Kitaplıktan

KIRMIZININ ANLATTIKLARI

KIRMIZININ ANLATTIKLARI

Yunus Çinçin    

 

“Bu roman, gerçek resimlere kitapların sayfalarında unutulmuş binlerce İslam minyatürüne bakılarak yazılmış gerçekçi bir masaldır. Ve son sayfalarında okurun hissedeceği gibi kültürel değişim yüzünden unutulmuş nakkaşlarına onların görüş ve resmediş tarzına düzülmüş kederli ve neşeli bir ağıt havası da taşır.”  (1)

Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı adlı romanını ilk okuduğumda keyifle ve merakla okumuştum. Aradan yıllar geçtikten sonra romanı yeniden okurken yine keyif aldığımı belirtebilirim.

Orhan Pamuk, roman yazarken titiz çalışıp işini şansa bırakmayan ve romanlarını şekillendirirken mutlaka kendi yaşamından unsurlara yer veren bir yazar. Yazar, romanlarını yazarken hayatında yer etmiş konular yanında, ilgilendiği alanlardan edindiği bilgi ve birikimi yansıtmayı başarıyor. Yazarın bu eğilimini tüm romanlarında görmemiz mümkün. Yazdığı romanlar, kendi tabiriyle , “gerçekten ve kurgudan beslenen gerçekçi masallardır.” Orhan Pamuk,  Benim Adım Kırmızı'da çocukluğunda ve gençliğinde ilgilendiği resim ve minyatür konularına ilişkin bir romanla karşımıza çıkıyor. Gerek Öteki Renkler adlı eserinde gerekse Manzaradan Parçalar’da Benim Adım Kırmızı romanının yazılış aşamalarına ve romanı yazarken etkilendiği unsurlara ilişkin açıklamalarda bulunuyor:

“Çocukluğumda, yedi yaşımdan on dokuz yaşıma kadar ressam olmak istedim. Ailemin içerisinde hep resim yapan Kara koyundum. İkincisi, Osmanlı resmiyle ilgili, ilkel cep kitapları çıkardı. Oradaki Osmanlı minyatürlerini kopya ederdim. İçgüdüsel bir merakla bunu yapardım. On üç yaşında ortaokul öğrencisiyken 16. yüzyıldaki Nakkaş Osman'la,18. yüzyıldaki Levni arasındaki üslup farkını bilirdim. Bu konudaki kitapları alır, takip ederdim, özel merakım vardı.” (2)

Roman, genel olarak; tarihi roman, aşk romanı, psikolojik roman, cinayet romanı, polisiye roman unsurlarını kendisinde barındıran bir eser. Bunda romanın konusu ve romandaki konunun ele alınışı da oldukça etkili. Orhan Pamuk'un, “En renkli ve en iyimser romanım.” dediği Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında, İstanbul’da karlı, dokuz kış gününde geçiyor. Roman, 1591 yılında, İstanbul'da, Osmanlı sarayının nakkaşhanesinde, dönemin padişahı  III. Murat’ın oğullarının sünnet törenini anlatan “surname” üzerinde çalışan nakkaşlardan, Enişte Efendi'nin gözetimi ve yönlendirmesiyle,  Osmanlı padişahının Venedik Doçu’na Osmanlı Devleti'nin ve kendisinin azametini göstermek üzere hediye etmeyi düşündüğü kitaptan bahseder. Enişte Efendinin, Tezhipçi Zarif Efendi ve sarayın nakkaşlarından “Zeytin, Leylek, Kelebek” ile oluşturduğu ekibe çizdirttiği resimlerden oluşan, Frenk etkisi taşıyan ve içinde padişahın da bir portresinin olacağı bir kitap oluşturma çalışmaları sürer.  Frenk etkisiyle çizilen resimlerle oluşturulacak kitabın, Enişte Efendi’nin gözetiminde şekillenmesi sürecinde yaşananlar romanın ana konusunu oluştururken, Enişte Efendi’nin kızı Şeküre’ nin aşkları; nakkaşlığa, nakkaşlara, minyatürlere padişah ve devlet yöneticileri tarafından verilen değer; nakkaşların geleneksel minyatür sanatına ve Frenklerin Rönesans’la birlikte geliştirdikleri modern resim sanatına bakışları; 17. yüzyılda Osmanlı toplumunun sosyal, siyasal, kültürel ekonomik yaşantısı; toplumu oluşturan sosyal sınıflar bu ana konu etrafında şekillenen konular olarak romanda yerlerini alırlar. Orhan Pamuk, bu eserini yazarken Osmanlı Devleti’nin 17. Yüzyılda İstanbul’da tutulmuş narh ve tereke defterlerinden yararlandığını ifade etmektedir.

Frenk etkisi taşıyan ve Doğu-Batı resim anlayışlarını kendisinde barındıran minyatürler çizilirken, İstanbul’daki Erzurumiler tarikatlarının önderi Vaiz Nusret Hoca Hazretleri' nin ve tarikat üyelerinin kışkırtmasıyla İslam inancına ters olduğunu düşündükleri resim sanatına ilişkin çok sert tepkiler verirler. Vaiz Nusret Hoca Hazretleri’nin, Enişte ' nin çizdirdiği Frenk usulü perspektif anlayışıyla çizilen, içinde padişahın portresinin de bulunacağı minyatürlerin yapılmasını, İslam’ın ve Hz. Muhammed' in yüz resmi yapmayı puta tapıcılık olarak değerlendirmesinden ötürü Allah'a şirk koşmak ve tapılacak yeni putlar üretmek olarak değerlendirirler.

 “Onlar gördüklerini resmediyorlar, bizler ise baktığımızı.”(3)

 “Çünkü resmimizde mana suretten önce gelir.”(4 )

Benim Adım Kırmızı’da, anlatımla birlikte padişahın Venedik Doçu’na hediye etmek için oluşturduğu kitabın unsurlarının da şekillendiğini görüyoruz. Bir yandan padişah için resimler çizilirken bir yandan resmin konusu olan varlıklar bir meddahın dilinden kendilerini anlatıp düşüncelerini ifade ederler. Bir bakıma romanda resimler dile gelir.

Bir büyük üstat Frenk nakkaşı ile başka büyük bir nakkaş ustası bir Frenk çayırında yürürler ve ustalık ve sanat üzerine konuşurlarmış. Karşılarına bir orman çıkmış. Daha usta olanı, ötekine şöyle demiş: “Yeni usullerle resmetmek öyle bir hüner gerektirir ki” demiş, “Bu ormandaki ağaçlardan birini resmettin mi, resme bakan meraklı buraya gelip isterse o ağacı diğerlerinden ayırt edip bulur.”

“Ben fakir, gördüğünüz ağaç resmi, böyle bir akılla resmedildiğim için Allah’ıma şükrediyorum. Frenk usullerince resmedilseydim beni sahici bir ağaç sanan İstanbul’un bütün köpekleri üzerime işer diye korktuğumdan değil. Ben bir ağacın kendisi değil, manası olmak istiyorum.” ( 5)

Erzurumiler’in önderi durumundaki Vaiz Nusret Hoca Hazretleri’nin düşüncelerinden etkilenen, kendisine padişah için Frenk usulleriyle oluşturulacak kitabın tezhiplerini yapması teklif edilen Tezhipçi Zarif Efendi, Enişte Efendi’nin Venedik’e yaptığı gezide görerek etkilendiği, perspektifi esas alan resimlerin, gördüğü portrelerin etkisiyle, padişah için hazırladığı resimli kitapta Frenk usullerini esas almaya çalışmasını Allah’a şirk koşmak ve puta taparlık olarak görür. On sayfadan oluşacak kitabının tezhipleri için Enişte Efendi’nin yanına giden ve Enişte Efendi’nin yanından ayrıldıktan sonra yolda rastladığı sarayın nakkaşlarından biri olan ve Enişte Efendi’nin padişah için oluşturduğu on sayfalık kitabın minyatürlerinden bazılarını çizen nakkaşa, padişah için oluşturulan kitaptan, Enişte Efendi’nin nakkaşlara çizdirdiği Frenk usulü resimlerden, kitapla ve resimlerle ilgili kaygı ve korkularından söz eden Zarif Efendi nakkaş tarafından öldürülür ve bir kuyuya atılır.

“Kahraman nakkaşlarımdan Zeytin, yani Velican, gerçek bir kişilik. İranlı yüz ressamı Siyavuş tarafından yetiştirilmiştir. Ama öteki iki nakkaş hayalidir.” (6)

Orhan Pamuk’un , “Manzaradan Parçalar “ adlı eserinde romanına ilişkin duygu ve düşüncelerini ifade ettiği “Benim Adım Kırmızıya Dair" başlıklı yazısında, romanına polisiye öğeler kattığı için romanını bitirdikten sonra pişman olduğunu ifade etmiş. Nakkaşlarını polisiye kurguya feda ettiği için üzülmüş.

 “Kitabı bitirirken bir ‘polisiye plot’un, dedektif hikâyesinin zorlama ve boşuna olduğunu hissettim ama iş işten geçmişti. Kimsenin ilgilenmeyeceğini düşündüğüm sevgili nakkaşlarıma böyle ilgi çekebileceğimi düşünmüştüm: Ama bu kurgu(İslam ve yasak sanat konusu) onların âlemine ve mantığına, onların kırılgan işine bir çeşit saldırı oldu. Öte yandan İslam’ın sanata, kendini içtenlikle ve derin bir şekilde sanat ile-yaratıcılıkla- musavvir gibi ifade etmeye karşı tarihsel bir hoşgörüsüzlüğü var ki, ona da çağdaş okurların önünde gözlerimi kapayamam. Böylece romanımı kolay okunur ve sürükleyici yapan bir polisiye-siyasi mantık, zavallı nakkaşlarımın kırılgan hayatlarına zorla sokulmuş oldu. Kendilerinden özür dilerim.” ( 7)

Eserde anlatılan dini mevzular, kaynakların adı zikredilerek ve kaynaklardan alıntılar yapılarak anlatılıyor. Yazar, bizi romanı için yaptığı araştırmalara da ortak ediyor. Nakkaşlık tarihi ve nakşedilen minyatürler üzerine ciddi bilgiler var romanda. Eseri okurken Sadece roman okumayıp nakkaşlık, dönemin zihniyeti ve Osmanlı kültürü üzerine de ciddi bilgi ediniyoruz.

"Çünkü içinizde kalbinize nakşeylediğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer dünya hâlâ sizin evinizdir.” (8)

Zarif Efendi’nin öldürülüp ortadan kaybolması sürecinde, zamanında Enişte Efendi’nin çıraklığını yapan ve Enişte Efendi’nin kızı Şeküre’ ye olan aşkını dile getirip Enişte Efendi’den ret cevabı alması üzerine İstanbul’dan ayrılan Kara, on iki sene sonra İstanbul’a gelip Şeküre’ ye duyduğu aşk nedeniyle meseleye dâhil olur. Şeküre’nin, gittiği savaştan dört yıldır dönmeyen eşinin yarattığı boşlukta, iki çocuklu Şeküre’ ye aşkını dillendiren Kara’yla Şeküre arasında Kara’nın Şeküre’ ye duyduğu aşkın, Şeküre’ nin iki oğluna iyi bir baba ve kendisine de koca aramasının etkisiyle bir ilişki başlar. Yazarın romanda birbirlerine âşık ettiği Şeküre ve Kara’nın aşkları tıpkı halk hikâyelerindeki sevgililerin aşklarına benzer. Âşıklar, aşkları için pek çok zorluğa katlanır, pek çok fedakârlıkta bulunur, pek çok engeli aşarlar. Yazar sevgililerin birbirlerini görmelerini ve bir araya gelişlerini anlatırken bir minyatürü tasvir eder gibi anlatır romanında. Yazar, zaman zaman ünlü aşk hikâyelerinin minyatürlerine de gönderme yapar Şeküre’yle Kara’nın aşklarını anlatırken. Nizami'nin "Bu aşk satrancı" ifadesinden yola çıkarak Orhan Pamuk,” Benim Adim Kırmızı”da kahramanlar arasındaki aşkı satranca benzeterek anlatır.

“Hüsrev ile Şirin İslam kitapçığında en çok resmedilmiş ve en çok bilinen hikâyedir.”(9)

“Benim Adım Kırmızı, birbiriyle çelişir gibi gözüken iki çeşit malzemeden yapılmıştır: Bir yanda kendi yaşadıklarımdan, resim yapma zevkimden, klasik İslam edebiyatından edindiğim masalsı, sihirli bir malzeme; öte yanda belgelerden, tarih kitaplarından, merakla okuduklarımdan ve baktığım on binlerce "minyatürden" edindiğim ve beni gerçekliği doğru temsil etmeye çağıran tarihsel malzeme. Tarihi roman denen tarzın çalışabilmesi için yazarın kişisel derdi ve sesiyle, araştırdığı, canlandırdığı dönemin malzemesi arasında bir uyum olması gerekir.” (10)

“Bence bu kitapta temel sorun Doğu-Batı değil, nakkaşın çilesi, sanatçının derdidir. Sanat, hayat, evlilik, mutluluktur bu kitabin konusu. Doğu-Batı arkalarda bir yerlerde gezinir.”(11)

“Onların hünerini elde edemeden Frenk üstatlarını taklit etmek nakkaşı daha da köle kılar.” (12)

Nakkaşların isimleriyle çizim tarzları arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu, yazarın romanını çok ince bir planlama ile kaleme aldığını kahramanlar üzerine düşündükçe daha iyi fark ediyoruz. Pek çok boyutuyla alegori de sanata ilişkin sorgulamalar da mevcut romanda. Geçmiş dönemlerdeki sanat anlayışı ve sanat ortamı sorgulanıyormuş gibi görünse de güncel sanat ve sanat ortamına ilişkin meseleler de irdelenmiş Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı eserinde. Yazar, üslup konusunu fazlaca irdeliyor ve üslubun aslında, kişilerle, tek tek bireylerle ilişkilendirilebilecek bir şey olmadığını; tarihi koşullarda yan yana gelmiş insan cemaatlerinin özel durumlarıyla ilişkili olduğunu ifade ediyor "Öteki Renkler" adlı kitabındaki "Benim Adım Kırmızı" başlıklı yazısında.

Romanın temel felsefesinde ben ve biz kavramları da var. Avrupa’da Rönesans’la birlikte birey ön plana çıkar ve bu gelişme sanata da yansır portre resimler olarak. Doğu toplumlarında biz bilinci, tebaa olma durumu vardır. Ben olmak yadırgatıcı bir durumdur. Bu Doğu toplumlarında hem kültürel hem inançsal nedenlerden kaynaklı bir durum. Bu durum Doğu toplumlarında da biz bilinciyle iş görmeyi gündeme getirir. Doğu toplumlarında anonim eserler vardır, bir bütüne tabi olma vardır. Sanatçının ön plana çıkması ve eserine kendi benliğini, varlığını katması kibirli olmaktır, kendini beğenmektir ve tıpkı Şeytan’ın “ben” demesi gibi şeytani bir tavırdır. Bu tavır, İslam sanatında ve sanat ortamlarında makbul olan,  rahmani bir tavır değildir. Sanatçının “ben” i bütünün “biz” ine katılır, ”biz” e karışır.

Benim Adım Kırmızı'da Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı romanıyla metinlerarası bir ilişki de söz konusu. Hakan Sazyek, Beniın Adım Kırmızı’nın Gülün Adı'yla parodi düzleminde bir ilişki kurduğunu belirtir: “Eco’nun romanı da tarihî bir dönemi, ortaçağı iç zaman olarak seçmiştir. Ruhban sınıf içinde antik Yunan uygarlığına yönelme şeklinde gelişen aydınlanma hareketinin mevcut düzeni bozacağı kaygısını duyan meçhul bir katil, bu girişime katılan din adamlarını esrarengiz bir şekilde öldürmeye başlar, iki roman arasında, egemen zihniyetle ona eleştirel bir tutum geliştiren karşıtının çatışması; kalıplaşmış, yerleşik değerlere karşı çıkanın cezalandırılması; cinayetleri çözme eylemini dışarıdan gelenin (Baskervillerli William-Kara) yüklenmesi; olayların sınırlı ve belirgin bir zaman kesiti içinde (yedi gün- on gün) geçmesi; aksiyonel yapı içinde çok yoğun felsefî/estetik sorunların irdelenmesi gibi koşutluklar bulunmaktadır. Dolayısıyla Pamuk, Eco’nun metnini ad, konu, aksiyonel ve entrik yapı, zaman, mekân, figüratif işlev, düşünsel örgü bakımlarından örneksemiş; bununla birlikte yerelleştirmedeki özgün tutumuyla yeni bir metin oluşturmuştur.” (Sazyek, 2002)  ( 13)

Her açıdan yürek burkan hikâyeler, Orhan Kemal ve Yasar Kemal’in ve pek çok yazarın romanlarında olduğu gibi yenilik ve gelişmelerin; yenilik ve gelişmelere insanların gösterdiği direncin yarattığı trajik ve dramatik durum, sanatta ve toplumda yaşanan değişim ve yeniliklerin nakkaşların hayatlarında ve toplum hayatında yarattığı yıkım çok etkileyici bir şekilde anlatılır romanda. Romanın başkahramanlarından biri olan Bohçacı Ester, romanda olayların gelişmesinde ve romandaki temel çatışmanın şekillenmesinde önemli bir role sahip. İnsanların yaşadığı kültürel ortamda Ester olmasa, kahramanlar arasında haberleşme olmazdı. Romanda, posta güvercini gibi kahramanlar arasında haber uçuran en önemli kahramanlardan biridir Bohçacı Ester.

Benim Adım Kırmızı’yı en dikkatli ilk okuyanın Topkapı Sarayı Müdürü Filiz Çağman olduğunu ifade ediyor Orhan Pamuk “Öteki Renkler” adli kitabında eserin yazılma surecini anlatırken. Romanında atlardan ve atların minyatürlerde nasıl resmedildiğinden bolca ve ayrıntılı şekilde bahseden Orhan Pamuk'a, nakkaşların at minyatürlerini çizmeye ayaklardan başladıkları bilgisini de Filiz Çağman vermiş.

Orhan Pamuk, kitabına ilk olarak “İlk Resimde Aşk” ismini düşünmüş. Daha sonra, romanda renkler de dâhil her şey konuşturulduğu için ve romanda renklerin önemli bir yeri olduğu için “Benim Adım Kırmızı” isminde karar kılmış. Romanda, nakkaşların minyatürlerinde kullandıkları kırmızı boyanın nasıl elde edildiği ayrıntılarıyla anlatılmış yazar tarafından. Kırmızı renk konuşturularak, Allah’ı, aşkı, tutkuyu, ölümü, hırsı, güzelliği, inceliği, mutluluğu, gücü, sevgiliyi, aşığı, zarafeti ve daha pek çok şeyi temsil ettiğini, kırmızı rengin minyatürlerde kullanıldığı yerleri anlatıyor romanın Benim Adım Kırmızı “ başlıklı bölümünde.

Orhan Pamuk Manzaradan Parçalar adlı kitabında romanıyla ilgili düşüncelerini ifade ederken, "Bir 'klasik' olsun, bütün millet okusun, herkes kitapta kendini bulsun, tarihin acımasızlığı, kayıp eski dünyanın güzelliği de kuvvetle hissedilsin istedim."(14) diyor. Romanını yazma sürecinde,   New York Metropolitan Müzesi'ndeki minyatürleri saatlerce izleyen yazar, tarihi romanı, çevrenin,  devletin, ailenin, toplumun baskılarından sıyrılmak için bir tür kıyafet değiştirme olarak da ifade ediyor.

“Benim kırılganlığım, pisliğim, kötülüğüm ve zavallılığım kitabın kendinde, dilinde ve yapısında değil, kahramanlarımın hayatlarında ve hikâyelerinde görülebilir.” (15)

Biz yine son sözü “Benim Adım Kırmızı” adlı bu güzel romanın yazarı Orhan Pamuk’a bırakıp yazımızı sonlandıralım.

“Bu romanın, onu canlı tutacak olan çelişkisi, bir yandan benim bir sefalet, yenilgi ve kötülük duygusuyla nakkaşlarımla özdeşleşerek acıklı ve kederli karanlık hikayeler anlatmam, öte yandan da her zamanki yaratıcı yazarlık ruh halime uygun bu kötülük duygusunun tam tersi bir iyimserliği, olumlayıcı ,  hayatı doğrudan ve dosdoğru görebilen bir gözlemciliği kitapta  canlandırmaya çalışmamdır. Hayata bu derece doğrudan ve güvenle bakabilmeyi anneme, ağabeyime, kitaptaki Şeküre, Şevket ve Orhan’a borçluyum elbette.” (16)

“Bana sorarsanız bu kitap, en derinden, şu unutulmak korkusunu ve sanatsal unutulmanın korkunçluğunu anlatır.250 yıl, İran etkisiyle, Timur zamanının sonundan 16. yüzyılın sonuna kadar- Ondan sonra Batı etkisiyle değişir.- Osmanlı’da iyi kötü resim yapılmıştır. Nakkaşlık, İslam’daki resim yasağını kenarından köşesinden zorlar. Resimleri, padişahlar, şahlar, hakanlar, şehzadeler, paşalar yaptırdığı için, kimse bunları sorgulayamamıştır. Kimse bunları görmemiştir. Zaten bunlar kitap içinde kalmıştır. Daha çok şahlar bu işi aşkla sevmişlerdir. Şah Tahmasp gibi nakkaşlarla düşüp kalkıp kendileri nakkaşlık yapacak kadar işi ileri götürmüşlerdir. Sonra bu zarif gelenek gaddarca, tarihin acımasız gücüyle, Batı resminin bambaşka bir gücü ve portre resminin çekiciliği yüzünden ve onların yöntemleri daha cazip geldiği için, yok olup gitmiştir. Bu unutmanın fecaati ve kederi üzerinedir kitabım aslında. Bütün dertler, kederler, bildiğimiz insan hayatinin sınırlılığı ve zavallılığına bağlı.” (17)

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR

1.Pamuk, Orhan,Manzaradan Parçalar, Benim Adım Kırmızı'nın Everyman Kalsiklerinden Çıkan İngilizce Baskısına Yazdıgı Önsöz'ü, İletişim Yay.İst.2010,s.381-382

2. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Oral-Cumhuriyet),İletişim Yay. İst., Aralık 1999,s.162

3. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998. (s.197)

4. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.364)

5. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.62-63)

6. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(N. Ben -Aksiyon),İletişim Yay. İst., Aralık 1999.(s.159)

7.Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

8.Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.41)

9. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Enver Ercan -Varlık),İletişim Yay. İst. , Aralık 1999.(s.156)

10. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.371)

11. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Coşkun-Radikal),İletişim Yay. İst. , Aralık 1999(s.155)

12. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.454)

13.Sazyek, Hakan,Türk Edebiyatında Postmodernist Yöntemler Ve Yönelimler,Hece,Türk Romanı Özel Sayısı,Mayıs/Haziran/ Temmuz 2002.(s.493-509)

14. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

15. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

16. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

17. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Oral-Cumhuriyet),İletişim Yay. İst., Aralık 1999.(s.163)

Devamı [...]
Kitaplıktan

TAŞRADA TEK KANATLI BİR KUŞ

TAŞRADA TEK KANATLI BİR KUŞ

Yunus Çinçin

 

"Tek Kanatlı Bir Kuş " Yaşar Kemal'in yetmiş iki sayfalık kısa ama kısa olduğu kadar kapsamlı ve yoğun bir romanı. Roman, Kafkaesk tarzda yazılmış, iki bölümden oluşmakta.

Romanın konusu Yokuşlu ilçesine posta müdürü olarak atanan Remzi Tavdemir' in eşi Melek Hanım'la, atandığı kasabaya gitmeye çabalarken yaşadıkları ekseninde şekilleniyor. Yazar, Remzi Bey'in atandığı ilçeye varma çabası sürerken bize bir Türkiye panoraması çiziyor ve toplumumuzun, insanımızın yaşadığı sıkıntılara ve travmalara değiniyor.

Romanın birinci bölümünde, Remzi Bey, posta müdürü olarak atandığı Yokuşlu ilçesine gitmek üzere bindikleri trenden yorucu ve sıkıntılı bir yolculuktan sonra eşi Melek Hanım'la indiği istasyonda, Yokuşlu ilçesine nasıl gideceğini soracağı bir insan arar ama uzun süre kimseyle karşılaşmaz. Gün ağarınca istasyon Şefi Sadrettin'i odasında bir şeylerle uğraşırken bulur ve ondan Yokuşlu kasabası hakkında bilgi almaya çalışır. Konuşmasından Karadenizli olduğu anlaşılan istasyon Şefi Sadrettin'in Remzi Tavdemir'e yaptığı uyarılar ve Yokuşlu hakkında verdiği bilgiler romanın nasıl gelişeceğine ilişkin ipuçları verir. Olacakları önceden bilen, daha doğrusu Türkiye’de bürokrasinin, yasam koşullarının nasıl şekilleneceğini bilmenin verdiği rahatlıkla söz söyleyen İstasyon Şefi Sadrettin'in öngörüleri romanın Kafkaesk özelliklerini daha da ön plana çıkarır ve romanı iyice belirsiz bir atmosfere yöneltir.

Remzi Tavdemir ve Eşi Melek Hanım, İstasyon Şefi Sadrettin Bey'le sohbet ederken Sadrettin Bey'in Remzi Bey'e Yokuşlu'ya gitmemesi, zaten istese de gidemeyeceği yönündeki uyarı ve telkinlerine rağmen Remzi Bey eşiyle birlikte Yokuşlu'ya giden otobüse eşyalarını yükleyip biner. Otobüsün şoförüyle sohbet ederken, şoförün Yokuşlu'ya girmediğini, kendilerini köyün yakınında bir yerde bırakacağını öğrenir. Şoför, yolcularını neden Yokuşlu'da değil de Yokuşlu'nun civarında bıraktığına ilişkin kendince gerekçeler sunar.

Romanın ikinci bölümünde, Yokuşlu’yu gören bir kavşakta, asfaltın kıyısında kasabaya gidecek bir araç beklerken buluruz Remzi Bey ve Eşi Melek Hanım'ı. İkinci bölümde de belirsizlikler içinde Remzi Bey ve Eşi Melek Hanım’ın Yokuşlu’ya ulaşma çabalarını sürdürdüklerini görürüz. Remzi Bey ve Eşi Melek Hanım'ın Yokuşlu'ya ulaşamamalarının nedensizliğine ve durumun belirsizliğine bekledikleri yoldan geçen siyah arabalı, siyah giysili bürokrat; Yokuşlu'nun yukarı köylüklerinden Yanıkoğlu Hüseyin; sekiz yıldır annesini görememenin hasretiyle Almanya'dan Elektrik Uzmanı, Uzman İşçi Eşi Hüsam'la gelen kendisi de işçi olan Zeliha, Yokuşlulu Kasap Kör Rahmi, Kasap Kör Rahmi'den yüz otuz koyun alacağı olan Molla Aptullah da dâhil olur.

“Tek Kanatlı Bir Kuş", romanda anlatılmaya çalışılan belirsizlik ve yoksunluklar için kullanılmış bir metafor. Belki de ülkemizin içinde bulunduğu durumu, birey olarak, toplum olarak, ülke olarak neden bir türlü özgürce uçamadığımızı anlatan bir isim. Romanın ismi de roman gibi yoğun çağrışımlar ve anlamlar içeriyor. Yaşar Kemal bu romanında, her zamanki yoğun ve detaylı anlatımından sıyrılarak özlü bir anlatıma yönelmiş. Yaşar Kemal, yetmiş iki sayfalık romanında az sözle, metaforlar ve çağrışımlarla bürokrasi sarmalındaki ülkemizi, toplumumuzu, insanlarımızı yer yer absürt yer yer Kafkaesk anlatımlarla başarılı bir şekilde yansıtmış. Ülkemizde Yaşananların anlamsızlığına, belirsizliğine ve çözümsüzlüğüne ayna tutmuş.

Yaşar Kemal'in, basit anlatımlı ama bir o kadar derin ve katmanlı, çağrışımı yüksek, bol metafor içeren "Tek Kanatlı Bir Kuş " adlı bu güzel romanını okumanızı öneriyorum.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

ŞİİRİN İLK ATLASI’NDA ŞİİRE VE ŞAİRE DAİR KEŞİFLER

ŞİİRİN İLK ATLASI’NDA ŞİİRE VE ŞAİRE DAİR KEŞİFLER

Yunus Çinçin

 

"Şunu hemen belirteyim ki birey açısından, insanın kendine yabancılaşmasının en etkin panzehiri, elden geldiğince üretken olmanın yanı sıra 'okumak' tır. Aslına bakarsanız okumak da bir çeşit duygu ve düşünce üretimidir."
                                                                                                                                                                                                                                                                                 Metin Altıok

 

Pek çoğumuz Metin Altıok'u şair olarak tanırız. Metin Altıok'un yazıları, oyunları ve şiirlerinin derlendiği bu kitabını okuyana kadar şairin gazete ve dergilerde yazdığı yazılarından ve tiyatro oyunlarından haberdar değildim. Metin Altıok şair olarak tanınsa da aynı zamanda bir ressam ve felsefe öğretmeni.

Kitabın bölümlerini okurken albatros kuşu aklıma geldi. Albatrosların çok çirkin yürüyüşleri vardır ve yerdeyken havadaki kadar heybetli görünmezler. Uçarken kocaman kanatlarıyla kendine hayran bırakırlar izleyenleri. Metin Altıok, şiire ve şaire ilişkin duygu ve düşüncelerini anlatırken konusuna hâkim bir şair olarak çok özgün örneklerle ve akıcı bir üslupla ifade ediyor düşüncelerini ama aynı başarıyı ne yazık ki gazete ve dergi yazılarında gösteremiyor. Ya da ben öyle düşündüm. Kuşkusuz gazete ve dergi yazıları da şairin yaşadığı dönemin güncel konularına ilişkin yetkin ve duyarlılıkla kaleme alınmış yazılar ama belirttiğim gibi şiir ve şaire ilişkin yazmış olduğu yazıları kadar keyif alamadım bu yazılardan.

Kitabın ön sözünde şair-yazar Metin Altıok okuyucuya, "Sevgili okurum; bu kitapta yer alan yazılar benim otuz yıllık şiir serüvenimde şiirle kurduğum doğrudan ilişkiye dayanmaktadır. Yani bu yazıların kaynağı doğrudan doğruya şiirdir. Öne sürdüğüm görüşler şiirden çıkarılmıştır..." diyerek ve şiire ilişkin açıklamasına devam ederek kitabı yazmaktaki amacına, kitapta yazılanların nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin bazı uyarılarda bulunup okuyucuya bir nevi okuma kılavuzu sunuyor.

“Şiir Ve...” başlıklı bölümde bulunan yazılarında şair, şiirin çeşitli boyutlarını irdeleyen on beş harika yazıya yer veriyor. Okuduğum bu yazılarla Metin Altıok'un şiiri sadece pratik anlamda değil teorik anlamda da çok iyi bildiğini, şiirle ilgili bu yazıları keyifle ve bir solukta okuyunca anladım. Kitabın “Şair Ve...” başlıklı bölümünde ise Metin Altıok şairlerin çeşitli konular karşısındaki duyarlılıklarını irdeleyen yazılara yer veriyor. Bu yazılarında da oldukça yetkin şair Metin Altıok.

“Dergilerde, Gazetelerde Kalanlar” bölümünde dönemin pek çok güncel konusuna ilişkin gazete ve dergi yazılarına yer verilmiş. Bu bölümde şiir ve şairler konusunda yazdığı yazılar kadar olmasa da yine de güzel ve okunası yazılar kitabın bu bölümündeki gazete ve dergi yazıları. “Oyunlar” bölümünde, şair-yazar Metin Altıok'un bir perdelik üç oyununa yer veriliyor. Bu oyunlar bireylerin kendi dünyalarından yola çıkarak toplumla ve insanlarla ilişkilerini felsefi sorgulamalarla irdeliyor. Bu durumda yazarımızın felsefe okumuş olması da etkili kuşkusuz.

Son bölümde şairin, "Bir Acıya Kiracı " adlı toplu şiirler kitabına girmemiş ,”Evrim” ve “Türk Dili” dergilerinde yayımlanmış dört şiirine yer veriliyor. Bu dört şiir de şairin diğer şiirleri gibi felsefe yüklü derinlikli şiirler. 

Metin Altıok'un yazılarından, tiyatro oyunlarından ve şiirlerinden oluşan bu kitabı sizlerin de keyifle okuyacağınızı düşünüyor ve bu vesileyle değerli şairimizi bir kere daha saygıyla ve sevgiyle anıyorum.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

BİR TÖRE ROMANI GÖK ORDA

BİR TÖRE ROMANI: GÖK ORDA

İsmail Kılınç

 

Roman, kurmaca esasına dayanan bir edebi türdür. Namık Kemal’in tanımıyla “Güzeran etmemişse güzeranı imkân dâhilinde olan…” bür tür olarak romanın birçok alt türü bulunmaktadır. Modern çağda yaşanan gelişmeler, özellikle Avrupa’da skolâstik düşüncenin yok oluşunun getirdiği araştırma-sorgulama eğilimleri en başta hür düşünmenin yolunu açmıştır. Bu noktada yine Avrupa’da yaşanan ve tüm dünyayı etkileyen Fransız İhtilali, bir tür olarak tarihî romanın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Özellikle mensubiyet bilincinin getirdiği tarih merakı romanlara sirayet etmiş, milliyetçilik akımının etkisiyle bir bilim olarak tarih ve bir sanat olarak roman, ortak paydada buluşmuştur. Tarih, İlhan Tekeli’nin tanımıyla “kolektif bilinçaltı”nı oluşturan bir varoluş biçimidir. (Tekeli, 1998: 117) Bu noktada insanoğlunun tarihi, talihini kurgulamaktaki şifreleri içerisinde barındırır.

Tarihi roman, “…başlangıç ve sonucu geçmiş zaman içerisinde gerçekleşmiş olan hadiselerin, devirlerin ve bu devirlerde yaşamış olan insanların hikâyelerinin edebî ölçüler içerisinde yeniden inşa edilmesidir.” (Argunşah, 2002: 17-27) Tarihî romanın ilk örneği Avrupa’da Walter Scott’la ülkemizde ise Namık Kemal’le verilmiştir. Tarihi roman yazmak, bir tarih öğretimi süreci değildir. Yazarlar genelde tarihî bir gerçekliği yeniden kurgulayarak millî duygulara atıfta bulunurlar. Yani tarihî romanlar için tarih kaynakları bir referanstır ancak işin özünde bulunan kurgu, yazarın kalemiyle şekle bürünmüş bir sanat gerçekliğidir. 19. yy. da hayatımıza giren roman türü, bizim zaten kadim geleneğimizden getirdiğimiz destani, masal, halk hikâyesi ve menkıbe gibi türlerin modern temsilcisidir. Zaten tarihi zengin, tecrübesi çok bir millet olarak tarih anlatımında kurgusal bir yönümüz vardır. Roman, bunun daha da sistemli hale gelmesini sağlamıştır.

Türk edebiyatında birçok tarihi romandan bahsetmek mümkündür. Bazı yazarların tarihi gerçekliği saptırmaları, bazılarının romanı tam anlamıyla bir “tarih kaynağı” gibi görmeleri zaman zaman tartışılan meselelerdir. Bir edebiyat bilimcisi, tarihi romanda tarihin milli ve manevi duygular açısından deforme edilmemesine ve kurgusu ile dilinin güçlü olmasına bakar. Zaten bakılan bu nitelikler, tarihi romanın kalıcılığının olmazsa olmaz şartıdır.

Bugünkü yazımıza konu olan “Gök Orda” romanı Ali Koyuncu’nun kaleminden ve Ötüken Neşriyat’tan 2018’de çıkmıştır. Eserin yazarı emekli bir albaydır. Ali Koyuncu, Türk Silahlı Kuvetleri’nde çeşitli kademelerde görevler almış, özellikle “savaş sanatı” noktasında eserde heyecan uyandıran savaş sahneleri kurgulamıştır.

Gök Orda” romanı, Asya Hun İmparatorluğu’nun Çin ile olan mücadelesinden bir kesit niteliğindedir. Yazar bu romanı kaleme alırken tarihi kaynak olarak Çin Haneden Yıllıkları’ndan (Shih Chi ve Han Shu) yararlanmıştır. Esere isim veren Gök Orda ise Büyük Hun İmparatorluğu’nun gizli casus teşkilatının adıdır. Zaten eser, esas itibarıyla Hem Büyük Hun hem de Çin İmparatorluklarının casusluk teşkilatları arasında geçen mücadele üzerine kuruludur.

Bir romanı oluşturan yapı ve muhteva unsurlarıdır. Bu yazı da “Gök Orda”nın baştan sona bir tahlili niteliğinde değildir. Her kitap analizi içerisinde bir öznellik barındırır. Bir okuyucunun dikkatinden kaçmayacak ve romana güç katan taraflardan biri Türk töresine dair verilen bilgileridir. Töre, bir milletin benimsediği yerleşmiş davranış, yaşama biçimleri, kurallar, gelenek-görenekler, ortaklaşa alışkanlıklar ve tutulan yollar bütünüdür. Bu tanımın ötesinde Türkler için töre, uğruna can verilecek kadar kutsal bir yapıdır. Töre Türk milletinin fıtratıdır. Töresinden vazgeçen veya onu değersiz sayan bir Türk topluluğu mensubiytet bilincini de kaybetmiş demektir. “Türk” sözcüğünün de töresine bağlı millet (törüg/törük) anlamına geldiğini söyleyen kaynaklar mevcuttur. İşte Gök Orda romanının yazarı da Türk töresindeki kutsallığı bu romanına taşımış, tarihten aldığı asil millet olma bulgularını geleceğe taşıma gayesi gütmüştür.

Gök Orda, töreyi Büyük Hun İmparatoru Tanrıkut Kutluğ’un ağzından şu cümlelerle özetler: “Şanyünün, beylerin, tiginlerin, Tarkanların buyrukları bilgece olsun, yarar olsun, iyi olsun! Yararsız buyruk, kişioğlunu töreden soğutur. Töreden uzaklaşan budun il tutamaz. Tutsa da dirlik bulamaz. Budun töreyle yaşar. Töre yok olursa il yok olur, il yok olursa budun köle olur.”(s.19) İmparatorun bu ve benzeri söylemleri esasında Göktürk Abideleri’nden de esinlenildiğini göstermektedir. Nitekim Büyük Hun İmparatorluğu tarihin gizemli sayfalarından biridir. Çin kaynakları dışından detaylı bilgilere ulaşmak mümkün değildir. o yüzden olsa gerek yazar, Göktürk Abideleri’nden bazı cümleleri, eserinde uyarlamıştır. Büyük Hun töresi ile ilgili eserde yer alan güzel örnekler şunlardır:

*”Hunlar, elçiyi öldürmezler, hapsetmezler ve kovmazlardı. Ancak karışıklık çıkaran ve elçilik töresine aykırı davranan ya da küstahlık edenleri alıkoyarlardı.” (s.23).

*”İl işlerini gizli tutmak; Hunun, beylik, tiginlik, şanyülük töresindendi.” (s.32).

*“Bir Hun, yaşamayı ve ölmeyi anasından, savaşmayı babasından öğrenirdi.” (s.55).

*”Hun’u Hun yapan onun kendine has karakteridir. O, bu karakterini nesilden nesile aktarıla aktarılagelen adet ve inançlardan alır. İşte bu âdet ve inançları yaşatanlar, onların anneleri ve büyük anneleridir. Eli silah tutana kadar her Hun, anasının elinde bir hamur gibi yoğrulup o bir türlü yok edilemeyen Hun karakterine bürünür.” (s.55).

* “Etlerin büyük bölümü sadece tuzlanarak kurutulurdu, bir kısmı ise becerikli Hun kadın ve kızları tarafından toplanan kokulu otların kurutulup öğütülmesiyle oluşturulan acı ot ile kurutulurdu.” (s.57).

* “Uğraşta öleni arkada bırakmamak töredendi.” (s. 69).              

* “Töremizde Hunların birbiriyle kavga etmesi yoktur. Tanrı korusun, kızgınlıkla kavgada kılıcını kınından bir dirsek boyu sıyırsan cezası ölümdür, bilmez misin? Töremiz budur.

* “Kutluğ Şanyü, sıradan bir Hun gibi yaşardı. Bu yüzden de herkes tarafından çok sevilirdi. (…) İlin işleriyle meşgul olmadığı zamanlar, koyunlarını atlarını güder, avlanır, erkeklere mahsus işler yapardı.” (s.83).

* “ Atam şanyü uçmağa varmıştır. İçim tiginin (şehzade ağabeyimin) kendini bilemeyecek kadar hasta olduğu haberi gelmiştir. Ancak; burada olanlar ile Hun Budun ve bize baş eğenler bilmelidir ki, töremiz üzere nefes aldığı sürece göğe yükseltilecek şanyü, içim (ağabeyim) Huluku Tigin’dir.” (s.101).

* “Töreye göre kin ve nefret gütmek; Hunlar için kabul edilemez aşağılık ve bayağı kişilere has bir davranış olarak görülür, kin ve nefretle hareket eden kişiye itibar edilmez ve o kişi toplumdan dışlanırdı.” (s. 107).

* “ Hunlarda insan ruhunun Gök Tanrı tarafından verildiği ve ruhun kanla ilişkili olduğu düşünülürdü. Bu nedenle soylu ve onurlu insanlar hakkında verilen idam kararları kan dökerek değil boğularak yerine getirilirdi. Soysuz, bayağı ve onursuz kişiler oklanarak veya başı kesilerek öldürülürdü.” (s. 164).

* “Şanyü kendisine bağlı boylara, kabilelere ve devletlere metbu-tabi ilişkisini hatırlatmak ve perçinlemek üzere birer ok gönderirdi. Bu uygulamaya ‘okumak’, oku götürene ‘okuyucu’ ve gönderilen ok ve onunla birlikte gönderilen diğer eşya ve hediyelere de ‘okuntu’ denirdi.” (s.188).

* “Hunlarda kızlar, hatunlar, erler, bahadırlar bir arada yaşarlar birbirlerine asla kötü gözle bakmazlardı. Hunun töresinde, görgüsünde bir erin bir hatun kişiye bu gözle bakması affedilmez bir suç ve çok aşağılık bir iş olarak görülür, o erin obada, boyda, budunda barınabilmesi söz konusu bile olmazdı.” (s. 231).

* “Hunu Hun yapan, büyük bozkırda yaşamış, düşüncesinde ve yüreğinde hiçbir kötülük olmayan ulu atalarımızın koyduğu güzel töremizdir.” (s.268).

* “Alplık karın deşmekle değil karın doyurmakla, döş delmekle değil yürek yüceliğiyle baş kesmekle değil ağır başlılıkladır. Alp olmak sözle değil, özle, gözle değil tözledir (ruhladır).” (s.291).

* “Hun oğluyuz. Gizli kapaklı, pis işleri sevmeyiz. Düşmanlığımız bile böyledir. İsteriz ki düşmanımız dikilsin karşımıza, gözlerimizin içine baksın, döş döşe gelip vuruşalım. Bizim için birini sırtından vurmak utançtır, alçakça bir iştir.” (s. 323).

Gök Orda romanında Türk töresine dair sadece bir seçki olarak sunabileceğimiz bu alıntılar, kökleri sağlam bir milletin geleceğini kurgularken hatırlaması gerekenleri özetler niteliktedir. Zaten tarihi romanlarda asıl mesele tarih aktarımının ötesinde geleceğe ruh katmaktır. Gök Orda, Hüseyin Nihâl Atsız’ın Göktürk tarihinden esinlenerek yazdığı “Bozkurtlar” romanıyla benzer özellikler göstermektedir.  Kuşku yok ki her iki romanın da ortak değeri “töreye bağlılık”tır. Törenin keskin kuralları, bir milletin kaliteli bir fıtrata sahip olmasını sağlamaktadır.

Gök Orda, kurgusallığının ötesinde bazı eski Türkçe kelimelere yer vermesi ve okuyucuyu heyecanlandıran savaş sahneleriyle de ayrıca değerli bir eserdir. Az bilinen bir tarihin devlet geleneği, sosyokültürel yaşamı, sadakat duygusu, mensubiyet bilinci gibi konular üzerine kurgulanması, okuyucuların milli duygularında hassasiyet oluşturacaktır. Özellikle lise ve üniversite çağındaki gençlerin bu romanı okuyarak günümüze yorumlamaları, arzu edilen bir durumdur. Gök Orda, bir askerin elinden çıkması açısından da ayrıca değerlidir. Ali Koyuncu’nun yeni eserler kaleme alması ümidiyle…

İyi okumalar!

 

 

KAYNAKÇA

Ali Koyuncu, Gök Orda, Ötüken, 2018, İstanbul.

Hülya Argunşah, “Tarihî Romanda Postmodern Arayışlar”, İlmi Araştırmalar, S.14, Güz 2002, s.17-27.

İlhan Tekeli, Tarihyazımı Üzerine Düşünmek, Dost Kitabevi, Ankara, 1998, s.117.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

APOKALİPTİK OKUMALARDA FRANSIZ TEĞMENİN KADINI

APOKALİPTİK OKUMALARDA FRANSIZ TEĞMENİN KADINI

Aydın Akdeniz

 

Lyme Körfezi'ndeki Cobb Rıhtımı’na çevrili teleskop o sıra iskelede gezinen genç bir çifte odaklanır. İkiliyi tepeden tırnağa süzdükten sonra dış görünümlerini bizim için betimlemeye başlar. Ne çeşit kıyafet giydiklerini öğreniriz ilk önce. Sonra giyim zevklerini, Victoria döneminin çizgileriyle uyumlu olup olmadıklarını, genç çiftin sosyal konumlarını, kişilik özelliklerini…

Teleskop bu kez görüş açısını genişletip rıhtımda bulunan bir başka roman karakterine odaklanır. Olay örgüsünün içine doğru ustalıkla çekilmeye başladığımız cümlelerle karşılaşırız burada. Kurgunun ritmi giderek yükselmiştir. Okur artık J. Fowles'in inanılmaz düş gücüyle tanışmaktadır. 

Dürbün yerine burada niçin teleskop kullanıldığı sorusu gelebilir akla. Her ikisi de gözetlemeye yarayan aletlerken farklı amaçlara hizmet ettiğini yazar sanki bilmiyor muydu, biliyordu elbette. Atmosferde yoğunlaşan gaz katmanlarını sırasıyla delip geçecek güçteki bir görüş aracına basit bir gözetleme işi için ihtiyaç duyulmadığını nasıl bilmez. Uzaya açılır gibi yaşanan çağdan tarihçe daha gerilere gidilse durum değişir tabii ki. Zaman kavramının işleyişiyle unutulan ya da insanın kolektif belleğinde bilerek üzeri örtülen ne tür yaşanmışlık varsa belki ancak bu şekilde teleskopla görülerek gün yüzüne çıkarılacaktır. 
Ve Sarah Woodruff gibi kurgu boyunca gizemini koruyan bir ana karakter vardır ortada, sonra sakladığı sırları. Cobb Rıhtımı’nda deniz fenerinin aydınlattığı gecelerde yoluna sükûnetle devam eden gemilerin daha kolay ama risk alıp daha zorlu şartlarda ancak izlenebildiği kayalık bir uç noktada bekleyen bir kadın düşünelim. Çalkalanan denizde azgın sulara rağmen ki zaman zaman rıhtımı baştan sona aşarak geçen dalgalar beyaz köpükler halinde bir adam boyu yükselebilmektedir. Kuzey rüzgârlarına kapılıp niyetini sezmişçesine sahibini denizaşırı güney kıyılarına taşımaya son derece istekli palto, kaşkol, içlik gibi giysiler bulunuyordur üzerinde. O kadın kadar iğreti duran, yine bir o kadar şimdi ait oldukları yerle asla ilişkilenemeyecek renkli, özgün çizgilere sahip giysiler. 
Deniz kıyısındaki o bekleyişin ne şekilde sonuçlanacağını öğrenmek istiyor insan. Atacağı ilk adım hikâyenin gidişatını da belirleyecektir çünkü. Yine hayal kırıklığıyla evin yolunu mu tutacaktır zavallı o küçük adımlar. 

Yoksa bulunduğu limana asla uğramayacağı bilinen ve açık denizlerde kendi rotasında seyir halinde iken hedefine doğru yelken şişirmekten başka amacı bulunmayan bu yük gemilerinden birinin gelip, burada artık nasıl bir mucize gerçekleşecekse, kendisini içeri alıp hayatını karartmakta olan bu şehirden sonsuza dek uzaklaştıracağını mı düşünüyordu kadın, çünkü gemilerden gözünü hiç ayırmadığı konuşuluyordu şehirde. Ya da o sıra soğuk sulara kendisini öylece bırakıvermek mi? Ama bir başka nedeni de olabilir limandaki bekleyişin. 
Akıl sınırlarını zorlamak, mantığa her ne kadar aykırı düşse de bir çıkış yolu belirsin istiyorsunuz kadın için. Fransız Teğmen’in Kadını' nın acıları artık son bulsun diyorsunuz içinizden. Fakat asıl hikâye daha yeni başlıyordur. 

Charles ve nişanlısı Ernestina, Cobb Rıhtımı’nda evlilik planlarını bir kez daha konuşarak gözden geçirdikleri o küçük gezinti sırasında görmüşlerdir Sarah’ı. O'na yardımcı olmak düşüncesiyle ileri atılan Charles ve Sarah için bu karşılaşma tam bir dönüm noktası olacaktır. Ve elbette aristokrat ailenin güzel küçük kızları Ernest’in, onu da unutmamak gerek bu olumsuz etkilenişten. Kadınsı onurunun zedelendiği, halk içinde töhmet altında bırakılmaktan iyice bunaldığı için başta kendisine tutunacak bir dal aradığını düşündüğümüz Sarah'ın gerçek niyetinin bu olmadığı anlaşılıyor ilerleyen bölümlerde. Bir varlık sorunu ile karşı karşıyadır Sarah. Belki varoluşçu gerekçelerle açıklanabilecek bir kavganın istemsizce tam ortasına düşmüştür. Kötü geçen çocukluk dönemi, kilise himayesindeki ilk gençlik yılları onu üzmüştür. Toplumun yozlaşmış değerleriyle yüzleşmekten iyice usanmıştır o sıra. 

Aslında Sarah' ı Charles için harekete geçiren biricik neden tam olarak bu değil sanırım. Yaşadığı çağın ufkunu aşan güçlü sezgilere sahip zira. Ve bu niteliğin pek uzak olmayan bir gelecekte kendisini o düşünü kurduğu iyi yerlerden birine taşıyacağından emin gibidir. Fakat burada asıl soru şu, Charles' i bir araç olarak kullanmış olabilir mi?  Sanmam, çünkü karakterinde öne çıkan özellikler buna izin vermez. O daha çok bir yol arkadaşı arıyordur, eşit şartlarda kavgası birlikte verilecek onurlu bir yaşam için. Ama öte yandan doğru kişinin Charles olduğundan emin değil gibidir. Buna inansa öykünün gidişi belki farklı bir seyir alacaktı. Onu kendi oyununa dâhil etmek istemeyişine bakılırsa istem dışı Charles üzerinde bıraktığı etkiden son derece rahatsızdır. Bunun giderilmesi için her yolu denemektedir. Ve sanırım o yakınlaşmalar tutkularına yenik düşmeye başlayan Charles'i kendi aristokrat ilkeleriyle yüzleştirip bu değerlere bağlı kalmasını sağlamak amacını taşıyordu.
Roman her ne kadar bir dış kurgu üzerinden işletilse de dikkatli okur unutulmamış, satır aralarında kendileri için farklı seyreden çok sayıda alt okumalar bulunmaktadır. O nedenle kitap hakkında ileri sürülen 'deneysel roman türünün en iyi örneklerinden biri ' şeklindeki inanca katılmamak elde değil. Tarihi kişiliklere yapılan göndermelerle sık sık karşılaşıyoruz. Örneğin yardımsever kilise mensubu soylu bir ailenin ki Sarah'ı himayesi altına almıştı, Kraliçe Victoria ve onun dönemini dolaylı şekilde imgeleyen bir roman karakteri olduğu apaçık ortadadır. 

Sonra, Oxford piskopusu Samuel Wilberforce ' nin Thomas Henry Huxley'e yönelttiği ' kendisinin baba yönünden mi, yoksa ana yönünden mi maymun soyundan geldiği ' şeklindeki o meşhur soru ve buna Huxley'in verdiği ' bilimsel gerçekleri baltalamak için diller döken bir adamın soyundan gelmektense, alçakgönüllü ve haddini bilen bir maymunun soyundan gelmeyi tercih ederim ' şeklindeki cevap, Charles ve müstakbel kayınpederi arasındaki diyalogta neredeyse olduğu gibi kullanılıyor. Romandaki bu vurgu intihal için değil, bilinen bir konuya sanki okurun özellikle dikkatini çekmek amacıyla yapılıyor. John Robert Fowles'in Darwin'e kıyasla Huxley'in mücadeleci, aksiyoner yönünü benimsediğini görüyoruz. Ve öğretideki boşluklar üzerinden hareketle varoluşçu çıkışı iyice sahiplendiğini.

Kurgu boyunca kadim arayışlar kurgusal yapıya indirgenerek romana ayrı bir özgünlük kazandırıyor. Belleğimizde oluşan soruların tırmanışına tanıklık ediyoruz. Belki sırf bu yüzden bizi etkiliyor anlatım. Yazı dilini başarılı kılan nitelikse işte tam bu olsa gerek. Puzzle gibi biri diğerini tamamlar görünen parçalar kurgu ilerledikçe, istenen cevapları bulduğumuza inandığımız yerde tekrar anlamını yitiriyor. Yeni soruların başlangıç nedeni haline geliyor. Ama öte yandan sezgilerimiz giriyor devreye ve bu zihinsel devri daimin kaotik bir probleme dönüşmesine izin vermiyor.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

BAŞKALDIRI VE ÇÖMLEKLER: MODERN ZAMANA BOYUN EĞMEYEN YAŞLI ÇÖMLEKÇİNİN ÖYKÜSÜ

BAŞKALDIRI VE ÇÖMLEKLER: MODERN ZAMANA BOYUN EĞMEYEN YAŞLI ÇÖMLEKÇİNİN ÖYKÜSÜ

Uğur Karabürk

 

‘‘Platon’un Mağarası çok yakında açılıyor. Dünyada eşi benzeri olmayan bu olayda şimdiden yerinizi ayırtın.’’

Mağara, José Saramago

 

Cipriano Algor, kızı ve damadıyla beraber yaşayan, altmış yaşını devirmiş bir çömlekçidir. Dışarıdan bakıldığında sessiz, sakin ve kendi halinde bir yaşantısı vardır. Fakat bir gün çömleklerini sattığı ve ‘‘Merkez’’ denilen yer ile ilgili sorunlar yaşar. Çünkü artık kaliteli kilden yapılmış tabak çanağın yerini daha hafif ve maliyeti nispeten daha ucuz plastikler almıştır. Tabii ki bu çömlekçi adına büyük bir yaşam sorunudur.

Portekizli José Saramago Platon’un “mağara” alegorisine göndermeler yaptığı bu eserinde, günümüz dünyasının yükselen trendleri olan tüketimi ve steril yaşam mekanlarını sıcak bir ailenin ayakta kalmaya çalışmasıyla açıkça eleştirir. Mağara eserinde; ‘‘Kent içinde Kent,’’ diye nitelendirdiği ‘‘Merkez’’ devasa reklamların bulunduğu, hapishaneyi andıran kapalı dairelerin olduğu kaotik bir yapının bütünüdür. Cipriano Algor bir yandan geleceğini kara kara düşünürken öte yandan da “Merkez”e karşı kendince bir başkaldırıya geçer. Eğer çömlekler artık satılmıyorsa minik heykelcikler belki onun yerini alır diye elinden geldiğinde roman boyunca çırpınır durur. Zekasıyla bir kitaptan bulduğu altı çeşit heykelciği kendi atölyesinde işlemeye başlar. Heykelcikler; sakallı bir Asurlu, hemşire, Eskimo, Mandarin, soytarı ve bir palyaçodan ibarettir. Hemen hepsi dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanları yansıtır.  Üretken yaşamı sembolize eden yaşlı çömlekçi Cipriano Algor bu başkaldırı da bir köpeğin de desteğini alır. Okuyucular sık sık köpeğin düşüncelerini okuyarak olaylara bağlı kalır ve bu köpek aynı zamanda ölen eşin bir tamamlayıcısı gibidir. Okurken hiç bitmesin diyeceğiniz duygusal baba-kız paragrafları, aile bağlarının nasıl olması gerektiğini de bizlere değişik motiflerle sunar. Yer yer Portekiz’in pek güvenlikli olmayan arka sokaklarındaki hırsızlara göndermeler yapılır. Dil ustalığıyla bilinen Nobel ödüllü yazar, hayvanların artık modern zamanda giderek azaldığını da bizlere hatırlatmaktan geri kalmaz. Böylece buna benzer göndermelerin bulunduğu Mağara eseri çok katmanlı bir yapıdan oluşur.

Bizler modern zamanlarda tıpkı Platon’un mağarasındaki insanlar gibi sadece duvara yansıyan gölgeleri gerçek zannediyor ve gerçekliğin özünden giderek uzaklaşıyoruz. Eseri okurken ‘‘Tüketilen şeyler bir gölgeden ibaret değil de nedir?’’ diye bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Mağara'da bir de insanoğlunun topraktan yaratılışını benzetmeler vardır. Çömlekçi Algor önce hamur gibi yoğurduğu kile şekil verir daha sonra atölyesindeki fırına atarak onu pişirir ve en sonunda detayları vermek için heykelciklerin sağına soluğuna doğru üfler, tıpkı yaratıcının topraktan yarattı insanın göğsüne üflediği gibi…

Basit gibi duran bir durumu sempatik karakterleriyle bezeyerek hayranlık uyandırabilecek felsefi bir alegoriye dönüştüren Saramago’nun Mağara romanını okumadan geçmeyin. 

‘‘Proust’ta olduğu gibi, Saramago’nun cümlelerinden birinin içine çekilmek de bir dolambaçtan biçim alan bir dünyaya çekilmektir.’’ The New York Times

Devamı [...]
Kitaplıktan

ZIT KUTUPLAR ARASINDA BİR DÜŞÜNCE ROMANI

ZIT KUTUPLAR ARASINDA BİR DÜŞÜNCE ROMANI

Zeynep Rana

Yalnızız, hiç şüphe yok ki edebiyat tarihimiz içinde önemli bir yere sahip. Birçok başlık altında ele alabileceğimiz bir romanla karşı karşıyayız. Felsefi, psikolojik, sosyolojik ve tarihî açılardan değerlendirebileceğimiz bu eser, yazarın aydın ve düşünür kimliğini de açık şekilde ortaya koymaktadır.

Bir bütün olarak bakıldığında bu eser “düşünce romanı” sınıfına girmektedir. Romanın temeli düşünce ile bina edilmiştir. Eserdeki şahıslar ise bu düşüncenin taşıyıcıları olarak sahnededir. Hem olay örgüsünde hem de kişiler arası ilişkilere hâkim olan düalizm (ikicilik) düşüncesi romanın tamamında hissedilse de ikinci bölümde yoğunlaşmıştır. Hususen romanın merkezinde yer alan Simeranya ütopyasında kutupluluk ilkesi dâhilinde zıtlıkların ortaya konması bunun açık göstergesidir. Yazar eserde karşıtlık ilkesinden yola çıkar. İnsan hayatındaki temel karşıtlıklara sıkça değinen Peyami Safa, “doğma”, “varlaşma”, “yoklaşma” kutuplarından söz etmektedir. Yazar, Meral karakteri üzerinden mantıktaki zıtlık prensibine yoğun şekilde değinmektedir.

“Bir şey aynı zamanda hem var hem de yok olamaz. Doğru – yanlış, aydınlık – karanlık, haz – keder… Bu zıtlıkların mevcut olmak için birbirine muhtaç oldukları da anlaşılmıştır. Ruhi hayatta, bilhassa düşünce hayatında bu zıtlıkların diyalektik bir hareketle kaynaşarak bir terkibe (senteze) kavuştukları da Eflatun’dan Hegel’e gelen bir tarih içinde gittikçe daha fazla aydınlanmış bir fikirdir.”

Peyami Safa bu zıtlıklardan bahsederken gece ve gündüz gibi birbirini takip etmediklerini, iç içe ve aynı zamanda mevcut olduklarını söyler:

Pasiflik ve aktiflik birer cepheleriyle aynı şeydir.”

Safa, roman boyunca Simeranya’yı dünyanın karmaşık sorunlarına karşı bir tür çözüm mekânı olarak kullanır. Simeranya’da, yaşanan tüm zıtlıkların varlık ve yokluk arasındaki zıtlığa yönelebileceği anlaşılmıştır. Yazar buna “dip zıtlık” der. Malumdur ki zıtlıklar arası sürekli bir çatışma mevcuttur.

“Bu çatışmadan doğan zıtlıkların, sebep olduğu felaket ve kederlerin hepsi “olmak dramı” adını alır.”

İnsanlık tarihinin en kuvvetli hissiyatından biri “varolma” duygusudur. Varolma eğilimi kuvvetli şekilde ebedilik özleyişine sebep olur. Peyami Safa, varoluşun ebediyet ile mümkün olabileceği sonucuna varmıştır. Bireyde yoklaşma hamlesi ise ihtiyarlığa ve ölüme giden bir yoldur. Yazar bunu şu şekilde ifade ediyor:

“Bu, Simeranya’da insana gelen değil insanın ona gittiği bir netice gibi görünür. Yani, yoklaşma pasif değil varlaşma gibi aktiftir.”

Peyami Safa, “İnsan mümkün olmayan şeyi istemek için kendini yormaz ve paralamaz.” der. Varlaşma hamlesi beraberinde bir neşe ve huzur getirir. Ebediyet arzusu, imkân sınırları dışına çıkmayan hayallere sebep olmaktadır. İmkân, mümküne giden yoldur. Haliyle varlaşma hamlesi, kendini ebedilik hayali içinde bulur. Benliğin faniliğini aşağılarda bırakan bir hamledir bu. Birey kendini aşmak için birçok fedakârlıkta bulunur. Yazar, “Her tür aşk ve fedakârlık varlaşma hamlesinin devamıdır.” der.

İnsan, yoklaşma hamlesinden ise her şeyin geçip gideceği, yok olacağı, kaybolacağı duygusuna kapılır. Bu duygu insanı büyük sıkıntı ve buhranlara sürükler. Zira yoklaşma hamlesinin sebep olduğu sıkıntıya, yeryüzündeki en büyük felaketleri tercih edecektir. Yokluk hissi insanın en büyük ıstırabıdır. Yoklaşma hamlesi, varlaşma hamlesiyle sürekli çatışma halindedir. Yazar, “Bu iki zıt hamle insanda iki benlik meydana getirmiştir.” der:

  • Birinci benlikte aşk ve fedakârlık hamlelerine değinir. Çünkü kâinat muhabbet üzere ayaktadır ve devam eder. Aşk ve fedakârlık eylemleri, bireyin kendini aşmasına ve ebedi değerlere sarılmasına sebep olur. Bahçesini bağını sever. Vatan millet aşkından, aile muhabbetinden, dünya ve toplumla alakasından, sevgiliye olan aşkından Allah aşkına varır. Faniliğin, yokluk hissinin ıstırabından bu şekilde kurtulur. Her inanın bunu az veya çok “şuurla” yaşadığını söyler yazar. Ayrıca bütün sosyal ve kutsal değerlerin orada olduğunu ifade eder.
  • İkinci benlik ise tamamıyla fani değerlere sarılır. Teselliyi biyolojik hayatta, maddeci bir zihniyette arar. Bu benlik, kendini tabiata ve dünyaya bağlar. Dünyevi değerlerin tümünü ikinci benlikte görürüz. Mal mülk hırsı, makam sevgisi, geçici eğlence ve keyifler ikinci benliği sarhoş edip birinci benliği baskı altına alır.

Peyami Safa, “Zamanımızda bu ikincinin birinciye baskın çıkışı tesadüf değildir. Uzun bir tarih gelişinin neticesidir.” der.  Romanın ana çizgisini oluşturan düşüncelerden biri, kutupluluk ilkesinde biri olmadan öteki olmaz ilkesidir. “Her şey zıddıyla kaimdir.”

Batı ve Doğu Arasında “Yalnızız”

Peyami Safa, felsefi fikir ve görüşleri Batı ve Doğu dünyasını ele alarak karşılaştırmalarda bulunuyor. Bulunduğumuz yüzyılın yaşadığı başarısız deneyimler ve dünya savaşları insan düşüncesinde farklı eğilimler meydana getirmiştir:

“Yirminci asrın yalnız spritüalist (tinselci) filozoflarında değil tabiat âlemlerinde de tabiatı aşan metafizik prensiplere ve Allah’a doğru bir yöneliş görüyoruz. En büyük zekâlarda artık iki ayağını da yere basan yeni bir dünya hareketi olduğu seziliyor.”

Düalizmin eserdeki karakterler üzerinden nasıl ifade edildiğine bakalım: Samim ve Besim davranış ve mizaçta hem de dünya görüşünde iki zıt karakter olarak karşımıza çıkıyor. Besim’i maddi zevkler, yemek içmekten başka gayesi olmayan maddeci düşüncenin temsilcisi olarak görüyoruz. Besim, manevi değer ve olgulardan çok uzak, hayvanca bir insan telakkisindedir. Midenin emrinde maddeci bir zihniyete sahiptir. Açık sözlü ve güler yüzlüdür. 

Samim, Besim’in karşı kutbudur. Maneviyatçı fikriyata hâkimdir. Felsefi bakış açısına sahip, kendine özgü dünya görüşü olan aydın bir şahsiyettir. Kuvvetli bir zekâsı vardır. Entelektüel kişiliği öne çıkar. Hayata dair bakış açısı ve geniş ufku romanın şekillenmesinde oldukça etkin rol oynamaktadır. Olayları yorumlama ve çözüm sunma konusunda özel kabiliyeti vardır.

Peyami Safa’nın ikicilik üzerine oluşturduğu eserde Besim’in düşüncelerini zaman zaman öne çıkarıyor olması, Samim’in düşüncelerine mukayese aracı olarak kullanmak istemesindendir.

Meral ise, benliğinde yaşadığı zıtlığın, kutupluluğun bunalımındadır. Sürekli gelgitler yaşar. Zihninde oluşturduğu özgür bir hayat hayali ve var olan manevi değerler arasında sallanıp durur. Romanın “tereddüt” karakteridir.

Eserde Samim’in Simeranya adında bir kitap yazacağından söz edilir. Simeranya bir ütopyadır. Yazar, Samim karakteri üzerinden içinde bulunduğu sosyal hayatın olumsuzlukları ve birçok sıkıntıyı tespit edip okurla paylaşmıştır. Bu olumsuzluklar için geliştirdiği çözümleri ise bir ütopya olan Simeranya’da sunacaktır.

Yeri gelmişken eserde zaman kavramına değinelim. İkinci Dünya Savaşı sonrasına denk gelen bu romanın 1950’lerde geçtiği söylenebilir. Fakat eseri sosyolojik açıdan ele aldığımızda yakın zamanda yaşanmış evrensel bir vaka izlenimi vermektedir. Sadece ülkemizle sınırlı kalmayan, dünya toplumunu tesir altına alan sosyal ve düşünsel bir kriz yaşandığı ve bu krizin fikrî anlamda çözüme kavuştuğu bir hayalî ülkenin meydana getirildiğini düşünürsek esere daha geniş perspektiften bakmak gerekecektir. Bu durumda eser evrensel değer kazanır.

Simeranya’ya psikolojik açıdan bakarsak bireylerin ruh tedavi merkezi olduğunu göreceğiz. Hâsılı birçok alanda göze çarpan aksaklıklara çözüm ümidi olan Simeranya bir hayal ülkesidir. Peyami Safa, Samim’in Simeranya’yı bir kitap olarak sunacağını söylemiştir. Fakat Simeranya kitap olmamıştır.

 “Fakat Simeranya bir roman olmayacaktır. Sadece bugünkü insanın kendi kendisi hakkındaki telakkisinden bilginin temellerine, metotlarına ve bütün sosyal müesseseleriyle değer sistemine kadar baştanbaşa inkılaba muhtaç bir dünyanın huzursuzluğunu duyan bir adamın yüz elli yıl sonraki tekâmül imkânlarını düşünerek tasarladığı muhayyel bir ülkedeki hayat, bir seyahatname şeklinde yazılacaktır.”

Eserde mekân kavramını da psikolojik boyutuyla ele alalım. İstanbul, insanların karamsarlık içinde oldukları bir yer olarak karşımıza çıkar. Çok hızlı değişen insan ilişkileri, teknolojinin etkileri, ahlaki değerlerdeki dejenerasyon toplum yapısı üzerinde birtakım bozulmalara yol açmıştır. Birey hızla değişen bu düzene yabancılaşır. Yalnız hissetmeye başlar. Böyle bir karmaşa içine düşen kişi kendine çıkış yolu aramaya başlayacaktır. Samim’in Simeranya’ya, Meral’in Paris’e kaçışı gibi.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

DÖNÜŞÜM ÜZERİNE OLMAK YA DA OLAMAMAK

DÖNÜŞÜM ÜZERİNE: OLMAK YA DA OLAMAMAK

Derya Gündoğdu

Ahmet Cemal, Franz Kafka'nın 1915 yılında yayımlanan Die Verwandlung başlıklı uzun öyküsünün, daha önce hep Değişim adıyla çevrildiğini, öyle de tanındığını söyler ve ekler:

"Almancada "die Verwaundlug" , bir değişimden, değişiklikten çok daha köktenci bir olguyu, bütünü ile değişip başkalaşmayı, bir metamorfoz durumunu dile getiren bir sözcüktür; öyküde Gregor Samsa'nın bir sabah kendini yatağında bir böcek olarak bulması, salt bir değişim değil fakat başkalaşım'dır; o, insanlığını koruyarak bazı değişiklikler geçirmemiştir; artık farklı bir canlı türü olmuştur. Ben de bu nedenle çevirime "Değişim" yerine "Dönüşüm" başlığını seçtim.

 20. yüzyıl başlarında kaleme alınmış olan öykünün, ülkemizde bugüne kadar 59. basımına ulaşmış olması şüphesiz okurun, öykünün temasına yani dönüşüm ya da başkalaşım olgusuna yoğun ilgiyi açıkça ortaya koyuyor. Çevirmen Ahmet Cemal bu ilginin özellikle gençlik kesiminden gelişini dikkat çekici bulmuştur.

Kafka, Gustav Janouch'la konuşmalarının bir bölümünde bunun sebebini açıklamıştır aslında.

"Hayvan bize insandan daha yakın. Parmaklık burada. Hayvanla yakınlık kurmak, insanlarla kurmaktan daha kolay."

"Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şeyin yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var...

 Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay. Herkes sürüye katıldığından ötürü güven içerisinde, kentlerin yollarından geçip işe, yemliklerin başına ve eğlenceye gidiyor. Tıpkı büroda olduğu gibi, sınırları iyice çizilmiş bir yaşam. Böylesi bir yaşamda mucizeler değil, yalnızca kullanma talimatları, doldurulacak başvuru formları ve kurallar  var. Özgürlükten ve sorumluluktan korkuluyor. O nedenle insanlar, kendi yaptıkları parmaklıkların ardında boğulmayı yeğliyorlar."

"Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu."...

 Hikaye burada başlar. Bunaltıcı düşler, uyanış ve dönüşüm. İlk bakışta yazarın dönüşüme konu olan  varlığı bir böcek olarak seçmesi dikkatleri çekiyor elbette.

Ahmet Cemal Bey bu tercihle alakalı olarak "...böceğin iğrençliği, çizgisi sürüyle uyuşmayan bağımsız bireyin iticiliği ile özdeştir." demiştir.

Üç ana bölümden oluşan öykünün ilk bölümünde Samsa'nın bu yeni(!) hâline uyum sağlamaya çalıştığını müşahede ediyoruz. Yazar bu başkalaşımı okuyucuya; yaratmada muktedir olduğu ruhsal, fiziksel ve mekânsal betimlemelerle adeta bir sinema perdesinden yansıtır gibidir.

"Zırh gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş, kahverengi, sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle parsellere ayrılmış karnını görüyordu;.... Gövdesinin çapıyla karşılaştırıldığında acınası incelikteki çok sayıda bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içerisinde, parıltılar saçarak sallanıp durmaktaydı."…

 Fiziksel dönüşümü betimledikten sonra mekana ve adeta Samsa’nın ruh halini yansıtan kasvetli havaya çevriliyor gözler. Yeni haline uyum sağlamaya çalışmaktan bîtâb düşen Samsa çabalamayı bırakır ve düşünmeye başlar:

“Aman Tanrım, ne kadar da yorucu bir uğraş seçmişim meğer! Günlerim hep yolculuk etmekle geçiyor. İşin bu yanı, mağazadaki asıl masa başı işine oranla daha çok yıpratıcı, üstelik yolculuğun benim için bir de aktarma trenlerin peşinden koşmak, düzensiz ve kötü yemeklere yargılı olmak, insanlarla sürekli değişen, asla süreklilik kazanamayan, hep içtenlikten uzak ilişkiler kurmak zorunluluğu gibi sıkıntıları da var. Şeytan alsın bütün bunları!”

“Bu erken kalkma yok mu insanı aptala çeviriyor. İnsanın uykusunu alması gerekir.”

“Annem ve babam yüzünden kendimi tutuyor olmasaydım eğer, işimden çoktan ayrılırdım, patrona çıkar ve ne düşündüğümü olduğu gibi söylerdim.”

Bu düşünceler, Samsa’nın dönüşümünden önce de belki farkında olduğu ama koşuşturmaktan üzerine düşünmeye zaman bulamadığı rahatsızlıklardı. Bunaltıcı düşlerden uyanıp da kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulmasaydı aktarma trenlerin peşinden koşuyor olacaktı zîrâ.

Samsa tam da bunları düşünürken masanın üstünde işlemekte olan çalar saati görür ve dönüşümüyle birlikte içinden geçirdiği düşünceleri de unutur. Saat altı buçuktur. Samsa dörde kurulu olan saati duymayıp uyumayı sürdürmüş olmasının düşünülebilir olup olmadığını sorgularken insanın çevresindeki nesnelerle birlikte nasıl da makinalaşmış olduğunu gözler önüne serer burada.

“Peki şimdi ne yapacaktı?”

….

Belki de hikaye kahramanın bir böceğe dönüşümüyle değil bu soruyla başlıyordur aslında…      Samsa’nın hesap vereceği pek çok insan vardı şimdi sırada. Başı; patronunun, akılsız ve kişiliksiz olduğunu düşündüğü uşağı çekiyordu. Şüphesiz geç kaldığını patrona hemen haber verecekti. İşine son verilmesi, bunca kendi olamayışlığına ve nice yorucu koşuşturmaya ailesi için katlandığı Samsa’nın sonu olabilirdi. Samsa durumu nasıl kurtaracağını tasarlarken nihayet yeni(!) Samsa ile karşılaşılır ve işler hiç de Samsa’nın tasarladığı gibi gelişmez…

İkinci bölümde Gregor Samsa’yı varlığının yeni hâline alışmış, şartlara uyum sağlayabilen bir canlı olarak karşılıyoruz. Öyle ki artık bir insan olarak varlığını sürdüremeyen ve iletişim kurmaktan yoksun kalan yeni  Samsa, kız kardeşini davranışlarıyla yönlendirerek ailesinin de bu duruma uyum sağlamasına yardımcı oluyordu. Kızkardeşi, koşulları Samsa’nın yeni haline uygun olacak şekilde düzenlemeye çalışsa da aile Gregor’ un yeniden aralarına döneceği ümidini taşıyordu tüm bu yardımlar da ancak bu ümitle birlikte vardı. Yeni Gregor’ a hareket alanı sağlayabilmek için odasının boşaltılmasın karşı çıkan annesinin sözleri bu ümidi açıkça ortaya koyar:

“Bence en iyisi, odayı eskiden nasıl idiyse aynen öyle korumaya çalışmamızdır; böylece Gregor yine aramıza döndüğünde her şeyi eskisi gibi bulur, arada olup bitenleri unutması da o ölçüde kolaylaşır.”…

Aile bireyleri geçimlerini Gregor’suz sağlamak zorundadır. Baba, anne ve kız kardeş çalışmaya başlarlar. Bazen anne ve kız kardeşin daha önce özel zamanlarda mutlulukla taktığı aile yadigârı takılar satılırdı. Evdeki yardımcı gönderilmiş, ve odalardan biri üç yabancı adama kiralanmıştı.

Kitabın son bölümüne geldiğimizde ise ailenin Gregor olmadan geçimlerini sağlamaya çalışırken bu koşuşturmaya ayak uydurmuş olduğunu hatta Gregor’ un yeniden aralarına döneceği umutlarını da gittikçe yitirerek onunla ilgilenmemeye başladıklarını anlıyoruz. Ancak Gregor’un üzücü ve iğrenç manzarasına karşın ona “bir düşmanmış gibi davranılamazdı. Duyulan tiksintiyi bastırıp sabretmek, yalnızca sabretmek aile yükümlüğünün bir gereğiydi.”

Gregor’un artık yeniden “insan” olup aralarına katılarak onların ve toplumun beklentilerine hizmet edemeyeceği anlaşılınca yani eski Gregor olacağına dair ümit kesilince o zamana değin onunla bilir kişi gibi ilgilenip uyumu herkes için kolay hâle getirmeye çalışan kız kardeşi bile davranışlarını değiştirir.

“Buradan gitmeli… tek çare bu,baba. Ama onun Gregor olduğu düşüncesini kafandan atman gerek. Bizim asıl felaketimiz, bunca zaman bu düşünceye inanmış olmamız. Fakat o nasıl Gregor olabilir ki? Gregor olsaydı eğer, insanların böyle bir hayvanla yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendiliğinden çıkıp giderdi…”

“Gregor kendi kendine: ‘Peki şimdi ne olacak ?’ diye söylenerek karanlıkta çevresine bakındı. Kısa zamanda, artık hiç kımıldayamadığını anladı. Buna şaşırmadı, aslında o zamana değin bu incecik bacakçıklarla gerçekten hareket edebilmiş olmasını tuhaf buldu. Bunun dışında, kendini bir ölçüde rahat hissediyordu. Gerçi tüm gövdesi ağrılar içindeydi ama Gregor’a bu ağrılar gittikçe hafifliyormuş ve sonunda tamamen geçecekmiş gibi geliyordu. Sırtındaki çürümüş elmayla, çevresindeki üstü tümüyle yumuşak toz kaplı, iltihaplanmış bölgeyi artık neredeyse hiç hissetmiyordu. Düşünceleri yenidenaiesine yöneldiğinde duygulanıyor, içinde sevgi duyuyordu. Ortadan kaybolması gerektiğini belki kız kardeşinden bile daha ciddi düşünmekteydi. Saat kulesinde sabahın üçü vurulana değin bu bomboş ve huzur verici düşünceler içerisinde kaldı. Pencerenin dışındaki dünyanın aydınlanmaya başladığını da görebildi. Sonra başı, elinde olmaksızın önüne düştü ve zayıf soluğu,burun deliklerinden son kez çıktı.

 

DÖNÜŞÜM ÜZERİNE

 Çevirmen Ahmet Cemal Bey, Dönüşüm’ e bıraktığı son sözde “Birey olmasını başaranlara düşman kesilen son toplumlar ve bu toplumların en güçlü temeli olan, çocuklarının hep iyiliğini, gerçekte ise sürekli köleliğini isteyen son aile yapıları yeryüzünden silinene değin, Kafka’nın Dönüşüm’ ü geçerliliğini ve güncelliğini koruyacaktır.” İfadelerine yer vermiştir.

Şüphesiz insanın kendisi dışında esir olduğu maddi ve manevi tüm sebepler, bir birey olarak insana kendi özüyle uyumlu olarak var olmasına engel olmakta, bu arzusuna da set çekmektedir. Bireyin toplum içindeki yeri, bunalımları, sıkışmışlığı, çaresizliği Gregor Samsa ile hayat bulmuştur. Bir sabah bunaltıcı düşlerden “uyanan” Samsa’nın kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulması insanın bağlı olduğu maddi ve manevi tüm prangalardan azâd olma arzusunun bir tezâhürüdür. Yalnız birey bunu tüm varlığıyla istese de içinde bulunduğu toplum buna hazır değildir ve olmayacaktır. Kabullenmeyecektir, kendisi olmak isteyen bireye müthiş bir tiksinti ile yaklaşacak, ona engel olmaya çalışacak belki de yok edecektir…

İşte Kafka’nın Dönüşüm’ ü modern toplumlardaki insanın, “Ol”(a)mayışlığına ve bunun verdiği kapana kısılmışlık hissine, bir sabah böceğe dönüşen Gregor Samsa ile vücut giydirerek;  ol’ mak / Ol’(a)mak meselesini temsil ile anlatmaya çalışmış ve güncelliğini muhafaza edecek türden bir hikâye olarak dünya edebiyatındaki kült eserler arasındaki yerini almıştır.

Devamı [...]
Kitaplıktan

“HEBA” VE GÖLGEDEKİ HAYATLAR

“HEBA” VE GÖLGEDEKİ HAYATLAR

Birgül Temur

 

“Ben hayatın uzak ve yorucu bir köşesine hızla gidip gelmiş oldum bir bakıma. Ardından tuttum, zaman denen büyük silginin himmetine sığındım. Acımı içime gömmekten ve olup bitenleri kabullenmekten başka çıkar yol bulamadım” (Hasan Ali Toptaş, Heba, 2013, s: 142)

 

Hasan Ali Toptaş 2013 yılında Everest Yayınlarından çıkan kitabı Heba için “Kelimelerin çağrısına uydum ve seslerini dinledim.” diyordu bir röportajında. Bir yazar için dil işçiliğinin önemi malum. Belki de bundandır ki Heba çok katmanlı ve her yönüyle insana dair bir roman olmayı başarıyor. Hayatları heba olan insanların yaşamlarına ustalıkla dokunan yazar, önceki romanlarından okurunun aşina olduğu dil ve kurgudaki başarısını bu kitabında da sürdürmekte.  Bu romanda; şehirden ve yaşadıklarından bunalan, kent ile köy yaşamı arasında meşum bir çıkmaza düşen Ziya’nın, askerlik arkadaşı Kenan’ın memleketine, Yazıköy’e yerleşmesi ve sonrasında gelişen olaylar anlatılmaktadır.  Roman, “Anahtar, Rüya, Huzur, Yazıköy, Sınır, Minnet, Fena” ismiyle toplam yedi bölümden oluşuyor.

Romanın en uzun bölümü 1970’lerde Ziya’nın Suriye sınırında geçen askerlik anılarının anlatıldığı “Sınır” bölümü. Suç, cinayet, üstünlük savaşı, acımasızlık, adaletsizlik, askerlikte çekilen sefalet, sınırdaki kaçakçılık gibi konuların insanı sarsan bir şekilde anlatıldığını görüyoruz bu bölümde. Toplumsal eşitsizlikler, vatani hizmet esnasında bile hissedilen yoksulluk bir sistem eleştirisi halinde dile getirilir:

Banyosu ve tuvaleti olamayan bu uyduruk binaları buraya diken ve bizi badem ağacına astığımız aynada tıraş olmaya mahkûm eden yarım akıllı heriflere de ben ne diyeyim bilmem ki? Müstahak mıyız bu sefaleti yaşamaya ha? Ayrıca, on üç aydır buradayım, bölükteki bütün karakollarda görev yaptım ve herkesle tanıştım ama bir tek zengin çocuğu görmedim ben, kitap çarpsın görmedim; gören bir Allah’ın kulu varsa, çıksın söylesin.” (s.247)

Anılar biçiminde dile getirilen bazı anlatımlar insani ilişkilerdeki şiddeti anlamlandırma süreci hakkında da çok şey söyler:

Gördüğü hatalar yüzünden değil de, bu teğmen insanlara, insanlara neden dayak attığını anlamak için dayak atıyordu sanki.” (s.211)

Heba’da sınır karakolunda yapılan askerliğin ne kadar zor olduğunun anlatıldığı bölümler peş peşe ilerlerken insanın üstün değil aslında aciz bir canlı olduğuna dikkat çekilir:

Bu arada dikkat ettin mi bilmiyorum, teğmen öküz, bugün dayak atan komutan da hayvan diye bağırdı bana. Karargâhtaki subay da it dedi. Bu fukaralar insanı yüce, hayvanı da aşağılık bir şey sanıyorlar.” (s.223)

Heba’da; rüya, gerçeklik, belirsizlik, gelecek, bilinçaltının insana oynadığı oyunlar gibi iç içe geçmiş olgular okuru düşünmeye ve kuvvetli bir merak duygusuna sürüklüyor. Yazar kullandığı ayrıntılı tasvirlerle okurun hayal dünyasına canlı bir şekilde dokunarak kahramanlar ve olaylara bir yaka çiçeği gibi yakın olduğumuz hissini yaşatıyor.

Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarına genel olarak baktığımızda onun iyi bir bilinçaltı anlatıcısı olduğunu görürüz. Bilinçaltının insana oynadığı oyunlar ve günlük yaşamın içindeki etkisine aynı şekilde Gölgesizler romanında da rastlıyoruz. Çocukluğunda hiçbir neden yokken öldürdüğü kuşun vicdan azabını ömrü boyunca bilinçaltında taşıyan Ziya, onun varlığını gözünü her açıp kapattığında yatağının altında, battaniyesinin üzerinde, pencerenin kenarında uyku ile uyanıklık arasında mütemadiyen hisseder:

Ziya sesini çıkarmadı, doğrulup üstündeki battaniyeyi yavaşça kenara itti ve iter itmez de yorganın sarı çiçekleri arasında tam da kuşa benzeyen o lekenin çırpındığı noktada küçük bir tüy gördü. Ne yapacağını bilemeden öylece bakakaldı ilkin

Rüyalar her insanın yaşamında önemli bir yere sahiptir. Yazının başında da Heba’nın bütünüyle insana dair bir roman olduğunu söylemiştik. Toptaş bu anlamda rüyaların yaşam içinde insan üzerinde bıraktığı mistik tesiri irdelemiş. Düş ve gerçeklikle yaşam boyu iç içe olduğumuz vurgusunu Ziya’nın gördüğü rüyalarla pekiştirmiş:

“…biliyorsunuz, uyku yekpare bir şey değildir. Karmaşık safhaları, inişleri çıkışları, iç içe geçmiş dönemeçleri, dehlizleri, kuyuları ve çeşitli basamakları vardır onun.”  (s.110)

İlk bölümle birlikte başlayan kurgu içinde kurgu, rüya içinde rüya anlatımı Ziya’nın köye yerleşmesiyle bir taşra hikâyesinin içine çekmektedir okuru. Yazarın sıkça yararlandığı, yazılı dilde pek duyulmamış veya unutulmaya yüz tutmuş sözcük ve ifadeler dikkat çekici. Bunlarla birlikte geleneğe ait birtakım ilgi çekici anekdotlar, yazarın kitabı yazmaya başlamadan önce hikâyesi için ciddi bir araştırma ve gözlem yaptığını ortaya koyar. “Senit, erkeç, hamaz, hasıl, omça, kesek, çeven, üvendi…” gibi kelimeler metindeki taşra vurgusunu güçlendirmektedir:

 “Sonra rehavete kapılmış gibi hissetti kendini, toparlanıp avlunun köşesine kurulan yemek kazanlarına doğru yürüdü telaşla, senitlerin üstünde harıl harıl et doğrayan kadınların yanında durdu ve onlara, etiniz yetecek mi, bir erkeç daha kestireyim mi, diye sordu” (s: 104)

Yine romanda Anadolu’ya özgü gelenek ve göreneklerin de incelikle anlatıldığı insanın içini ısıtan detaylarla karşılaşıyoruz. Yazar köydeki bir düğünü anlatırken de şu satırlara yer verir:

 “Üçüncü gün kuşluk vakti, birkaç oyun havası çaldıktan sonra peşlerine takılan kalabalıkla birlikte Hacı Veli’nin hısımlarından birinin evine, ta kasabanın öteki ucuna sağdıç almaya gitti çalgıcılar; giyinip süslenen ve omuzlarına çengelli iğnelerle rengarenk birer poşu tutturulan damatla sağdıcı alıp sokaklarda gezdire gezdire yavaş adımlarla yeniden avluya döndüler. Ardından da çalgılar ansızın sustu ve ortalığı kaplayan derin bir sessizliğin içinde baş derme törenine geçildi. Orta yaşlı iki erkeğin beraberce getirip yere serdiği, Çataloba nakışlarıyla süslü, naftalin kokan kullanılmamış bir kilimin üstüne damatla sağdıç geçti önce; gözlerini ayaklarının ucuna dikerek mahcup bir ifadeyle yan yana durdular.” (s: 114)

Kitabın her bölümünde Ziya karakterinin ekseninde birbirine bağlı bir o kadar da ayrı konulara değinilmiş. Her bölüm aynı zamanda ayrı birer hikâye tadında kurulmuş. Bu alt bölümler toplumsal olaylarla iç içe bir şekilde; iyilik, kötülük, vicdan, acımasızlık, taşrada insanların yakasını bir türlü bırakmayan cehalet ve daha birçok sorunu okurun önüne koyuyor.   Zengin dili, betimlemeleri, metaforları ve masalsı anlatımıyla zaman zaman insan bir büyünün içinde yol alıyormuş gibi hisseder:

 “Derken dağlar sise gömüldü yavaş yavaş, köpüksü bir beyazlık kayalıkları ve çamlarla kaplı tepeleri yuta yuta aşağıdaki meşeliğe kadar indi, inerken bazı bölgelerde tüle dönüşüp yırtıldı ve işte o vakit tepelerin uçlarıyla ağaçlardan bazıları sanki yerlerinden kopmuş da gökyüzünde uçuyormuş gibi oldu.” (s:344)

Heba; baştan sona heba olan hayatları, onların içsel karmaşasını, çıkmazlarını kendimizden bir parça da bularak şeffaf bir şekilde göz önüne getiriyor. Yazıyı kitaptan altını çizdiğim satırlarla bitirelim:

Elindeki kuşun sıcaklığı gövdesinin sıcaklığına karıştı ve bir yol bulup kalbine kadar gitti de, orada uyuyan hassas bir noktaya dokundu sanki. Ya da kuş dokunuşuna dönüşen bir sesle o kalbin içinde son kez öttü de, bu ötüş gelip aniden çocuğun betinde benzinde yankılandı.”

 

___

 

EDEBİYATDAİMA'NIN SOSYAL MEDYA HESAPLARINI TAKİP EDİYOR MUSUNUZ?

https://twitter.com/daimaedebiyat

https://www.facebook.com/daimaedebiyat/

https://www.instagram.com/daimaedebiyat/

https://www.youtube.com/channel/UCik7vL5LAdcYh1bRZ0hx9jQ?

Devamı [...]
Kitaplıktan

KİTAPLARLA SÖYLEŞEN YAZAR

KİTAPLARLA SÖYLEŞEN YAZAR: OĞUZHAN SAYGILI

Muhammed Şener

“Okunacak ne çok kitap, alınacak ne çok yol var” der bir dostum. Bu söyleme hak vermemek elde değil. Ömür yetiremez insanoğlu ama ömrünü kitaplarla haşır neşir geçiren biri için hayata paha biçilemez elbette. Kendisiyle tanışmaktan gurur duyduğum yazarlardan biri olan Oğuzhan Saygılı, ilkini 2017 yılında yayımladığı “Kitaplarla Söyleşi”nin ikinci kitabını bu yılın başında biz okurlarla buluşturdu.

Oğuzhan Saygışı’nın yeni kitabı Post Yayınevi tarafından araştırma-inceleme kategorisi altında okuyucularla buluştu. Toplamda otuz iç farklı kitabın değerlendirmesinin yapıldığı kitap 220 sayfadan ve dört ana bölümden oluşmaktadır. Sonunda Oğuzhan Saygılı’yla yapılan bir söyleşinin de bulunduğu bu çalışmada genellikle anı, biyografi, günlük türünde yazılan eserlere yer verilmektedir. Özellikle bu kitap, okumak istediği kitap hakkında bilgi sahibi olmak isteyen okuyucular için başucu niteliğinde bir kitaptır denebilir.

Saygılı, kitabın ilk bölümünde (On Yıllık Savaş Devri 1912-1922) on farklı eserin değerlendirmesini yapmaktadır. Bu bölümde Yusuf Akçura’nın “Suriye ve Filistin Mektupları” isimli kitabın tanıtımı oldukça dikkat çekicidir. Ayrıca Saygılı, bu kitap hakkında değerlendirmesinin sonunda “Biz her kitaba kefil olmayız. Bu kitaba kefiliz.” diyerek kitabın ne kadar da okunmaya ve değerlendirmeye layık olduğunu da gözler önüne sermektedir. Oğuzhan Saygılı, Akçura’nın eserinin incelemesinde “1913 yılı itibariyle Osmanlı Devleti’nin bölgede nüfuzu bitmiştir. Pamuk ipliğiyle bağlı olduğu coğrafyaya artık hükmetmesinin imkânı yoktur. Bu toprakların Osmanlı’nın elinden çıkması birkaç yıl sürer sürmez” alıntısına yer vererek en can alıcı noktaları vurgulamıştır.

Kitabın ikinci bölümünde (İmparatorluktan Cumhuriyete) ise sekiz farklı eserin değerlendirmesi yapılmıştır. Bu bölümde daha çok hatıralara yer verilmiştir. Özellikle “Osmanlı Hanedanının Sürgün Öyküsü: Son Osmanlılar” kitabının içeriği ve yazarın değerlendirmesi sonucunda yakın tarihe ilgisi olan okurları kitapa cezbetmektedir. Özellikle Abdülhamid’in dördüncü Kadın Efendisi olan anneannesi Müşfika Kadın Efendi’nin, hanedanın Türkiye’den çıkarılmadan birkaç gün önce Ankara’ya giderek Mustafa Kemal ile görüşmesi ve yine kadın efendinin aktardığına göre Abdülhamid’in tahttan indirilip Selanik’e gönderildiğinde, Alâeddin Köşkü’nde Mustafa Kemal’i kabul etmiş olması gibi önemli ve bir o kadar da ilgi çekici bilgiler yazarımızın değerlendirme süzgecinden geçmiştir.

Üçüncü bölümde (Söz Sanatçıların)  toplamda on beş kitabın tahlili ve tanıtımı yapılmıştır. Arif Nihat Asya, Yahya Kemal, Cengiz Aytmatov, Kemalettin Tuğcu, Neşet Ertaş ve Ara Güler gibi birbirinden değerli sanatçıların gerek hayatlarını konu alan biyografi kitaplarını gerekse kendilerinin kaleme aldığı hatıra türü yazıları değerlendirerek okurların bu şahsiyetler hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamaktadır.

Son bölümde yazarla Elif Yavaş’ın gerçekleştirdiği bir söyleşi yer almaktadır. Özellikle Oğuzhan Saygılı’yı ve projelerini yakından tanımak ve bilgi sahibi olmak adına bu tarz bir söyleşiye kitapta yer verilmesi çok isabetli bir karar olmuştur. Söyleşide Oğuzhan Saygılı özgeçmişinden, yürütmekte olduğu projede kendini nasıl hissettiğinden, projenin bir başka ayağı olana “Okuduklarımızı Anlatıyoruz” etkinliğinin atmosferinden, genç kuşaklara takip etmekte ve katılım sağlamakta fayda gördüğü kurumların tavsiyelerden, eşinin projeye bakış açısından, ilk defa ne zaman kitaplarla tanıştığından, toplamda ne kadar kitaba ve okuyucuya ulaştığından bahsedilmektedir. Bu söyleşi Oğuzhan Saygılı’nın nasıl bir kitap aşığı olduğunu, projelerinin nasıl ülke çapında yayıldığını çok net bir şekilde bizlerin gözü önüne seriyor.

Oğuzhan Saygılı’nın kitaplar hakkında değerlendirmeleri, okuyucu sıkmadan ve yersiz ayrıntılara girmekten kaçınarak okurlara fikir vermeyi amaçlıyor. Belki de bundandır ki eserin ilk baskısı kısa sürede tükendi ve yayınevi ikinci baskıyı piyasaya sürdü. Okunacak kitaplar listesine mutlaka eklenmesi gereken bu kitap, daha çok insana ulaşırsa muhtemeldir ki okuma seferberliği yeni bir boyut kazanacaktır.

 

Oğuzhan Saygılı, Kitaplarla Söyleşi, Post Yayın, 2018.

Kitabı temin etmek için:

https://www.dr.com.tr/Kitap/Kitaplarla-Soylesi-2/Edebiyat/Deneme-Yazin/urunno=0001790607001

Devamı [...]