Kitaplıktan

SERAP YALÇIN PAMUK-ÜÇ KİTAP BİR POTPORİ

ÜÇ KİTAP BİR POTPORİ
Serap Yalçın Pamuk

Bir yazıya başlarken kurulacak ilk cümle o yazının kaderidir bazen. Ya devam eder ya da başlamadan nihayete erer. Benzer bir hali okumaya başlanacak kitaplar içinde yaşayabiliriz. Daha baştan öyle bir cümleye denk gelirizki 'işte bu' diyerek okumaya heyecanla başlar ya da sonraki okuma tat vermese de o ilk cümlenin hatırına devam ederiz.

Bazen de bir kitabı okurken başka bir kitaba geçer orada karşımıza çıkan bir cümle ve konu başka biriyle çağrışım yaptığı için tekrar bir başkasına geçerek potporik bir okuma gerçekleştiririz. İşte öyle bir okumanın sonunda ortaya çıkan üç kitabı birden değerlendirmeye almak istiyorum.

İMAJ HER ŞEY: GÖSTERİ TOPLUMU

"Çağımızın... tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur... Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası, hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar, öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır.”

(Feuerbach, Hristiyanlığın Özü'nün ikinci baskısına önsöz)

Alıntısıyla başlar Guy Debort Gösteri Toplumuna. Ve  "Gösteri, felsefeyi gerçekleştirmez, gerçekliği felsefeleştirir. Spekülatif evrende değerini yitirmiş olan şey, herkesin somut hayatıdır" diye devam eder. 1967 yılında yazılmış olan Gösteri Toplumu, 68 kuşağının el kitabı niteliğindedir. Bir başkaldırı felsefesi veya yazarın gösteri toplumu olarak nitelendirdiği zamanlara tanımsal bir başkaldırıdır diyebiliriz belki eser için. Paris doğumlu yazarı filozof, Marksist, sinemacı ve yazar olarak tanıtır Wikipedia. II. Dünya Savaşı sonrasında Fransa'da kurulan Socialisme ou Barbarie (Sosyalizm ya da Barbarlık) isimli Marksist grubun üyesi ve lideri olmuştur. Oldukça radikal ve karamsar bir tablo çizen yazar, kitabı için daha sonra yazdığı ön sözde değiştirilecek tek bir cümle dahi görmediğini belirterek savında ne kadar iddialı olduğunu da vurgular. Yine 'Gösteri Toplumu Üzerine Yorumlar' isimli birinci kitaba ek sayılabilecek ikinci eserinde de içinde bulunduğumuz gösteri çağından kurtuluşun neredeyse imkânsızlığını dile getirir.

Kapitalizmin tüm toplumları yönetim farkı gözetmeksizin tek bir pazar haline getirdiğini ve liberal toplumlarda bunu “yaygın gösteri”, totaliter toplumlarda da “yoğun gösteri” biçiminde gerçekleştirdiğini ifade eder.  Artık yadsınan gerçeğin kendisidir. Ve bir şey ancak kendisi değilse ortaya çıkmasına izin verilir hale gelmiştir. Gölge bile gerçeğe ait değildir.

Felsefe dini kendi başına aşamamış ve Gösteri, dinsel yanılsamanın yeniden maddî yapılanması olmuştur. Böylece “Gösteri tekniği insanların kendilerinden kopmuş olan güçlerini yerleştirdikleri dinsel bulutları dağıtmamıştır: Onları sadece dünyevî bir temele yeniden bağlamıştır. Böylece, en dünyevî yaşam donuk ve nefes alınamaz hale gelmiştir. Artık yaşam mutlak reddini, sahte cennetini gökyüzüne havale etmeyip, bunları kendi içinde barındırmaktadır. Gösteri, insan güçlerinin ötede bir yerlere sürgün edilmesinin teknik anlamda gerçekleştirilmesidir; insanın içinde tamamlanan bir bölünmedir.”

İzledikçe daha az yaşayacağımızı,  ihtiyaç diye sunulan imajların içine gömüldükçe kendi varoluşumuzu ve arzularımızı anlamaktan da bir o kadar uzaklaşacağımızın altını çizer.  Oldukça karamsar ama bir o kadar da gerçekçidir ve aşamadığı alkol problemi yüzünden 1994 yılında intihar ederek yaşamına son vermiştir.

 

KARARLAR VE KARARSIZLIKLAR DAĞILINCA: RADİKAL ŞIKLARIN SAYIMI

Kitabın ismi oldukça dikkat çekici. Radikal şıklar ne olabilir derken bunun entelektüelleri, kitapta vurgulanan yeni dili sadeleştirme yasasına göre yapılan bir tanımlama olduğunu fark ediyoruz. Kitap ciddi bir eleştiri niteliği taşıyor. Sosyal medya(Facebook, Twitter) da dâhil olmak üzere tv, gazete ve sinemayı olduğu kadar, siyaseti, halkı ve entelektüelleri de bu eleştirinin içine alarak basit ama bir o kadar düşündürücü  ve kısa diyaloglarla süslenmiş, oldukça başarılı basit bir distopik kurgu sunuyor.

Yer İtalya. Bir gündüz kuşağı programında konuk olan Profesör Giovanni Prospero konuşmasına Spinoza'dan alıntı yaparak devam etmek istiyor. Lakin programın sunucusu tarafından halkın anlayamayacağı dilde konuşmak ve bilgi birikimiyle halkı aşağılamakla suçlanıyor. Kendini ifade etmesine izin verilmeyen Profesör, aynı günün akşamında evinin kapısında saldırıya uğruyor ve korkunç bir cinayete kurban gidiyor. Cesedi sabah kapıcı buluyor ve insanlar bu cinayeti Profesörün komşusunun attığı twitten öğreniyor. Twiti yeterli görmeyen hayırlı komşu, cesetle çekildiği bir selfiyi sosyal medyada paylaşıyor.

Babasının ölümünü haber alan Olivia, cenaze töreni için ülkesine dönüyor. Ama karşılaştığı yeni düzene alışmakta zorluk çekiyor. Dönüşünden kısa bir süre sonra iki saldırı daha gerçekleşiyor ve iki entelektüel daha hayatını kaybediyor. Bunun üzerine Muhalefetin konuyu meclis gündemine taşıması ile radikal şıkların sayımı adlı bir yasal düzenlemeyi gündeme getiriyor iktidar. Buna göre ülkede ne kadar radikal şık olarak nitelenen entelektüel varsa kayıt altına alınıp, onların korunması için harcanan paranın da yine radikal şıklardan tahsil edilmesine karar veriliyor. Böylece bir tarih müzesinin içine hapsedilen radikal şıklar çeşitli sanatsal gösterilerde bulunarak asıl yerlerini bulmuş ve hayatın içinden çıkarılmış oluyorlar.  Olivia ise hem gördükleriyle hem de babası ve babası gibi olanlarla da hesaplaşıyor iç dünyasında. Tanıdığı entelektüellerin hiç birinin Sokrates gibi olmadığını fark ediyor.

“Entelektüeller genelde tembel, açgözlü, rahatına düşkün ve kibirli kişilerdi. Kimseye dokunmuyorlar sözlerini söylemek için bir riske girmiyorlardı. Barışın hâkim olduğu, düşünmenin zararsız görüldüğü bir dönemde büyümüşlerdi. Onların zamanında en keskin kelimelerin bile bir ağırlığı, harekete geçirme gücü yoktu, çünkü artık harekete geçmeye gerek yoktu. Babası gibiler bir fikri ifade etmenin, bir gösteriye katılmanın, bir bildiriye imza atmanın masum kalabilmek için yeterli olduğuna kendilerini inandırmışlardı.”

Oysa gerçek bambaşkaydı. Halk çabucak sıkılıyor ve gösterilen hedefleri iki günde tüketiyor, botlar kimse fark etmeden denizlerde batıyor, bankalar sessiz sedasız iflas ediyordu. Yabancı işçiler köle gibi tarlalarda çalıştırılıyor, Google haritalar ile yapılan anlaşma sayesinde bu tarlalar görünmüyordu. Politikanın insan doğasındaki zaafları nasıl yönlendirdiğini sorumlu bakan şöyle açıklıyordu: “Çünkü duygular basit ve ilkeldir. Hileleri öğrenirseniz onları yönetebilirsiniz. Oysa düşünceler özgürdür; nereye isterlerse giderler ve işleri zorlaştırırlar. Mantığın olduğu yerde duyguları hesap etmek imkânsızlaşır.” Bununla birlikte “Akıllı olanların aptalların kendi kendine düşündüklerini sanacakları şeyler söylemeyi öğrenmesi gerekiyor.”

Toplumda biriken gerilim sonunda tarafları  savaşın eşiğine getiriyor ve  savaşı başlatan eylem bir entelektüelden değil, entelektüeller arasında yaşayan ama okumakla ve düşünmekle  arası pek de iyi olmayan birisinden geliyor. Ve hatıra Guy Debord'un şu cümlesini getiriyor:

“Tıpkı insanlara sahip olmak için can attıkları sahte malları sunması gibi, yerel devrimcilere de yanlış devrim modelleri sunar.”

Savaşta kelimeleri kimse dinlemez.  Karlar küller ve geçmiş her zaman yok edilebilir. Ve icat edilme nedenine uygun olarak savaştan sonra her şeye yeniden başlanabilir...

 

YUVA'YI HANGİ KUŞ YAPIYORDU: YUVA

Yuva Güney Koreli yazar Jung Yun'un ilk kitabı. Dili sade ve akıcı. Buna rağmen sindire dindire okunanlardan. Yun bizi, Amerika da  Amerikan rüyası olarak nitelenen bir hayatı gerçekleştirmiş göçmen bir ailenin yaşantısının içine dâhil ediyor.

Kyung başarılı bir akademisyen ve mucit olan Güney Koreli bir babanın ve hobisi dekorasyon olmanın dışında bir vasfı olmayan bir annenin çocuğu olarak büyür. İrlanda kökenli bir Amerikalı olan Gillian'la evlidir ve bir çocuk babasıdır. Babası Jin, kendisinin de hayalini kurduğu itibara ve paraya sahip biri olsa da hiçbir zaman olmasını istediği bir baba değildir. Annesi Mae de de bir annede aradığı sevgi ve şefkati hiçbir zaman bulamamıştır. Kendisi de bir akademisyen olmasına rağmen babasının yakaladığı (itibar ve parasal anlamda) başarıyı yakalayamamış borç içinde yüzen ve her geçen gün yaşadığı evi kaybetme korkusu yaşayan birine dönüşmüştür. Bir gün hiç ummadığı korkunç bir olayla karşılaşana dek...

Şehrin en gözde ve zengin mahallesinde gösterişli bir evde yaşayan anne ve babası bir saldırıya uğrar. Hırsızlık için Kyung'un anne ve babasının evine giren iki kardeşten biri yüksek dozda uyuşturucu almaktan dolayı aynı evde yaşamını yitirirken bir diğeri kaçmayı başarır. Uğradıkları saldırının fiziksel zararından çok ruhsal  zararıyla mücadele etmeye çalışan Jin Ve karısı Mae oğullarının evine yerleşir. Kötü bir çocukluk geçirmiş olan Kyung bu süre içerisinde ebeveynleriyle ve kendi ebeveynliğiyle yüzleşecektir. Jin oluşturduğu imajı kötü etkilediğini düşündüğü eşi Mae'ye yıllarca şiddet uygulamış, Mae'de aynı şiddeti oğlu Kyung' da devam ettirmiştir. Mae içindeki yıkımı onarmak istercesine, kendini dekorasyon işlerine vermiş. Kyung da üniversiteye başladıktan sonra evi terketmiştir. Ve istediği son şey ailesiyle yeniden bir araya gelmektir. Lakin hayat bu kötü tecrübeyle onları tekrar bir çatının altında toplamış ve birbirleriyle yüzleşmeleri sonucunda geçmişle hesaplaşmalarını sağlamıştır. Belki de en can alıcı cümle kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında yer alan " Bir ev ne zaman yuvaya dönüşür" sorusunun zihnimizde bulacağı karşılıktır...

İnsanoğlunu kadim zamanlardan beri meşgul eden ve Debord'unda kalın harflerle çizdiği 'var olmak' felsefesi, gelişen ve toplum üzerinde tam bir tahakküm kuran iktisadı kalkınmayla birlikte 'sahip olma' ya doğru evrildi. Şimdilerdeyse ' gibi görünmek' olarak tezahür ediyor. Yuva'da karısına bir eş çocuğuna bir baba olmak yerine, kariyeri için çizdiği imaj'ın mükemmel görüntüsünü zedeleme ihtimalini bile şiddetle cezalandıran Jin, aslında tam da Debord'un bahsini yaptığı gösteri toplumunun tipik ferdini simgeliyor. Dışarıdaki imajı evdeki gerçeğinin üstünü örterken, büyüttüğü çocuk, kendi hakikatine yabancı ve huzursuz, hiç bir yere tam olarak kendini ait hissetmeyen bir tipoloji çiziyor. 

POTPORİNİN FİNALİ İÇİN BİRKAÇ SÖZ

Hepimizin çocukken oynadığı "aklından bir sayı tut" şeklinde bir oyun vardır. Muhatabımıza aklında tuttuğu sayının üstüne şu kadar ekle, şununla çarp, bununla böl, diye direktifler verir, en sonunda çıkan sonucu ilk tuttuğu sayıdan çıkartmasını isteyerek, aslında sonucunu bizim belirlediğimiz bir hakikatin ortasına bıraktığımızdan bahseder Radikal Şıkların Sayımı'ndaki bakan.

Üstelik bundan habersiz muhatabımızın hayret ve hayranlığını da kazanma bonusuyla birlikte.

Evet, gösterinin Debord' un bile belkide tahminin üstünde bir levelini yaşadığımız şu zamanlarda, zihnimizi ne gibi ilizyon ve ilizyonistlerin işgal ve igdiş ettiğinden habersiz' gibi görünmek' için her yeni güne, gördüğümüzü sandığımız ama aslında görmediğimiz gerçeklerimizle uyanarak başlamanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyoruz. Ne diyordu Papi:

“İnsan ülkesinden ayrılabilir, kendi köklerinden kaçabilir belki, ama içine doğduğu ve yaşadığı zamandan kaçamaz.”

Devamı [...]
Kitaplıktan

DENİZ K. KAVALCI-MİZAÇ, VİCDAN, DUYARLILIK VE RUHSAL İŞTAH KAVRAMLARINA CESUR BİR BAKIŞ: İNSAN NEDİR

MİZAÇ, VİCDAN, DUYARLILIK VE RUHSAL İŞTAH KAVRAMLARINA CESUR BİR BAKIŞ: İNSAN NEDİR?

Deniz Kara Kavalcı

Mark Twain ya da asıl adıyla Samuel Langhorne Clemens, bu kitabını 1906 yılında 250 adetle sınırlı tutar ve anonim olarak yayınlar. Üye olduğu ''The Monday Evening Club'' topluluğuna ''Mutluluk Nedir?'' ismiyle sunar. Topluluk üyeleri, metin hakkında olumsuz fikirler beyan edip Twain'i kınarlar. Twain'in yorumu şu olur:

''Bana insanlığın haysiyetini çekip almaya çalıştığımı söylediler ve ben de bunu başaramayacağımı; zira insanlığın sahip olmadığı bir niteliği ondan çekip almanın mümkün olmadığını söyledim.''

Kitabın sınırlı sayıdaki ön sözünde şöyle yazar Twain:

''Sayfalardaki her düşünce, milyonlarca insan tarafından düşünülmüş ve üzerleri örtülmüş, gizli tutulmuştur. O insanlar düşüncelerini niçin dile getirmediler? Çünkü çevrelerindeki insanların onları kınamalarından korktular. Ben niçin yayımlamadım? Sanırım beni de aynı sebep engelledi, başka bir şey bulamıyorum.''

Fikirleri sebebiyle o dönem insan haysiyetini çalmakla suçlanan Twain, bu eserinde öykücü tarzının dışına çıkıyor, daha felsefî bir çalışmaya imza atıyor. Okuyucuyu genç ve tecrübesiz bir delikanlı ile bir bilgenin ağzından sohbet havasında derin ve sarsıcı bir sorgulamanın içine çekiyor. Kendimizi Sokratik bir diyaloğun göbeğinde buluyoruz. Yaşlı bilgenin insana dair fikir ve gerekçeleri karşısında, genç adamın heyecanlı ve aceleci itirazları...

Delikanlı: “İnsan; soylu, ahlaktır, erdemli bir varlıktır” tezini savunurken, Yaşlı Bilge: “İnsanın özgeci, ahlaklı olarak adlandırılan eylemlerinin çoğunun ardında bencil bir güdünün yattığı, insanın da bu güdüye göre hareket ettiği" düşüncesinde.

Hiç işimize gelmeyecek bir şey yapıyor Twain. İnsanın görkemini, gururunu, kahramanlığını elinden alıyor. Tüm kişisel itibarından, alkışlardan mahrum bırakıyor. Onu yalnızca bir makineye indirgemekle kalmıyor, bu makineyi kontrol etmesine de izin vermiyor. Onu sadece bir kahve değirmenine dönüştürüp ne kahveyi sağlamasına ne de kolu çevirmesine izin veriyor. Mizacına uygun olarak, yegane ve yürek parçalayıcı derecede mütevazi tek işlevi, işlenmemiş taneleri öğütmek. Geri kalan her şeyi de dış etkenler yapıyor. Sonra bize şunu fısıldıyor:

"Ben insanı makineye dönüştürmedim, Tanrı onu makine olarak yarattı."

"Vicdan" diyor “İnsanın içinde konaklayan gizemli bir otokrattır. Arzularını tatmin etmesi için kişiyi zorlar. Ona, Ana İhtiras da denebilir. Yani kendini onaylama için hissedilen açlık. Onun arzularını insanın mizacı belirler ve onları yönetir. Mizaçla doğulur onu sonradan yapamazsın." diyerek sarsmaya devam ediyor.

"...Şüphe götürmez şekilde insanı harekete geçiren tek bir dürtü olduğunun farkına vardım. Kişinin aslında yalnızca bir makine olduğunu, yaptığı hiçbir şey üzerinde kişisel değer iddia etme hakkına sahip olmadığını algıladım. Bu gerçekleri bulduktan sonra, artık aramaya devam etmem mümkün değil. Geri kalan günlerim bu değerli varlığımı cilalayarak, destekleyerek ve yamalayarak harcanacak. Sorgulayan bir argüman ya da zarar verebilecek bir gerçeğin yaklaştığını gördüğümde de başımı diğer yöne çevireceğim."

İnsan, pek çok mekanizmadan oluşmuş bir makine... Bu mekanizmaların ahlakî ve zihinsel olanları, içerideki Efendinin dürtülerine göre otomatik olarak hareket ediyorlar. Bu efendiyse, mizaçtan ve pek çok dış etkenle eğitimin birikiminden inşa edilmiş. Makinenin tek işlevi, arzuları iyi ya da kötü olsa da Efendinin ruhsal tatminini sağlamak.

Maddi değerler yoktur, yalnızca manevi olanlar vardır düşüncesinde. Bir anlığına bile olsa, sahip olduğu tek değer, arkasındaki manevi değerdir. Onu kaldırırsan yine hızlıca değersiz olur. Bilgenin düşüncelerini destekleyen kısa kısa hikâyeleri kitaba daha da çok kilitliyor insanı:

“- Kişi iki şeyden hangisinin doğru olduğunu biliyorsa da sonuçta kesinlikle onu yapacağını iddia edemez miyiz?

-Ne yapacağına, mizacıyla eğitimi karar verecek. Kişi de onu yapacak çünkü mesele üzerinde hiçbir yetkisi olmadığından, elinden başka bir şey gelmez. Davud'un Golyat'ı öldürmesi doğru değil miydi?

Özgür irade yoktur, özgür seçim vardır" diyerek bir kez daha sınırlarımızı zorluyor. Akıl doğru ve adil olanı özgürce seçebilir, işaret edebilir, gösterebilir. İşlevi orada son bulur. Doğru olanın yapılmasını, yanlıştan vazgeçilmesini söyleme yetkisi; çevreyle eğitimi kullanarak onun etrafında inşa ettiği yaradılış ve karakterinin elinde.

...Fedakârlık. Var olmayan bir şeyi tanımlıyor. Fakat en kötüsü, insanın tüm eylemlerini emreden ve onu bunlara zorlayan -Tek Dürtü-yü görmezden gelip hakkında hiç konuşmuyoruz. Her acil durumda ve ne pahasına olursa olsun, insanın kendi onayını güvenceye almasının kaçınılmaz gerekliliğini yani. Olduğumuz tüm şeyleri ona borçluyuz. O bizim nefesimiz, kalbimiz, kanımız. O bizim tek mahmuzumuz, kırbacımız, üvendiremiz. Son derece etkili tek gücümüz. Başkasına daha sahip değiliz. O olmadan yalnızca durağan şekiller, bedenler olurduk. Hiç kimse bir şeyler yapmazdı. İlerleme olmadığından, dünya hareketsizce sadece dururdu. O muhteşem gücün adı dudaklardan çıktığında şapkalarımızı çıkarıp saygıyla ayağa kalkmalıyız.”

Sözü fedakârlığa getiriyor ve şöyle diyor: “İnsanlar her gün başkaları adına fedakârlık yaparlar fakat bu, en önce kendi iyilikleri içindir. Eylem, önce kendi ruhlarını tatmin etmelidir. Bundan yararlanan diğerleriyse ikinci sırada..."

Ezcümle, hiçbir eylemin (öncelikle) kendini onaylama dışındaki başka bir dürtüden doğmadığına dair bir önermesi var. Şimdiye dek insana dair yüzeysel düşüncelerle geçiştirip, derinine inmekten kaçındığımız her şeyin ortalığa saçıldığı, sorgulamanın kaçınılmaz olduğu, beraberinde sıkıntılı bir rahatsızlık hissine de maruz bırakan bir deneyim. İyi kitaplar böyle değil midir zaten? Okuyucu eski okuyucu değildir artık; vurgun yemiş, dönüşmüştür.

Kâinatın ana fikri olan insan düşüncesi ilerlemeye muhtaçtır ve bunun için de başka düşüncelere ihtiyaç duyar. Bu bağlamda evrenin dünya üzerinde vücut bulmuş hali olan insana bir pencere de Twain açmış, Sokrates'in savunması tadındaki bu eseriyle. İnsan denen muammanın cesurca tetkik edildiği bu sohbete misafir olmaya cesareti olan buyursun. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmek şartıyla...

 

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

SERAP YALÇIN PAMUK-KÖPEK KALBİ'NE DOLANIP DURANLAR

“KÖPEK KALBİ”NE DOLANIP DURANLAR

Serap Yalçın Pamuk

Gerçeği anlatmanın zor veya imkânsız hale geldiği zamanlarda insanlar ironiye sığınır. Ya da gerçeklerin acımasızlığına ironik bir gülüştür fantastik kurgu. Her şekilde kendini ifade edecek aracı ve biçimi bulur insanoğlu. Belki de tüm farkı buradadır. Ve tüm gücü imkânsız görünenin içinde bir imkân arayabilmesi ve bulduğu küçücük bir delikten nefes alacak pencereler yaratabilmesidir." diye yazmışım Mihail Bulgakov'un bir diğer şaheseri olan Usta Ve Margarita için.

Köpek Kalbi'yle bir kez daha iyi anlıyorum ki Bulgakov ciddi bir mizah yazarı. İroni ve hicivi birbiriyle harmanlayarak simgesel anlatımı şahlandırıyor. Böylece ortaya biraz trajik, biraz distopik, çoğunlukla ise kara mizah olan bir kurgu çıkıyor.

Hikâyemiz, Şarik isimli bir sokak köpeğinin aç ve yaralı olarak sokaklarda gezerken, Profesör Filipoviç'in onu alıp eve götürmesiyle evrilen hayatını konu ediniyor. Şarik Profesör tarafından itinayla besleniyor, iyileştiriliyor, sıcak ve güvenli bir ortamda uysallaştırılıyor. Öyle ki kendisi için bir şeylerin planlandığını sezmesine rağmen, dışardaki hayatına dönme riskini göze alamadığı için teslim olmayı seçiyor. Böylece Şarik'in elinden alınan ya da kendisinin vazgeçtiği ilk şey özgürlüğü oluyor. Şarik'in uysal tavırlarıyla amacına iyice yaklaşan Profesör Filipoviç, ciddi bir deney için Şarik'in er bezlerini ve hipofiz bezini sefil bir işçininkilerle değiştiriyor.

Zor bir ameliyatın ardından ölmesi beklenen Şarik, beklenenin aksine herkesi şaşırtarak hayata tutunmayı başarıyor. Fakat yarı insan yarı köpek olan kahramanımız ucube bir görüntü ve ilkel davranışlarıyla sahibini çileden çıkarıyor. Umduğunun dışında bir sonuçla karşılaşan ve ortaya çıkan gudubetle ne yapacağını bilemeyen Profesör, Mary Shelly'nin genç bilimadamı Victor Frankenstein'ını hatırlatıyor.  Ortaya çıkan sonucun trajikliği (Şarikov ve Frankenstein) yönüyle birbirine benziyor.

Nitekim "Spinoza'nın veya ona benzer başka bir ifritin hipofizini aşılayıp köpekten olağanüstü yüksek bir canlı yaratmak mümkün ama insanın aklına şöyle bir soru geliyor, ne halt etmeye? Açıklayın bana lütfen, herhangi bir köylü karısı ne zaman isterse doğurabilecekken, yapay yöntemle Spinozalar üretmenin manası ne?.." özeleştirisi de  bu benzerliği pekiştiriyor..

Meselenin ne Şarik ne Profesör olduğunu hikâyenin bütününe baktığımızda çok iyi anlıyoruz elbet. Bir sokak köpeği ve ona nakledilen er ve hipofiz bezlerinin bir işçiye ait olması da tesadüf olmasa gerek. Sokak köpeği Şarik  devrim öncesi sıradan Rus insanını simgelerken, ameliyat sonrası  Şarikov ise devrim sonrası Rus insanını simgeliyor. Önceki aç, yorgun ve yaralı olsa da kendine has saflığa sahip bir varlıkken, sonraki serkeş, ilkel ve çıkarcı bir varlığa dönüşüyor. Bu itirafı bizzat Profesör Filipoviç'in ağzından dinliyoruz:

"Beş yılım hipofiz eşelemekle geçti benim... Nasıl bir işin altından kalktım biliyor musunuz, akıl alır gibi değil. Şimdi insanın sorası geliyor, neden diye? Fevkalade bir günde dünyanın en tatlı köpeğini alıp insanın tüylerini diken diken eden böyle bir musibete dönüştürmek için mi?.. İşte doktor  görüyorsunuz, araştırmacı ihtiyatlı davranmak ve doğayla paralel ilerlemek yerine meseleyi hızlandırıp örtüyü kaldırdığında ne oluyor! Al sana Şarikov, ölür müsün öldürür müsün?" 

Devrim ve devrim ideolojisi olan materyalist marksizmin toplumsal değişim koşulları gözetilmeden tepeden inme bir şekilde halka zerk edildiğinde ortaya çıkan toplumsal ve bireysel anomalinin dile getiriliş biçimi olsa gerek bu cümleler. Yine ihtilalin ve öncekinin yerine ikame edilen yeninin ne olduğu konusunda sıradan insanın ciddi bir fikrinin olmadığını, eline tutuşturulan Engels kitabı hakkındaki yorumuyla Şarikov'dan dinliyoruz:

"Yahu önerecek ne var... Yazıyorlar da yazıyorlar. Kongre Almanlar falan... İnsanın başı şişiyor! Alacaksın her şeyi bölüştüreceksin işte..."

Kısacası bu kitapla Bulgakov'un bir hikâye anlatmaktan çok bir durumun ameliyatını yaptığını farkediyoruz. 1917 Bolşevik devriminin yeni bir insan yaratma idealinin ortaya çıkardığı garip durumu mizahsal sembolizmin ardına gizlenerek anlatıyor. Fakat örtük anlatım sistem tarafından gayet iyi anlaşılmış ki yıllarca eserlerinin yayınlanmasına ve ülke dışına çıkarılmasına izin verilmemiş.

Anlatılan bir köpeğin kalbinden çok doğadaki en tehlikeli varlık olan insanın kalbinin olması ise işin en ironik yanı sanırım.

Devamı [...]
Kitaplıktan

MEHTAP NAS-İÇERİYLE DIŞARININ AYNILIĞI

İÇERİYLE DIŞARININ AYNILIĞI

Mehtap Nas

Kitapta ilk olarak dikkat çeken şey, öykülerin toprağına felsefe, sanat ve yer yer psikoloji tohumlarının atılmış olması. Bu durum günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız sıradan hayatları okunur kılıyor. Böylece basit bir olay, heyecanın ritmiyle anlam kazanıp öyküde kendine yer buluyor.

Alper Bilgili’yi akademisyen kimliğiyle tanıyoruz en çok. Ancak öncesinde Misyoner ismiyle bir romanı ve kitaplaştırmadan önce de çeşitli mecralarda öykülerine rastlamıştık. Öykü kitabının da ismi olan Karınca İncitmez Artur Balyan’ın Tuhaf İntikam Plânı’nda öykü kişisi, Kapalıçarşı’da sarraf olan amcasının yanına gitmek üzere vapura biner. Karşıya geçerken gördüğü bina ile öylesine sarsılır ki üstünden tır geçmişe döner. Nusretiye Camii’nin deniz gören yüzünü örten o beton blok İstanbul Modern Müze’dir. Küçük bir çocukken Nusretiye’ye babasıyla ilk gidişi ve sonrasında camiyi her ziyaret edişi gözünün önünden film şeridi gibi geçer. İntikam plânın ilki olarak zor da olsa, müzeye güvenlik görevlisi olarak girer. Sergideki fotoğrafları söküp yerine Nusretiye’nin fotoğraflarını yerleştirdiğini fark etmek bir yana, ziyaretçiler sergiyi hayran hayran dolaşınca Artur Bey daha tuhaf bir intikam plânı yapar. O plânı buraya yazarak okumayanların merakını ketlemeyeceğim elbette. Ancak sanat, modernizm ve postmodernizm kavramları üzerine düşündürten bu öykünün mekânındaki anlatı atmosferinin beni metne çivilediğini söylemeden geçemeyeceğim.

Kitapta ilk olarak dikkat çeken şey, öykülerin toprağına felsefe, sanat ve yer yer psikoloji tohumlarının atılmış olması. Bu durum günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız sıradan hayatları okunur kılıyor. Böylece basit bir olay, heyecanın ritmiyle anlam kazanıp öyküde kendine yer buluyor.

Kitaptaki bazı karakter isimleri ilginç. Yılan A’mad, Sarı ve Artur Bey gibi. Artur Bey ismiyle, Mine Söğüt’ün Madam Artur Bey ve Hayatındaki Her Şey romanı ile Deli Kadın Hikâyeleri’ndeki öykü kişisi çağrışım trafiğime takıldı; kitap karakterlerinin adaşlığı. Bir öyküye de Fransızcada bisiklet anlamına gelen Velespit başlığını atmış yazar.

Belki tümden değil ancak parça parça lezzet alınacak öykülerin yer aldığı bu kitapta kimi öyküler gerçek, kimileri de gerçeküstü stilize edilmiş. Yazarın kurduğu öykü evreninde öyküler genelde şaşırtıcı sonla bitiyor.

Özgürlük kavramının işlendiği Özgür öyküsünde yaşlı bir mahkûm, cezaevinden çıkmaktan değil, çıktıktan sonra tekrar içeri girmekten korkuyor, “Canımı asıl sıkan şey özgür olmamak. Hiçbir yerde özgür değilim. Hiçbirimiz değiliz. Yasalar her yerde. İnsanların koyduğu aptal yasalar… Sanki en iyiyi, en doğruyu çözmüşler gibi,” diyor. Öykü, bu felsefî söylemle, içeri ile dışarının aynılığı üzerine okuru düşünmeye davet ediyor.

Alper Bilgili, kimi öykülerinde karakterlerin takıntılı hallerini, duygu geçişlerini ve iç dünyalarını ustalıkla işliyor. Karakterler genelde sahici; bu durum, yazarın olayları verirken karakterin derinine inmesinden, insanın sahici bir yerini kaşımasından kaynaklanıyor. Ruhsal çalkantılar içinde acı çeken bir karakterin etrafında dönen öyküde dışlanan karakteri içselleştirebilmemiz bu sahicilik sayesinde. Duygusal betimlemeler, yazarın iyi bir gözlemci olduğunun işareti.

Öykülerin izleğine baktığımızda birçok şey görüyoruz. Savaş, aşk, modern hayat eleştirisi gibi. Yazarın, geçmişte kalmış kimi şahsiyetleri tarihin tozlu sayfaları arasından çıkarıp şimdi ve buradaya taşıyarak yeniden kurguladığı da oluyor, toplumun fotoğrafını çekmek için markaja yüzbaşı ile medrese hocasını aynı ânda aldığı da, felsefî anlatımı tercih ettiği de.  Bazı pasajlarda ise belirsizlik hâli ile gerilimi tırmandırıp okura âdeta gizemin izini sür, diyor Bilgili.

Öyküler boyunca karakterlerle beraber yürüyoruz. Artur Bey’in yanında intikam plânı yapıyor,  evlenince hayatının monotonlaşmasından bîzar bir yazarın ele alındığı Ayrıcalık öyküsünde öykü kişisiyle beraber hayal gücünü besleme üzerine düşünüyor, Hakanlar Çarpışıyor’da ailesinden iyi bir genetik miras alamayan karakterle beraber üzülüyoruz.

 

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

SERAP YALÇIN PAMUK-KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI VE BUNU BOZAN GUGUK KUŞU

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI VE BUNU BOZAN GUGUK KUŞU

Serap Yalçın Pamuk

Bazı kitaplar kolay ilerlemez. Bazen çeviri, bazen içerik, bazen üslup, bazen de sebepsiz bir gerekçesi vardır bu durağanlığın. İşte öyle bir gerekçeyle Hannah Arendt'in “Kötülüğün Sıradanlığı” kitabı da benim “yavaş ilerleyenler listesi”ne  dâhil ettiklerimden. Bundan sebep araya bir kitap daha sokarak ikili okumayla, hem okuyuşu hareketlendirip hızlandırmak, hem de bir kitabı daha eş zamanlı olarak bitirmek için Ken Kesey'in Guguk Kuşu kitabını araya sıkıştırdım. 

Okuyuş hızlandı hızlanmasına ama iki kitabın arasındaki çeşitli benzerlikler de bu okuyuşu benim açımdan farklı kıldı. İlki Nazi Almanya'sında Yahudileri toplama kampları ve gettolara nakil işinden sorumlu Otto Adolf Eichmann'ın İsrail'de yapılan yargılanmasını konu alırken ikincisi hapishaneden kurtulmak için deli taklidi yapan bir  adamın psikiyatri kliniğine sevki ile başlayan kimi zaman komik, kimi zaman hüzünlü tarafıyla insanı parçalı bulutlu bir ruh haline sokan  hikâyesini konu ediniyordu...

 

Sıradanlaşan Kötülük:

Hannah Arendt, Almanya da doğup büyümüş Yahudi kökenli Amerikalı siyaset bilimcidir. Nazi zulmünden nasibini almış, önce Fransa, sonra Amerika'ya iltica etmiştir. Kötülüğün Sıradanlığı, orijinal ismi ile  "Eichmann in Jerusalem: A Report on The Banality of Evil" kitabı, The New Yorker dergisine ilgili davanın anlatımı sonucu ortaya çıkmıştır.

Eichmann Hitlerin öldürülmesinden sonra, sahte kimlikle Arjantin’e kaçmış ve bir süre sonra ailesini de yanına alarak orada yaşamaya başlamıştır. Yakalanmadan kısa bir süre önce MOSSAD ajanları tarafından takip edildiğini fark etmiş ama kaçmak için herhangi bir çaba harcamamıştır. Daha sonra MOSSAD ajanları tarafından kaçırılarak Kudüs’e getirilmiş ve burada Yahudi halkına karşı işlemiş olduğu suçlardan dolayı yargılanıp idama mahkûm edilmiş ve davanın temyizinden hemen sonra hüküm uygulanarak infaz edilmiştir.

Arendt bir taraftan davanın tutanaklarındaki bilgileri, iddia ve savunmanın dâhil, paylaşırken diğer taraftan hem dava, hem de davanın içeriğini oluşturan Nazi zulmünü ve soykırımın habercisi olan  süreci bize anlatır. Süreç Yahudilerin vatandaşlık haklarının ellerinden alınarak vatansız bırakılmasıyla başlar. Sonrasında, göçe zorlanma, tecrit ve gaz odalarıyla biten trajedi ile son bulur. Üstelik sadece Almanya da değil Nazi işgali altındaki tüm Avrupa'da hikâyeler benzerdir.

İşin acı tarafı sonu kamplarda biten zorunlu göçlerin nakil ücretinin dahi bu insanlardan tahsil edilmesi, Yahudileri yakalama ve infaz işini Yahudi polis ve devriyelerin gerçekleştirmesidir. “Bu kadar insan neden isyan etmedi?” diye sorgular Arendt ve önde gelen Yahudi temsilcilerin kendi paçalarını ve kendilerince Yahudi cemaati için değerli addettikleri kişileri  kurtarmak için binlerce  sıradan Yahudi’yi feda ettiklerini de not düşer.

Eichmann sıradan bir  SS memurudur. Ama yerine getirdiği görev hiç de sıradan bir görev değildir. Arendt'e göre bu adam bir cani, sadist ya da psikopat değildir. Bu adam insanı dehşete düşürecek kadar normal, hatta korkutucu derecede normal bir insandır. Ve kötülüğün sıradanlığı derken "Sadece gerçeklere sıkı sıkı bağlı bir düzeyi kastediyorum, duruşmada hemen göze çarpan bir fenomene dikkat çekiyorum. Eichmann ne Iago'ydu ne de Macbeth ve III. Richart gibi bir cani olmasıysa neredeyse imkânsızdı. Terfi etmek için gösterdiği olağanüstü gayreti bir yana bırakırsak, onu hakarete geçiren hemen hemen hiçbir şey yoktu. Bu gayret de kendi başına kriminal değildi elbette; bir üstünün yerine geçmek için asla onu öldürmeye kalkmazdı. Eichmann sadece gündelik dilde  söyleyecek olursak, ne yaptığını hiç fark etmemişti." diyerek devam eder:

"Aptal biri değildi. Dönemin baş suçlularından biri haline gelmesine olanak sağlayan-aptallıkla özdeş olmayan bir şeyden- fikirsizlikten başka bir şey değildi. Hali sıradan ve komikse, Eichmann da şeytani ve uğursuz derinlik bulma konusunda en kararlı insan bile sonunda pes ediyorsa bu durum aleladelikten çok uzaktır... Gerçeklikten bu kadar uzak ve bu kadar fikirsiz olmak, belki de insanın bünyesinde bulunan bütün şeytani içgüdülerin vereceği zarardan daha büyük bir yıkıma yol açabilir.”

Hitler, katliamlarına “onulmaz hastalıklara yakalananlara bahşettiği merhametli ölümlerle başladı.” diyerek gaz odalarının ilk kurulma amacını dillendirir ve insanlığı gelecekte benzer tehlikelerin içine düşmüş bir vaziyette düşünmenin hiç de abes olmadığını belirtir. Benim kitap boyunca “İnsan vicdanını nasıl susturur?' soruma verdiği cevapsa;" Katiller, insanlara ne korkunç şeyler yaptım! demek yerine, görevlerimi yerine getirirken ne korkunç şeyler görmek zorunda kaldım, bu görevin omuzlarıma yüklediği yük nasılda ağır diyebiliyorlardı.” diyerek cevaplar.

Sonuçta Eichmann bir günah keçisi. Nasyonalist Almanya'nın olduğu kadar, kötülüğün sıradan olanın içinde  olduğunu fark etmeyen ve eylemlerimizin hem kendi hem de başkalarının hayatlarının içinde nasıl durduğu üzerinde düşünüp fikir yürütemeyen hepimiz için.

 

Düzene Kafa Tutmak:

Guguk Kuşuna geçmeden Michael Jackson'ın “They Don't Care About Us” şarkısını dinliyorum. Tuhaftır kitabı okurken Mcmurphy'i hep bu şarkıyla özdeşleştirdim. Aynı şekilde kitabın bir diğer karakteri olan Reis Bromden içinde Gheorge Zamfir'in “The Lonely Shepherd” isimli muhteşem parçasını.

Bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesi. İçinde çeşitli kategorilere ayrılmış ve bu kategorilere göre koğuşlara bölünmüş  hastaların olduğu sıradan bir hastane. Hikâyeyi  Reis Bromden'in ağzından dinliyoruz. Babası Kızılderili annesi ise bir beyaz olan melez Reis bize hastane hakkında belli bilgiler veriyor. Başhemşire Ratchet doktorların bile çok üstünde bir otoriteye sahip. Kaldıkları bölümde, iyileşebilirler, iyileşemezler ve bitkiler olmak üzere üç farklı gurup yer alıyor. Kurallar Mcmurphy gelene kadar çok sıkı bir şekilde uygulanıyor. Ne zaman ki bu kızıl saçlı ve kolları dövmeli adam geliyor işte o vakit her şey çığırından çıkıyor. Hastane için olmazsa olmaz kabul edilen birçok kuralı yavaş yavaş deliyor. Üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi günlük rutinleri içinde  yaşayıp giden bu insanların hayatlarına tıpkı saçlarının kızılı gibi renk katıyor.

Kitabın bir  sistem eleştirisi olduğunu kısa süre içerisinde fark ediyorsunuz. Sistemin katı işleyişi içerisinde ezilen bireyin can çekişini izliyoruz.  Bu nedenle tüm keskin sınırlara rağmen o sınırlara saldırışı ile destanlaşıyor hikâyede Mcmurphy. Ta ki iyileşebilenlerin gönüllü olarak orada yer aldığını öğrenene dek. İnsan gönüllü olarak burada nasıl dururu, bir türlü anlayamıyor. Bir iyileşemez olarak sistemin mahkûmu olduğunu işte o zaman fark ediyor. Bir müddet sınırları yoklamaktan vazgeçiyor.

Kendisi gibi bir iyileşemez olan ve hikâyenin anlatıcısı olan Bromden sağır ve dilsiz olarak biliniyor hastanede. Lakin gerçekte ne sağır ne de dilsiz. Fakat ancak bu şekilde katlanabileceğini düşünüyor gördüklerine ve duyduklarına. Onun da ayarı Mcmurphy'nin gelmesiyle bozuluyor ve otoriteyi temsil eden hemşire Bayan Ratchet'a kafa tutar hale geliyor.

 

İyileşebilirler dışarıya uyum sağlayamadıkları gerekçesiyle bulunuyorlar hastanede. Ama onları asıl hasta edenin tam da içinde bulundukları yer olduğunu fark etmeleri ancak Mcmurphy'nin buraya gelmesi ile oluyor. Otoriteyi temsil eden hemşire Ratchet'ın düzenlediği rutin seanslar sistemin insanın bireyin hayatının en mahremine bile kolaylıkla girebileceğinin ispatı gibi. Öbür taraftan hastaların birbirlerinin iyileşmesi adına yine birbirlerinin gün içindeki konuşmalarını belli bir deftere not düşerek hemşire Ratchet'a bildirmeleri tam bir jurnal örneği teşkil ediyor.

Asıl trajedi ise Billy Bibbit'in otoritenin baskısına dayanamayıp intihar etmesiyle başlıyor. Hemşire (sistem) bu durumdan  yara almış olarak kurtuluyor lakin Mcmurphy (birey) bu kadar şanslı olmuyor. Fakat  Reis Bromden'in hastaneden kaçmış olması ve iyileşebilir hastaların birçoğunun hastaneden ayrılması bir şeylerin yine de eskisi gibi olmayacağının sinyalini veriyor. Surda bir gedik açılıyor ve rüzgârın esiş yönü bekleniyor...

Totaliter sistemler sistemin içindeki bireye hareket alanı bırakmaz. Merkezileşen otorite tek bir insan gibi hareket ederek tüm insanları kendi bünyesinde eritir. Normal olanla anormal olanı ayırt etmek her zamankinden zor hale gelebilir.

İlk kitapta akıl ve vicdan tutulması yaşayan insanın eylemlerinin varabileceği nokta üzerinde yaşanmış tarihi gerçekler ışığında bir fikir yürütebilirken, ikincisinde yine insanın etrafına demir kafes gibi ördüğü ve içinde hayatta kalmak için çabaladığı ağını delebilme potansiyelini ve kırık da olsa bir umudu kendi özünde barındırabildiğini görüyoruz.  Yeter ki sıradanlaşan kötülüğü görebilen guguk kuşları aramızdan eksik olmasın.

 

Not: Guguk Kuşu 1975 de sinemaya uyarlanmış ve en iyi erkek, en iyi kadın, en iyi uyarlama senaryo, en iyi film, en iyi yönetmen olmak üzere beş dalda Oscar almıştır. Film oldukça başarılı olmasına rağmen yine de kitabın bütünlüğünü yansıtmaktan uzak. Önce okuyup sonra izlemekte fayda var.

Devamı [...]
Kitaplıktan

İSMAİL KILINÇ-“KUVAYI MİLLİYE’NİN HAZİNESİ” HAKKINDA BİR TAHLİL DENEMESİ

“KUVAYI MİLLİYE’NİN HAZİNESİ” HAKKINDA BİR TAHLİL DENEMESİ

İsmail Kılınç

“Biz bu romanı kalemimizle değil, yüreğimizle yazdık.”

Metin Savaş

Ömrünü okumaya ve yazmaya vermiş bir üstâdın, Metin Savaş’ın “Kuvayi Milliye’nin Hazinesi” adlı romanı, 2014 yılında ilk, 2017 yılında ikinci baskısını Ötüken Neşriyat’tan yaptı. İlk bakışta tarihî bir roman imajı veren eser, esasında postmodern imkânlar kullanılarak vücuda gelmiş bir toplum eleştirisi niteliğinde… Birden çok alana dair getirilen dönem eleştirileri, yazarın esprili diliyle okuyucuya sunulmuş. “Sunulmuş”tan kastımız, her türlü çarpıklık, aleni bir şekilde veriliyor anlamında değil elbette. Zaten “yazarlık mahareti” dediğimiz şey de burada devreye giriyor.  Bu maharet, yazarın “güzel” bir eser yaratmasını sağlayan özü oluşturuyor. Bu konuda M. Heidegger, “Sanat, sanat eserinde yaratılmış hakikatin saklanmasıdır. Eğer hakikat bir sanat eseri içine gizlerse o zaman güzellik olarak görünür.”[1]diyor.

Roman, bir tarihî roman hüviyetinde olmasa da kaynağını Balıkesir’in kurtuluş mücadelesinden alıyor. Romana göre zor durumlarda kullanılmak üzere Balıkesir’in kurtuluş mücadelesinde toplanan bir hazine, az sayıda kişinin bildiği bir yere saklanmıştır. Savaş sona ermiş, aradan yıllar geçmiş ve günümüze kadar bu hazine belli kişilerin sırrı olarak kalmıştır. Romanın başkahramanı, esasında bu konularla hiçbir alakası olmayan Ebesiz Doğan’dır. Muzır bir arkadaşı onun adını mahallede “istihbaratçı”ya çıkarır. Mahalleden birçokları da bu yalana inanır. Kasketli bir adamın ona gizemli bir flaş bellek vermesi ve Ebesiz Doğan’ın hazineden haberdar olmasıyla okuyucuyu merakla besleyen trajikomik bir serüven başlar. Bu serüvene bilinçsizce dâhil olan Ebesiz Doğan, yeri geldiğinde, kurtuluş mücadelesinden beri varlığı sezdirilen Teşkilât-ı Mahsusa elemanlarıyla bile sırt sırta çalışır. Ancak şunu hemen belirtelim,  bu hazine arama mücadelesi, şahsî bir kazanç elde etmenin ötesindedir. Bulunan hazine Balıkesir Belediyesi’ne teslim edilecek, böylece ilk baştaki toplanma amacı, hâsıl olacaktır. Ebesiz Doğan eğlenceli bir kahramandır. Bu eğlencesi, diğer tüm kahramanlardan ayrışmasıyla ilgilidir. Kahramanların çoğunda amaçsızlık hatta yozlaşma söz konusuyken Ebesiz Doğan, yaratılışı itibarıyla onlardan farklıdır. T.Eagleton, “Ahlâken bozuk bir toplumda masumiyet her zaman biraz eğlencelidir.”[2] der. Ebesiz Doğan’ın eğlenceli mizacını burada aramak doğru olacaktır. Serüven devam ederken yazar, postmodern kurgu imkânlarından da bolca yararlanır. Zaman zaman masalsı ögeler karşılar okuyucuyu. Başkahraman, okuyucunun da şaşırıp kalmadığı zengin kurgusal zeminde hiçbir absürtlük sezmeden yoluna devam eder. Yani gerçekle hayal, iç içe geçerek eserin sanatsal büyüsü korunur. Burada hemen, G. G. Marquez’in başını çektiği Büyülü Gerçekçiler gelebilir aklımıza. Zira bu akım minvalinde kalem oynatanlar gerçeğin üzerine mitsel bir büyü şalı çekerek gerçekliğin sınırlarını genişletirler. Böylece gerçekle hayalî olan iç içe geçer, düşler gerçek olanlarla birleşir ve anlatıma hâkim olan masalımsı atmosfere rağmen okuyucu gerçeklik duygusundan kopmaz.

Kuvayi Milliye’nin Hazinesi’nde farklı değer ve hayat tarzına sahip birçok kahraman vardır. Bu kahramanlar özelinde yazar, çağın getirdiği farklı yaşam tarzlarına ironik göndermeler yapar. Ebesiz Doğan ile duygusal ilişki içerisinde bulunan Özlem’in şöyle ya da böyle bir davanın peşinden giden Ebesiz Doğan’a olan desteği, Türk kadınının dirayetine ve koşulsuz desteğine örnektir. Okuyucu bozuk medya düzenini ise Mega Star yarışması birincisi Gamze Şirin vasıtasıyla öğrenir. Medyanın yapay ve çürümüş dünyası, yazarın esprili anlatımıyla gözler önüne serilir. Ütelek adlı fakir üniversite öğrencisi idealsiz ve boş emellerle uğraşan gençliği temsil ederken gençler için gerçek “amaç”ın ne olduğu konusunda soru işaretleri vardır. Nitekim Deli Gücük adlı bir kahramanın başını çektiği “Tokmaklı Gençlik Hareketi”, saçma davalarla ömrünü çürüten bilgisiz gençliğin eylem ve söylemlerinin tehlikeli boyutlara ulaşacağını düşündürür. Çünkü bu absürd oluşum, artık rayından çıkarak zararlı bir faaliyet halini alacaktır. Bu oluşum, devletin kontrolü dâhilinde olmayan, başına buyruk bir yapılanmadır. Yazar burada popüler kültürden doğmuş, maksadı belirsiz yapay davaların her halükarda zararlı olacağı kanaati uyandırır. Hem bu harekette hem de farklı kahramanlarla yaratılmış birçok olguda medya, yazarın mizahi ve sivri dilinin kurbanı olmuştur. Yozlaşmaya çanak tutan medya, tüketim çılgınlığı, ülküsüzlük, hayvani dürtüleri ön plana çıkarma, yarış, niteliksizin reklamı ve öne çıkarılması, yapay gündem vb. taraflarıyla gençlerin (Aytmatov’un diliyle) mankurtlaşmasının ana kaynağıdır. Romanda paralel bir şekilde hikâyesi anlatılan ve okuyucunun “Bu adam da nerden çıktı!” dediği kahraman olan Refih Bey, Ebesiz Doğan’ın kuzeni olarak tanıtılır. Ancak Ebesiz Doğan ne kadar dava meraklısıysa Refih Bey de o kadar davasız biridir. Bir bakteriden farksızdır. Kapitalizm uşaklığını temsil eder. En büyük iki ülküsü vardır: Cinsellik ve marketlerdeki indirimleri takip etme. Burada özellikle cinselliğe dair iç konuşmalarının fazla argoya kaçtığını ve abartıldığını da bir eleştiri olarak söyleyebiliriz. Tüm kahramanlara baktığınızda gerçek ve kurgunun absürd bir şekilde iç içe geçtiğine şahit olursunuz. Bu karmaşık karakter çeşitliliği içerisinde her ne kadar garip bir görünüşe sahip olsa da Benli Bahri “değerin temsili” gibi durur. Onun eylem ve söylemleri, hem kahramana yön verir hem de okuyucuya mesajlar içerir. Bu arada Metin Savaş’ın bir kahraman olarak romanda yer alması, okuyucuyu bekleyen sürprizler arasındadır. Okuyucu yaratılan bu kahraman ile yazarın Balıkesir ve tarihine merakını görür.

Zaman, romanda düz bir çizgide ilerler. Zaman zaman geriye dönüşler de mümkündür. Hazinenin aranması açısından macera romanlarına da benzeyen eserde mekânlar çok çeşitlidir. Hareketliliğin esas olduğu kurgu düzeninde normal olarak dış mekânlar oldukça fazla kullanılmıştır. Yazar, bazen tanrısal anlatıcıyı bazen de kahraman anlatıcıyı kullanmıştır. Bu, geleneksel romanda pek karşımıza çıkmayan ama artık postmodern romanlarda alışık olduğumuz bir tercihtir.

Şu inanç üzerinden yürüyebiliriz. Türü ne olursa olsun, her edebî eserin az veya çok bir tezi vardır. Romanların konu açısından değerlendirilirken tarihi roman, macera romanı, tezli roman gibi türlere ayrıldığını görürüz. Kuvayı Milliye’nin Hazinesi bu açıdan bir harmandır diyebiliriz. Kurgu başlangıcını tarihten alan, macera dolu, belli bir tezi olan ve tüm bunları postmodern tekniklerle anlatan bir romandır.

Dil ve üslup anlamında başarılı olduğunu düşündüğümüz Metin Savaş’ın bu eserinde aktarılan tezler, tahlil denememiz için önemlidir. Metin Savaş fikrî maksadını, sanat eserlerinin kabulleri çerçevesinde iletmeyi başarmıştır. Zira doğrudan yapılan iletiler, sosyoloji, tarih, siyaset, yasa ve yönetmeliklerin işidir. Metin Savaş, Kuvayı Milliye’nin Hazinesi’nde bizi, tüm yozlaşmış dünya ve mankurtlaşmış halk kitlesine karşı bir harekete çağırır. Bu hareket, mukaddesata sahip çıkma hareketidir. Bir hazine tekelinde yazar, değerlere sahip çıkılmasının derdindedir. Bu derdini tarihten güç alarak anlatmaya çalışır. “Tarih, insanın gerçek vatanıdır.”[3] diyen Mehmet Kaplan, nasıl tarihten aldıklarımızla geleceği kurgulayacağımızı ima ediyorsa Metin Savaş da bu eserle aynı sonuca varıyor. Eserde gerçek bir hazinenin varlığının muamma olması ve bazı pasajlarda hazineye dair kurulan cümleler, kaliteli bir tefekkür haline işaret ediyor. Mesele bir hazine bulmaktan öte “arayış”ın kendisi oluveriyor. Bu arayış, bir milleti ayakta tutacak manevi güce işarettir. Mukaddesata bağlılığıyla bildiğimiz yazarın böyle bir iletiyi verdiğini söyleyebiliriz. Kutlu davalar için mücadele etmek, yozlaşmaya çanak tutmamak, sadece tüketmek için yaşamamak, tarihten aldığı gücü geleceği için kullanmak, boş dedikodular, safsatalar yerine eylem adamı olmak, romanın fikir anlamında ana iskeletini oluşturmaktadır. Benli Bahri’nin şu cümleleri, bahsettiğimiz “arayış”a işaret etmektedir: “Senin görevin saklı hazineyi aramaktır. Hazineyi bulursun yahut bulamazsın. Keza senin görevin saklı hazineyi bulmanın ötesinde aramaktır. Bir mefkûre peşinde koşmak. Anladın mı?[4] Kuvayı Milliye’nin ne’liği konusundaki şu cümle de romanın alt metnini çözmek açısından önemlidir: “Kuvayi Milliye salt bize özgü değildir. Kuvayi Milliye sadece şehrimizin yahut sadece milletimizin malı da değildir. Kuvayi Milliye, evrensel bir ruhtur. Kuvayı Milliye’nin romanı yazılacak olsa, bu roman milli bir anlatı olmanın ötesinde evrensel bir anlatı olacaktır. Yine de Kuvayı Milliye ruhunun en şanlı tezahürü bizde vücut bulmuştur.[5]

Kuvayı Milliye’nin Hazinesi, birden çok hikâye veya bir roman; birden çok ironi veya bir gerçek diyebileceğimiz kaliteli bir eser. Metin Savaş, bu romanla çağın hastalıklarını okurun yüzüne yüzüne vururken alt metinde reçeteler sunmayı da ihmal etmiyor. Her tahlil veya eleştiri, tek kullanımlıktır. Kalıcılık sağlaması düşünülerek kaleme alınmaz. Ancak Kuvayı Milliye’nin Hazinesi hem kurgusu hem dil ve üslûbu hem de içerdiği iletiler açısından kalıcı bir roman olmaya adaydır.

 

 

[1] Seyhan, Recep, Bana Hikâye Anlatma, Bilge-Kültür Sanat, Ekim 2017, 1. Basım, İstanbul, s.95

 

[2] Terry Eagleton -Edebiyat Nasıl Okunur -İletişim, çev: Elif Ersavcı,4. Baskı, 2019-İstanbul, s.63

 

[3] Mehmet Kaplan, Edebiyatımızın İçinden, Dergâh Yay., 2014-İstanbul, s.281

[4] Metin Savaş, Kuvayı Milliye Hazinesi, Ötüken Neşriyat, 2017-İstanbul, s.108

[5] Metin Savaş, Kuvayı Milliye Hazinesi, Ötüken Neşriyat, 2017-İstanbul, s.411

Devamı [...]
Kitaplıktan

NİSA LEYLA-BİR MODERN ZAMANLAR AĞIDI: AĞIR ÇIVGIN

BİR MODERN ZAMANLAR AĞIDI: AĞIR ÇIVGIN

Nisa Leyla                                                                                                

İlhan Kemal, Ağır Çıvgın’da diğer kitaplarına nazaran ( Mağmum, Hiç, Kimsenin Bildiği, Ücra Söz, Değişik, Yağmur Konalgası, Beni Güzlerimden Öp) daha yetkin ve olgun, şiirlerle çıkıyor karşımıza. 2006 yılında şiirlerini bastırmaya başlayan Kemal’in şiirinde kendine özgü kullandığı sözcükler, biçim ve her kitapta değişik bir çizgi izlemesi bize kendine göre bir karakter, bir şiir kişiliği ifade ediyor ve ilk kitabının isminden hareketle mağmum (üzgün, tasalı)  bir şiir sergiliyor. Fakat İlhan Kemal, kendi şiir çizgisini veren sözcük kullanımını bırakmıyor ve bu kitabında da halk dilini şiirinde sürdürüyor, “çıvgın” sözcüğünden başlayarak yerel sözcükleri gün ışığına çıkarıyor.

Çıvgının bir eylem olduğu hareketle; protest bir tavırla, başta eylemsel bir hareket sunuyor, sonra o eylemsel harekete, şiirlerinde çeşitli alanlar sunuyor ve onları; umut, isyan, arayış, umutsuzluk, aşk, savaş, barış konularında işliyor. 

Çıvgın; rüzgâr ve karla karışık eğri yağan yağmur. Rüzgârın eğrilediği yağmur ve kar, elbette hayatın eğri gitmesini sağlayan kötülüğü, aşkın yerine oturmamışlığını, özel ve sosyal koşullarda verilen mücadelede kırıklığı ve bu mücadelede insanı ıslatan kederi tazeleyen kendi iç döküşüyle, dünyayı sarmal bir yapıda, helozonik bağla işliyor. Yine çıvgın; İlhan Kemal şiirinin eğik ve ağır yağmur olup pencerelere değil, imgelem dünyamıza tutulan bir ayna olması özelliği de taşıyor. Ve kitaba adını veren eylem de     

Kitap “Yaralı Zamanlar” ve “Aşka ve Hayata” olmak üzere iki bölümden oluşuyor. “Yaralı Zamanlar” çıvgın ve çılgındır. Hatta bu sözcükleri kimi zaman eş anlamlı kullanmış, kitabın başında şiirin çılgınlık olduğunu ama bunu bile isteye kabul eden şairin ıslanacağını, ıslanması gerektiğini haykırır.       

 “Çılgın! Bir ağır çıvgında yürüdur!/ Şiir, çok ıslanmak! Islan,dur!”

Bu dizeler, şiirin ağır bir çıvgın yani meşakkat olduğu ve şairin bundan kaçamayacağını belirtmiş olmakla beraber, kitabın ilerleyen bölümlerinde yer alan şiirlerde; ”çıvgın” hayata, hayattan mücadeleye, mücadeleden umut ve umutsuzluk savaşına ve en sonunda; barış, iyilik, adalete teslim olmak isteyen dizelere bırakır kendisini.

Cemal Süreya “ resim, mobilya olarak da kullanılabiliyor; roman vakit öldürmek için okunabiliyor; şiir ise kendi akışı dışında, yararlanılabilecek bir nitelik taşımayan bir sanat. Asi bir sanat.” der. Şiirin isyanını Ağır Çıvgın’da, diğer kitaplarından farklı bir şekilde dile getiriyor İlhan Kemal ve umutla umutsuzluğu karşı karşıya getirip çarpıştırıyor:          

 “Boynun ! Papatya kolyesi takılası güzel şey”  

Boynu umuttur, hayata yakışan da kolyedir. “Gitti giyotin önünde bahar tarlası aradı” Umudun yerini bilmeyen yürek sonra büyük umutsuzluk, en sonunda da; “sürecek atını ölümün üstüne buna inanılsın” bir umut doğuyor. Kitabın ilk şiiri olan “İksir”in ilk bölümünde; ölümü baharda arar, ikinci bölümünde kendisine itiraz eder ve son iki dizesinde, tıpkı bir kompozisyon gibi şiiri sonlandırır:

kolye ve giyotin? Seçti. Diyor:-Bu hayat iksiridir,
Boynunda güzel günlere salınsın içindir, al!

Umut etmekten çekinen, lirik, toplumsal, sürrealist şiirler gizli bir iç döküşü de yanına ekleyip ilerliyor. İlk şiirdeki giyotini, ilerdeki şiirlerde de görüyoruz. “Boğuluş” şiirinde dünyaya tutunamayışını, kanatları ve zırhı olmayanın dünyada boğulduğunu ve büyük balığın küçük balığı yuttuğunu anlatırken, bu boğulmaya sebep olan aslında dünyanın şifresinin bilinmeyişidir.: “birden irkildi! caydı iyimserliğinden./ nasıl oldu bilemedi bunu, çözemedi şifreyi”  Oğuz Atay’ın tutunamayanlar’ını (tutunamayan listesinde yaldızlı harfler/ ardında parlayıp sönen bir çift göz, iki zifiri zümrüt) anımsatır.                 

İlhan Kemal burada modern şiirin ötesine uzanmış ve bu kıyıda toplumcu konuya el atmıştır. Toplumcu şiirin modernize edilmiş hali, sürrealist yönünü bırakmadan kıyıcılara, hayatı darmadağın eden, insanlığa kıyan iktidarlara seslenir:

Sen bir kıyıcısın
Çiçekleri yoluyorsun daha yeni
günlere başını uzatmışken
Hep gözünden vuruyorsun kuşları
Gözesinden su içtiğimiz
bal pınarlara baldıran döküyorsun”

İroni de katıyor şiirine: 

"Her gün kalbimize fırlattığın bıçak
Sana da
bir iyilik düşünecek elbet”     

Bireysel ya da tikel duygularla konuşan şair, insanla evren arasında bir bağ kuruyor ve bu yolla evrensel dile ulaşmaya çalışıyor. Bunu yaparken, Adorno’nun evrensel ile tikel arasında, bütün suçu evrensele, bütün iyilikleri de bireye yüklemekten kaçınan fikrini de misyon edinmektedir.  Nitekim Adorno bireyi ezen evrensel yasa değildir aksine  “evrensel olanın daima, kuvvet ve zorlamanın artık herhangi bir rol oynamadığı ahlaki bir toplumu temsil etme yolunda örtük bir iddiası” olduğundan hareketle, İlhan Kemal de şiirlerinin sonunu bireyin gücüne yaslamış fakat evrensel söylem edinmiştir. Bu eylemsel hareketleri toplumsaldır ve dünya ahlaksal bir tavır içinde olmalıdır. Buradaki etik; hem bireyin topluma kendini uydurması, hem de toplumun olması gerektiği konuma göre kendini ayarlamasıdır. Birey kendi sıkıntısını dışa vurur : “birer sürgünüz ayrı sahillerde ayrı denizler kıyısında” sonra diğer bireye uzanır; “ sana çarpan denizlerin aynısından bana da çarpar/ bir denizcinin suya fırlattığı kibrit çöpünü kırılırız/ yarısı sana yarısı bana gelir hüznün, ikiye bölünerek” sonra umudunu ekler evrensel duyarlıkla:” –oysa biz ekmeği ikiye bölüp pay etmeyi isterdik Afrika’da- Sonra eyleme geçer : “Ses kıran bir çekiç nöbettedir dilimizin ucunda/ Aşağıdan yukarıdan kasırgalar koşar; kara kışlar olur/ Deli zemherilerde üşür şarkılarımız. Aşk da. / Çok boğuluruz bu sularda, yine de ölmeyiz, yerin göğün inadına!”               

Bunu yaparken aşkın barışın kavgasında şair de bir kıyıcıdır ama nasıl bir kıyıcı? Uçurum kıyısında yalnız kalmış çiğdeme gözleriyle damla taşıyan, aşkın kavgasında cengaverleşen bir kıyıcı. Bütün kötülükleri yok etme savaşımındaki bir kıyıcı.             

Anlatmak istediğini ifade etmeye çalışırken, bölümler kullanıyor. Bu bölümler şiirden şiire değişiyor; üçlü beşli, fark etmiyor meramını anlatırken bunun derdine düşmemiş İlhan Kemal…               

Bir söyleşisinde iyi şairlerin hepsini sevdiğini ama bununla beraber illa ki Ece Ayhan, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve Atilla İlhan’ın isimlerini anmadan geçemez.

Şiirlerinde özne çekirdek; kavgadır. “Tohum yeşerdiğinde bir sevdaya durmuştur/ Başak sarardığında bir kavgayı kazanmıştır” Yine de savaş istemez aşk dururken ; “Bir öpüş izidir olsa olsa alnının ortasındaki güzel leke” Buğday öz ve kavramdır burada: “Bunca bademi, narı, ayvayı elmayı da/ Bir başaktan dökülen buğdaya sayıyoruz” insanların kötülük ve/veya iyiliğe göre aletleri kullanma yeteneğinden söz ediyor: ”Bıçak her zaman kötü değildir, haksızlık etmeyelim” Lirizmin dozunu arttırıyor: “Ekmeği ortasından bölerken mesela” masumiyetini öne çıkarmaya çalışıyor.          

İlhan Kemal, doğayla konuşur, doğadan yararlanır. Bülbül, başak, tohum, toprak, yaprak, yeryüzü, gökyüzü, badem, nar, ayva, tarla, kuş, rüzgâr, dağ bol bol kullanılmış. Peki, bir taraftan tabiatın dilini kullanırken, diğer taraftan ne yapmıştır? “Bıçak, neşter, giyotin, cellat, iksir” sözcüklerini kullanmıştır. Bıçak, neşter metalik ölüm simgelerini kullanmış, cellat, iksir, giyotinle de ortaçağ ölümlerini günümüze uyarlayarak bütün ölümlerin aynı korkunçlukta olduğunu ve kıyımın modasının geçmediğini söylemek istemiştir.            

İlhan Kemal, şiirlerini yazarken de çıvgın gibi davranmıştır. “Yenilme” şiirinde “Böylece kara evlerde eski camlar kırıyoruz/ Seviniyoruz: Dışarı çıkıyor yeni çocukları umudun!” umudu, “yaşamak rüzgâr sağanağında kalmak değil, direnelim” direnci, Tancı Şiiri’nde “İbrahim, taşta gül biter insanda ot bitmez bazan” umutsuzluk ve karamsarlığı konuşturur. İnsana dair güveni kalmamıştır, tanıdıkça insanları yüzü solmaktadır. O artık Tancıdır. Güneşin doğmasını bekleyen bir tancı (bu arada kitapta evrilmiş ve yapım ekleriyle kaynaşmış yeni sözcüklere de rastlıyoruz)  ve karanlığın en koyu anında yani aydınlığa dönüşeceği o anındadır ve aydınlığı bekliyordur. Fakat burada da umudunu kesmiş bir şairin tancı olması, en karanlıkta aydınlığa yani yine umuda bağlanması demektir.

İlerleyen şiirlerde, kıyımlarda ölen insanlardan;   “Ey körler kavminin ışık gözlü kızı!/ recmle çekmiş fotoğrafını barbarlar”, ezilen insanın suskunluğundan; “Benim hiç kimseye yok sorum sorulacak/ Cevap vermez dudaklarım kendime bile”, masum insanın korkusundan; “güvercin ürkekliği bu, kalpte kanat çırpmakta!” söz eder. İlk bölümün son şiiri, yani yaralı şiirlerin sonuncusu; yarın, inanç ve umut biriktirir : “”yarın” biriktirdim seni dünkü kuytuda/ Küçüğüm, inanç çoğalttım seni eski yarada”

AŞKA VE HAYATA           

İsyan eden eylemsel sözcükleri umudun bittiği yerde yeniden yeşerir ama bu yeşerme bir güzellikle aşkla yeniden kendini konumlandırır. Kitabın birinci bölümü;

“Yaralı Zamanlar” yaralıdır, asidir, umut ve umutsuzluğun karşı karşıya gelmesi ve bu kavramların da kavgasıdır. Buna rağmen yeniden filizlenmiş umut aşka ve barışa tutunur. İlk bölümde “Bir insan yenilmez, bir de şiir” dizeleriyle bu hayat savaşında yenmenin ve ayakta durmanın koşullarını bize böyle açıklarken, ikinci bölüm “Aşka ve Hayata Dair” de aşkla güzelleştirecektir dünyanın insana dair bütün güzellikleri aşkla tanımlayacak ve insanı aşka konduran bir dünyaya açılacaktır. Bu aşka açılmalarda insanın insan ve aşk güzelliği dünyanın acı gerçeklerini bertaraf etmiş ve kendini güzelliklere teslim etmiştir: “tut ki tepeden tırnağa bahar suyuyla yıkandım/ tut ki gözlerim ışıklı bir bakış edindi, güneşi kıskandırdı/ tut ki afilli bir karanfil iliştirdi yakama hayat/ tut ki yüzüme ıtır sürdü aynalar, amber çatlattım/ tut ki tutamadım, kendimi günlerde karnaval ettim”            

Kitabın birinci bölümü; isyan, eylem, umut, umutsuzluk ve aşk karmaşasından ikinci bölüm; aşkın ve dolayısıyla güzelliğin insana hükmetmesini artık yorgun düşen insan kaos ve yalnızlığının aşka sığınmasını anlatır : “çiçeği solmuş günlerdir benim yüzüm/ Sonbahar çarşısında poyrazsız savrulmuştur/ Filizlenen dallarda aklına kuş kondur beni”               

İnsanlar var oluşlarına bir dayanak olarak yalnızlıklarına bir çözüm bulma ve evreni açıklayabilecekleri bir ideolojiye bağlanma ihtiyacı hissederler. Bunun için dinler, kurumlar oluşmuştur. Bir araya getirme, yığma, toplama ya da ibadet için alevilerin bir araya geldiği son derece ayrıntılı kurallara bağlanmış ibadete cem denir. “Cem” aynı zamanda cemaat ve cami anlamına da gelmektedir. Genel olarak din; doğaüstüdür, kutsaldır ve değişmezdir ve gönülden bağlanmayı gerektirir.

İlhan Kemal de “bir yalnızlık karnavalında “cem” gibi” dir. Dünya bir yalnızlık karnavalıdır ve kendisi de bütün kurallara uyan, taşkınlık yapmayan kendi çizgisinden sapmayan, inandığını gerçekleştirmeye çalışan ve kendisi de kalabalık olan birisidir.                

İlhan Kemal için dünya; avuç içi kadardır, yeryüzüne dağılmanın atlarına binmektir ve sevdikçe büyüyecek olandır. Aşk da bu dünyaya en uygun olandır fakat o bu dünyaya kenardan bakmak ve seyretmeyi yeğler ve “Zeyl” şiirinde; kendisini aşka ve hüzne teslim eder : “Ey aşkın ve hüznün şairi! Ey sözcüklerin efendisi!/ Olsa olsa el almışımdır senden şu şiirde bir yerde/ Hayat defterine düştüğün dizelerden öperim/ Biliyorum bir dudak payı ayırmışsın, bu/ Başka ne olsun, içinde benim için sakladığın/ patikalardan geçerim.-Sevda sevdaya değsin!”             

Diğer kitaplarında olduğu gibi mitos yine vardır. Ledanın Zeus’la macerasında; Yalnız ve Ahraz Zeus vardır, bir celladın elleri kadar kötü Leda vardır, güzellikten umudu kesmeyen dizelerle: “Şimdi ekmeği bile kesmiyor bıçak”  şairin kendisi  “biz yitersek şiir olur!/ çağır, ben de geleyim, birlikte yitelim orada,/ şiir olsun az ötede boynunu gölgemize uzatan lale” vardır.             

Kitabın sonlarına doğru, “Om” adlı şiirinde, dünyayı ve varoluşu sorgulamaya başlar. Om; Hindistan’ın inanç sistemlerinde, kutsal değeri en yüksek olan sözcüktür. Sanskrit dilinde; a, u ve m harflerinin üçünü birden veren om(aum); yeryüzü, gökyüzü ve gök katlarından üç dünyayı temsil eder. İlhan da; üç bölüme ayırmış şiiri; ilk bölümde uyanan boşluğu derken gökyüzünü, ikinci bölümde genişleyen maddeyi derken yeryüzünü kast eder. Üçüncü bölüm; varlıktır, kalptir yani sevgidir. İnsanı, özden varlığa bir armoni gibi sevgiyle işler:  “Genişledi madde, içindeki özle: mânâ!”, “Zerrenin zahire dönüştüğü yere bak!/ Şu varlık kilimine, ona incelikle dokunan/ desene, dilde ballanan hevenke bak!/ İçine merhamet, sevme yetisi ve/ Her gün hayat için atma yetkisi/ bırakılan kalp!..Bak, ne mükemmel saat!”                

İlerleyen şiirlerde; her şeye rağmen sevgisizliğin yarattığı boşluğu, hayal kırıklıklarından sonra yarınlar için yeni günler biriktirdiğini, umudu beklediğini ve aşkın vazgeçilmezliğini söyler. Kitabın sonu iki düz yazı şiirle sonlanır. İlki;  ”Barbarın Elinde” şiirdir, kitabın başında yer alan “İksir” şiiriyle bir çağrışım yaparak bir kompozisyon görevini üstlenir ve kitabı bitirir. İkinci düzyazı şiir “Şairler Durağı”ysa; bir sondeyiş şiiri gibi şiir, şair, im, okur, aşk’tan bahseder ve şairin iç dökmesini şiir acısını yansıtarak bitirir: “Şairler durağında vakit boş yere mi bekler durur aşkın, şiirin ve gülün güneşini?/ Benim hatırıma, lütfen, eğil kulağıma, söyle. Söz kimse duymayacak./ Yoksa bütün şairler adına susmaksızın ağlayacağım burada, bu arada.”

                  

Kaynakça:    

Ağır çıvgın, İlhan Kemal, Mühür Kitaplığı, İstanbul, Mayıs 2016

Batı Klasikleri, İnsanın Estetik Eğitimi üzerine bir dizi mektup, Schiller, İstanbul, 1990, çev: Melahat akça

Edebi Söylem ve Varoluş, Oktay Taftalı, istanbul, şubat 2015, mühür kitaplığı

Theodor W. Adorno, Ahlak felsefesinin sorunları, metis, 2. Basım eylül 2015

Umut İlkesi, Ernst Bloch, 3. Baskı 2013 istanbul, iletişim yayıncılık

https://tr.wikipedia.org/wiki/Om

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

DENİZ KARA KAVALCI-ŞULE GÜRBÜZ'ÜN ZAMANIN FARKINDA'SINDA YAVAŞLAYAN ZAMAN

ŞULE GÜRBÜZ'ÜN ZAMANIN FARKINDA'SINDA YAVAŞLAYAN ZAMAN

Deniz Kara Kavalcı

Aziz Augustinus, Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Aristoteles, Newton, Einstein... Daha nice filozof ve bilim insanı zaman kavramı üzerine düşünmüş ve yazmıştır.

Edebiyatta da zaman kavramı, birçok şiire, romana ve denemeye konu olmuştur. İnsan, zaman kavramı üzerine geçmişte de günümüzde de alabildiğine düşünmüş, üretmiştir.

Günümüz edebiyatının dikkat çeken isimlerinden, İlber Ortaylı ve Hakan Günday'ın "muhakkak okunmalı" diye dikkat çektiği yazar Şule Gürbüz. Aldığı sanat tarihi, felsefe eğitimi bir yana; iyi de çalgı aleti çalan Gürbüz gün geliyor "hepsi bir yana, zaman bir yana" diyor ve zamana parmak uçlarıyla dokunan, kırık saatlerin tamircisi; kurduğu uzun cümlelerle ise gönülleri onaran kadın olarak çıkıyor karşımıza. Hülasa, parmak izi gibi benzersiz bir yaşam...

Tek bir cümlesi üzerine günlerce düşündüren, iç dünyamızı allak bullak eden, sözcüklerle raks ederken bizleri soyut üslubunun zirvesine hiç fark ettirmeden çıkaran; zirvede bir başına bırakıp "hadi şimdi bul yolunu" diyen bir esrarlı ruh Şule Gürbüz.

"... Hep bir süreçten bahsediliyor, ömrün bu süreç olduğundan. Ben ömrümü arkamda görüyorum, önümde değil. Şu halde, benim bu yiten sürecime artık onu yani neyi yitirdiğimi anlamaktan başka ne katkım olabilir. Son vakte kadar, son nefes falan da diyorlar. Ama son nefesi hazırlayan benim daha önceki milyonlarca nefesim bu istenen sonun hazırlıklarıyla örülü değil ki. Yine de sanki içime sertliğimi yumuşatan sıcak kaynar sular dökülüyor, erimiyorum ama sanki daha yoğrulabilir bir kütleye dönüşüyorum. Tahammül deniyor, ben hep yaralı kediler gibi bir köşede kendi kendime iyileşmeyi bekledim. Tevazu deniyor; ben kibirlenecek şeyler biriktirememenin hastasıyım..."

"Zamanın Farkında" beş farklı öyküden oluşmuş bir kitap, gibi bir tanım son derece sığ ve eksik olacağından sanırım şu tarif daha doğru karşılayacaktır eseri: Şule Gürbüz'ün her cümlesi bir öykü değerinde ve derinliğinde felsefe ve edebiyatın harmanlandığı nadide yapıtı. Oğuz Atay Öykü Ödülü ile de taçlandırıldığını da söylemeden geçmek olmaz.

Öykülerin içinde ben varım, sen varsın, hepimiz varız ve oradayız. İçinde bulunduğu zamanla, devirle, biyolojik dönemle sıkıntısı olan; bir şekilde barışamayan herkes var. Hareket mi zamanı kapsar, zaman mı harekete dâhil? Ne önemi var? Zaman çizgisel mi, döngüsel mi? Kimin umurunda? Tüm kaygılarımızla, korkularımızla, gerçekliğimizle, özgün ve özgür yanlarımızla, sıradanlıklarımız ve tutsaklıklarımızla zamanın içinde öylece konumlanmış bekliyoruz. Müzisyen de biziz, Cansın da bizden biri, Leyla da tanıdık, Çakır da bildik, Aslan'a da aşinayız. Zamanın deveranında bir şekilde hepsiyle temas etmediğimizi kim ispatlayabilir?

Müziği terminolojiye hapsetmek isteyenlere karşı, müzik ruh işidir diyenlerin yanındayız. Ruhlarımızı kalıplara doldurup fabrikasyon insan üretmek isteyenlere karşı, kendi mecrasında akmaya, kendini bulmaya çalışan Cansın'ın yanında... Özgün ve özgür birey olma yolculuğunda, tüm sancılı süreçlere "eyvallah" kabilinden bir selam çakarak...

Zamanın içinde, hayatının bir köşesinde kendine dair ipuçları arayan Leyla gibi "azıcık sevimli, çokça ahmak, azıcık güzel, çokça saf ve temiz kalpli" değil miydik bir zamanlar?

Evlerimizin sıcaklığını hatırlayalım. Kalbi mutfak değil miydi o kutu gibi evlerin? Aile olunan yer değil miydi? O vakit sırasıdır Çakır'la bir kahve sohbetinin...

Ve Aslan Bey... Bile isteye yalan yanlış işleri, yapıp etmeleri, yapmayıp yapıyormuş gibi göründükleri. İnsanlar üzerinden toplumun, yapıp ettikleri üzerinden ise insanın kıyasıya eleştirisi. Ne olduğunu bilmeyen, kendi gibi olamayan, yerini bilmeyen, bocalayan insan...

"-Ya yaşa, ya öl.

-İkisi de olmuyorsa?

-Uydurun Aslan Bey, uydurun.

Zaten her şey çok uyduruk."

"...Zaman ıstırap demek, ıstırabı çok çekmeyeyim diye her şeyin üzerinden en ağırlığıyla geçişine göz yummak, sessiz kalabilmek, gördüklerini görmek ama sadece görmek demek. Zaman, bir algının acısından ve yetersizliğinden başka ve daha derin bir algının acısına uzanan yoldaki yolcunun mevcudiyeti demek, yürüyen, önünü görmeyen, görmesinin imkânı olmayan demek. Önüne çıkanı değerlendiren ama ne çıktığını o gözden kaybolduktan sonra anlayan demek..."

"Hani hastalıktan kalkanın nekahet halinin yaşama tutunmak zannedilen bir hali vardır ya, o aslında yaşamın tutunacak ve tutulacak bir yeri olmadığının anlaşıldığı haldir. Hani büyük dertlerin terbiyesinden geçenin sükûneti vardır, o aslında dert ne denli büyük olursa olsun sükûnetten başka yapacak bir şey olmadığının anlaşıldığı haldir. Hani benim indiğim kuyuda aklımı adeta bırakışım var ya, o da aslında yanımda taşımaya değer bir şey olmadığını anlamanın ve ne taşıdığımı bilmenin seyahatidir. Kendini bir kez çıplak gözle görebilse insan, bir bakabilse, yapamadıklarına değil bu hali ile yapabildiklerine şaşar. Bir kez gerçekten görebilse olmuşu, verilmiş, olabilecek her şeyin aşinası olur artık. Aşinası olunan artık tiksinilen ve inleten değildir. Sadece kime ne kadar gösterileceğinin tedbiri alınır; aşinalık tedbirleri. Kırgın değilim. Gördüm ve önümdekinden başka bir şeyim olmadığını anladım. Önümdeki bir parça zaman, farkına varabildiğim kadar."

Öyle her şeyi ben bilirim havasında değil yazar. İddiası yok, derdi çok. Mütevazı bir anlatımla soyut üslubun sınırlarını zorluyor. Zor bir yola sokuyor okuyucuyu. Bir solukta alınamayacak türden. Dinlene dinlene, sindire sindire, araya araya; bulacaksın. Hep bir sayıp dökme hali; bir içe dönme, içe bakma kitabı. Mutlu olmayı bekleme. Kitaptan seni mutlu edecek tek cümle: 

"Selam sana sade insan, sen dünyanın en zenginisin. "

Devamı [...]
Kitaplıktan

ÇAĞDAŞ TÜRK ŞİİRİ İÇİN İKİ KAYNAK: ŞİİRİN NABZI ve GÜLÜŞEN HARFLER

ÇAĞDAŞ TÜRK ŞİİRİ İÇİN İKİ KAYNAK: ŞİİRİN NABZI ve GÜLÜŞEN HARFLER

Hande İçeli Acabay

Modern Türk Şiirinin Haritası: Akademisyen şair Emel Koşar’ın 2008-2019 arasında akademik/popüler dergilerde yayımladığı makalelerden ve sempozyumlarda sunduğu bildirilerden bir seçme niteliği taşıyan Şiirin Nabzı-Modern Türk Şiiri Üzerine Yazılar Kesit Yayınları’ndan çıktı.

Kitapta Yahya Kemal, Ahmed Hâşim, Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Âsaf Hâlet Çelebi, Ahmet Muhip Dıranas, Bedri Rahmi Eyüboğlu, İlhan Berk, Attilâ İlhan, Edip Cansever, Cemal Süreya, Gülten Akın, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Ayten Mutlu, Tuğrul Tanyol, Haydar Ergülen, Lâle Müldür, Ahmet Erhan, Bahadır Bayrıl, Birhan Keskin, küçük İskender, Emel İrtem, Didem Madak, Şeref Bilsel, Betül Dünder, Hilâl Karahan, Gonca Özmen şiiri üzerine yazılar ve “Şiirde Gelenek”, “Şiir Her Zaman...”, “Bir Tutuşmanın Ürünü: Şiir”, “Şiir Sanatı”, “Şair ve Okuru” adlı denemeler yer alıyor.

Yazılar, şairlerin doğum tarihi baz alınarak kronolojik şekilde sıralanıyor. Yazıların başlıkları, şairlerin şiirlerinin hangi bakışla ele alındığını gösteriyor: “Musiki-Zaman İlişkisi Çerçevesinde Kendi Gök Kubbemiz”, “Edip Cansever’in ‘Tragedyalar I’ Şiirinde Boğuşan Zamanlar”, “Lâle Müldür’ün Şiiri: Mitolojik Şarkı”, “Birhan Keskin’in Soğuk Kazı’sı”.

Kitaptaki yazıları sırasıyla okuduğumuzda sadece modern Türk şiirinin öne çıkan isimlerini değil, şiir tarihinin dönemlerini ve temsilcilerini farklı yönleriyle de öğreniyoruz.

Ayrıca Koşar’ın kitabında Gülten Akın’dan Lâle Müldür’e, Emel İrtem’den Hilâl Karahan’a çağdaş Türk şiirinde öne çıkan şair kadınlara yer vermesi, erkek şiir dünyasının kadınları yok sayan tutumuna karşılık adaleti sağlayan bir tavır.

Zevkle işlenmiş akıcı dili ve sunduğu modern eleştiri yöntemiyle ders kitabı olarak okutulabilecek Şiirin Nabzı şiir araştırmalarıyla ilgilenenler için modern Türk şiirinin haritası olarak kabul edilebilir.

 

Haydar Ergülen’in Şiiri-“Nar Alfabesi” ve “İdil Alfabesi”: Emel Koşar’ın Kesit Yayınları’ndan çıkan, modern şiir eleştirisi için kaynak kabul edilebilecek diğer çalışması ise Gülüşen Harfler-Haydar Ergülen Şiiri.

Şiir eleştirisinde dilbilimin imkânlarından yararlanan Koşar, Haydar Ergülen’in şiir anlayışını yansıtan harflerin önemini Letrizm, Hurufîlik, Gestalt kuramı temelinde İbn Arabi, Derrida, Saussure, Rousseau, Rimbaud ve Barthes’dan örneklerle açıklıyor.

Koşar’ın Haydar Ergülen’in şiirinde öne çıkan sözcükler arasından yaptığı seçmenin odağında Ergülen’in beslendiği halk kültürü, mitoloji ve mistisizmde önemli bir yeri olan “nar” var. “Nar” birçok kültürde olduğu gibi bereketiyle Haydar Ergülen şiirinde de ses buluyor ve Koşar bu sesi takip ediyor.

Koşar, “nar”ın ışığında Haydar Ergülen’in Aşk Şiirleri Antolojisi ve İdilikler kitaplarını inceliyor. Şairin eşine ve kızına bağlılığını gösteren, şiir anlayışını açıklayan “nar”ın kültürel açılımlarını sergiliyor. Ergülen’in “Nar Alfabesi” ve “İdil Alfabesi” gibi şiirleriyle harflerin simgelediği sayı, renk ve duyguları örnekliyor:

İdil’sin adında aşkın şarkısı ruhunda şiir

Jestlerin en zarifisin aşkını sundun bana

Küsmek aşkın şanındandır sana küserim yalnız

“Laik bir aşk bu” derdi Cemal Süreya bize bakıp da

Meğer aşk alfabeymiş üç harfle sınırlı değil

Nar, cümle tabiatın ennnn kırmızı aşk halidir (s. 62)

 

Ergülen’in harflerini “nar”ı merkeze alarak inceleyen araştırmada seçme şiirler ve fotoğraflar da yer alıyor. Çağdaş Türk şiiri için kaynaklık edecek bu iki keyifli kitabın okunmasını diliyorum.

 

 

 

 

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

MUHAMMET ERDEVİR-"BAYAN MİRA’YLA UFAK BİR GEZİNTİ"DE KENDİ ÇIKMAZINI YARATAN DİL

"BAYAN MİRA’YLA UFAK BİR GEZİNTİ"DE KENDİ ÇIKMAZINI YARATAN DİL

Muhammet Erdevir

Bir öykücüden ne bekleriz? Bu sorunun cevabı 1950’lere kadar oldukça basitti. Öykücü bize birtakım hikâyeler anlatan, ilgi çekici olayları sözcüklere döken kişiydi. Ancak 1950’lerden sonra edebiyata bakışımız değişti. Artık edebiyat, sadece bir anlatma değil aynı zamanda bir anlatım sorunu haline de gelmişti. 70’lerin politik ortamından 80 sonrasının apolitik atmosferine geçerken edebiyatta işlenen konular değişse de bu sorun metinlerde ağırlığını hissettirmeye devam etti. Hem postmodernizmin etkisi hem de modern tekniklerin uygulanmasının doğal bir sonucuydu bu. Edebiyat metinleri olaydan çok anlatımla ilgilenmeye başladı. Bunun etkisini 80 sonrasında daha somut biçimde görmek mümkündür.

Öykücü varoluşu anlamlandırırken olaydan çok imgelere, göndermelere, bağlama bel bağlar. Bu durumun somut örneklerinden biri de Semra Topal’ın öyküleridir. Bu yazıda onun ilk kitabı olan Bayan Mira’yla Ufak Bir Gezinti üzerinde durmak ve buradaki öyküler üzerinden Semra Topal’ın anlatım önceliklerini ortaya koymak istiyorum.

Semra Topal 1964’te Eskişehir’de dünyaya geldi. Yükseköğrenimini Anadolu Üniversitesinde tamamladı. 1990 yılında "Çaydanlıklı Tanık" başlıklı öyküsüyle Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü’ne layık görülen yazar 1992 yılında "Bayan Mira'yla Ufak Bir Gezinti" adlı öykü kitabıyla Varlık Dergisi Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü kazandı. Yazarın öykü ve yazıları; kitap-lık, Varlık ve Adam Öykü gibi dergilerde ve çeşitli süreli yayınlarda yer almıştır. Bayan Mira'yla Ufak Bir Gezinti 1996'da basıldı. Mani (1998), Kürklü Gece (2000) ve Sevgi S.nin Gülüşü (2014) diğer öykü kitaplarıdır.

Öykücü için dil ve atmosfer öykünün omurgasıdır. Çağdaş öykü bir dil ve anlatım sorunu etrafında biçimlenir. Bunu, Semra Topal’ın öykülerinde de görürüz. İnsan ve eşya ilişkisini dillendiren içsel sesin olanakları çok katmanlı bir öykü dilinin yaratılmasının önünü açar. Tablolar’da bilim ve sanatın disiplin işi olması üzerinde durulur. Anlatıcı bunu yaparken ikilik çatışması üzerinden kendine bir alan açar:

“J. S. Mill’in neden öyle çok hasta olduğu aklıma geliyor birden, tabii nedeni de belli aslında, neyle kurtulduğu da, çünkü hep ikilik var her şeyde ve iyi ki de var. Ama ikisinde de elden bırakılmayacak tek bir şey biliyorum ben, disiplin. Bilim ve sanattan bahsediyorum ama siz biliyorsunuz bunları zaten. Her ikisinin de yüzde yüz aynı derecede bir disiplinle bir işe yarayacağını.” (s.3)

Çok fazla sıfata sahip olmakla ilgili dokundurmalar öykünün ironik yanını besler. İnsanların yeni sıfatlara, unvanlara, nitelemelere ihtiyaç duyması bir bağımlılıktır zira. Bu belirleme gündelik yaşamda gözden kaçan detaylardan biridir. İroninin yanında eşya ve zaman arasında gidip gelen bir sarkaç temposu yakalanır. “aynı zamanda” söz grubunun tekrarıyla durağan bir akış halindeki öyküye tempo kazandırılmaya çalışır yazar. Bunda başarılı da olur. Eşyaların somut dünyasıyla soyut zaman düzlemi iç içe geçer ve boyutlar arasında bir denge hali aranır.

Uyku hali bilincin kapalı olduğu bir haldir. Bilinçle uyku arasındaki sınır insanlar için her zaman çekici olmuştur. Çünkü bilinenden bilinmeyene geçiş merak uyandırır. Bir Yolculuğun Sağlam Şeması’nda uyumak için gül, kabak, tekerlek, at ve altın gibi birtakım nesneleri sayan öykü kahramanının seçimleri insanın anlam arayışını temsil eder. İçsel ve uzun bir söyleşi havasında, kendi kendiyle konuşmaktan ziyade başkasıyla konuşurmuş gibi bir yöntem izler anlatıcı. Öyle ki tüm sözcükler o ketum duruma rağmen içeride kalır. İçeriden bir sesle dış dünyayı anlamlandırmak öyküye derinlik katar.

“Doğru, doğru şimdi geldim. Doğrudan buraya geldim. Galiba ayaklarımı ısıtmak için dosdoğru buraya geldim. Ama işte yeşil yorganınız bana göre, ne kalın ne ince, istediğim gibi bir yorgan. Yani bunu almama bir şey diyen olmaz herhalde.” (s.11)

Modern dünya düzenle beraber düzensizliği de içerir. Şehirlerimiz bir plan dâhilinde yapılaşır, kâğıt üzerinde her şey mükemmeldir ancak büyük kentler keşmekeşi de beraberinde getirir. Sonsuz telaş sonsuz karmaşıklığı doğurur. Bir yandan her şey bir saat gibi tıkır tıkır işlerken bir yandan da bu düzen kaos doğurur. Tekrarlar, şaşırtıcı söz oyunları, alışılmamış bağdaştırmalar modern hayatın düzensizliğinin öykü düzleminde dışavurumudur.

Ev ve Yazılar’da akşam vakti duran bir trenden bahseder yazar. Duvara top atmak ve tutmak imgesi çocukluk anılarından izler taşır. Zaman ve eşyayla olan ilişkinin sorgulanması bu öyküde de devam eder. Bir sarkaç gibidir duvara atılıp tutulan top.

Ev ve Yazılar öyküsünde yazma eylemi evin birçok parçasında somutlaşır. Pembe duvara, bacaklarına, cama, oturma odasının eşiğine sürekli bir şeyler yazmaktan bahsedilir. Bunlar önemsiz şeylerdir ancak yazma eyleminin kendine has çekiciliği devreye girer: Yazı iz bırakır, yazılan unutulmaz. Silinse bile ardında bıraktığı iz bir yaşanmışlığın kanıtıdır. Öyküdeki bir başka güçlü imge sarı kâğıtlara yazılan mektuplardır. Mektup önemli bir araçtır. Çağrışımı zengindir. İletişim kurmanın çok ötesinde anlamlar taşır. Sarı kâğıtlara yazılan mektuplar unutulamayan anılarla ilişkilidir zira.

“Artık uyuyacaktık ve sabah, Kurumlu’yu sokaktaki diğer taşların arasına atacaktık, yoksa şimdiden çöp kutusuna mı atmalıydık, ondan hemen kurtulmalıydık. Ve o olmayınca, taşlar eksileceğinden uyuyabiliriz de, Kurumlu’dan hemen şimdi kurtulmalıydık. Öyle de yaptık, küçük taşı karanlığa attık.” (s.40)

Öyküde “Kurumlu” adında küçük bir taşı sokağa fırlatırlar. Animist bir bakışın izi olarak yorumlayabiliriz bunu. İstenmeyeni sembolize etmenin yanında öfkenin dışavurumu olarak da değerlendirilebilir taşı sokağa atma eylemi. Ayrıca fırlatma, atma imgesi istenmeyeni bünyeden uzaklaştırma düşüncesiyle de bağlantılıdır elbette. Fakat bu öyküde yazar istenmeyenin, arzulanmayanın ne olduğunu açıkça ifade etmekten kaçınır. Kitabın genelinde olduğu gibi bu öyküde de yazar dilin örtük anlatım olanaklarına yaslanır. Olaya değil dile ve anlatıma dayanarak kurar öykülerini.

Bilinecek Şeyler adlı öyküde A. Börekçi’nin ailesi etrafında bir kurgu biçimlendirilmiş. Ev içi hallerin somutlaştığı bir öykü bu. Günümüz yaşam tarzının aile tipi olan çekirdek ailenin yaşam ve sığınma alanı olan eve dair gözlemler öykünün atmosferini belirler. Kasvetli bir ortamdır bu. Sökülen, dağılan, bozulan ayrıntılar kuşatır öyküyü.

“Ev, otuz otuz beş metre sonra başlayan ve upuzun tek katlı, pembe boyalı okul binasıyla karşı karşıyaydı. Sütlüce’den gelen çocukların yan duvarını söktüğü kulübe, okulun tarım bahçesinde kullanılan malzemelerin durduğu kulübeydi.” (s. 45)

Evin çocuğu Ömer, evin köpeği, ev içi halleri, eşyalara dair yer yer mistik ve şüpheci denebilecek bir bakışla örülü Bilinecek Şeyler. Eşyaya mistik bakış özellikle saf şiir anlayışına bağlı şairlerde görülen bir tavırdır. Bunda Bergson’un görüşlerinin de etkisi vardır şüphesiz. Yazarın da öykülerinde en çok yaptığı şeylerdendir eşyalara odaklanmak.

Ev, toplumsal hafızada aileyi derleyip toplayan bir mekân olarak kodlanmıştır. Ancak yazar burada farklı bir yol izler. Evin dağınıklığı, aile üyelerinin birbirinden kopukluğu dilin ve anlatımın savrukluğuyla birleştirilerek verilir. Böylece okur karmaşadan nasibini alır. Zaman ve mekân birbirinin içinde erirken öykü kişileri kendi yaşamları içinde farklı yönlere savrulurlar.

Değer Olarak Uğraşı ya da Değer Alan Uğraşı’da yazarın modern zamanların getirdiği düzensizlik ve iç içe geçmişlikle olan çözümleme mücadelesi devam eder. Modern hayat insan yaşamını belirgin bir biçimde düzenlerken beraberinde şaşkınlık, dağınıklık, amaçsızlık getirmesi ilginçtir ve sorgulanmaya değerdir. Yazar dilin alışılmış kalıpları dışında söz dizimleri kullanarak öykü atmosferinin içine çeker okuru.

“Tozları yoketmek geçici bir şey olmasaydı düzen diye bir şey kalmazdı. Tozlar geçici bir süre yok edilebildiği için düzen de tozlarla, hatta onların verdiği ufacık arayı bile vermeden yuvarlanıp gitmekte. Burada şu olabilir, yuvarlanmaz da yuvarlar. Ama böyle teslimiyetçi görüşlerin bir faydası yok. Şimdi, neden dolabı gene silmeye kalktığını anlayamadım. Hiç uğraşma.” (s.64)

Semra Topal’ın ödüllü öykü kitabı Bayan Mira’yla Ufak Bir Gezinti, alışılmış öykü kurguları dışında bir yenilik arayışının ürünü. Yazar bu kitabındaki öykülerinde küçük olay parçaları etrafında yarattığı çok katmanlı öykü atmosferi ile öykü dilinin olanaklarından yararlanıyor. İnsana, hayata, eşyaya dair incelikli gözlemler öykü dilinin katmanlı yapısı içinde okura yeni anlam ve sorgulama alanları açıyor.

Devamı [...]