Kitaplıktan

“MASAL - İKİ DÜNYA ARASINDAKİ AŞK” KİTABINA DAİR

“MASAL - İKİ DÜNYA ARASINDAKİ AŞKKİTABINA DAİR

Birgül Aslanoğlu

 

Nazlı Çevik Azazi,“Dilerim bu kitap, içindeki çocuğun neşesini arttırır ve onun kanatlarına her daim rüzgârlar üfler.” notuyla imzalamıştı, Masal-İki Dünya Arasındaki Aşk’ı. Bu kitabı okuyana dek masalların çocuklar için yazılmış hayal ürünü eserler olduğunu düşünürdüm. Çocuklarıma, okuduğum klasik masallardan öteye bir masal deneyimim olmamıştı. Nazlı Çevik, masalı, öyle bir anlatmış ki aslında en önemli varlığımız olan çocuklarımız ve bizler için masalın ne denli önemli olduğunu anladım. Hayata hazırlanan çocuklarımız için masal, onları sadece eğlendirmeyecek, geliştirecek anlatımlardır. Azazi, insan olma serüvenimizde masalların bize nasıl rehberlik ettiğini, içimizdeki çocuğu nasıl uyandırdığını, samimi anlatımıyla dile getirmiş.

2017’de Almanya’da “Thürüngen Masal ve Efsane Ödülü”nü alan hikâye anlatıcısı Nazlı Çevik Azazi’nin hayatındaki değişim, masallarla başlamış. “Benim Hikâyem” başlıklı kitabın ilk bölümünde yazarın, masalla yolculuğuna tanık oluyoruz. Clarissa P.Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabını okuması, Azazi için dönüm noktası olmuştur. Yazar, bunu şöyle ifade ediyor:

“Clarissa P.Estes’in kitabındaki masallar, karanlık gecemin kalbinde parlayan yıldızlarım oldu. Clarissa, masallar aracılığıyla bana içimdeki hazineyi hatırlatıyor; ailemde, okulda ve arkadaş çevremde hiç kimsenin söyleyemediklerin söylemeye cesaret ediyordu… Masallar bana, kendime nasıl sahip çıkmam gerektiğini, gönlümden gelen kadim sesleri nasıl dinleyeceğimi, ruhuma nakşedilmiş arketipler nasıl yaşamıma katacağımı ve içimdeki kahramanın nasıl uyandıracağımı öğretiyordu.”(1)

Bu süreçte yazar, daha çok masal okumaya başlamış, yaratıcı drama kurslarına katılmış, dans ve edebiyata eğilimi başlamış, çocuklarla çalışmaya başlamış. Masal anlatmak ve insanlara, masalların aynasında kendilerine bakmaları için aracı olmayı hedeflemiş.

Kitap, “Benim Hikâyem” başlıklı giriş bölümünden sonra iki bölümden oluşmakta. İlk bölümde masalın, hakikat, söz, aşk, yaşamın aynası, hayal ve sembol olduğu anlatılmış. Her bölüm bir masalla başlamış daha sonra yazar masaldan yola çıkarak değerlendirmelerini ve tespitlerini sıralamış. Bu bağlamda yazarın seçtiği masallar, fazla aşina olmadığımız çok özel ve güzel masallar. Yazara göre masal, bize aradığımız şifayı verir, bizi aslımıza kavuşturan efsunlu bir sözdür. Sözlü geleneğin en güzel çocuğu olan masallar ve masal anlatıcılığının, modern dünyada yeniden hayat bulduğu, dünyanın her yerinde şaha kalkmış bir at olduğu vurgusu yapılır eserde. Masalların, bize görmenin ötesinde görünmeyen güçleri anlatan bilge anlatılar olduğuna da değinilir. Azazi, Nar Kız masalının incelemesinde görünmeyen yolu göstermede masalların bize rehberlik edeceğini düşünür ve masalların derinine iner.

“Masallar, insanlığın bilinçdışında gizli olan derin hakikatlerin, sembol elbisesini giyerek insanın bilincine ulaşmasıyla ortaya çıkan anlatılardır.”(2)

“Masal Hakikattir” başlığı altındaki bölümde yazar, “Hakikat ve Hikâye’nin Meseli” ile bize, her masalın kalbinde hakikatin gizli olduğunu anlatır. Çünkü masal, insan tarafından üretilmiş ruhla dolu bir varlıktır.

Bu eser, masal örnekleri ve masal incelemesinin yanı sıra masal yoluyla insanın kendini bulma, tekâmül, beşerden öze geçişini, tasavvufi açıdan da irdeleyen bir kitap Anka kuşu misali küllerinden yeniden doğmak, manevi bir don değiştirmek için masal önemlidir.

Tanpınar’ın da ifade ettiği gibi masal bir anda biz istiyoruz diye teşekkül etmez o hayatın içinden fışkırır. “Günümüz masal anlatıcıları, İç Sıkıntısı meselinde bahsi geçen bilge kadınların manevi torunlarıdır.”

Georg Wilhelm’in de dediği gibi “Sanat, aslında insanlığın ilk duygusal eğitmenidir.” İçimizde bir ruh hali olan çocukluğumuzu masallarla eğitiriz. Aslında farkında olmadan masal, kalbimizi bir çocuğun sevgi dolu yüreğine dönüştürür. “Çemberli Çocuk” masalındaki gibi “Masal, bizi düş kuran kozmik yanımız olan içimizdeki çocukla buluşturan en güzel yoldur.”3 der, yazar. Masallar boşu boşuna “Bir varmış, bir yokmuş.” ile başlamıyor, bir var oluruz, bir yok oluruz, masal eğlendirmez, büyüler.

Erik Fromm’a göre “Masallar ve mitler kendilerini sembol diliyle ifade eden geçmiş zaman bilgelikleri ve özleyişleridir.”Aslında toplumların rüyaları olan masallarda geçen dev, cin, peri, kral, padişah, cüce, büyülü nesneler bizi bize anlatan sembollerdir.

Hayal gücümüz sayesinde özlem duyduğumuz yaşamı ilmek ilmek öreriz içimizde. Masal, hayalden hayale varlık bulan bir söz ise masal anlatmak ve dinlemek de sözcüklerle düş kurmaktır. Masal dinledikçe hayal gücümüz kanatlanır. Bu konuda yazarın Almanya’daki hocası şöyle bir tespitte bulunuyor. İnsanın hayal gücü kaslarının olduğunu ve bu kasların tıpkı vücudumuzdaki diğer kaslarımız gibi çalıştıkça güçleneceği bunun için de bol bol masal dinlememiz gerektiği. Şimdi anlıyorum neden çocukluğumdaki kadar çok hayal kurmuyorum

Bir inceleme ve aslında kişisel gelişim kitabı olan bu eseri okuyunca anlıyorsunuz ki masal aşktır ve aşk olan niteliğiyle bize iki dünya arasındaki bağları hatırlatır. Aşk, Birkan Keskin’in aşk adlı şiirinde ifade ettiği gibi “O en ‘bir’ ve ‘tam’ olana yürümek.”tir. Nazlı Çevik Azazi de bunun yolunun masaldan geçtiğini söyleyen modern zamanların kadim geleneklerini taşıyan masal anlatıcısı olmuştur.

 

(1)Nazlı Çelik Azazi, İki Dünya Arasındaki Aşk, Doğan Novus, İstanbul, 2019, s.17.

(2)A.g.e. ,s.42

(3) A.g.e. ,s.88

Devamı [...]
Kitaplıktan

FERİT EDGÜ’DEN BİR DİL ŞÖLENİ: İŞTE DENİZ, MARİA

FERİT EDGÜ’DEN BİR DİL ŞÖLENİ: İŞTE DENİZ, MARİA

Yunus Çinçin

"...
Ben minimal öykülerimde her şeyden önce "olay"ı önemsiyorum. Ama benim "olay" larım, gözümün gördüğü olaylar değil. Çünkü ben, kendimi bir tanık yazar görenlerden değilim. Olayları, gözlerimi kapadığımda daha iyi görüyorum. Yıllar önce söylediğim gibi, düş ile gerçek koşut gidiyor yazdıklarımda.

Peki, niçin minimal, diye sorulacak olursa, yalınlığa, daha çok yalınlığa, artık hiçbir fazlalığı içinde barındırmayan yapıya ulaşmak için diyebilirim. Ayıklamak, arıtmak... Tıpkı, mermerin içindeki gizli biçimi bulmak için, durmaksızın yontan o koca sert kütleyi küçülte küçülte kendi öz yapıtına varmaya çalışan emekçi-yontuç gibi. Yontuç, mermerin içinde saklı biçime(yoksa cevhere mi demeliydim?) ulaşmaya çalışıyor, bense "dil"in içindeki cevhere. Hiçbir zaman varamayacağımı bile bile. Ama gene de-

                                                                                                                                                                                                                                                                                          Ferit Edgü, İşte Deniz, Maria,(s.8),Şubat,1999

Bir öykü kahramanı eski bir evle sohbet edebilir mi? Söz konusu Ferit Edgü'nün öyküsüyse sohbet edebilir. Her hikâyesinde özgün olanı, yeniyi yakalamaya çalışan Ferit Edgü'nün kitabının ilk öyküsü "Perisiz Ev" de, harabeye dönmüş bir ev; kendisini unuttuğu, ziyaret etmediği ve ihmal ettiği için evin sakinlerinden biri olan öykü kahramanımızdan hesap soruyor.

Öykü, yazar tarafından "Perisiz Ev" olarak adlandırılmış evle, geçmişte bu evde yaşamış evin sakinlerinden biri arasındaki diyaloglarla şekilleniyor. Geçmişte bu evde yaşamış kahramanımızla ev arasındaki diyaloglardan evin geçmişteki hali, bir yıkıntıya dönüşme süreci ve kahramanımızın evdeki geçmiş yaşantısı hakkında detaylara ulaşıyoruz.

"Kör ve Hançer" adlı hikâyede, kör birinin, kim olduğu hikâyede belirtilmeyen yanındaki gence, anahtar deliğinden bir odayı dikizletip odada olup bitenleri anlattırması; kendisini aldatan kadını ve kadının sevgilisini yanındaki gence hançerletmek istemesi anlatılıyor yine Ferit Edgü'nün kendine has üslubuyla.

Adam/Kadın/Çocuk adlı öyküde, köylü bir çocuğun, dayısının, sevgilisiyle gizlice bir köy evinde buluşması sürecine şahit oluşu, dayısıyla sevgilisinin sevişirkenki diyaloglarına kulak misafiri oluşu ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor. Öykü kitaptaki diğer öykülere göre daha olağan bir öykü ama iki sevgili arasındaki diyaloglarda şiirsel bir dil kullanılmış.

"Güvercinler" adlı öyküsünün altına "Ustamın anısına" notunu düşen Ferit Edgü, bu öyküsünde, yaşadığı duyguyu, göğüs boşluğunda güvercinlerin kanat çırpmasına benzeten öykü kahramanıyla "abi" diye hitap ettiği kişi arasındaki diyaloğu öyküleştirmiş. Öyküde, aşk, kahramanlardan birinin göğüs boşluğunda güvercinlerin kanat çırpması metaforuyla anlatılmış. Öyküde, başta kendisine "abi" diyen kahramanın durumunu garipseyen "abi" bir süre sonra kendisi de aynı duyguları içinde hissetmeye başlar ve garipsediği âşık kahramanın yaşadığı duygu durumunu yaşamaya başlar.

"Bir Konuk "adlı öyküde, öykünün ismi belirtilmeyen erkek kahramanı, kapısını çalıp kaptanın seferden dönüp dönmediğini soran hırpani kılıklı, yaşlı, başörtülü, akıl sağlığının yerinde olup olmadığı öyküde net olarak belirtilmeyen bir kadını kadının kendi yalanına inandırmaya çalışıyor ve bu çabasında başarısız oluyor. Bir bakıma, bir yalana inanmanın sonsuz sayıda yalana inanmak olduğunu, bir kişinin yalanına ortak olmanın kişinin yalanı sürdürmesine yardımcı olmaktan başka bir işe yaramadığını anlatıyor "Bir Konuk" adlı hikâyesinde Ferit Edgü.

Ferit Edgü' nün, yukarıda konularına kısaca ve genel olarak değinmeye çalıştığım öykülerinde, yazarın kendisinin de öyküleriyle ilgili açıklamasında belirttiği gibi, "Düş ile gerçek koşut gidiyor." Öyküyü gerçeklik duygusuyla okurken kendinizi birden düşsel bir anlatının içinde buluyorsunuz. Ferit Edgü düşten gerçeğe -gerçekten düşe geçişleri bir çırpıda, büyük bir ustalıkla gerçekleştiriyor. Öyküleri, sığırcıkların gökyüzündeki dansını izlerken yaşadığınız şaşkınlığa benzer bir şaşkınlık ve duygu dalgalanmaları yaşayarak okuyorsunuz.

Kitabın, “Çok Kısa Öyküler /Şaşılacak Bir Şey" başlıklı ikinci bölümünde her biri birbirinden farklı ve özgün yirmi beş minimal öykü yer alıyor.

Bu bölümdeki öykülerden bazıları şöyle:

"Bir Öykü

-Bana unuttuğun bir öykünü anlatsana?
-Hangi öykümü?
-Yaşadığın ve unuttuğun bir öykünü.
-Tüm öykülerimi mi demek istiyorsun?
-Aralarından birini.

-Çok güzel bir kızdı. Hem sağır hem dilsiz.

-Erotik bir öykü

-Üstünden kalktığımda artık ona gereksinmem kalmadığını söyledim.
-Umutlu bir öykü...
-Sonra onu yeniden kollarımın arasına aldım.
-Trajik bir öykü...
-Ve boğazını sıkmaya başladım.
-Sessiz bir öykü...
-Sesi çıkmıyordu.
-Gerçekçi bir öykü...

Çığlık atarak uyandım." (s.51)

 

"Yılan

Hatırlarım, güzel, güneşli bir gündü.
Kır gezintimiz sırasında, o koca yılan babamı sokup öldürdü.
Böylece kabilenin başına ben geçtim.(s.59)"

 

"Öç

Köyün en hoppa kızıydı.
Onu köyün en aptal gencine verdiler.
Hiç çocukları olmadı.
Daha doğrusu, sayısız çocuklarından hiçbiri o en aptal gençten değildi.(s.62)"

 

"Dostluk

Her şey bir yana, dostluk bir yana, dedi.
Öyleyse, bu karanlık, güç günümde bana dostluğunu göster dedim.
Hiç duraksamadan hançerini çekip sol mememin altına sapladı. Bunu yaparken beni kucaklamayı unutmadı. Bilemezsin bu benim için ne kadar güç. Gözlerimi kapamadan duyduğum son sözleri bunlar oldu. (s.74)"

 

Kitabın üçüncü bölümü" İşte Deniz Maria", hafızasını yitirmiş bir yaşlı adamın, denize karşı oturduğu bankta, kendi ile ilgili bazı şeyleri hatırlamak için verdiği mücadele ve çaycının kendisine getirdiği çayın ağzında bıraktığı tadı unutmamaya karar vermesini anlatan "Adsız" başlıklı öyküyle başlıyor.

"Garip Çocuk" adlı öyküde, bir iş başvurusundan babadan öç almaya dönüşen bir olayı çok zekice ve ustaca işlemiş Ferit Edgü. Çok kapsamlı bir konuyu çok kısa bir öyküye sığdırmış.

"Deniz Kızı", adlı öyküde denizkızını görüp ona âşık olan, denizkızının peşine düşen bir balıkçı anlatılıyor.

"Bilinen" adlı öyküde, her bilinenin bilindiği gibi olmadığı bir anneyle oğul'un diyaloğuyla aktarılıyor okuyuculara. Kitabın en çarpıcı hikâyelerinden biri olan "Bilinen" kitaptaki pek çok öyküde olduğu gibi çarpıcı bir sonla bitiyor.

"İşte Deniz, Maria" adlı kitaba adını veren öykü, iki yaşlı küçük İtalyan kadının deniz kenarındaki diyaloglarına şahit olan anlatıcının, yaşlı küçük İtalyan kadınlardan birinin ayağını suya daldırıp yanındaki kadına, "Ecco il mare, Maria"(İşte deniz, Maria.) demesinin imge olarak zihninde asılı kaldığını belirtmesiyle son buluyor.

Ferit Edgü’nün farklı, özgün, akıl dolu ve şaşırtıcı öykülerinin yer aldığı bu güzel öykü kitabını okumanızı tavsiye ederim.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

GÖZÜYLE KARTAL AVLAYAN YAZAR

“GÖZÜYLE KARTAL AVLAYAN YAZAR: YAŞAR KEMAL” KİTABINA DAİR

Yunus Çinçin

Yüzlerce yıl önce büyük bir okçu yaşarmış Japonya'da.

Ülkenin en keskin nişancısıymış ve yayını gerdi mi hiçbir şey kurtulamazmış elinden.

Bir süre sonra başarıya doymuş ve zaferlerini geride bırakarak dağlara gitmiş.

Yillarca orada tek başına yaşamış.

Yeni kuşaklar ardı ardına ok atma sanatında uzaklaşıyor, görülmemiş teknikler geliştiriyor ve okullarda eğitim görüyorlarmış.

Bir gün akıllarına gelmiş, Eskiden böyle bir usta vardı, acaba ne yapıyor dağların başında? “diyerek onu ziyaret etmeye karar vermişler.

Bir öğrenci grubu sarp dağlara tırmanmış ve günlerce aradıktan sonra artık yaşlanmış olan büyük ustayı bulmuş.

Usta bir kayanın üstüne oturmuş, kartalları seyrediyormuş.

Öğrenciler kendilerini tanıtıp saygılarını sunmuşlar ve sonra ellerindeki modern ok ve yayları gösterip ne düşündüğünü sormuşlar. Onun zamanındaki ok ve yaylarla kıyaslamasını istiyorlarmış. Usta büyük bir hayretle kendisine uzatılan ok ve yaya bakmış ve sonra "Bunlar ne?" diye sormuş.

Öğrenciler önce şaşırmışlar, usta alay ediyor sanmışlar.

Daha sonra ustanın ok ve yay gereçlerini gerçekten unuttuğunu anlamışlar.

Çünkü usta artık gözüyle kartal avlamanın peşindeymiş, bütün araçları ortadan kaldırmış.

Amacına ulaşmak için aracıya ihtiyacı yokmuş!

Yaşar Kemal'in son romanından bolümler okuyunca çok sevdiğim bu Japon hikâyesi aklıma geldi.

Bizim büyük ustamız da roman hilelerini, yazış tekniklerini ve dil kurallarını aşıp, büyük bir saflığa ulaşmış.

Gözüyle kartal avlıyor artık. (1)

 

Zülfü Livaneli," Gözüyle Kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal" adlı eserini hazırlarken Yaşar Kemal gibi evrensel bir yazarı, şairi ve kırk dört yıllık dostunu kaybetmenin acısından, Yaşar Kemal'i kaybetmenin hayatında yarattığı boşluktan ve böyle büyük bir yazarı, can dostunu anlatmanın güçlüğünden söz ederek başlıyor önsöze ve kitabına ilişkin açıklamalarda bulunuyor. 

 

 

    

Eser üç bölümden oluşuyor:

Birinci bölümde, Zülfü Livaneli Yaşar Kemal ile kırk dört yıllık dostluğundan geriye kalan anılarla ve Yaşar Kemal'i tanımış, yazarla zaman geçirmiş, aynı ortamları paylaşmış, yazarın yakın dostu olmuş olmanın sağladığı izlenimlerle, Yaşar Kemal'i bütün içtenliğiyle anlatıyor. Zülfü Livaneli'nin birinci bölümdeki :  "Kültür Çölünde Bir Nehir, Siyasi Duruşu, Kıskançlık Denilen Dert, Yaşar Kemal Üstüne Bir Konuşma, Yaşar Kemal ve Türk Halkının Epopesi" başlıklı yazıları, Yaşar Kemal'in yerelden evrensele everilen yazarlık serüveni, evrensel bir yazar olmasını sağlayan koşullar ve yazarı besleyen kaynaklar, yaşantılar ve kişiler, yazarlar hakkında anılarıyla da zenginleştirdiği bilgiler veriyor. Zülfü Livaneli Yaşar Kemal'in eserlerini nasıl bir bakış acısıyla nasıl bir algıyla oluşturduğunu kimi zaman kendi düşünceleriyle, kimi zaman da Yaşar Kemal'in "Ağacın Çürüğü, Baldaki Tuz, Ustadır  Arı, Zulmün Artsın "adlı eserlerinden alıntılara yer vererek anlatıyor. Yaşar Kemal'in Fransız Gazeteci Alain Bosquet ile yapmış olduğu görüşmelerin yer aldığı, "Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor-Alain Bosquet İle Görüşmeler" adlı eserden alıntılara da yer verdiği ilk bolümdeki yazılarında, Zülfü Livaneli kimi zaman Yaşar Kemal hakkındaki görüş ve düşüncelerini açıklıyor, Yaşar Kemal'le geçmişte yaşadıklarını anlatıyor; kimi zaman da Yaşar Kemal'in eserlerinden yaptığı alıntılarla Yaşar Kemal'in kendi ağzından yazarın sanat, siyaset, doğa, ekoloji, kültür, yaşam, edebiyat, yazarlık, siyasi tarih gibi konulardaki düşüncelerine yer veriyor. İlk bölümdeki yazılarında Zülfü Livaneli Yaşar Kemal'in farklı yönlerini anlatırken daha çok Yaşar Kemal’in insani yönüne ve kendisiyle dostluğuna vurgu yapıyor. Zülfü Livaneli Yaşar Kemal'le tanışmalarını, Yaşar Kemal'in, Eşi Thilda Kemal'le olan ilişkisini, Thilda Kemal'i kaybetme sürecinde yaşadığı acıları, içine düştüğü boşluk ve bu boşluktan çıkma sürecini, yakın tanıklığının da sağladığı içtenlikle anlatıyor. Yaşar Kemal'in siyasi görüşünü de dile getiren Zülfü Livaneli,Yaşar Kemal'in dostlarıyla, yazar arkadaşlarıyla ve halkla olan ilişkilerinden söz ederek anlattığı  yazarın insancıllığını, doğa sevgisini, Çukurova’ya olan bağlılığını, barış yanlısı oluşunu ve Yaşar Kemal'e dair daha pek çok ayrıntıyı anılarıyla destekleyerek anlatıyor. Zülfü Livaneli, kitabın birinci bölümünü Fransa’nın etkin gazetelerinden Le Monde'in Pazar Eki'nde Altan Gökalp’in Yaşar Kemal'le yaptığı konuşmayla, "Türk Halkının Epopesi"  bitiriyor.

Zülfü Livaneli, kitabının ikinci bölümünde kendi anılarına yer verdiği "Sevdalım Hayat" adlı eserinden alıntılarla zenginleştirdiği Yaşar Kemal'le geçmiş yaşantılarına, dostluklarına, Yaşar Kemal'e ilişkin tanıklıklarına yer veriyor, bizlere Yaşar Kemal'le ve Yaşar Kemal'in yaşamıyla ilgili ilginç, zevkle ve ilgiyle okuyacağımız kimi komik, kimi hüzünlü detaylar sunuyor.

Kitabın üçüncü bölümünde, Zülfü Livaneli 1992-2012 yılları arasında, Yaşar Kemal'e ilişkin yazmış olduğu kırk bir yazıya yer veriyor. Zülfü Livaneli bu yazılarında Yaşar Kemal'in “Der Spiegel” dergisinde yayınlanan "Zulmün Artsın" başlıklı yazısı nedeniyle DGM'de yargılanma surecine, Yaşar Kemal'in dünya çapında aldığı ödüller ve nişanlara, Yaşar Kemal'in Nobel Ödülü’ne aday gösterilmesi ve bu süreçte yaşanan gelişmelere, Yaşar Kemal'in otuz dile çevrilen ve çeşitli ülkelerde yayınlanan eserlerinin niteliklerine, Yaşar Kemal'in yerelden evrensele yazarlık serüvenine ilişkin kendi görüş ve düşüncelerine yer veriyor ve bize Yaşar Kemal’i pek çok yönüyle tanıma şansı veriyor. Yukarıda alıntıladığım ve yazıma giriş yaptığım "Yaşar Kemal Kartal Avlıyor" başlıklı 20 Kasım 1997 tarihli Yaşar Kemal'in yazarlığının geldiği son noktayı anlatan harika yazıyla son buluyor üçüncü bölüm.

Zülfü Livaneli, üçüncü bölümden sonra Yaşar Kemal'in kısa özgeçmişine ve Yaşar Kemal’le çekildikleri fotoğraflara, Yaşar Kemal'in 9.5.1977 tarihinde Stocholm' den Abdi İpekçi 'ye yazmış olduğu mektubun orijinal metninin fotoğrafına, Yaşar Kemal'in yaşantısını yansıtan fotoğraflara yer veriyor. Kitap,” Yaşar Kemal'in Yaşamından Bir Seçki” bölümünün ardından "Yaşar Kemal'in Eserleri" bölümüyle son buluyor.

Ülkemizin yetiştirdiği önemli değerlerden biri olan yazar, şair, düşünür Yaşar Kemal'i daha yakından tanımak ve hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, Yaşar Kemal’in kırk dört yıllık dostu Zülfü Livaneli'nin anılarıyla ve Yaşar Kemal hakkındaki düşünceleriyle kaleme aldığı bu eseri mutlaka okumalısınız.

 

 

1. Yaşar Kemal Kartal Avlıyor, Zülfü Livaneli, 20 Kasım 1997, Milliyet

 

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

CANIMIZ SABAHATTİN RUHUMUZ ALİ

CANIMIZ SABAHATTİN RUHUMUZ ALİ

Yunus Çinçin

 

"Canım Aliye Ruhum Filiz" adıyla yayımlanan çalışma, Sabahattin Ali'nin eşi Aliye Ali ve kızı Filiz Ali'ye yazmış olduğu mektuplardan oluşuyor. Kitabı yayına hazırlayan Sevengül Sönmez'in kitabın ön sözünde belirttiğine göre Aliye Ali, Sabahattin Ali ile nişanlı oldukları 1935 yılında kendisine Sabahattin Ali'nin yazmış olduğu dokuz mektubu ve 1944-48 yılları arasında Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Ali'ye yazmış olduğu mektupları yayımlamamış. Sevengül Sönmez, "Canim Aliye Ruhum Filiz" adlı bu çalışmada daha önce kitaplarda yayımlanmamış ve Aliye Ali tarafından "Bana Mektuplar" yazılı bir zarfta saklanan bu mektupları yayımlamış. Sabahattin Ali'nin eşine ve kızına yazdığı bu mektuplar hem yazarın nişanlı, eş ve baba olarak daha iyi tanınmasını hem de 1940'lı yıllardaki sanat ve siyaset ortamını kısmen de olsa anlamamızı sağlıyor.

Kitapta yer alan mektupları okurken yazarın nişanlılık döneminde ve evlendikten sonra eşine duyduğu aşkı ve kızına duyduğu samimi sevgiyi her satırda gözlemleyebiliyoruz. Bunun yanında yazarın yazarlık ve dergicilik süreçlerinde bir yandan ailesini geçindirmeye ve onların maddi manevi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırken bir yandan Aziz Nesin'le birlikte çıkardıkları, "Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa" gibi dergilerde yazdıklarından dolayı mahkemelerde, soruşturmalarda, kovuşturmalarda yaşadığı sıkıntılara yazarın anlatımıyla şahit oluyoruz. Tam da bundan dolayı Sabahattin Ali'nin mektupları 1940'lı yıllara dair birinci ağızdan tanıklıklar olarak da okunabilir. Sabahattin Ali yaşadıklarıyla ülkenin bir döneminin fotoğraflarını çekmiş bir isimdir.

Sabahattin Ali'nin yazmış olduğu mektuplarda neredeyse bütün insani yanlarıyla ve tüm açık yürekliliğiyle bir yazarı tanıma imkânını elde ettim. Sabahattin Ali kimi zaman eşiyle yazdığı ve yazmakta olduğu eserlerle ilgili görüşlerini paylaşıyor, kimi zaman eşini dert ortağı olarak görüp onunla dertleşiyor kimi zaman da kendisine açılan davalarla ve yazdığı dergilerin akıbeti ile ilgili durumlar hakkında eşi Aliye Ali'ye bilgiler verip açıklamalar yapıyor.

Sabahattin Ali'nin mektuplarında kendisine zor zamanlarında her daim destek olan Cevdet Kudret Solok, Aziz Nesin, Mehmet Ali Aybar, Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel gibi isimlere de rastlıyoruz.

Sabahattin Ali'nin 1935-1948 yılları arasındaki yaşantısına birinci ağızdan ve Sabahattin Ali'nin samimice yazılmış mektuplarıyla şahit olmak ve yazar-şair Sabahattin Ali'yi daha yakından tanımak istiyorsanız bu kitabi okumanızı tavsiye ederim.

Devamı [...]
Kitaplıktan

KIRMIZININ ANLATTIKLARI

KIRMIZININ ANLATTIKLARI

Yunus Çinçin    

 

“Bu roman, gerçek resimlere kitapların sayfalarında unutulmuş binlerce İslam minyatürüne bakılarak yazılmış gerçekçi bir masaldır. Ve son sayfalarında okurun hissedeceği gibi kültürel değişim yüzünden unutulmuş nakkaşlarına onların görüş ve resmediş tarzına düzülmüş kederli ve neşeli bir ağıt havası da taşır.”  (1)

Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı adlı romanını ilk okuduğumda keyifle ve merakla okumuştum. Aradan yıllar geçtikten sonra romanı yeniden okurken yine keyif aldığımı belirtebilirim.

Orhan Pamuk, roman yazarken titiz çalışıp işini şansa bırakmayan ve romanlarını şekillendirirken mutlaka kendi yaşamından unsurlara yer veren bir yazar. Yazar, romanlarını yazarken hayatında yer etmiş konular yanında, ilgilendiği alanlardan edindiği bilgi ve birikimi yansıtmayı başarıyor. Yazarın bu eğilimini tüm romanlarında görmemiz mümkün. Yazdığı romanlar, kendi tabiriyle , “gerçekten ve kurgudan beslenen gerçekçi masallardır.” Orhan Pamuk,  Benim Adım Kırmızı'da çocukluğunda ve gençliğinde ilgilendiği resim ve minyatür konularına ilişkin bir romanla karşımıza çıkıyor. Gerek Öteki Renkler adlı eserinde gerekse Manzaradan Parçalar’da Benim Adım Kırmızı romanının yazılış aşamalarına ve romanı yazarken etkilendiği unsurlara ilişkin açıklamalarda bulunuyor:

“Çocukluğumda, yedi yaşımdan on dokuz yaşıma kadar ressam olmak istedim. Ailemin içerisinde hep resim yapan Kara koyundum. İkincisi, Osmanlı resmiyle ilgili, ilkel cep kitapları çıkardı. Oradaki Osmanlı minyatürlerini kopya ederdim. İçgüdüsel bir merakla bunu yapardım. On üç yaşında ortaokul öğrencisiyken 16. yüzyıldaki Nakkaş Osman'la,18. yüzyıldaki Levni arasındaki üslup farkını bilirdim. Bu konudaki kitapları alır, takip ederdim, özel merakım vardı.” (2)

Roman, genel olarak; tarihi roman, aşk romanı, psikolojik roman, cinayet romanı, polisiye roman unsurlarını kendisinde barındıran bir eser. Bunda romanın konusu ve romandaki konunun ele alınışı da oldukça etkili. Orhan Pamuk'un, “En renkli ve en iyimser romanım.” dediği Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında, İstanbul’da karlı, dokuz kış gününde geçiyor. Roman, 1591 yılında, İstanbul'da, Osmanlı sarayının nakkaşhanesinde, dönemin padişahı  III. Murat’ın oğullarının sünnet törenini anlatan “surname” üzerinde çalışan nakkaşlardan, Enişte Efendi'nin gözetimi ve yönlendirmesiyle,  Osmanlı padişahının Venedik Doçu’na Osmanlı Devleti'nin ve kendisinin azametini göstermek üzere hediye etmeyi düşündüğü kitaptan bahseder. Enişte Efendinin, Tezhipçi Zarif Efendi ve sarayın nakkaşlarından “Zeytin, Leylek, Kelebek” ile oluşturduğu ekibe çizdirttiği resimlerden oluşan, Frenk etkisi taşıyan ve içinde padişahın da bir portresinin olacağı bir kitap oluşturma çalışmaları sürer.  Frenk etkisiyle çizilen resimlerle oluşturulacak kitabın, Enişte Efendi’nin gözetiminde şekillenmesi sürecinde yaşananlar romanın ana konusunu oluştururken, Enişte Efendi’nin kızı Şeküre’ nin aşkları; nakkaşlığa, nakkaşlara, minyatürlere padişah ve devlet yöneticileri tarafından verilen değer; nakkaşların geleneksel minyatür sanatına ve Frenklerin Rönesans’la birlikte geliştirdikleri modern resim sanatına bakışları; 17. yüzyılda Osmanlı toplumunun sosyal, siyasal, kültürel ekonomik yaşantısı; toplumu oluşturan sosyal sınıflar bu ana konu etrafında şekillenen konular olarak romanda yerlerini alırlar. Orhan Pamuk, bu eserini yazarken Osmanlı Devleti’nin 17. Yüzyılda İstanbul’da tutulmuş narh ve tereke defterlerinden yararlandığını ifade etmektedir.

Frenk etkisi taşıyan ve Doğu-Batı resim anlayışlarını kendisinde barındıran minyatürler çizilirken, İstanbul’daki Erzurumiler tarikatlarının önderi Vaiz Nusret Hoca Hazretleri' nin ve tarikat üyelerinin kışkırtmasıyla İslam inancına ters olduğunu düşündükleri resim sanatına ilişkin çok sert tepkiler verirler. Vaiz Nusret Hoca Hazretleri’nin, Enişte ' nin çizdirdiği Frenk usulü perspektif anlayışıyla çizilen, içinde padişahın portresinin de bulunacağı minyatürlerin yapılmasını, İslam’ın ve Hz. Muhammed' in yüz resmi yapmayı puta tapıcılık olarak değerlendirmesinden ötürü Allah'a şirk koşmak ve tapılacak yeni putlar üretmek olarak değerlendirirler.

 “Onlar gördüklerini resmediyorlar, bizler ise baktığımızı.”(3)

 “Çünkü resmimizde mana suretten önce gelir.”(4 )

Benim Adım Kırmızı’da, anlatımla birlikte padişahın Venedik Doçu’na hediye etmek için oluşturduğu kitabın unsurlarının da şekillendiğini görüyoruz. Bir yandan padişah için resimler çizilirken bir yandan resmin konusu olan varlıklar bir meddahın dilinden kendilerini anlatıp düşüncelerini ifade ederler. Bir bakıma romanda resimler dile gelir.

Bir büyük üstat Frenk nakkaşı ile başka büyük bir nakkaş ustası bir Frenk çayırında yürürler ve ustalık ve sanat üzerine konuşurlarmış. Karşılarına bir orman çıkmış. Daha usta olanı, ötekine şöyle demiş: “Yeni usullerle resmetmek öyle bir hüner gerektirir ki” demiş, “Bu ormandaki ağaçlardan birini resmettin mi, resme bakan meraklı buraya gelip isterse o ağacı diğerlerinden ayırt edip bulur.”

“Ben fakir, gördüğünüz ağaç resmi, böyle bir akılla resmedildiğim için Allah’ıma şükrediyorum. Frenk usullerince resmedilseydim beni sahici bir ağaç sanan İstanbul’un bütün köpekleri üzerime işer diye korktuğumdan değil. Ben bir ağacın kendisi değil, manası olmak istiyorum.” ( 5)

Erzurumiler’in önderi durumundaki Vaiz Nusret Hoca Hazretleri’nin düşüncelerinden etkilenen, kendisine padişah için Frenk usulleriyle oluşturulacak kitabın tezhiplerini yapması teklif edilen Tezhipçi Zarif Efendi, Enişte Efendi’nin Venedik’e yaptığı gezide görerek etkilendiği, perspektifi esas alan resimlerin, gördüğü portrelerin etkisiyle, padişah için hazırladığı resimli kitapta Frenk usullerini esas almaya çalışmasını Allah’a şirk koşmak ve puta taparlık olarak görür. On sayfadan oluşacak kitabının tezhipleri için Enişte Efendi’nin yanına giden ve Enişte Efendi’nin yanından ayrıldıktan sonra yolda rastladığı sarayın nakkaşlarından biri olan ve Enişte Efendi’nin padişah için oluşturduğu on sayfalık kitabın minyatürlerinden bazılarını çizen nakkaşa, padişah için oluşturulan kitaptan, Enişte Efendi’nin nakkaşlara çizdirdiği Frenk usulü resimlerden, kitapla ve resimlerle ilgili kaygı ve korkularından söz eden Zarif Efendi nakkaş tarafından öldürülür ve bir kuyuya atılır.

“Kahraman nakkaşlarımdan Zeytin, yani Velican, gerçek bir kişilik. İranlı yüz ressamı Siyavuş tarafından yetiştirilmiştir. Ama öteki iki nakkaş hayalidir.” (6)

Orhan Pamuk’un , “Manzaradan Parçalar “ adlı eserinde romanına ilişkin duygu ve düşüncelerini ifade ettiği “Benim Adım Kırmızıya Dair" başlıklı yazısında, romanına polisiye öğeler kattığı için romanını bitirdikten sonra pişman olduğunu ifade etmiş. Nakkaşlarını polisiye kurguya feda ettiği için üzülmüş.

 “Kitabı bitirirken bir ‘polisiye plot’un, dedektif hikâyesinin zorlama ve boşuna olduğunu hissettim ama iş işten geçmişti. Kimsenin ilgilenmeyeceğini düşündüğüm sevgili nakkaşlarıma böyle ilgi çekebileceğimi düşünmüştüm: Ama bu kurgu(İslam ve yasak sanat konusu) onların âlemine ve mantığına, onların kırılgan işine bir çeşit saldırı oldu. Öte yandan İslam’ın sanata, kendini içtenlikle ve derin bir şekilde sanat ile-yaratıcılıkla- musavvir gibi ifade etmeye karşı tarihsel bir hoşgörüsüzlüğü var ki, ona da çağdaş okurların önünde gözlerimi kapayamam. Böylece romanımı kolay okunur ve sürükleyici yapan bir polisiye-siyasi mantık, zavallı nakkaşlarımın kırılgan hayatlarına zorla sokulmuş oldu. Kendilerinden özür dilerim.” ( 7)

Eserde anlatılan dini mevzular, kaynakların adı zikredilerek ve kaynaklardan alıntılar yapılarak anlatılıyor. Yazar, bizi romanı için yaptığı araştırmalara da ortak ediyor. Nakkaşlık tarihi ve nakşedilen minyatürler üzerine ciddi bilgiler var romanda. Eseri okurken Sadece roman okumayıp nakkaşlık, dönemin zihniyeti ve Osmanlı kültürü üzerine de ciddi bilgi ediniyoruz.

"Çünkü içinizde kalbinize nakşeylediğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer dünya hâlâ sizin evinizdir.” (8)

Zarif Efendi’nin öldürülüp ortadan kaybolması sürecinde, zamanında Enişte Efendi’nin çıraklığını yapan ve Enişte Efendi’nin kızı Şeküre’ ye olan aşkını dile getirip Enişte Efendi’den ret cevabı alması üzerine İstanbul’dan ayrılan Kara, on iki sene sonra İstanbul’a gelip Şeküre’ ye duyduğu aşk nedeniyle meseleye dâhil olur. Şeküre’nin, gittiği savaştan dört yıldır dönmeyen eşinin yarattığı boşlukta, iki çocuklu Şeküre’ ye aşkını dillendiren Kara’yla Şeküre arasında Kara’nın Şeküre’ ye duyduğu aşkın, Şeküre’ nin iki oğluna iyi bir baba ve kendisine de koca aramasının etkisiyle bir ilişki başlar. Yazarın romanda birbirlerine âşık ettiği Şeküre ve Kara’nın aşkları tıpkı halk hikâyelerindeki sevgililerin aşklarına benzer. Âşıklar, aşkları için pek çok zorluğa katlanır, pek çok fedakârlıkta bulunur, pek çok engeli aşarlar. Yazar sevgililerin birbirlerini görmelerini ve bir araya gelişlerini anlatırken bir minyatürü tasvir eder gibi anlatır romanında. Yazar, zaman zaman ünlü aşk hikâyelerinin minyatürlerine de gönderme yapar Şeküre’yle Kara’nın aşklarını anlatırken. Nizami'nin "Bu aşk satrancı" ifadesinden yola çıkarak Orhan Pamuk,” Benim Adim Kırmızı”da kahramanlar arasındaki aşkı satranca benzeterek anlatır.

“Hüsrev ile Şirin İslam kitapçığında en çok resmedilmiş ve en çok bilinen hikâyedir.”(9)

“Benim Adım Kırmızı, birbiriyle çelişir gibi gözüken iki çeşit malzemeden yapılmıştır: Bir yanda kendi yaşadıklarımdan, resim yapma zevkimden, klasik İslam edebiyatından edindiğim masalsı, sihirli bir malzeme; öte yanda belgelerden, tarih kitaplarından, merakla okuduklarımdan ve baktığım on binlerce "minyatürden" edindiğim ve beni gerçekliği doğru temsil etmeye çağıran tarihsel malzeme. Tarihi roman denen tarzın çalışabilmesi için yazarın kişisel derdi ve sesiyle, araştırdığı, canlandırdığı dönemin malzemesi arasında bir uyum olması gerekir.” (10)

“Bence bu kitapta temel sorun Doğu-Batı değil, nakkaşın çilesi, sanatçının derdidir. Sanat, hayat, evlilik, mutluluktur bu kitabin konusu. Doğu-Batı arkalarda bir yerlerde gezinir.”(11)

“Onların hünerini elde edemeden Frenk üstatlarını taklit etmek nakkaşı daha da köle kılar.” (12)

Nakkaşların isimleriyle çizim tarzları arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu, yazarın romanını çok ince bir planlama ile kaleme aldığını kahramanlar üzerine düşündükçe daha iyi fark ediyoruz. Pek çok boyutuyla alegori de sanata ilişkin sorgulamalar da mevcut romanda. Geçmiş dönemlerdeki sanat anlayışı ve sanat ortamı sorgulanıyormuş gibi görünse de güncel sanat ve sanat ortamına ilişkin meseleler de irdelenmiş Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı eserinde. Yazar, üslup konusunu fazlaca irdeliyor ve üslubun aslında, kişilerle, tek tek bireylerle ilişkilendirilebilecek bir şey olmadığını; tarihi koşullarda yan yana gelmiş insan cemaatlerinin özel durumlarıyla ilişkili olduğunu ifade ediyor "Öteki Renkler" adlı kitabındaki "Benim Adım Kırmızı" başlıklı yazısında.

Romanın temel felsefesinde ben ve biz kavramları da var. Avrupa’da Rönesans’la birlikte birey ön plana çıkar ve bu gelişme sanata da yansır portre resimler olarak. Doğu toplumlarında biz bilinci, tebaa olma durumu vardır. Ben olmak yadırgatıcı bir durumdur. Bu Doğu toplumlarında hem kültürel hem inançsal nedenlerden kaynaklı bir durum. Bu durum Doğu toplumlarında da biz bilinciyle iş görmeyi gündeme getirir. Doğu toplumlarında anonim eserler vardır, bir bütüne tabi olma vardır. Sanatçının ön plana çıkması ve eserine kendi benliğini, varlığını katması kibirli olmaktır, kendini beğenmektir ve tıpkı Şeytan’ın “ben” demesi gibi şeytani bir tavırdır. Bu tavır, İslam sanatında ve sanat ortamlarında makbul olan,  rahmani bir tavır değildir. Sanatçının “ben” i bütünün “biz” ine katılır, ”biz” e karışır.

Benim Adım Kırmızı'da Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı romanıyla metinlerarası bir ilişki de söz konusu. Hakan Sazyek, Beniın Adım Kırmızı’nın Gülün Adı'yla parodi düzleminde bir ilişki kurduğunu belirtir: “Eco’nun romanı da tarihî bir dönemi, ortaçağı iç zaman olarak seçmiştir. Ruhban sınıf içinde antik Yunan uygarlığına yönelme şeklinde gelişen aydınlanma hareketinin mevcut düzeni bozacağı kaygısını duyan meçhul bir katil, bu girişime katılan din adamlarını esrarengiz bir şekilde öldürmeye başlar, iki roman arasında, egemen zihniyetle ona eleştirel bir tutum geliştiren karşıtının çatışması; kalıplaşmış, yerleşik değerlere karşı çıkanın cezalandırılması; cinayetleri çözme eylemini dışarıdan gelenin (Baskervillerli William-Kara) yüklenmesi; olayların sınırlı ve belirgin bir zaman kesiti içinde (yedi gün- on gün) geçmesi; aksiyonel yapı içinde çok yoğun felsefî/estetik sorunların irdelenmesi gibi koşutluklar bulunmaktadır. Dolayısıyla Pamuk, Eco’nun metnini ad, konu, aksiyonel ve entrik yapı, zaman, mekân, figüratif işlev, düşünsel örgü bakımlarından örneksemiş; bununla birlikte yerelleştirmedeki özgün tutumuyla yeni bir metin oluşturmuştur.” (Sazyek, 2002)  ( 13)

Her açıdan yürek burkan hikâyeler, Orhan Kemal ve Yasar Kemal’in ve pek çok yazarın romanlarında olduğu gibi yenilik ve gelişmelerin; yenilik ve gelişmelere insanların gösterdiği direncin yarattığı trajik ve dramatik durum, sanatta ve toplumda yaşanan değişim ve yeniliklerin nakkaşların hayatlarında ve toplum hayatında yarattığı yıkım çok etkileyici bir şekilde anlatılır romanda. Romanın başkahramanlarından biri olan Bohçacı Ester, romanda olayların gelişmesinde ve romandaki temel çatışmanın şekillenmesinde önemli bir role sahip. İnsanların yaşadığı kültürel ortamda Ester olmasa, kahramanlar arasında haberleşme olmazdı. Romanda, posta güvercini gibi kahramanlar arasında haber uçuran en önemli kahramanlardan biridir Bohçacı Ester.

Benim Adım Kırmızı’yı en dikkatli ilk okuyanın Topkapı Sarayı Müdürü Filiz Çağman olduğunu ifade ediyor Orhan Pamuk “Öteki Renkler” adli kitabında eserin yazılma surecini anlatırken. Romanında atlardan ve atların minyatürlerde nasıl resmedildiğinden bolca ve ayrıntılı şekilde bahseden Orhan Pamuk'a, nakkaşların at minyatürlerini çizmeye ayaklardan başladıkları bilgisini de Filiz Çağman vermiş.

Orhan Pamuk, kitabına ilk olarak “İlk Resimde Aşk” ismini düşünmüş. Daha sonra, romanda renkler de dâhil her şey konuşturulduğu için ve romanda renklerin önemli bir yeri olduğu için “Benim Adım Kırmızı” isminde karar kılmış. Romanda, nakkaşların minyatürlerinde kullandıkları kırmızı boyanın nasıl elde edildiği ayrıntılarıyla anlatılmış yazar tarafından. Kırmızı renk konuşturularak, Allah’ı, aşkı, tutkuyu, ölümü, hırsı, güzelliği, inceliği, mutluluğu, gücü, sevgiliyi, aşığı, zarafeti ve daha pek çok şeyi temsil ettiğini, kırmızı rengin minyatürlerde kullanıldığı yerleri anlatıyor romanın Benim Adım Kırmızı “ başlıklı bölümünde.

Orhan Pamuk Manzaradan Parçalar adlı kitabında romanıyla ilgili düşüncelerini ifade ederken, "Bir 'klasik' olsun, bütün millet okusun, herkes kitapta kendini bulsun, tarihin acımasızlığı, kayıp eski dünyanın güzelliği de kuvvetle hissedilsin istedim."(14) diyor. Romanını yazma sürecinde,   New York Metropolitan Müzesi'ndeki minyatürleri saatlerce izleyen yazar, tarihi romanı, çevrenin,  devletin, ailenin, toplumun baskılarından sıyrılmak için bir tür kıyafet değiştirme olarak da ifade ediyor.

“Benim kırılganlığım, pisliğim, kötülüğüm ve zavallılığım kitabın kendinde, dilinde ve yapısında değil, kahramanlarımın hayatlarında ve hikâyelerinde görülebilir.” (15)

Biz yine son sözü “Benim Adım Kırmızı” adlı bu güzel romanın yazarı Orhan Pamuk’a bırakıp yazımızı sonlandıralım.

“Bu romanın, onu canlı tutacak olan çelişkisi, bir yandan benim bir sefalet, yenilgi ve kötülük duygusuyla nakkaşlarımla özdeşleşerek acıklı ve kederli karanlık hikayeler anlatmam, öte yandan da her zamanki yaratıcı yazarlık ruh halime uygun bu kötülük duygusunun tam tersi bir iyimserliği, olumlayıcı ,  hayatı doğrudan ve dosdoğru görebilen bir gözlemciliği kitapta  canlandırmaya çalışmamdır. Hayata bu derece doğrudan ve güvenle bakabilmeyi anneme, ağabeyime, kitaptaki Şeküre, Şevket ve Orhan’a borçluyum elbette.” (16)

“Bana sorarsanız bu kitap, en derinden, şu unutulmak korkusunu ve sanatsal unutulmanın korkunçluğunu anlatır.250 yıl, İran etkisiyle, Timur zamanının sonundan 16. yüzyılın sonuna kadar- Ondan sonra Batı etkisiyle değişir.- Osmanlı’da iyi kötü resim yapılmıştır. Nakkaşlık, İslam’daki resim yasağını kenarından köşesinden zorlar. Resimleri, padişahlar, şahlar, hakanlar, şehzadeler, paşalar yaptırdığı için, kimse bunları sorgulayamamıştır. Kimse bunları görmemiştir. Zaten bunlar kitap içinde kalmıştır. Daha çok şahlar bu işi aşkla sevmişlerdir. Şah Tahmasp gibi nakkaşlarla düşüp kalkıp kendileri nakkaşlık yapacak kadar işi ileri götürmüşlerdir. Sonra bu zarif gelenek gaddarca, tarihin acımasız gücüyle, Batı resminin bambaşka bir gücü ve portre resminin çekiciliği yüzünden ve onların yöntemleri daha cazip geldiği için, yok olup gitmiştir. Bu unutmanın fecaati ve kederi üzerinedir kitabım aslında. Bütün dertler, kederler, bildiğimiz insan hayatinin sınırlılığı ve zavallılığına bağlı.” (17)

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR

1.Pamuk, Orhan,Manzaradan Parçalar, Benim Adım Kırmızı'nın Everyman Kalsiklerinden Çıkan İngilizce Baskısına Yazdıgı Önsöz'ü, İletişim Yay.İst.2010,s.381-382

2. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Oral-Cumhuriyet),İletişim Yay. İst., Aralık 1999,s.162

3. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998. (s.197)

4. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.364)

5. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.62-63)

6. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(N. Ben -Aksiyon),İletişim Yay. İst., Aralık 1999.(s.159)

7.Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

8.Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.41)

9. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Enver Ercan -Varlık),İletişim Yay. İst. , Aralık 1999.(s.156)

10. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.371)

11. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Coşkun-Radikal),İletişim Yay. İst. , Aralık 1999(s.155)

12. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.454)

13.Sazyek, Hakan,Türk Edebiyatında Postmodernist Yöntemler Ve Yönelimler,Hece,Türk Romanı Özel Sayısı,Mayıs/Haziran/ Temmuz 2002.(s.493-509)

14. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

15. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

16. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

17. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Oral-Cumhuriyet),İletişim Yay. İst., Aralık 1999.(s.163)

Devamı [...]
Kitaplıktan

TAŞRADA TEK KANATLI BİR KUŞ

TAŞRADA TEK KANATLI BİR KUŞ

Yunus Çinçin

 

"Tek Kanatlı Bir Kuş " Yaşar Kemal'in yetmiş iki sayfalık kısa ama kısa olduğu kadar kapsamlı ve yoğun bir romanı. Roman, Kafkaesk tarzda yazılmış, iki bölümden oluşmakta.

Romanın konusu Yokuşlu ilçesine posta müdürü olarak atanan Remzi Tavdemir' in eşi Melek Hanım'la, atandığı kasabaya gitmeye çabalarken yaşadıkları ekseninde şekilleniyor. Yazar, Remzi Bey'in atandığı ilçeye varma çabası sürerken bize bir Türkiye panoraması çiziyor ve toplumumuzun, insanımızın yaşadığı sıkıntılara ve travmalara değiniyor.

Romanın birinci bölümünde, Remzi Bey, posta müdürü olarak atandığı Yokuşlu ilçesine gitmek üzere bindikleri trenden yorucu ve sıkıntılı bir yolculuktan sonra eşi Melek Hanım'la indiği istasyonda, Yokuşlu ilçesine nasıl gideceğini soracağı bir insan arar ama uzun süre kimseyle karşılaşmaz. Gün ağarınca istasyon Şefi Sadrettin'i odasında bir şeylerle uğraşırken bulur ve ondan Yokuşlu kasabası hakkında bilgi almaya çalışır. Konuşmasından Karadenizli olduğu anlaşılan istasyon Şefi Sadrettin'in Remzi Tavdemir'e yaptığı uyarılar ve Yokuşlu hakkında verdiği bilgiler romanın nasıl gelişeceğine ilişkin ipuçları verir. Olacakları önceden bilen, daha doğrusu Türkiye’de bürokrasinin, yasam koşullarının nasıl şekilleneceğini bilmenin verdiği rahatlıkla söz söyleyen İstasyon Şefi Sadrettin'in öngörüleri romanın Kafkaesk özelliklerini daha da ön plana çıkarır ve romanı iyice belirsiz bir atmosfere yöneltir.

Remzi Tavdemir ve Eşi Melek Hanım, İstasyon Şefi Sadrettin Bey'le sohbet ederken Sadrettin Bey'in Remzi Bey'e Yokuşlu'ya gitmemesi, zaten istese de gidemeyeceği yönündeki uyarı ve telkinlerine rağmen Remzi Bey eşiyle birlikte Yokuşlu'ya giden otobüse eşyalarını yükleyip biner. Otobüsün şoförüyle sohbet ederken, şoförün Yokuşlu'ya girmediğini, kendilerini köyün yakınında bir yerde bırakacağını öğrenir. Şoför, yolcularını neden Yokuşlu'da değil de Yokuşlu'nun civarında bıraktığına ilişkin kendince gerekçeler sunar.

Romanın ikinci bölümünde, Yokuşlu’yu gören bir kavşakta, asfaltın kıyısında kasabaya gidecek bir araç beklerken buluruz Remzi Bey ve Eşi Melek Hanım'ı. İkinci bölümde de belirsizlikler içinde Remzi Bey ve Eşi Melek Hanım’ın Yokuşlu’ya ulaşma çabalarını sürdürdüklerini görürüz. Remzi Bey ve Eşi Melek Hanım'ın Yokuşlu'ya ulaşamamalarının nedensizliğine ve durumun belirsizliğine bekledikleri yoldan geçen siyah arabalı, siyah giysili bürokrat; Yokuşlu'nun yukarı köylüklerinden Yanıkoğlu Hüseyin; sekiz yıldır annesini görememenin hasretiyle Almanya'dan Elektrik Uzmanı, Uzman İşçi Eşi Hüsam'la gelen kendisi de işçi olan Zeliha, Yokuşlulu Kasap Kör Rahmi, Kasap Kör Rahmi'den yüz otuz koyun alacağı olan Molla Aptullah da dâhil olur.

“Tek Kanatlı Bir Kuş", romanda anlatılmaya çalışılan belirsizlik ve yoksunluklar için kullanılmış bir metafor. Belki de ülkemizin içinde bulunduğu durumu, birey olarak, toplum olarak, ülke olarak neden bir türlü özgürce uçamadığımızı anlatan bir isim. Romanın ismi de roman gibi yoğun çağrışımlar ve anlamlar içeriyor. Yaşar Kemal bu romanında, her zamanki yoğun ve detaylı anlatımından sıyrılarak özlü bir anlatıma yönelmiş. Yaşar Kemal, yetmiş iki sayfalık romanında az sözle, metaforlar ve çağrışımlarla bürokrasi sarmalındaki ülkemizi, toplumumuzu, insanlarımızı yer yer absürt yer yer Kafkaesk anlatımlarla başarılı bir şekilde yansıtmış. Ülkemizde Yaşananların anlamsızlığına, belirsizliğine ve çözümsüzlüğüne ayna tutmuş.

Yaşar Kemal'in, basit anlatımlı ama bir o kadar derin ve katmanlı, çağrışımı yüksek, bol metafor içeren "Tek Kanatlı Bir Kuş " adlı bu güzel romanını okumanızı öneriyorum.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

ŞİİRİN İLK ATLASI’NDA ŞİİRE VE ŞAİRE DAİR KEŞİFLER

ŞİİRİN İLK ATLASI’NDA ŞİİRE VE ŞAİRE DAİR KEŞİFLER

Yunus Çinçin

 

"Şunu hemen belirteyim ki birey açısından, insanın kendine yabancılaşmasının en etkin panzehiri, elden geldiğince üretken olmanın yanı sıra 'okumak' tır. Aslına bakarsanız okumak da bir çeşit duygu ve düşünce üretimidir."
                                                                                                                                                                                                                                                                                 Metin Altıok

 

Pek çoğumuz Metin Altıok'u şair olarak tanırız. Metin Altıok'un yazıları, oyunları ve şiirlerinin derlendiği bu kitabını okuyana kadar şairin gazete ve dergilerde yazdığı yazılarından ve tiyatro oyunlarından haberdar değildim. Metin Altıok şair olarak tanınsa da aynı zamanda bir ressam ve felsefe öğretmeni.

Kitabın bölümlerini okurken albatros kuşu aklıma geldi. Albatrosların çok çirkin yürüyüşleri vardır ve yerdeyken havadaki kadar heybetli görünmezler. Uçarken kocaman kanatlarıyla kendine hayran bırakırlar izleyenleri. Metin Altıok, şiire ve şaire ilişkin duygu ve düşüncelerini anlatırken konusuna hâkim bir şair olarak çok özgün örneklerle ve akıcı bir üslupla ifade ediyor düşüncelerini ama aynı başarıyı ne yazık ki gazete ve dergi yazılarında gösteremiyor. Ya da ben öyle düşündüm. Kuşkusuz gazete ve dergi yazıları da şairin yaşadığı dönemin güncel konularına ilişkin yetkin ve duyarlılıkla kaleme alınmış yazılar ama belirttiğim gibi şiir ve şaire ilişkin yazmış olduğu yazıları kadar keyif alamadım bu yazılardan.

Kitabın ön sözünde şair-yazar Metin Altıok okuyucuya, "Sevgili okurum; bu kitapta yer alan yazılar benim otuz yıllık şiir serüvenimde şiirle kurduğum doğrudan ilişkiye dayanmaktadır. Yani bu yazıların kaynağı doğrudan doğruya şiirdir. Öne sürdüğüm görüşler şiirden çıkarılmıştır..." diyerek ve şiire ilişkin açıklamasına devam ederek kitabı yazmaktaki amacına, kitapta yazılanların nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin bazı uyarılarda bulunup okuyucuya bir nevi okuma kılavuzu sunuyor.

“Şiir Ve...” başlıklı bölümde bulunan yazılarında şair, şiirin çeşitli boyutlarını irdeleyen on beş harika yazıya yer veriyor. Okuduğum bu yazılarla Metin Altıok'un şiiri sadece pratik anlamda değil teorik anlamda da çok iyi bildiğini, şiirle ilgili bu yazıları keyifle ve bir solukta okuyunca anladım. Kitabın “Şair Ve...” başlıklı bölümünde ise Metin Altıok şairlerin çeşitli konular karşısındaki duyarlılıklarını irdeleyen yazılara yer veriyor. Bu yazılarında da oldukça yetkin şair Metin Altıok.

“Dergilerde, Gazetelerde Kalanlar” bölümünde dönemin pek çok güncel konusuna ilişkin gazete ve dergi yazılarına yer verilmiş. Bu bölümde şiir ve şairler konusunda yazdığı yazılar kadar olmasa da yine de güzel ve okunası yazılar kitabın bu bölümündeki gazete ve dergi yazıları. “Oyunlar” bölümünde, şair-yazar Metin Altıok'un bir perdelik üç oyununa yer veriliyor. Bu oyunlar bireylerin kendi dünyalarından yola çıkarak toplumla ve insanlarla ilişkilerini felsefi sorgulamalarla irdeliyor. Bu durumda yazarımızın felsefe okumuş olması da etkili kuşkusuz.

Son bölümde şairin, "Bir Acıya Kiracı " adlı toplu şiirler kitabına girmemiş ,”Evrim” ve “Türk Dili” dergilerinde yayımlanmış dört şiirine yer veriliyor. Bu dört şiir de şairin diğer şiirleri gibi felsefe yüklü derinlikli şiirler. 

Metin Altıok'un yazılarından, tiyatro oyunlarından ve şiirlerinden oluşan bu kitabı sizlerin de keyifle okuyacağınızı düşünüyor ve bu vesileyle değerli şairimizi bir kere daha saygıyla ve sevgiyle anıyorum.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

BİR TÖRE ROMANI GÖK ORDA

BİR TÖRE ROMANI: GÖK ORDA

İsmail Kılınç

 

Roman, kurmaca esasına dayanan bir edebi türdür. Namık Kemal’in tanımıyla “Güzeran etmemişse güzeranı imkân dâhilinde olan…” bür tür olarak romanın birçok alt türü bulunmaktadır. Modern çağda yaşanan gelişmeler, özellikle Avrupa’da skolâstik düşüncenin yok oluşunun getirdiği araştırma-sorgulama eğilimleri en başta hür düşünmenin yolunu açmıştır. Bu noktada yine Avrupa’da yaşanan ve tüm dünyayı etkileyen Fransız İhtilali, bir tür olarak tarihî romanın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Özellikle mensubiyet bilincinin getirdiği tarih merakı romanlara sirayet etmiş, milliyetçilik akımının etkisiyle bir bilim olarak tarih ve bir sanat olarak roman, ortak paydada buluşmuştur. Tarih, İlhan Tekeli’nin tanımıyla “kolektif bilinçaltı”nı oluşturan bir varoluş biçimidir. (Tekeli, 1998: 117) Bu noktada insanoğlunun tarihi, talihini kurgulamaktaki şifreleri içerisinde barındırır.

Tarihi roman, “…başlangıç ve sonucu geçmiş zaman içerisinde gerçekleşmiş olan hadiselerin, devirlerin ve bu devirlerde yaşamış olan insanların hikâyelerinin edebî ölçüler içerisinde yeniden inşa edilmesidir.” (Argunşah, 2002: 17-27) Tarihî romanın ilk örneği Avrupa’da Walter Scott’la ülkemizde ise Namık Kemal’le verilmiştir. Tarihi roman yazmak, bir tarih öğretimi süreci değildir. Yazarlar genelde tarihî bir gerçekliği yeniden kurgulayarak millî duygulara atıfta bulunurlar. Yani tarihî romanlar için tarih kaynakları bir referanstır ancak işin özünde bulunan kurgu, yazarın kalemiyle şekle bürünmüş bir sanat gerçekliğidir. 19. yy. da hayatımıza giren roman türü, bizim zaten kadim geleneğimizden getirdiğimiz destani, masal, halk hikâyesi ve menkıbe gibi türlerin modern temsilcisidir. Zaten tarihi zengin, tecrübesi çok bir millet olarak tarih anlatımında kurgusal bir yönümüz vardır. Roman, bunun daha da sistemli hale gelmesini sağlamıştır.

Türk edebiyatında birçok tarihi romandan bahsetmek mümkündür. Bazı yazarların tarihi gerçekliği saptırmaları, bazılarının romanı tam anlamıyla bir “tarih kaynağı” gibi görmeleri zaman zaman tartışılan meselelerdir. Bir edebiyat bilimcisi, tarihi romanda tarihin milli ve manevi duygular açısından deforme edilmemesine ve kurgusu ile dilinin güçlü olmasına bakar. Zaten bakılan bu nitelikler, tarihi romanın kalıcılığının olmazsa olmaz şartıdır.

Bugünkü yazımıza konu olan “Gök Orda” romanı Ali Koyuncu’nun kaleminden ve Ötüken Neşriyat’tan 2018’de çıkmıştır. Eserin yazarı emekli bir albaydır. Ali Koyuncu, Türk Silahlı Kuvetleri’nde çeşitli kademelerde görevler almış, özellikle “savaş sanatı” noktasında eserde heyecan uyandıran savaş sahneleri kurgulamıştır.

Gök Orda” romanı, Asya Hun İmparatorluğu’nun Çin ile olan mücadelesinden bir kesit niteliğindedir. Yazar bu romanı kaleme alırken tarihi kaynak olarak Çin Haneden Yıllıkları’ndan (Shih Chi ve Han Shu) yararlanmıştır. Esere isim veren Gök Orda ise Büyük Hun İmparatorluğu’nun gizli casus teşkilatının adıdır. Zaten eser, esas itibarıyla Hem Büyük Hun hem de Çin İmparatorluklarının casusluk teşkilatları arasında geçen mücadele üzerine kuruludur.

Bir romanı oluşturan yapı ve muhteva unsurlarıdır. Bu yazı da “Gök Orda”nın baştan sona bir tahlili niteliğinde değildir. Her kitap analizi içerisinde bir öznellik barındırır. Bir okuyucunun dikkatinden kaçmayacak ve romana güç katan taraflardan biri Türk töresine dair verilen bilgileridir. Töre, bir milletin benimsediği yerleşmiş davranış, yaşama biçimleri, kurallar, gelenek-görenekler, ortaklaşa alışkanlıklar ve tutulan yollar bütünüdür. Bu tanımın ötesinde Türkler için töre, uğruna can verilecek kadar kutsal bir yapıdır. Töre Türk milletinin fıtratıdır. Töresinden vazgeçen veya onu değersiz sayan bir Türk topluluğu mensubiytet bilincini de kaybetmiş demektir. “Türk” sözcüğünün de töresine bağlı millet (törüg/törük) anlamına geldiğini söyleyen kaynaklar mevcuttur. İşte Gök Orda romanının yazarı da Türk töresindeki kutsallığı bu romanına taşımış, tarihten aldığı asil millet olma bulgularını geleceğe taşıma gayesi gütmüştür.

Gök Orda, töreyi Büyük Hun İmparatoru Tanrıkut Kutluğ’un ağzından şu cümlelerle özetler: “Şanyünün, beylerin, tiginlerin, Tarkanların buyrukları bilgece olsun, yarar olsun, iyi olsun! Yararsız buyruk, kişioğlunu töreden soğutur. Töreden uzaklaşan budun il tutamaz. Tutsa da dirlik bulamaz. Budun töreyle yaşar. Töre yok olursa il yok olur, il yok olursa budun köle olur.”(s.19) İmparatorun bu ve benzeri söylemleri esasında Göktürk Abideleri’nden de esinlenildiğini göstermektedir. Nitekim Büyük Hun İmparatorluğu tarihin gizemli sayfalarından biridir. Çin kaynakları dışından detaylı bilgilere ulaşmak mümkün değildir. o yüzden olsa gerek yazar, Göktürk Abideleri’nden bazı cümleleri, eserinde uyarlamıştır. Büyük Hun töresi ile ilgili eserde yer alan güzel örnekler şunlardır:

*”Hunlar, elçiyi öldürmezler, hapsetmezler ve kovmazlardı. Ancak karışıklık çıkaran ve elçilik töresine aykırı davranan ya da küstahlık edenleri alıkoyarlardı.” (s.23).

*”İl işlerini gizli tutmak; Hunun, beylik, tiginlik, şanyülük töresindendi.” (s.32).

*“Bir Hun, yaşamayı ve ölmeyi anasından, savaşmayı babasından öğrenirdi.” (s.55).

*”Hun’u Hun yapan onun kendine has karakteridir. O, bu karakterini nesilden nesile aktarıla aktarılagelen adet ve inançlardan alır. İşte bu âdet ve inançları yaşatanlar, onların anneleri ve büyük anneleridir. Eli silah tutana kadar her Hun, anasının elinde bir hamur gibi yoğrulup o bir türlü yok edilemeyen Hun karakterine bürünür.” (s.55).

* “Etlerin büyük bölümü sadece tuzlanarak kurutulurdu, bir kısmı ise becerikli Hun kadın ve kızları tarafından toplanan kokulu otların kurutulup öğütülmesiyle oluşturulan acı ot ile kurutulurdu.” (s.57).

* “Uğraşta öleni arkada bırakmamak töredendi.” (s. 69).              

* “Töremizde Hunların birbiriyle kavga etmesi yoktur. Tanrı korusun, kızgınlıkla kavgada kılıcını kınından bir dirsek boyu sıyırsan cezası ölümdür, bilmez misin? Töremiz budur.

* “Kutluğ Şanyü, sıradan bir Hun gibi yaşardı. Bu yüzden de herkes tarafından çok sevilirdi. (…) İlin işleriyle meşgul olmadığı zamanlar, koyunlarını atlarını güder, avlanır, erkeklere mahsus işler yapardı.” (s.83).

* “ Atam şanyü uçmağa varmıştır. İçim tiginin (şehzade ağabeyimin) kendini bilemeyecek kadar hasta olduğu haberi gelmiştir. Ancak; burada olanlar ile Hun Budun ve bize baş eğenler bilmelidir ki, töremiz üzere nefes aldığı sürece göğe yükseltilecek şanyü, içim (ağabeyim) Huluku Tigin’dir.” (s.101).

* “Töreye göre kin ve nefret gütmek; Hunlar için kabul edilemez aşağılık ve bayağı kişilere has bir davranış olarak görülür, kin ve nefretle hareket eden kişiye itibar edilmez ve o kişi toplumdan dışlanırdı.” (s. 107).

* “ Hunlarda insan ruhunun Gök Tanrı tarafından verildiği ve ruhun kanla ilişkili olduğu düşünülürdü. Bu nedenle soylu ve onurlu insanlar hakkında verilen idam kararları kan dökerek değil boğularak yerine getirilirdi. Soysuz, bayağı ve onursuz kişiler oklanarak veya başı kesilerek öldürülürdü.” (s. 164).

* “Şanyü kendisine bağlı boylara, kabilelere ve devletlere metbu-tabi ilişkisini hatırlatmak ve perçinlemek üzere birer ok gönderirdi. Bu uygulamaya ‘okumak’, oku götürene ‘okuyucu’ ve gönderilen ok ve onunla birlikte gönderilen diğer eşya ve hediyelere de ‘okuntu’ denirdi.” (s.188).

* “Hunlarda kızlar, hatunlar, erler, bahadırlar bir arada yaşarlar birbirlerine asla kötü gözle bakmazlardı. Hunun töresinde, görgüsünde bir erin bir hatun kişiye bu gözle bakması affedilmez bir suç ve çok aşağılık bir iş olarak görülür, o erin obada, boyda, budunda barınabilmesi söz konusu bile olmazdı.” (s. 231).

* “Hunu Hun yapan, büyük bozkırda yaşamış, düşüncesinde ve yüreğinde hiçbir kötülük olmayan ulu atalarımızın koyduğu güzel töremizdir.” (s.268).

* “Alplık karın deşmekle değil karın doyurmakla, döş delmekle değil yürek yüceliğiyle baş kesmekle değil ağır başlılıkladır. Alp olmak sözle değil, özle, gözle değil tözledir (ruhladır).” (s.291).

* “Hun oğluyuz. Gizli kapaklı, pis işleri sevmeyiz. Düşmanlığımız bile böyledir. İsteriz ki düşmanımız dikilsin karşımıza, gözlerimizin içine baksın, döş döşe gelip vuruşalım. Bizim için birini sırtından vurmak utançtır, alçakça bir iştir.” (s. 323).

Gök Orda romanında Türk töresine dair sadece bir seçki olarak sunabileceğimiz bu alıntılar, kökleri sağlam bir milletin geleceğini kurgularken hatırlaması gerekenleri özetler niteliktedir. Zaten tarihi romanlarda asıl mesele tarih aktarımının ötesinde geleceğe ruh katmaktır. Gök Orda, Hüseyin Nihâl Atsız’ın Göktürk tarihinden esinlenerek yazdığı “Bozkurtlar” romanıyla benzer özellikler göstermektedir.  Kuşku yok ki her iki romanın da ortak değeri “töreye bağlılık”tır. Törenin keskin kuralları, bir milletin kaliteli bir fıtrata sahip olmasını sağlamaktadır.

Gök Orda, kurgusallığının ötesinde bazı eski Türkçe kelimelere yer vermesi ve okuyucuyu heyecanlandıran savaş sahneleriyle de ayrıca değerli bir eserdir. Az bilinen bir tarihin devlet geleneği, sosyokültürel yaşamı, sadakat duygusu, mensubiyet bilinci gibi konular üzerine kurgulanması, okuyucuların milli duygularında hassasiyet oluşturacaktır. Özellikle lise ve üniversite çağındaki gençlerin bu romanı okuyarak günümüze yorumlamaları, arzu edilen bir durumdur. Gök Orda, bir askerin elinden çıkması açısından da ayrıca değerlidir. Ali Koyuncu’nun yeni eserler kaleme alması ümidiyle…

İyi okumalar!

 

 

KAYNAKÇA

Ali Koyuncu, Gök Orda, Ötüken, 2018, İstanbul.

Hülya Argunşah, “Tarihî Romanda Postmodern Arayışlar”, İlmi Araştırmalar, S.14, Güz 2002, s.17-27.

İlhan Tekeli, Tarihyazımı Üzerine Düşünmek, Dost Kitabevi, Ankara, 1998, s.117.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

APOKALİPTİK OKUMALARDA FRANSIZ TEĞMENİN KADINI

APOKALİPTİK OKUMALARDA FRANSIZ TEĞMENİN KADINI

Aydın Akdeniz

 

Lyme Körfezi'ndeki Cobb Rıhtımı’na çevrili teleskop o sıra iskelede gezinen genç bir çifte odaklanır. İkiliyi tepeden tırnağa süzdükten sonra dış görünümlerini bizim için betimlemeye başlar. Ne çeşit kıyafet giydiklerini öğreniriz ilk önce. Sonra giyim zevklerini, Victoria döneminin çizgileriyle uyumlu olup olmadıklarını, genç çiftin sosyal konumlarını, kişilik özelliklerini…

Teleskop bu kez görüş açısını genişletip rıhtımda bulunan bir başka roman karakterine odaklanır. Olay örgüsünün içine doğru ustalıkla çekilmeye başladığımız cümlelerle karşılaşırız burada. Kurgunun ritmi giderek yükselmiştir. Okur artık J. Fowles'in inanılmaz düş gücüyle tanışmaktadır. 

Dürbün yerine burada niçin teleskop kullanıldığı sorusu gelebilir akla. Her ikisi de gözetlemeye yarayan aletlerken farklı amaçlara hizmet ettiğini yazar sanki bilmiyor muydu, biliyordu elbette. Atmosferde yoğunlaşan gaz katmanlarını sırasıyla delip geçecek güçteki bir görüş aracına basit bir gözetleme işi için ihtiyaç duyulmadığını nasıl bilmez. Uzaya açılır gibi yaşanan çağdan tarihçe daha gerilere gidilse durum değişir tabii ki. Zaman kavramının işleyişiyle unutulan ya da insanın kolektif belleğinde bilerek üzeri örtülen ne tür yaşanmışlık varsa belki ancak bu şekilde teleskopla görülerek gün yüzüne çıkarılacaktır. 
Ve Sarah Woodruff gibi kurgu boyunca gizemini koruyan bir ana karakter vardır ortada, sonra sakladığı sırları. Cobb Rıhtımı’nda deniz fenerinin aydınlattığı gecelerde yoluna sükûnetle devam eden gemilerin daha kolay ama risk alıp daha zorlu şartlarda ancak izlenebildiği kayalık bir uç noktada bekleyen bir kadın düşünelim. Çalkalanan denizde azgın sulara rağmen ki zaman zaman rıhtımı baştan sona aşarak geçen dalgalar beyaz köpükler halinde bir adam boyu yükselebilmektedir. Kuzey rüzgârlarına kapılıp niyetini sezmişçesine sahibini denizaşırı güney kıyılarına taşımaya son derece istekli palto, kaşkol, içlik gibi giysiler bulunuyordur üzerinde. O kadın kadar iğreti duran, yine bir o kadar şimdi ait oldukları yerle asla ilişkilenemeyecek renkli, özgün çizgilere sahip giysiler. 
Deniz kıyısındaki o bekleyişin ne şekilde sonuçlanacağını öğrenmek istiyor insan. Atacağı ilk adım hikâyenin gidişatını da belirleyecektir çünkü. Yine hayal kırıklığıyla evin yolunu mu tutacaktır zavallı o küçük adımlar. 

Yoksa bulunduğu limana asla uğramayacağı bilinen ve açık denizlerde kendi rotasında seyir halinde iken hedefine doğru yelken şişirmekten başka amacı bulunmayan bu yük gemilerinden birinin gelip, burada artık nasıl bir mucize gerçekleşecekse, kendisini içeri alıp hayatını karartmakta olan bu şehirden sonsuza dek uzaklaştıracağını mı düşünüyordu kadın, çünkü gemilerden gözünü hiç ayırmadığı konuşuluyordu şehirde. Ya da o sıra soğuk sulara kendisini öylece bırakıvermek mi? Ama bir başka nedeni de olabilir limandaki bekleyişin. 
Akıl sınırlarını zorlamak, mantığa her ne kadar aykırı düşse de bir çıkış yolu belirsin istiyorsunuz kadın için. Fransız Teğmen’in Kadını' nın acıları artık son bulsun diyorsunuz içinizden. Fakat asıl hikâye daha yeni başlıyordur. 

Charles ve nişanlısı Ernestina, Cobb Rıhtımı’nda evlilik planlarını bir kez daha konuşarak gözden geçirdikleri o küçük gezinti sırasında görmüşlerdir Sarah’ı. O'na yardımcı olmak düşüncesiyle ileri atılan Charles ve Sarah için bu karşılaşma tam bir dönüm noktası olacaktır. Ve elbette aristokrat ailenin güzel küçük kızları Ernest’in, onu da unutmamak gerek bu olumsuz etkilenişten. Kadınsı onurunun zedelendiği, halk içinde töhmet altında bırakılmaktan iyice bunaldığı için başta kendisine tutunacak bir dal aradığını düşündüğümüz Sarah'ın gerçek niyetinin bu olmadığı anlaşılıyor ilerleyen bölümlerde. Bir varlık sorunu ile karşı karşıyadır Sarah. Belki varoluşçu gerekçelerle açıklanabilecek bir kavganın istemsizce tam ortasına düşmüştür. Kötü geçen çocukluk dönemi, kilise himayesindeki ilk gençlik yılları onu üzmüştür. Toplumun yozlaşmış değerleriyle yüzleşmekten iyice usanmıştır o sıra. 

Aslında Sarah' ı Charles için harekete geçiren biricik neden tam olarak bu değil sanırım. Yaşadığı çağın ufkunu aşan güçlü sezgilere sahip zira. Ve bu niteliğin pek uzak olmayan bir gelecekte kendisini o düşünü kurduğu iyi yerlerden birine taşıyacağından emin gibidir. Fakat burada asıl soru şu, Charles' i bir araç olarak kullanmış olabilir mi?  Sanmam, çünkü karakterinde öne çıkan özellikler buna izin vermez. O daha çok bir yol arkadaşı arıyordur, eşit şartlarda kavgası birlikte verilecek onurlu bir yaşam için. Ama öte yandan doğru kişinin Charles olduğundan emin değil gibidir. Buna inansa öykünün gidişi belki farklı bir seyir alacaktı. Onu kendi oyununa dâhil etmek istemeyişine bakılırsa istem dışı Charles üzerinde bıraktığı etkiden son derece rahatsızdır. Bunun giderilmesi için her yolu denemektedir. Ve sanırım o yakınlaşmalar tutkularına yenik düşmeye başlayan Charles'i kendi aristokrat ilkeleriyle yüzleştirip bu değerlere bağlı kalmasını sağlamak amacını taşıyordu.
Roman her ne kadar bir dış kurgu üzerinden işletilse de dikkatli okur unutulmamış, satır aralarında kendileri için farklı seyreden çok sayıda alt okumalar bulunmaktadır. O nedenle kitap hakkında ileri sürülen 'deneysel roman türünün en iyi örneklerinden biri ' şeklindeki inanca katılmamak elde değil. Tarihi kişiliklere yapılan göndermelerle sık sık karşılaşıyoruz. Örneğin yardımsever kilise mensubu soylu bir ailenin ki Sarah'ı himayesi altına almıştı, Kraliçe Victoria ve onun dönemini dolaylı şekilde imgeleyen bir roman karakteri olduğu apaçık ortadadır. 

Sonra, Oxford piskopusu Samuel Wilberforce ' nin Thomas Henry Huxley'e yönelttiği ' kendisinin baba yönünden mi, yoksa ana yönünden mi maymun soyundan geldiği ' şeklindeki o meşhur soru ve buna Huxley'in verdiği ' bilimsel gerçekleri baltalamak için diller döken bir adamın soyundan gelmektense, alçakgönüllü ve haddini bilen bir maymunun soyundan gelmeyi tercih ederim ' şeklindeki cevap, Charles ve müstakbel kayınpederi arasındaki diyalogta neredeyse olduğu gibi kullanılıyor. Romandaki bu vurgu intihal için değil, bilinen bir konuya sanki okurun özellikle dikkatini çekmek amacıyla yapılıyor. John Robert Fowles'in Darwin'e kıyasla Huxley'in mücadeleci, aksiyoner yönünü benimsediğini görüyoruz. Ve öğretideki boşluklar üzerinden hareketle varoluşçu çıkışı iyice sahiplendiğini.

Kurgu boyunca kadim arayışlar kurgusal yapıya indirgenerek romana ayrı bir özgünlük kazandırıyor. Belleğimizde oluşan soruların tırmanışına tanıklık ediyoruz. Belki sırf bu yüzden bizi etkiliyor anlatım. Yazı dilini başarılı kılan nitelikse işte tam bu olsa gerek. Puzzle gibi biri diğerini tamamlar görünen parçalar kurgu ilerledikçe, istenen cevapları bulduğumuza inandığımız yerde tekrar anlamını yitiriyor. Yeni soruların başlangıç nedeni haline geliyor. Ama öte yandan sezgilerimiz giriyor devreye ve bu zihinsel devri daimin kaotik bir probleme dönüşmesine izin vermiyor.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

BAŞKALDIRI VE ÇÖMLEKLER: MODERN ZAMANA BOYUN EĞMEYEN YAŞLI ÇÖMLEKÇİNİN ÖYKÜSÜ

BAŞKALDIRI VE ÇÖMLEKLER: MODERN ZAMANA BOYUN EĞMEYEN YAŞLI ÇÖMLEKÇİNİN ÖYKÜSÜ

Uğur Karabürk

 

‘‘Platon’un Mağarası çok yakında açılıyor. Dünyada eşi benzeri olmayan bu olayda şimdiden yerinizi ayırtın.’’

Mağara, José Saramago

 

Cipriano Algor, kızı ve damadıyla beraber yaşayan, altmış yaşını devirmiş bir çömlekçidir. Dışarıdan bakıldığında sessiz, sakin ve kendi halinde bir yaşantısı vardır. Fakat bir gün çömleklerini sattığı ve ‘‘Merkez’’ denilen yer ile ilgili sorunlar yaşar. Çünkü artık kaliteli kilden yapılmış tabak çanağın yerini daha hafif ve maliyeti nispeten daha ucuz plastikler almıştır. Tabii ki bu çömlekçi adına büyük bir yaşam sorunudur.

Portekizli José Saramago Platon’un “mağara” alegorisine göndermeler yaptığı bu eserinde, günümüz dünyasının yükselen trendleri olan tüketimi ve steril yaşam mekanlarını sıcak bir ailenin ayakta kalmaya çalışmasıyla açıkça eleştirir. Mağara eserinde; ‘‘Kent içinde Kent,’’ diye nitelendirdiği ‘‘Merkez’’ devasa reklamların bulunduğu, hapishaneyi andıran kapalı dairelerin olduğu kaotik bir yapının bütünüdür. Cipriano Algor bir yandan geleceğini kara kara düşünürken öte yandan da “Merkez”e karşı kendince bir başkaldırıya geçer. Eğer çömlekler artık satılmıyorsa minik heykelcikler belki onun yerini alır diye elinden geldiğinde roman boyunca çırpınır durur. Zekasıyla bir kitaptan bulduğu altı çeşit heykelciği kendi atölyesinde işlemeye başlar. Heykelcikler; sakallı bir Asurlu, hemşire, Eskimo, Mandarin, soytarı ve bir palyaçodan ibarettir. Hemen hepsi dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanları yansıtır.  Üretken yaşamı sembolize eden yaşlı çömlekçi Cipriano Algor bu başkaldırı da bir köpeğin de desteğini alır. Okuyucular sık sık köpeğin düşüncelerini okuyarak olaylara bağlı kalır ve bu köpek aynı zamanda ölen eşin bir tamamlayıcısı gibidir. Okurken hiç bitmesin diyeceğiniz duygusal baba-kız paragrafları, aile bağlarının nasıl olması gerektiğini de bizlere değişik motiflerle sunar. Yer yer Portekiz’in pek güvenlikli olmayan arka sokaklarındaki hırsızlara göndermeler yapılır. Dil ustalığıyla bilinen Nobel ödüllü yazar, hayvanların artık modern zamanda giderek azaldığını da bizlere hatırlatmaktan geri kalmaz. Böylece buna benzer göndermelerin bulunduğu Mağara eseri çok katmanlı bir yapıdan oluşur.

Bizler modern zamanlarda tıpkı Platon’un mağarasındaki insanlar gibi sadece duvara yansıyan gölgeleri gerçek zannediyor ve gerçekliğin özünden giderek uzaklaşıyoruz. Eseri okurken ‘‘Tüketilen şeyler bir gölgeden ibaret değil de nedir?’’ diye bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Mağara'da bir de insanoğlunun topraktan yaratılışını benzetmeler vardır. Çömlekçi Algor önce hamur gibi yoğurduğu kile şekil verir daha sonra atölyesindeki fırına atarak onu pişirir ve en sonunda detayları vermek için heykelciklerin sağına soluğuna doğru üfler, tıpkı yaratıcının topraktan yarattı insanın göğsüne üflediği gibi…

Basit gibi duran bir durumu sempatik karakterleriyle bezeyerek hayranlık uyandırabilecek felsefi bir alegoriye dönüştüren Saramago’nun Mağara romanını okumadan geçmeyin. 

‘‘Proust’ta olduğu gibi, Saramago’nun cümlelerinden birinin içine çekilmek de bir dolambaçtan biçim alan bir dünyaya çekilmektir.’’ The New York Times

Devamı [...]