yorgun düşmüş ki ruhun bu yorgunluğu kaldıramadığı için tembelliğe kodlamış seni. İyi bir eş olma, iyi bir anne olma, iyi bir öğretmen olma, iyi bir evlat olma, iyi bir ev hanımı olma gibi pek çok misyonu üstlenmişsin, her çalışan kadının yaptığı gibi. Ama unutma ki hepsini en iyi şekilde yapma gibi bir zorunluluğun yok.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     

Sorun belki de bu mükemmeliyetçi yapından kaynaklanıyor.

-Mükemmeliyetçi miyim ben? Hiç de öyle değilim oysa. Hiç bir şeyi tam yapamıyorum. Ne iyi bir anne, ne iyi bir eş, ne iyi bir evlat, ne iyi bir ev hanımı, ne iyi bir öğretmenim. Bir bakıyorum o gün çok iyi bir anneyim, bir başka gün iyi bir öğretmenim. Ama sürekliliği olmayan bir iyilik bu. Ben kendimi hep eksik, hep yoksun hissediyorum çoğu zaman.

Bu sözleri sarf ederken bir yandan doktorumu dikkatle izliyordum. Rana Hanım, hastalarına karşı nasıl bu kadar sakin kalabiliyordu doğrusu, anlamak mümkün değildi. Bumerang gibi, hastalar, sorununu çözemiyor başa dönüyordu her seferinde. Tıpkı şu an benim yaptığım gibi. Defalarca konuştuk bu mevzuları onunla hâlbuki. Her seferinde, aynı sükûnet ve sabırla, o insanı dinlendiren ses tonuyla, sanki beni ilk kez dinlermişçesine konuşmasına devam ediyordu.

-Kendine haksızlık ediyorsun böyle düşünerek.

-Maymun iştahlının tekiyim ben. Hiç unutmam, ilkokuldayken bir mandolin almıştı, babam. O an çok mutlu olmuştum mandolini görünce. Babam “Mandolinle başlar sonra bağlamaya geçersin” demişti. Ben de, babam gibi bağlama çalmayı çok istedim. Ama gitar da çalmak istiyordum, kanun da piyano da. Her şeyi öğrenme isteğim, bağlamayı iyi çalamama sebep oldu. Mandolinden bağlamaya geçtiğimde başka enstrümanlar çalma isteğim, engel oluvermişti elimde olanı öğrenmeme. Bu belki çok komik bir örnek gibi gelecek size ama hayatım böyle hep işte.

-Her şeyin en iyisini yapmaya çabalarken bazı şeylerin aksamasına tahammül edemiyorsun. Sonra zamana yetişmekte zorlandığın an da, yapman gereken yükümlülüklerin sırtına bir kambur olmaya başlıyor ve sen bu ağırlık altında ezilmeye başlarken yıpranıyorsun ister istemez. Her şeye yetebilme çabası, hayatındaki özneleri geri plana itip eylemleri ön plana çıkarıyor. Sen de o yüzden yapman gerekenler listeni çoğalttıkça, hayatı ıskalamak adına belki de zamana yenik düşmemek için bir telaş içine giriyorsun. Cümlelerinin eylemle başlaması veya senin ifadene göre devrik olması hep yapmak istediklerinin yoğunluğuyla alakalı. Bırak sırtına kambur bu eylemleri, asıl sahibi olan öznelere, dedi doktorum yine aheste aheste.

-Deneyeceğim, teslim edeceğim eylemleri öznelerine, derken geliverdi aklıma devamı, “Çığlık” adını verdiğim şiirin:

“Küskünlükler gelir ardı sıra,

Sebepsiz, izahı olmayan,

Kimi zaman küstahça.

Kelimeler seni götürürken ummana,

İçinde tuttuğun çığlıkla,

Boğuluverirsin,

Düğüm düğüm olmuş bilinmezler silsilesiyle…”

Devamı [...]
Öykü

AKREBİN KISKACINDA – 2

AKREBİN KISKACINDA – 2

Lale Şeyda Gülsoy

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: İÇİMİZDEKİ GÖKYÜZÜ

Yollar kimi zaman genişleyerek ileriye doğru açılır, kimi zaman bir engel çıkar önüne kendi içine kapanır, kimi zaman da aniden çatallara ayrılır. İşte, aşkın gizil gücüyle önümüzde yeni bir yol açılıvermişti. Yeni ve ucunun nereye varacağı belirsiz bir yol.

İki ayrı dil, karşılaşmıştı bir aşkta. Aşk, nasılsa bütün dilleri konuşabilirdi. İki insan, ne kadar uydurabilecekti onun diline kendi dillerini. Mesele buydu. Önemli olan buydu. Çünkü iki insan karşılaşınca, içlerinde taşıdıkları ne varsa onlar da karşılaşır birbirleriyle. Herkesin bir geçmişle senin yanına geldiğini ve onun izlerini reddedemezsin. İzlerin birbirlerine değdiklerinde neye dönüşeceğini önceden kestiremezsin. Hiçbir şey önceden kestirilemez ki aşkta. Aşk, kehanete el vermez. Geleceği ön göremezsin onun aynasında.

İki aşığın -farklılıklarına rağmen- en büyük ortak noktasının ne olduğunu bana sorsalardı, onlara gökyüzünü işaret ederdim. Birbirlerini düşünürken, gökyüzüne bakar âşıklar. Gökyüzüne dökerler içlerindekileri kendi kendilerine kalınca. Bazen ay duyar onları. Bazen güneş. Ama birinden biri mutlaka duyar. Birinden biri, mutlaka âşık kalplerin seslerine köprü olur.

Ay, âşıkları duyduğunda geçmiş uyanır yüzyıllık uykusundan. Eksik gedik yanların uyanır, en derin isteklerin uyanır, lavlar püskürür, yanardağın uyanır. Işığınla birlikte gölgeli yanların uyanır. Işıkla gölgenin dansı gibidir aşkta, ayla güneşin yer değiştirmesi. Sendeki ay uyanır, gelgitlerin kabarır denizler gibi. Sendeki güneş uyanır, gün ışığı uyandırır seni.

Her birimizin, ışığa uzanırken aşması gereken karanlıkları var. Yaşamın tohumda yeniden devam edebilmesi için, tohumun girdiği karanlık tüneller var. Yaşam, bir yandan sona eriyor. Bir yandan, kendine yeni bir doğum kanalı buluyor duvarların ötesinde.

Aşk, bir yandan sona eriyor. Bir yandan kendine yeni bir doğum kanalı buluyor yıkarak duvarları. Kendine ördüğü duvarları…

 

BEŞİNCİ BÖLÜM: GÜNEŞ BURCU-AY BURCU ( I )

Elimi sımsıkı tuttuğun gün, Kordon'da çocuklar gibi eğlenmiştik. Güneşli bir öğleden sonraydı. Elimizde sütlü mısırlarla ve pamuk şekerlerle dolaşıp durmuştuk. Kordon’daki fenerin en ucuna kadar gitmiştik. Adını da dünyanın ucundaki fener koymuştuk birlikte.

O gün, dünyadaki hiçbir tehlikenin değil bana zarar vermek yanımdan bile geçemeyeceğini düşünebilecek kadar güvende hissetmiştim kendimi. Bütün dünyaya meydan okuyabilirdim. Kendimdeki uçuruma meydan okuyabilirdim.

Kordon’daki o gün gibi, daha nice günler geçirdik. Haksızlık edecek değilim. Ama zaman geçtikçe, daha az tutmaya başladın elimi. Yanımda yürümen bana yetmedi. Kendimce senin bu haline gerekçeler bulmaya çabalayıp durdum. Bir insanın kalbinde, buzun ve ateşin birbirlerini yok etmeden nasıl yaşayabildiğine içten içe şaşırıp durdum.

Herhalde canının bir kez daha acımasından çekiniyor, sevgisi o kadar yoğun ki göstermesini beceremiyor diye kendimi avuttum. İşe yaramadı. Sen elimi bıraktıkça, ben eksildim. Üstelik umurumda değilmiş gibi yaparak, bir tek seni değil kendimi de kandırdım. Aslında, düpedüz senin beni yeterince sevmediğin sanısına kapılmıştım. Senin için duygularını belli etmemek olağan olabilirdi ama benim için hiç öyle değildi. Ben önemli bir tahlil için doktora gittiğimde, bana sonuçları sormayı unutman benim için sorundu. Projem yarışmaya girdiğinde ve başarılı bulunduğunda, tebrik etmek için beni gecenin bir yarısı en son senin araman bir sorundu Seni bir tek gün görebilmek için yanına geldiğimde, bana otobüs garında bir saniye olsun sarılmaman da bir sorundu ve bir şeylerin değişmesi gerektiğini haber veriyordu bana. Bir şeylerin değişmesi gerektiğinin çok kolay bilincine varan ama o denli kolay eyleme geçemeyen biriyim ben. Hep böyleydim. Nedense, eksikleri görmek yerine hep yaşanmış güzelliklere kayar aklıma. Kıyamam onlara.

Anılarıma biraz fazla mı bağlıyım?

Anılarıma yüklediğim anlamları mı büyütüyorum gözümde?

Yeni anılar kurmaya cesaretim-mecalim mi yok?

Her biri ya da bu nedenlerin toplamı, benim durumum için bir iddia olarak öne sürülebilir. Kızmam buna. İnsanları olduğu gibi kabul etmeden önce, onları oldukları gibi görebilmek gerekir. Benimse, hayal gücüm gerçekleri kavrama yetime göre fazla hızlı çalışır. Hepsi bu.

Rüyadan uyandım. “Ben böyleyim ve değişemem.” dediğinde sana içerlemiştim. Haklıydın. Sen böyleydin. Aşkla dokunmuş cümlelerinin bir yerine, dünyanın en acımasız cümlesi sızabilirdi. O incelikli adam, birden dünyanın en vurdumduymaz kör ayvaz adamına dönüşebilirdi. En son söylenmesi gereken şeyi, sana en başta söyleyebilirdi. Dili, zehirli bir iğneye dönüşebilirdi. Böğrünün orta yerine iğnesini batırabilirdi tıpkı bir akrep gibi.

 

ALTINCI BÖLÜM: GÜNEŞ BURCU-A Y BURCU ( II )

Bu ele avuca sığmaz yaşama tutkunu hiç kaybetmemeni diledim o gün. Çıplak ayakla dans pistine nasıl da fırlamıştın. İşte, bu benim sevgilim diye geçirmiştim içimden. Sana hiç söylememiştim.

Senden önce, kendi içinde kilitli kalmış bir tavan arasıydım ben. Anahtarımı kendi ellerimle denize atmıştım. Kimse beni bulmasın diye. Senin yaşama duyduğun o tuhaf bağlılığa, neşene, içinden geleni yapıveren fütursuzluğuna yakalanmadan çok önceydi.

 İçten içe bu yaşama sevincini kıskandım. Hatta biraz abartılı buldum. Nereden buluyordun sanki yaşamda sevilecek bu kadar iyi ve güzel şeyi. Yaşam aynı zamanda acımasız bir yerdir prenses. Sorumluluklarımız vardır bizim, her birimizin. Oyunmuş. Oyun bunun neresinde? Gitmek istesem, annemi bırakıp gidebilir miyim? Kendime yeni bir hayat kurmak istesem, aynı zamanda bir baba olduğum gerçeğine sırtımı dönebilir miyim? Babam öldüğünden beri, geminin iskelet kısmını ayakta tutan gemi direği gibiyim. Herkesin başı sıkışır, ben yetişirim. Kendi işimi gücümü bırakırım, ama mutlaka hazır olur yetişirim.

Bir gün, bana “Sana çok ihtiyacım var.” demiştin. Ahizenin öbür ucundaki sesin titremişti. Ben de, “Siz kadınlar, böyle cümleleri ne kadar da rahat sarf ediyorsunuz.” diye acımasızca eleştirmiştim seni. “Erkekler için durum farklıdır. Çünkü onların böyle ihtiyaçları yoktur.” diye de ahkâm kesmiştim. Oysa öyle çok ihtiyacım vardı ki sana.

Bunu sana hiçbir zaman söylememi bekleme Maya. Ben, güçsüzlüğü kabul edemem, ona yenilemem. Kimseden sevgi dilenemem ben anlıyor musun, dilenemem. Senin ne denli zayıf bir adama tutulduğunu bir saniye bile düşünmen mahveder beni. Ben böyleyim ve değişemem. İş yerinde müdürün beni odasından kovduğu gün, günlerce susmamın nedeni de buydu. Bu gurur kırıcı olayı, hazmetmeye çalışmıştım. Karşında, zırıldayan, yıkık bir adam görmene izin mi verseydim yani!

O tatili uzun zamandır planlıyorduk. Bense, bir türlü parasını denk düşüremiyordum. Evdeki hesabı çarşıya uyduramıyordum. Bu tatili çok istediğini biliyordum. Bunu bile bile ne deseydim sana! Cümleler boğazımda düğümlendikçe sustum. Sustum. Sustum. Ne desem, içi boş bir vaat sanacaktın. Bense sana henüz gerçekleşmemiş büyük vaatler sunmak yerine, hep gerçekleştirebildiğim şeylerle gelebilmek derdindeydim. Ayakları yere sağlam basan sağlam planlardan yana olduğumu senden mi saklayacağım! Senden mi saklanacağım. Hayatta en son istediğim şey bile değildi bu. Değildi Maya…

Kırık dökük sesinle konuşma benle. Sesindeki cam kırıkları her yerimi kanatıyor. Ne olur biz daha sabret Maya. Biraz daha. İncelikli hareketler, romantik cümleler çok çıkmaz benden. Hayalperest biri de değilim. Ama seni, hayal gücünün sınırlarını zorlayacak kadar çok sevebilirim.

 

YEDİNCİ BÖLÜM

Sabır taşı olsa çatlardı. Yakınımdaki herkes böyle söyledi. Bense, nasıl ve neden bekleyip durduğumu çok da didiklemeden senden gelecek bir haber bekledim. Sen, odanın ortasında bir bavulla yaşadın mı hiç. Ben, yaşadım. Aylarca, o çalışma temposuna ve o uykusuzluklara dayanmamı sağlayan sendin budala. Yorgunluktan göz kapaklarım ağırlaştığında, seninle görmek istediğim yerlerin fotoğraflarına baktım ve yüzümde kocaman bir gülümseme ile döndüm ben çalışmama.

Hani birlikte balık tutacaktık, saatlerce dans edecektik kumsalda, sabaha kadar kayan yıldızları sayacaktık, yemek pişirecektik, kamp ateşinin etrafında bildiğimiz tüm şarkıları avaz avaz söyleyecektik, sabahın ışıltısına ve ufuk çizgisine gözlerimiz hayranlıktan yaşararak uyanacaktık. 

O bavulu kaç kere açtım ve kaç kere katladım o giysileri, tahmin bile edemezsin sen. Tatili değil, aramızdaki uzaklığı önemsemeye başlamama sen neden oldun. Derin suskunlukların, benim çığlığım oldu. Duymadın.

Sabır taşı olsa çatlardı. Çatladım. Sen, kapılarını açmak istemediğin sürece birileri kapılarını yumruklasa ne fark eder! Zorla içini açmak diye bir şey yok. Bana içini açsaydın, seni dinlerdim. Senin suskunlukların hakkında tahmin yürütmekten yoruldum. Seni kaybetmemek uğruna, yaşamak istediklerimi sürekli ertelemekten de yoruldum. Yoruldu aşkım. Yoruldum aşkım.  Demek ki, benim gücümün de sınırları varmış. Sınırlarımı bir akrebin kollarında sınadım.

Bavulumu topladım. Bu bavullar hep böyledir. Nedense, yola ilk çıktığımızda içine koyduklarımızın aynısı dönüş yolunda toparlanırken sığmaz olur bavula. En büyük yanılgımız, bavulun içindekileri başta içine koyduklarımızdan ibaret sanmamız gibi geliyor bana. Yanımıza aldıklarımız ağır geliyor bavula. Ne hikmetse, onlarsız da olmuyor. Her yolculuk, içinde bir başkalaşma ihtimali barındırıyor. Döndüm. Her şey eskisi gibi... Döndüm. Hiçbir şey eskisi gibi olamaz artık.

Gözlerimin içine bakıp, bana “Mutlu aşk diye bir şey var mı ki?” diye sormuştun. Soruyorum çünkü ben, hiç görmedim de diye de eklemiştin. Mutlu bir aşka inanma isteğini bastıran gölgeler dolaşıyordu yüzünde. Şimdi, bunca zaman sonra o sorunu cevaplayayım Kara Şövalye. Bu ismi de sana ben koymuştum. Mutlu aşk diye bir şey vardır. Aşk, bizi böylesine sarsarak ya da içimizi kanırtarak âşıklarına çok başka bir şey yapar. Onları açmazlarıyla ve tuzaklarıyla yüzleştirir ve o mutluluğa hazırlar. Bu bile, yaşadığımız her aşkı değerli kılmaya yeter de artar. Öyle değil mi?

Kendine iyi bak. 

Maya

 

Devamı [...]
Öykü

AFİTAP

AFİTAP

Osman Yücel

 

Yürüyorum. Hazan vakti. Yapraklar dökülüyor. Yürüyorum. Ardımda, düşen kestane yapraklarının hazin raksı. Firkate düşmüş, yalnızlık sisinde yol alan son bir yaprak, derinden ah ediyordu. Fikrimin orta yerinde, mırıltıyla hırıltı arası bir sesle, söyleniyordu; “Zafer” ve “Emel” diyordu.

Tenha zamanın hatıralar koridorunda, mükerrer yankılanıyordu bu iki kelime.

“Afitap” denen bir aşüfte yüz, buruş buruş bu tenhada. Bir iki sendeledi havada yaprak. Uçtu kavis kavis ve düştü önüme. Bir Sevda masalının puslu perdesi kalktı gözümden…

Zafer,  sevgi bulutlarının arasından gülümsüyordu. Ellerindeydi elleri Emel’in.

Afitap’ın hasis, karabasan gözleri üstündeydi onların. Kem göze kurban gideceklerini kimsecikler bilmezdi. Zafer ve Emel. Kanat çırpıyorlardı muhabbet ve nur âleminde. Hazan yaprakları arasında bir çift akkuş gibi. Süzülüyorlardı bir kutlu hülyada…

 

Zafer!

Afitap’ın maşuku. Oysa “Emel” sevdasıydı yüreğinde Zaferin.

Zafer!

O, çok ötelere sevdalı. Gölgenin olmadığı diyarlarda, bir ezel ve ebet hasretkeşi.

Zafer!

Hem aşk hem âşık…

İlk nur sağnağında ıslandı yüreklerimiz. Sonra gözlerimiz kucaklaştı, muhabbetle. Güneş bulutların ardına saklandığında her dem, demli akşamlarda tanış olurduk. Afitap gizliden gizliden. Gördüm onları birlikte. Çekinmişlerdi;  gözlerim gözlerine değdi yasaklı duyguların. Zafer mahcup, Afitap şaşkın. Hangi gözler diye meraktaydılar, attığım bakışın geldiği yöne doğru pür dikkatleri ifratlarda. Her şey susmuştu. Duyulanlar; derin sessizliğin çığlığı, hızlı hızlı çarpan bir çift günahkâr kalp ve ritmine saplanmış bakışın dalga dalga büyüyen halkalarının esrarlı hışırtısı.

 

Zafer!

İlk tanışmamızda yüreğimizle kucaklamıştık ya. Kalbinin atışlarını duyuyordum “Emel” derken Afitap’a kaçan… Emel ne? Afitap kim? Çoğu zaman anlam veremezdim bu seslere. Hep “Emel” diyen, onu terennüm eden, son kucaklaşmamızda “Afitap” diyordu, esrarlı fısıltılarla, yaban. “Emel” derken apak olan yüz “Afitap” derken ne kadar da utangaç. Fakat duymazdan geldim. Görmezden…

Zafer!

Gülüşü gül'ün güne.

Zafer!

Evvelde bir can o,  ahirde bir özge ihvan.

Zafer!

Bir tebessüm resmi Afitap’a…

 

Siyah ve iri gonca güller arasında rastladım onlara. Zafer Afitap’ta tutuklu.

Onlar bana aşikâr, ben onlara hiç. Kendi âlemlerindeydiler.

Aşkı bulmuştu güya. Ya muhabbet?  Ya Emel? Sanki fena seline karışmış ve yok olmuş gitmişlerdi.

Zafer!

Onu hiç kimse bilmedi benim kadar,  Afitap bile…

Zafer’de Emel!

Bedii bir kutludan zamana tutunmanın adı. Elde tan kırmızısı bir yazma. Kalp aynasına akseden lema. Sözlerden tulû eden ışık ışık parıltı. Bunlara eşlik eden, demli, cam dolusu al bir iksir. Kahredici karanlığın ziyası. Nura nurdan arkadaş…

Zafer!

Muhabbetli gecelerde, maziden esen nağmesi rüzgârın; nakaratı kendisi… Şimdi, hüzünle, mavi gözlerde kapılan muhabbet şarkısı nüksediyor. Muhabbet diyarından hasret hasret, gözyaşı dökülüyor, nedametle. Düşen her damla, yemyeşil hayal âleminde sedef sedef nakşolunuyor yaprak üstüne.

Zafer!

Sergüzeşti hayatımda bir hazin şarkı O. Muzafferdi bir zamanlar nefsinde.

Zafer!

Uzaktan uzağa visal şarkısını söyleyen sarhoş edici bahar yeli. Hayal cennetinde, gül kokulu şebnemi dalında gülün. Bir yalnız yolcusu yolunda nurun.

Zafer!

Bülbülün güle olan aşkı Afitap’ta O.

Zafer!

Muhabbet kuşunun feryadı; dillerden düşmeyen hüzün şarkısı.

Zafer’de Emel; Mecnun'un Leyla'sı, Ferhat'ın Şirin'idir. Galip’çe bir hüsn-ü aşk.

 

Zafer!

Siz tanımadınız onu. Hemhal olmak bambaşka bir şey.

Tanıyın, sonra firkat gölüne düşün ondan. O zaman sizde “Zafer!” diyeceksiniz, çırpınışlarla. Buruk… Zafer! Dost ile olmanın en muhlis adı…

Zaman henüz körpe; dünyaya gözlerini yeni açan bir tomurcuk. Mevsim sabah; çiçek çiçek kokularla müzeyyen. Güneş yüze göz kırpıyor. Ovuşturulan gözler.

Zihnimde depreşen enin kelime. Zafer!...

 

Zafer!

Sen boynu bükük nergis!  Sen tanırsın onu.

Hani bir akşam sana gelmiştik. Sen yalnız ve mahzun, biz sana dert yoldaşı.

Ellerimizde bir buket nur; uzunca bir vakit ışığıyla ışındık, omuz omuza.

Sen kara gölgeni ayakucuna alınca, Zaferle zamana arınmış ve beraber eğilmiştik; iki ahi, ay çiçeği misali, güne doğru. Susmuştun sen ve gözyaşların dinmişti.

Gönül virdini tamamlıyordun. Gözlerindeki parıltıdan mesrurdun…

Zafer ve Emel. Hep beraberdik.  Ne kadar da mutlu bir tabloydu. Gölgeler kalmayınca, günden ayrılmıştık, geceye tutsak bir neşe ile… Ve bahar sonunda, daldığım uykudan silkiniyorum. Bahar geçmiş, gelmiş sonbahar. Şimdi ise, kış bütün heybetiyle küheylan, kar’a atıyor. Yer-gök kardan yıldızcıklar altında. Hatıralarımda; çakan şimşekler, sevgi yağmurları. Ve sessizliğin sesi. Acı bir kiren tadı. Kedi karası gecenin karanlığında kanat çırpan bir çift iri göz; bu baykuşun nefesi. Derken firkat; o visali boğan karanlık. Rüzgârın hayatı sürükleyişi cazibesiyle. Aşılacak yollar girift…

Zafer ve Emel. Şimdi birbirinden çok uzak. Ayrı dünyaların onlar artık. Günler mazide ve gönül rafında üflenen tozdan hayaller. Şimdi çılgın sular suskun. Kar siyah bir gülün gölgesinde kapkara. Mehtapta kasvetli bir aydınlık. Duygular keşmekeş. Ve sonra.  Gönül hokkasından damla damla gözyaşlarıyla yazılan son. Mazi penceresinden buruk bir tebessüm dostlarına Zafer’den. Ayrılığın cenderesinde Zafer’e sallanan bir el Emel’den…

Zafer! Dost ile olmanın öteki adı. Bakışı ne de samimiydi. Nasıl gülerdi o öyle bilmem. Belli ki bir iksir içiyordu. Ama şimdi yok. Emel'in kalbinin derinliklerinde akışan o kalbî bağlılık, yokluk kervanında yük artık. Demek o iksirden almıyor; hayat veren, ışık saçan o sihirden. Seste aynı yumuşak tını, bakışlarda aynı muhabbet, gözlerde aynı ihlâs yok. Emelin kalbi paramparça şimdi. Vaktaki anladım, Emel’den Zafer’i ayartan Afitap imiş. Adına “mecazî aşk” denen…

Zafer bitmiş, kaybetmişti nurdan ‘Eme’lini. Batıyordu Afitap’ın dipsiz gamzelerinde. Nefsin izbe dehlizlerinde ışığı kirleten Afitap’ın müstehzi gülüşü, ıslah olmaz diyarlarda bir yaban meyyit. Bize bir bilinmez artık Zafer. Batıp bitmişti. Kopup gitmişti Emel(in))den…Zafer Afitap’a ram. Sanki, "Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur." (1) misali yalnızlarda...

Yürüyordum. Hazan sonu. Hüzün vakti. Yapraklar çıtırdıyor. Yürüyordum. Önümde, sararmış kestane yapraklarının enîn raksı. Dostun olmadığı seherlerde gönlüm, bikes. Firkatin mat ve flu sisinde yol alan bu yüreğin gözleri ağlıyordu; iniltiyle sızıltı arası bir sesle. İbrahimi çağdan dinmeyen hıçkırıklar; ‘la uhibbul afilin’ ‘la uhibbul afilin’. (2)

 

 

 

(1)Feleyse lehu-lyevme hâhunâ hamîm(un)... (Hâkka 35)

(2)Ben batanları, kaybolup gidenleri sevmem... (En’am 76)

 

 

Devamı [...]
Öykü

AKREBİN KISKACINDA-1

AKREBİN KISKACINDA

BİRİNCİ BÖLÜM : GÜVERCİN KANATLARI

Lale Şeyda Gülsoy

 

Bana, gözlerimin içine bakıp “Mutlu aşk diye bir şey var mı ki?” diye sormuştun. Aylardan hazirandı. Hazirana güveniyordum ben. Hem de çok. “Tabii ki var, neden olmasın?” demiştim bir çırpıda. Senin yüzünde gölgeler vardı. Güneşinin önünü kesen, ışığını emen gölgeler… Yalnızca inanmak istiyordun, belki de yeniden inandırılmak. Mutlu bir aşka inanmayı istemekle inanmak çok farklı şeylerdi oysa. En başından beri biliyordum bunu. Kim bilir adını “aşk" koyduğun ne çok tanım tıkıştırmıştın heybene. Heybene diyorum, çünkü kabul etsen de etmesen de hala kendi evini arayan bir yolcuydun sen de. Yollardaydın. Tıpkı benim gibi. Yol senin yazgındı. Tıpkı benim gibi. Daha en başından beri biliyordun bunu. En başından beri ne zamansa, o zamandan beri biliyordun işte. En başından beri diye nitelenen o yerin neresi olduğunu ve neye göre belirlendiğini kestirmenin olanaklılığını sorgulayıp duruyorum o geceden beri. Sıfır noktasının yalnızca sayı doğrularında kullanılan bir ölçüt olduğunu hiç sanmıyorum. Büyük Patlama nasıl evrenin başlangıç noktasıysa, sanki her şeyin öyle bir başlangıç noktası var ölçülemese de sezilen...

Toprak ananın şefkatli kollarına yaslanmak istiyorum. Masal dinlemek istiyorum saatlerce, günlerce. Anlasana, yeniden filizlenmeye durmak için, derin bir uykudan uyanır gibi kendini yağmurun ellerine bırakan o tohum olmak istiyorum. Kök salmak istiyorum. Toprağın katmanlarında, hayatın kalbine ilerlemek istiyorum. Seninleyken de en çok istediğim şey buydu. Toprağına kök salmaktı yani. Tıpkı bir tohum gibi.  

Hem yollarda olmayı sürdürüp hem derinlere kök salmak mümkün mü ki? Çılgının teki sanılmana yeter mi ki böyle bir düşün peşine düşmek? Diyelim ki öyle. Yine de kök salmaktan kaçabileceğimiz bir hayat yok. Arzularımız bile beynimizde kök saldıkça büyüyor mesela. Sen de biliyorsun. Hem kök salmayı, sende önemsiyorsun. Bahçedeki kayısı ağacının hikâyesini anlattığın gün anlamıştım bunu.

Sana bu mektupları yazıyorum. İçimden taşıyor çünkü artık sözcükler. Olanları ve bir türlü olamayanları anlamaya çalışırken kendimi senin yerine koyuyorum. Bir de bakıyorum ki ben, aynı zamanda sen olmuşum. Senin dilini konuşuyorum. Kendi dilimi kaybetmedim. Yeni bir dil edindim yalnızca. Söylenmiş sözlerin ardındaki söylenemeyenleri ya da bunun tam tersini keşfetmeyi öğrendim. Bunları yaparken, alnımdan sicim gibi terler, gözlerimden seller gibi yaşlar boşaldı ama pişman olmadım. Senin çöllerini ve denizlerini geçerken, ben kendimi tanıdım. Kalbimi tanıdım. Bu, yeter bana. Sana bu mektupları yazıyorum. Yazdıkça, bir sen bir ben oluyorum. Yazdıkça, hem sen hem ben oluyorum. İçimden taşıyor sözcükler ama bu mektupları hiçbir zaman göndermeyeceğim sana. Sen, bir tek seher vakti pencerene konan güvercini duy. Onun kanatlarındaki yıldız tozlarını al. Bu, yeter bana.

 

İKİNCİ BÖLÜM: KARŞILAŞMALAR ( I )

Bir yere gitmenizin birden çok nedeninin olduğu zamanlar vardır. O nedenlerin bazılarını yaşamadan siz bile kavrayamazsınız ama vardırlar ve oradadırlar işte. Sen de oradaydın. Pervin'in beni yığınla proje dosyasının arasından çekip götürdüğü o sahil kasabasına gitmemek için ne gerekiyorsa yapmıştım. İşe yaramamıştı. Çalışmaktan ölecektim bu gidişle. Kafamı dosyaların arasından kaldırmaya ihtiyacım vardı. Öyle uygun görmüştü Pervin.

O sıkıcı düğün yemeğini kendimce renklendirmek için, herkesle tanıştım o gece. Mutluluk oyunu oynamakta üstüme yoktur. Hem zaten, hayatın kendisi bir oyun. Ne yalnızca dram ne de yalnızca komedi var bu oyunda. Hep bunun ateşli savunucusuydum ben. İnsanları seyrettim uzun uzun. Yanımdakileri gülmekten kırdım geçirdim anlattığım hikâyelerle. Bir ara, muhabbetin en koyu yerinde bir çığlıkla irkildik. Pervin’in sesiydi bu. Gürültücü Pervin işte. Uzun süredir konuklarla ilgilendiği için, yanımızda olmayan Pervin masaya seninle birlikte dönmüştü. Senin düğüne gelişini kastederek "ne büyük sürpriz ama..." diye sayıklayıp duruyordu.

“Ne büyük sürpriz ama”…

Galiba, yaşadıklarımızdan geriye bir tek görüntüler kalıyor. Sanki bir sürü şey değip geçerken hayatımızın çemberine, sislerin arasında kaybolurken bir şey oluyor. Gökyüzüne çakılı yıldızlar gibi, bazı görüntüler mıhlanıp kalıyor aklımızda. Seni ilk gördüğüm an gibi. Saatlerce konuşacak şeyi nereden bulmuştuk söylesene. Sanki çok daha önceden tanışıyor gibi. Bak yine şu meşhur başlangıç noktası hikâyesine döndük. Sanki zaman diye bir şey yokmuş gibi ya da biz onun dışına çıkabilirmişiz gibi bir his uyanmıştı içimde o gece. Bildiğim ne varsa unutmuştum. Bildiklerimin hiç biri, o geceyi ve sonsuzluğun bana kendini nasıl açtığını duyumsadığımı açıklamaya yetmiyordu. Otele döndüm. Pervin’in tüm ısrarlarına rağmen, düğün evinde kalmadım. Şehir dışından bir sürü misafirleri vardı. Bir de, benimle uğraşmalarına gönlüm elvermedi. Zaten, hemen uyku da tutmadı. Bir ara pencereyi açtım. Yüzüme tatlı bir serinlik vurdu. Gökyüzüne baktım. Yalnızca bir gün daha buradayım, ne olur o da gelse bizimle yarınki geziye diye geçirdim içimden. Sabah, erkenden Pervin ve kardeşi beni otelden almaya geldi. Kasabanın dışındaki yer altı şehrine gidecektik. Daha akşamdan sözleşmiştik. Senin de haberin vardı. Nerede olacağımızı senin yanında konuşmuştuk. Gelirsin diye bekledim, gelmedin. Ben de, akşam son otobüsle şehre döndüm istemeye istemeye.

Aklım o küçük kasabada kalmıştı kalmasına da, bir daha nasıl ve hangi gerekçeyle görecektim ki seni!

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KARŞILAMALAR ( II )

Ne işim var benim düğünle dernekle? Oldum olası sevmem zaten öyle törenleri. Bu törenler, bana hep insanların ikiyüzlülüğünü hatırlatır. Evlenirsin, cümle âlem gelir. Boşanırken, ara ki bulasın o insanları. Deneyimle sabittir. Neyse, Pervin'in hatırı var. 10 dakika uğrar çıkarım diye gelmiştim buraya. Pervin’in şehirli, kasıntı misafirlerine 10 dakikadan fazla katlanamam. Peki, neden gidemiyorum ki şimdi. Sohbet hiç bitmesin, bu gece hiç bitmesin, bu ruhumu okşayan ses hep kulaklarımda yankılansın istiyorum. Hiç tanımadığım birinin çocuksu sevinçlerinde ve hoş sohbetinde mi arınacağım onca yılın kirinden, pasından? Saçmalık bu. Saçmalık diye düşünerek ve gökyüzüne bakarak sabahladım arka bahçede. Hiç bu kadar çok konuştuğumu ve güldüğümü hatırlamıyorum. Sanki seninle çok önceden tanışıyor gibiydim. Sanki benim sorularımın cevaplarını sen bulalı çok olmuştu. Dahası, yıllarca da saklamıştın küçük ve narin ellerinde benim için onları Maya. Bütün gece seni ve bunları düşündüm.

Vay be! Bütün bunları bir gecede mi kavrayıverdim yani. Yine kendimi mi kandırıyorum yoksa?

Ertesi gün, kendimi bahçe işleriyle oyalayıp durdum. Pervin, bir ara masadaki herkesi geziye davet etmişti. İsteseydim, bende sizinle gelebilirdim. Gelirsem, seni bir daha hiç bırakamamaktan korktum Maya. Alıştım üzerimdeki ölü toprağı ile yaşamaya ben. Hayatın gerçeklerini kabullendim. Kim meydan okuyabilmiş ki o gerçeklere, ben okuyabileyim!

Ne olur git Maya. Tutkuların yakıcılığını, dalgaların kıyıda patlayıp dağılışlarını, iliklerime kadar ıslanmayı, elimi cebime sokup ıslık çalarak dolaşmayı, lunapark ışıklarını, ateşböceklerinin göz kırpışlarını hatırlatıp durma bana.

Ne olur git Maya. Yoksa içimde yine o eski şarkı başlayacak. Yoksa içimdeki o eski şarkı bir daha hiç susmayacak.

Yapma Maya.

Bunu bana yapma.

Devamı [...]