Kitaplıktan

GÜLÜN ADI’NDA UMBERTO ECO’NUN GİZLEDİĞİ BORGES

GÜLÜN ADI’NDA UMBERTO ECO’NUN GİZLEDİĞİ BORGES

Birgül Yangın Aslanoğlu

“Kitaplar inanmak için değil, araştırmak için yazılır. Bir kitap karşısında onun ne dediğini değil, ne demek istediğini sormalıyız kendi kendimize; kutsal kitapların eski yorumcuları bu düşünceye açık seçik sahiptiler.”diye geçiyor Gülün Adı’nda. Umberto Eco’nun, çağdaş edebiyatın klasikleri arasına giren çok hacimli bu eseri için söylenecek o kadar çok söz var ki nereden başlayacağını bilemiyor insan.

Öncelikle Umberto Eco’nun bu esere Gülün Adı’nı neden verdiği ile başlamak istiyorum. Okuyucu yazarın neden böyle bir ad seçtiğini çok sorgulamış. Kitabın adı, cinayetlerin ana mekânı olan o karanlık ve kasvetli yeri ifade etmek için “Suç Manastırı” veya romanın anlatıcısının adı  “Melk'li Adso” olmaktan vazgeçilip “Gülün Adı" olmuş. İtalyanca’da Nome Della Rosa demek olan Gülün Adı romanı bu adı, Eco’nun kitabın sonuna eklediği altı dizelik şu şiirden almış:

            “Rosa que al prado, encarnada

            Te ostentas presuntüosa

            De grana y carmin banada:

            Campa lozana y gustosa;

            Pero no, que siendo hermosa

            Tambien seras desdichada.”           

XIV. Yüzyılda yaşamış mistik bir İspanyol şair olan Juana Ines De La Cruz’dan alınan bu dizeleri çevirecek olursak:

            “Sen ki ey gül, çayırda kızarıp

            Kurumlanıyorsun

            Kıpkırmızı bürünmüş dallara

            Kır şen ve hoş

            Ama mutsuz olacaksın

            Nice güzel olsan da”     

Yitip giden bütün nesnelerden elimizde yalnızca adların kaldığı düşüncesiyle “Gülün Adı” ismi, Eco’nun isabetli bir tercihi olmuş. Kan ve vahşeti temsil etmesi açısından da önemli bir seçim. Türkçede gülün sesteş bir anlamı olan gülmek eylemi de esasında kitaptaki dönüm noktalarından biri. Jorge, Aristoteles’in Poetika kitabının ikinci cildini özellikle gülmeye ayırdığını, böylesi büyük bir filozofun bir kitabı gülmeye ayırdığına göre gülmenin önemli bir şey olduğunu söylüyor. Pek çok yazar bir çok kitabı günahla dolduruyor, günah da önemli ama kötü bir şey diyor. Poetika kitabının ikinci cildi o yüzden Jorge tarafından saklanıyor. Kimsenin bu kitabı okumasını istemiyor. Çünkü ona göre gülmek korkuyu ortadan kaldırır, insana cesaret verir. Gülen insan da Tanrı’dan korkmaz ona göre.

İnancı korkuyla beslemeyi kabul görmüş bir ortaçağ kilise anlayışı hâkimdir romanda. Pek çok rahip Jorge gibi gülmeyi eğitimsiz, cahil toplumların kabul gördüğü anlayışına sahiptir. Gülmek, Tanrı’nın koyduğu kuralları çiğnemek, dolayısıyla kiliseye başkaldırmaktır bir nevi. Hatta o kadar bu konuda hassastırlar ki İsa’nın hiç gülmediğini de iddia ederler ve hiç gülen bir resminin olmadığını vurgularlar. Gülmek bu sebeple kitaptaki tüm cinayetlerin neden işlendiğini, açıklayan bir unsurdur. Jorge’nin planlayıp işlettiği tüm cinayetler Aristoteles’in Poetika kitabının ikincisine kimsenin ulaşmaması, günah olan gülme eylemini anlatan kitabı kimsenin okumaması içindir. Manastırdaki büyük kütüphanede, sadece Aritoteles’in Poetika kitabının kayıp ikinci cildi bulunmuyor, saklı, yasaklı pek çok kitap da var.

“Bizimkinden değişik bir bilgi içeren bir kitap. Onu buraya aslanların, canavarların bulunduğu yere niçin koyduklarını anlıyorsun değil mi? O kitabı canavarların üstünde görmemizin nedeni bu, aralarında tek boynuzlu da görmüştüm. Leones denen bu bölge, kitaplığı kuranların yalan saydıkları kitapları barındırıyor.” Kuran-ı Kerim’i işaret eden bu satırları okuyunca kiliselerde saklı Kuran-ı Kerimlerin olduğunu anlatan amcamın sözleri geldi aklıma. Yine kitapta Arap dünyasının âlimlerinden ve eserlerinden sıkça bahsedilmesi de dikkatimi çekti. Manastırın kütüphanesinin, Hıristiyanlığın, Bağdat’ın otuz altı kitaplığı ve Vezir İbn el-Alkami’nin on bin cildiyle yarışabilecek tek ışık olduğundan ve İncillerin sayısının Kahire’nin övüncü olan iki bin dört yüz Kuran’a eşit olduğundan bahsediyor Williams. Eserde Müslümanlara kâfir denilmesi, bizim onlara gâvur dememiz gibi bir şey. Kuran-ı Kerim’in inançsızların kitabı olarak ifade edilmesi de aynı şey. Bu ifadeleri okuyunca kullanılmasını hoş bulmadığım ama Anadolu insanının dilinde yaygın bir ifade olan gâvur, kâfir ifadesinin ne denli yerleşmiş olduğunu anlamış oldum.

Eserde İbn-i Sina’ya da genişçe yer verilmiş. Özellikle onun aşk üzerine tavsiyelerine. İbn-i Sina aşkı, insanın karşı cinsten birinin yüz çizgilerini, el kol devinimlerini ve davranışlarını durup durup düşünmekten doğan sürekli bir hüzün düşüncesi olarak tanımlıyordu. Aşk, bir hastalık olarak doğmuyordu, ama doyurulmazsa bir saplantıya dönüşüyordu.

Labirent şeklinde tasarlanmış olan kütüphane, o kadar gizemli ve korunaklı ki izinsiz giren kişinin çıkması neredeyse imkânsız. “Kitaplık gizlerle, özellikle rahiplere hiçbir zaman okumaları için verilmemiş kitaplarla doluydu. Oysaki araştırma yapan bir rahibin kitaplıktaki her şeyi bilmeye hakkı vardır.” Kütüphane görevlisi ve yardımcısının dışında hiçbir din adamı, okuma salonu haricindeki diğer bölümlere giremiyor yasak olduğu için. El yazması eserleri rahipler yazıyor, çoğaltıyor ancak bu rahiplerin birbirinin yazdığı eserlerden haberi olmuyor. Manastırda bir yasak varsa, saklı kitaplar varsa onu merak edenler de olmaz mı? Elbet olur, zaten her şey bu merak duygusuyla başlıyor.

Gülün Adı, bir polisiye roman ama klasik polisiye romanlardan çok farklı mistik bir polisiye roman. Postmodern izler taşıyan tarihi bir roman aynı zamanda. Umberto Eco, ortaçağ tarihi hakkında derin bir bilgiye sahip. Kitabın yazım aşamasında yaptığı araştırmalardan ve kurguyu oluştururken nasıl incelikli hesaplar yaptığından uzun uzun bahsediyor. Her ne kadar eser Hıristiyan dünyasının terimleriyle yoğun bir bilgi yığını gibi okuyucuyu boğsa da ortaya muazzam bir eser çıktığını inkâr edemeyiz. Ortaçağda kilisenin mutlak gücü, bağnaz yapısı, bilime ve yeniliklere kapalı oluşu, baskıcı, otoriter kimliği, rahipler ve manastır kültürü üzerinden yansıtılırken; yoksul ve ezilen halkın açlıkla mücadelesi, büyücülük, cadılıkla suçlanan insanlar ortaçağ yaşamının çok belirgin yansımaları olmuş esere. Özellikle “Şeytan, erkeklerin yüreğine kadın kılığında girer.” ya da “Rahiplik andı bizi kadın bedeni denen o kötülük batağından uzak tutar.” ifadeleri ortaçağda kadına yaklaşımın nasıl olduğunu yansıtmakta; kadının bir şeytan olarak görüldüğünü çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Romanda olaylar, manastırın gizemli kütüphanesinde görevli olan Adelmo’nun ölümünün intihar olarak düşünülmesiyle başlar. Adelmo’nun neden intihar ettiği bilinmez. Rahipler manastır üstünde dolaşan bir lanet olarak düşünür olanları ve bunun Deccal’in işi olduğuna inanırlar. Engizisyon Mahkemelerinde eski bir sorgucu olan William ve yardımcısı Adso bu gizemli ölümün perdesini aralamak için gelirler manastıra. Williams, Sherlock Holmes gibi ince detayları yakalayan çok zeki biridir ve kitaplara aşırı derecede değer verir. Yunanca-Arapça çevirmeni Venantius, söz söyleme sanatında usta olan Benno, kütüphane yardımcısı Brengar, el yazmalarını kopya eden Aymora, kütüphaneci Malachi ve şifalı bitkiler uzmanı Severinus’un ölümleri hangi sırrı korumak içindir? İşte tüm bunların izini sürer Williams ve yardımcısı Adso. Roman, Adso’nun anlatımıyla okuyucuya ulaşmaktadır zaten.

Yedi yüz otuz üç sayfalık bu kitapta olaylar, yedi güne ayrılmış bölümlerle sunulur okuyucuya. Öncesinde kırk beş sayfalık bir önsöz ve yüz kırk bir sayfalık oldukça detaylı bir sonsöz de eklenmiş esere.

Kraliyet, kilise ve tarikatlar arasındaki ilişkiyi, kilisenin katı kurallarını, düşünmenin neredeyse yasak oluşunu, bilime ve yenilikçi düşüncelere karşı olan aşırı sert tutumu ve önyargıları yansıtması ve özellikle Ortaçağ Hıristiyan dünyasını başarılı ve aşırı derecede ayrıntılı yansıtması açısından oldukça önemli bir tarihi eser Gülün Adı. Her ne kadar polisiye bir eser olarak nitelendirilse de. Kurgunun düğümlerinin kütüphanede çıkan bir yangınla çözümlenmesi, Eco’nun çok sevdiği bir düşünür olan Aristoteles’in kayıp Poetikalar kitabının ikincisi ile açığa çıkması, Williams’ın yangından kitapları kurtarmaya çalışma çabası da oldukça manidar. Mistik düşünceye karşı pozitif bilimleri savunan Aristo’nun bilime yaptığı katkıları düşününce sırlı kitabın neden onun eseri olduğunu anlıyor okuyucu. Nitekim Müslüman âlimler de akıl yoluyla inancı desteklemişlerdir. Ortaçağın karanlık zihniyetinden sıyrılması da bilime sıcak bakmayla olmadı mı?

 

Gelelim eserde en çok beğendiğim yere. Eserde cinayetleri işleyenin kim olduğunu roman boyunca merak ettik. Eco, o kadar zeki bir hamle ile öyle birini çıkardı ki Williams’ ın karşısına yazarın dehasına hayran kalmamak elde değil. Ancak esas hayranlığım Jorge gibi bir karakterin kimden ilham alınarak belirlenmesinde. Bu cinayetlerin ardındaki kişi kör Burgoslu Jorge’dir. Bu isim edebiyat dünyasının büyük yazarlarından görme engelli Jorge Luis Borges’i hatırlattı mı size de? Eco, Borges’e atıfta bulunmak için böyle bir karakter oluşturduğunu, kitabın son bölümünde “… Kütüphane ve görme engelli bir adamın toplamı anca Borges’e karşılık gelebilirdi.” diye belirtmekte. Jorge, hayatını manastırdaki kitapları okumaya vakfetmiş ve okuya okuya kör olmuş bir rahiptir. Kör bir insanın, yasaklı kitabı merak edip okumak isteyenler için hazırladığı zalim tuzak da oldukça şaşırtıcıdır. Kitabın sayfa çevrilen uç kısmında zehir vardır. Sayfayı çevirirken parmağını diline değdirip ıslatan kişi de zehirlenir. Zira ölenlerin parmağında ve dilinde mürekkep lekesi vardır hep. Gülmenin, korkunun panzehiri olduğuna inanmasından dolayı Poetika kitabını saklaması, her ihtimale karşı kitaba ulaşanların onu okurken zehirlenerek ortadan kalkmasını hesap etmesiyle Jorge, bir kütüphaneci olarak bilgiyi yok etmeyip saklayarak kendi sonunu da hazırlamış oldu. Çünkü bilgiye ulaşan ve her şeyi çözümleyen William’ın zekâsını hafife almıştı.

Tarih boyunca nice büyük kütüphaneler yakıldı, ne kitaplar yasaklandı, kaç tanesi toprak altına gömülüp saklandı. İnsan, aklıyla diğer varlıklardan ayrılır. Aklını kullanmasını bilen insan için kitaplar her zaman en büyük hazineler olacaktır. Saklansa da yakılsa da yasaklansa da. Dinimizde ilk emrin “Oku! Yaradan Rabbinin adıyla oku!” olması boşuna değil. Umberto Eco’nun Gülün Adı’nda da ifade ettiği gibi “Kitabın iyiliği okunmasındadır.”

Devamı [...]
Kitaplıktan

V. FRANKL’IN "İNSANIN ANLAM ARAYIŞI" KİTABI ÜZERİNE DEĞİNİLER

V. FRANKL’IN "İNSANIN ANLAM ARAYIŞI" KİTABI ÜZERİNE DEĞİNİLER

Burhan Alsan

Avusturya asıllı bir psikiyatr olan V.Frankl, 1905 yılında Viyana’da doğmuştur. ‘’Üçüncü Viyana Okulu’’ ve ‘’logoterapi’’nin kurucusudur. Ayrıca varoluşçu terapinin de en önemli isimlerinden biridir. Frankl, bu kitabı İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi kamplarında yaşadıklarından yola çıkarak yazmıştır. Kitap üç bölümden oluşmaktadır ve otobiyografi türünün kapsamına girmektedir. Birinci bölümde toplama kampında yaşadıklarına ve gördüklerine değinen Frankl, ikinci bölümde logoterapi yöntemini genel hatlarıyla ele almıştır. Nitekim Frankl’ın kampta kaldığı zaman zarfında olup biten her şeyi derinlemesine gözlemlemesi logoterapi yönteminin ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. Son bölümde ise Üçüncü Dünya Logoterapi Kongresi’nde verdiği sunumların içeriği derlenerek aktarılmıştır. İnsanların psikolojilerini inceleyen ve onlar üzerinde düşünen Frankl, böylece logoterapi metodunu geliştirmiştir.

Birinci Bölüm

Frankl, kitabın girişinde içinde bulunduğu kampa dair çeşitli bilgiler verir. Anlattığı olayların çoğu, ünlü ve büyük toplama kamplarında değil daha çok imha işlerinin gerçekleştiği küçük kamplarda geçmektedir. Frankl, insanların toplama kamplarına nasıl alındığını etkileyici bir üslupla kaleme alır. Gruplar halinde soğukta bekletilmeleri, vücutlarının detaylıca kontrol edilmesi, sağlıklı olanların ayrı yerlere alınması kampın idarecilerine göre rutin işlemlerdir. İnsanlara ayan beyan basit bir nesne muamelesi yapılır. İşe yarar diye düşündüklerini çeşitli çalışma alanlarına gönderirler. Kimisi demir yolu hattında çalışır, kimisi taş taşır. Vücut kontrolü yapıldıktan sonra hastalığı olanlar gaz odalarına ya da yakılmak üzere farklı yerlere götürülürler. Frankl, bu konuda şanslı olduğunu ve son anda pek de düşünmeden verdiği cevaplarla yaşadığını söyler kitabında. Zira düşünüp doğruyu ya da yanlışı tartacak ne zamanları ne de fırsatları vardır.

Kitap, insanı derinden etkilediği gibi bir yandan da sorgulayıp düşünmesine fırsat veriyor. Sırf ırkı sebebiyle türlü işkencelere maruz kalan insanların yaşama tutunmak için herhangi bir sebepleri olduğunu anlıyorsunuz. Açlığa, soğuğa, her türlü pisliğe ve mikroba karşı ayakta kalabilmek için verilen amansız mücadele insanın içine işliyor. Grupların başında duran ve usta olarak nitelendirilenlerin uyguladığı baskılara rağmen birbirine destek olan insanlara hayran oluyorsunuz. Verilen bir lokma ekmeği tek seferde mi yiyeyim yoksa ikiye ayırıp yarısını sonra mı yiyeyim diye düşünenleri görünce ne kadar talihli olduğunuzu düşünmeden edemiyorsunuz. Kitabı okurken hakaret işiten, onuruyla oynanan, buz kesen soğukta yalın ayak amaçsızca bekletilen tutsakların hâlini hayal ettikçe içiniz ürperecek. V.Frankl yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Frankl’a göre kamplardaki insanların her türlü güçlüğe ve zorbalığa rağmen yaşamın bir anlamı olduğunu düşünmeleri, hayatta kalabilmelerindeki en önemli etkendir.

İkinci Bölüm

V.Frankl, ikinci bölümde logoterapinin temel ilkelerini kamplarda yaşadıklarından örneklerle ortaya koyar. Logoterapi, Yunanca ‘’logos’’ sözcüğünden türemiştir ve Türkçedeki karşılığı ‘’anlam’’dır. Logoterapiye göre hayattaki her anımızın bir anlamı vardır. İster toplama kampında işkencelere maruz kalalım ister özgür bir biçimde yaşayalım hayatın bir anlamı olduğu görüşünü savunur. Frankl, 2.Dünya Savaşı’nda toplama kamplarındaki insanların en acımasız şartlarda bile ilk amaçlarının anlamdan oluşan bir hayat istemek olduğunu gözlemlemiştir. Anlam, hayatta kalma adına çok önemli bir motivasyon kaynağıdır. İnsanın, hayatının anlamlı olduğunu hissetmesi bütün acılara katlanabilmesini kolaylaştırır. V.Frankl’a göre anlam, sağ kalabilmek adına oldukça önemlidir. Logoterapiye göre, yaşanılan her anda veya her eylemde, içinde bulunulan her durumda bir anlam vardır ya da bunlarda anlam aramaya çalışmak gerekir. Hayata olumlu bakma gayreti içinde olmaktır. Yani çok elim bir durumla karşılaşılsa da ondan bir anlam çıkarıp yaşama sıkı sıkı bağlanmak gerekir. Frankl, kamplardaki zor şartlara ve insani olmayan muamelelere rağmen intihar vakalarının az olmasını anlamın gücüne bağlamıştır.

V.Frankl, logoterapi yöntemine göre yaşamın anlamını üç yoldan keşfettiğini aktarıyor. Bunları şöyle açıklıyor: bir eser yaratmak ya da bir iş yapmak, bir şey yaşamak veya bir insanla etkileşmek ve kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirmek.

Daha sonra bu üç yolu biraz daha ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. İnsan, bir yapıt ortaya çıkarırsa ve herhangi bir işle iştigal ederse kendini değerli hisseder. İşe yaradığını, başkalarına faydalı olduğunu düşünür. Ben de bu kanıya katılıyorum. İcra ettiğim öğretmenlik mesleğinde buna benzer örneklerle karşılaştım. Mesela bir öğrencimizle yakinen ilgilenip başarılı olmasını sağladıysak çok mutlu oluruz. Zira emeklerimizin karşılığını somut bir şekilde almış olup işe yaradığımızı düşünürüz.

Yaşamda anlam bulmanın ikinci yolunda bir insanı, doğayı, hayvanları sevmek yani onlarla etkileşim içinde olmak mühimdir. İyiyi, güzeli, doğru olanı yakalamak ve yaşamak gerekir. Yazar, burada sevginin gücüne de ayrı bir parantez açarak insanın kişiliğindeki çekirdeği kavramanın yolunun sevgiden geçtiğini ifade ediyor.

‘’Umutsuz bir durumla karşılaştığımız, değiştirilemeyecek bir kaderle yüz yüze geldiğimiz zaman bile yaşamda bir anlam bulabileceğimizi asla unutmayalım.’’ (s.126, V.Frankl)

Bu cümleyi kitaptan doğrudan alıntı yaparak yazdım. Yazarın bu cümlesi, geliştiricisi ve kurucusu olduğu logoterapi yaklaşımını çok doğru bir şekilde izah ediyor. Nitekim yaşamdan anlam çıkarmanın üçüncü yolu acıya karşı bir tavır geliştirmektir. Ek olarak hayatta karşımıza çıkan kederli durumları veya acı olayları bir şekilde göğüslemektir. Şuna değinelim ki hayatta anlam bulmak için kesinlikle acı çekmek gerekir diye bir iddia yoktur. Yazar da bu noktaya parmak basarak şöyle diyor: ‘’Acıya rağmen anlamın olası olduğunu –elbette acının kaçınılmaz olması koşuluyla-  vurguluyorum ve gereksiz yere acı çekmek kahramanca değil mazoşistçe bir tutumdur.’’ demek istiyorum.

Üçüncü Bölüm

Bu bölüm, V.Frankl’ın Regensburg Üniversitesinde 1983 yılında yapılan Üçüncü Dünya Logoterapi Kongresi’nde verdiği sunumları içermektedir.

‘’Trajik Bir İyimserlik Tartışması’’ başlıklı bölümde trajik iyimserliğin çerçevesi çizilerek bu ifadeden ne anlaşılması gerektiği üzerine çeşitli sorulara yanıt aranmıştır. Ayrıca bu anlayış, her şeye karşı yaşama evet diyerek, en kötü koşullar altında bile yaşamın potansiyel olarak var olduğunu ortaya koyar. Bu da netice itibarıyla insanın, yaşamın olumsuz taraflarını olumlu şeylere dönüştürme yetisine sahip olduğunu varsayar. Bir başka söylemle önemli olan her zaman en iyisini yapmaya çalışmaktır.

Psikolojiyle ilgileniyorsanız ve hayatın bir anlamı yok diye düşünüyorsanız bu kitabı mutlaka okumanızı salık veririm. En zor koşullarda hayatta kalmak için tutunacak dal arayanların besledikleri umuda tanık olacaksınız. Her türlü zorbalığa metanet gösterenlerin güçlü duruşlarını takdirle karşılayacaksınız. V.Frankl, psikolojiye yeni bir yaklaşım getiriyor bu kitabıyla. Yaşamın anlamlı kılınmasına dair önemli ipuçlarına yer veriyor. Toplama kamplarında yaşadıklarını ve psikolojik tahlillerini etkili bir dille anlatıyor.

  

Devamı [...]
Kitaplıktan

MAZARİN MAVİSİYLE BAŞKA BİR DÖNÜŞÜM

MAZARİN MAVİSİYLE BAŞKA BİR DÖNÜŞÜM

Saniye Kısakürek

 

Mazarin Mavisi, Cem Kalender’in son romanı. İlk sayfalardan itibaren okuyucusunun elinden tutup, onu bambaşka yaşamlara götürüyor. Daha önce de yazarın Kayıp Gergedanlar adlı romanını okumuş ve bu kitap hakkında yazmıştım. 

Gelelim son kitabına. Roman doğanın muhteşem dengesi içinde ilhamını bir tırtılın kelebeğe dönüşmesinden alıyor. Akıcı ve duru diliyle birlikte cümlelerindeki samimiyet okuyucuyu alıp götürüyor. Mazarin Mavisi, kendi kozasında yeni bir bedene dönüşen, dönüştükçe toplumda kabul görmeyen bir insanın hikâyesi.

Önce Tuna’yı ele alalım. O, doğuştan itibaren sakin ve sessiz bir çocuktur. Beş kızın ardından kasabanın ağası Ali Mestan’ın erkek çocuk hayali gerçek olur ama doğduğu andan itibaren Tuna’daki gariplik herkesin dikkatini çekmiştir.

“Kendine çizilen bu dünyanın farkındaydı Tuna; kendisinden istenilenleri biliyordu, erken yaşlarda bunun ayırdına varmıştı ama hiçbir zaman böyle bir çocuk olamazdı, bu mümkün değildi. Ailesinin çizdiği bu renkli, eğlenceli, bir nevi lunapark tadındaki dünyaya çok uzaktı.”

Annesi ve babası onda bir hastalık olduğunu düşünmektedirler. Tuna çocukken kendisinin diğer çocuklardan farklı olduğunu hisseder her zaman. Zayıf, çelimsiz halinden dolayı annesi sürekli onu doktora götürür. Doktor sarılık teşhisi koymuştur. Çocukluğu boyunca Tuna’nın iyileşmesi için iğne yaptırır annesi. Tuna hem okulda hem de ailesi içinde farklılığını hissettirir. Kimse onun bu halinden memnun değildir.

“Bir erkek çocuğu gibi değildi; pısırık, içine kapalı, arkadaşı olmayan, böcekleri, haşereleri arkadaş edinen, saksıda solucan, tırtıl besleyen bir çocuktu.”

 

***

Bizi çevreleyen, kurallarıyla kaderimizi çizen bir toplumun içine doğarız. Birçoklarımız için toplumun kurallarına, yaşam şekillerine ayak uydurmak sancılı bir süreçtir. O toplumun, o hayatın içinde ayakta kalmak zorunda kalan insanlar vardır. Cem Kalender yeni romanı Mazarin Mavisi’nde o hayatlara götürüyor okuru.

Romanın sayfalarını çevirir çevirmez bir film sahnesine giriş yapıyorsunuz adeta. Kamera Küçük Bayram Sokağı’na giriş yapıyor. Neon lambaların ışığı altında lubunyaların dünyasını izlemeye devam ediyoruz.

İçiçe geçmiş üç farklı karakter, üç farklı zamanda anlatılmış. Ama aynı zamanda başka başka hayatların içinde yer alıyor bu karakterler. Yani bir insan hayatında kaç kez dönüşüme uğrar sorusuna da cevap arıyor.

 

Tuna’dan bahsetmiştik girişte. Tuna kendi kozasını ören bir kelebek gibi, kendi dünyasında kendini keşfetme yolculuğuna çıkıyor.

Bir gün ablasının giysilerini giyiyor. Ve böylece değişimi başlıyor. İlerleyen zamanlarda çocukluğuna hiçbir özlem duymadığını satırlar arasında keşfediyoruz.

“İnsanın çocukluğuna özlem duymasının sebebi kaygının olmayışı. Kaygı, çocukluğa ait bir duygu değil. İnsan esasında çocukluğunu değil ona ait olan kaygısızlığı özler. Bu kaygılı çocuk büyüdüğünde çocukluğuna dair özlem duymayacaktı, eğer okudukları ve gözlemleri yanıltmıyorsa böyle olacağından emindi.”

 

***

Küçük Bayram sokağında sürekli baskı gören lubunyaların dünyasına Handan’ın assolist olma hayalleri eşlik ediyor. Kozada başka bir hayat şekil alıyor Handan’la birlikte. Ama kelebeğimiz kanatlarını çırpamıyor bir türlü. Kurumlarıyla başka kimlikleri yok sayan anlayışları Handan’ın yaşadığı zorluklar sırasında hissediyoruz. Handan’ın var olma mücadelesinde, arkadaşlarının çektiği zorluklar ve onlara destek olma çabaları yer alıyor.

Kitap iki bölüme ayrılmış. İkinci bölümde başka bir zamanda, bambaşka bir insanla karşılaşıyoruz. İkinci bölümde hayatını oğlu Özgür’e adayan Nurten, yakalandığı hastalık ve oğlunun pek de hoşlanmadığı bir kadınla başlayan ilişkisi nedeniyle ikilemler içinde kalıyor. Oğlunu sevmesi ona yaptığı şeyleri meşru kılar mı sorusunu da sorduruyor.

Mazarin Mavisi, Handan, Tuna ve Nurten’in hikâyesini ustaca bir kurguyla birbirine bağlıyor. Doğduğu topraklarda gizlenmek zorunda kalan hayatlar gözler önüne seriliyor.

Kalender, romanının en son cümlesine kadar okuru sürüklüyor. Aynı zamanda kahramanların yaşamlarıyla empati kurmamızı sağlıyor. Tırtıl bir kelebeğe dönüşüyor, bir beden birden çok yaşama evriliyor.

 

Cem Kalender (d. 1976) Kahramanmaraş, Afşin'de doğdu. Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Fakültesi'ni bitirdikten sonra öğretmen olarak İstanbul’a atandı. Bir süre Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nde okudu. Daha sonra okulu bırakıp tamamen yazmaya odaklandı. İlk romanı "Klan" 2007'de Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Ödülü'nü aldı. Bir yıl sonra ikinci kitabı "Zamanın Unutkan Koynunda" çıktı ve Ömer Türkeş'in 2010'da hazırladığı "Ölmeden Önce Okunacak 140 Kitap" listesinde yer aldı. 2013’te üçüncü kitabı "Kayıp Gergedanlar"  okuyucuyla buluştu. Son romanı Mazarin Mavisi’dir.

Devamı [...]
Kitaplıktan

SEVİNÇ ÇOKUM - ARADA KALMIŞ TEBESSÜM

ARADA KALMIŞ TEBESSÜM’ÜN ABUKİST RESSAMI FEDA ALACA ÜZERİNE

Nesrin Çoruh

Sevinç Çokum’un ilk basımı 2010’da yapılan Arada Kalmış Tebessüm romanının başkarakteridir Feda Alaca.  Romanın adı gibi gerek aile içinde kabulü, sosyal statüsü konusunda gerekse sanat anlayışı konusunda arada bırakılmış bir genç. Bu arada kalmışlığı roman boyunca çok başarılı bir biçimde işlemiş Sevinç Çokum.  Roman, Feda merkezinde Profesör Duran Usveren ailesini ve yakın çevresini,  Feda’nın ilk gençlik yıllarından itibaren kendisinin de içinde yer aldığı Gülheves, Güney ve Ilgın’dan oluşan Yaylı Sazlar Dörtlüsü’nü Ankara, İstanbul, Yalova üçgeninde anlatıyor bizlere. Bütün bunları anlatırken de gerek ana odaklanarak gerek geriye dönüşlerle dönemin sosyal, siyasal ve kültürel ortamı hakkında detaylı bilgiler veriyor.   Feda’nın gözleriyle onun yaşadığı dünyaya bakıyoruz roman boyunca. Peki, kimdir başkarakterimiz Feda Alaca? Neler yaşamıştır?

Feda, Özer Alaca ve Didem (Usveren)Alaca çiftinin tek oğullarıdır. Ünlü sosyolog Profesör Duran Usveren’in yeğeni, abukist bir ressamdır aynı zamanda. Didem Hanım, ailenin onayı olmadan sosyal statü olarak denk görülmeyen tespihçi bir ailenin oğlu Özer Bey ile evlendiği için ailesi tarafından reddedilmiştir. Her ne kadar Feda, annesinin ailesi ile görüşse de hep o horlanmayı hisseder. Feda’nın zihninden geçenler romanda ayraç içinde sunulur okura. Onun Usveren ailesinin büyüklerince dışlanmışlığını ortaya koyması bakımından dayısının sempozyum konuşması esnasında zihninden geçenler oldukça önemlidir: 

Siz ailelerden söz ediyorsunuz; ya bizim ailemiz kaça bölündü? Kimler el üstü tutuldu, kimler insandan sayılmadı? Dandanalı… tantana mıydı yoksa, sofraları unutabilir miyiz? Kızınız Günce’yle yan yana oturur, birbirimizi masa altından tekmelerdik hani. Kızarmış patatesler bana daha az konurdu. Ona ise çok. Porselen gürültüsü, porselen denizi… Ne çok tabak, ne çok çatal, kaşık, bıçak. Ne olacaksın bakıyım çocuğum, ressamcı… Aaa ressamcı denir mi ayol, ressam diyeceksin çocuğum! (s.26-27)  

Bu dışlanmışlık sadece aile içi ile sınırlı da değildir. Sosyal statü nedeniyle yazlık aşkı Yaylı Sazlar Dörtlüsü’nün güzel üyesi Gülheves’in annesi de onaylamaz bu aşkı. Kızının zengin bir işadamı ile evlenmesinin yolunu açacaktır.

Sürekli bu dışlanmışlık duygusu içinde Feda romanda adını da sorgular:

Neden adım Feda? Adımın bile benimle uyuşan bir yanı var. Feda edilmiş veya edilecek biriyim demek ki…(s.181)

Onun, sıradan olmayan bir kişi olduğunu daha ilk sayfalardan itibaren algılar okur. Tepkilerini her ne kadar “Londra’da hiç bulunmadım.” anlamına gelen  “I have never been to London” ifadesiyle verse de Feda’nın lügatında bu ifade “Vay canına, çattık be!” gibi anlamlar taşır ve bir leitmotif olarak romanda defalarca tekrarlanacaktır.  

Feda, ayrıca bugün özgül öğrenme güçlüğü olarak bilinen disleksi özellikleri gösterir. Onun bu durumu romanda defalarca hissettirilir okura. İlk olarak romanın 45. sayfasında dikkat çekilmiştir bu duruma:

Sonra ben b ile d’yi birbirine karıştırıyordum; b yazayım derken d yazıyordum. Babam diyeceğime, dadam diyordum. Deve diyeceğime beve diyordum. Dudak diyeceğime bubak; b d’ye uymuyor, d b’ye… Ne zaman hangisinin onun rolüne gireceğini bilmiyordum. Usveren Dayım, “Bir beyin tomografisi çekilsin…” diyordu o zamanlar, MR var mıydı yok muydu?

Çoğu noktada romanın adında olduğu gibi arada kalmış Feda, sanatında da kendinden önceki ressamlardan ayrılır. O, Sabri Berkel’in “Her sanat eseri eşinin bulunmasına imkân olmayan bir hadise olmalıdır… (s.104) görüşünü benimser. Bu doğrultuda yeni bir akım ortaya koyar: Abukizm. Romanda sıkça bahsedilen kurmaca ressam Ramadan Radoviç’e abukist ressam olarak tanıtıldığında şunları söyler Radoviç Feda ile ilgili olarak:

“Vallaha Abukizm deyince ben de abuk sabuk birini bekliyordum. Hani saç baş darma duman Salvador Dali gibi bıyıklar. Yırtık pabuç vesaire…  (s.115)

Dayısı Duran Usveren yine Feda ile ilgili olumlu bir yorum yapmayacaktır: “Neden böyle Abukizm gibi bir saçmalığa ram oldu bu çocuk bilemiyorum. Tuhaf yabanıl, toplum dışı bir durum. Resimlerinden de pek bir şey anladığımı söyleyemem. (s. 116)

Feda’nın bağlı olduğu abukizm akımı nedir? Bunun üzerinde metinde çok defa durulmuş. Genel kurallarını bir grup gence şu şekilde özetler ressam arkadaşı Şebnem:

  Olmazların oluru, çelişkiler yumağı, oynadığımız rollerin hangilerinin doğru ve doğal olduğunu arayan ve soran, bize kendimiz olmaya fırsat ve imkân vermeyen her türlü ideolojinin ve yaşama tarzının, öldürerek, aldatarak adaletsizce sahip olunan bir dünyanın reddi. (s.142)

Ressam Ferhunde Hanım Fada’nın da resimlerinin yer aldığı sergide abukizmi sorduğunda Feda’nın aşağıya sadece sanatla ilgili kısmına yer verdiğim cevabı şöyle olacaktır:

Abuk sanatçılar, kendinden öncekileri reddetmezler; çünkü sanatın birbirine zincirlenerek sürdüğünü düşünürler. Fakat onları taklitten kaçınırlar. Bu akımın önemli bir özelliği kimseye benzememektir. Abukizm çıplak gözle algılanan evrene karşı çıkar. Çıplak göz, kişiden kişiye değiştiği gibi hiçbir gerçeği tam olarak algılayamaz. Çünkü insan gözü içersinde binlerce göz vardır; ne ki bunlar atıl durumdadırlar. Ancak görmesini bilenler, bunlardan birkaçını açıp kullanabilirler. Onun için Abuk ressamların resimleri bir üçüncü gözden bakılarak yapılmış gibi dururlar. Bu gökyüzüne derin bir çukurdan bakmak, bir sokağı kedigözüyle görmek anlamına gelir. Kedigözü resimler günışığında yapılmışsa çizgiler halinde, akşama doğru yapılmışsa geniş ve yayvan şekillendirmelerdir. Bu akıma bağlı ressamlar her zaman çizimledikleri şeylerin içersinde bir nesneyi abartır ve ona önem verirler. Çünkü insan gözü daima en leziz olanın en renklinin, en üstünün, en aranılanın üzerinde yoğunlaşır.  (s. 194-195)

Feda, bir gece yarısı tüm roman boyunca gardenya kokusu ile andığı, ayaklarını da pembe ağızlı güvercin yavrusuna benzettiği,  Greta Garbo' yı andırdığını düşündüğü kuzeni Günce’yi onun için satın aldığı turuncu çekyatta uyurken çıplak seyrettiğinde “Çocuk- Kadın” adını vereceği bir tablo yapar. Abukizm akımı doğrultusunda Günce’nin resmidir bu. El Greco, Matisse gibi birçok ressamın esintileri vardır detaylıca anlatılan bu tabloda.

Bir taraftan evliliği mutsuz giden Gülheves’le mektuplaşan bir yandan Gülce ile anlık bir ilişki yaşayan hep aradalıkların kahramanı Feda’nın 1999 depremiyle Yalova’da gelen ve roman boyunca da tahmin edemeyeceği aşk acısını öğrenir okur.

Roman boyunca dayım/bayım söyleyiş şekli Feda’nın samimiyet ve resmiyetini arasında kalmışlığını hissettirir. Kendisini çapkınlığı ile de tanıdığımız sosyolog Duran Usveren’in kızı Gülce ile ilgili uyarısı da sert olacak. Kendince durum tespiti yapacaktır Usveren:

Benden her zaman nefret ettin Feda. Buraya geldin, soframa oturdun; fakat yüreğinde getirdiğin başka bir şey vardı. Ezilmişliğin.(…) Belki bu itilme olmasa sen sanatında bocalayacak, kaybolup gidecektin. Hor görülmüş bir zencinin Harvard Üniversitesi diplomasına sahip olma tutkusu… (s.252)

İz bırakmış sanatçıların hayatları incelendiğinde büyük çoğunluğunun yaşadıkları travmaların onların sanatına olumlu yansıdığı görülür. Bu durum düşünüldüğünde Duran Usveren’in tespiti pek de yanlış sayılmaz.

 

Erkek bir yazarın kadın, kadın bir yazarın da erkek bir karakterin ruhunda gezinebildiği, karşı cinsi anlayarak o karaktere büründüğü eserler yazar ve eseri benim gözümde daha da değerli kılar.  Sevinç Çokum bir kadın yazar olarak Feda ve ötekileştirmenin sembolü Duran Usveren karakterlerini oldukça başarılı çizmiş. Onun zihninden geçenleri yer yer bilinç akışına varan iç monolog ağırlıklı bir teknikle okura çok iyi sunmuş. Feda ve ailesi dışında yazlık arkadaşlarının aileleri, dönemin sosyal ve siyasi atmosferi içinde çok başarılı anlatılmış. Ben de iz bırakan karakterlerden bir diğeri de Birol Morca oldu. 1 Mayıs 1977’de yaşadığı gösteri travması onun büyük bir eseri Kabak Kemane Konçertosunu yazmasına neden olacaktır. Gülheves’in mektuplarında, Feda’nın Gülce’yi seyrederkenki hislerinde ve romanın genel anlatımında Proust izleri bence romanın büyük başarısı. Ayrıca on bölümün birçoğunun başlarında Sevinç Çokum’un başka bir eserinde yer alan karakter Sokak Çocuğu Sonsuz’un ağzından “Savaş yılgını kahramanın gözleriyle bakardın/ Hangi dünya sonlarına takılıydı gözlerin / Ondan mıydı yüzündeki sonbahar/ Tebessümlerin günbatımı? / Ondan mıydı bu kayboluşlar?” örneği gibi sunulan epigraflar esere zenginlik katmış. 

Yazar Sevinç Çokum, son dönem romanlarında farklı bir çizgi ile dikkat çekiyor. Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken öykü kitabının son cümlesinde olduğu gibi “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”  diye sesleniyor adeta okuruna.

 

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

TUĞÇE KOZAN - GÖRÜNEN HER ZAMAN GERÇEĞİ GÖRÜNMEZ KILAR!

GÖRÜNEN HER ZAMAN GERÇEĞİ GÖRÜNMEZ KILAR!

Tuğçe Kozan

 

Önce adından başlamalı. Etrafımıza dikkatli bir şekilde baktığımızda “Görünmeyen” aslında her daim gizemli olan ve merak edilendir. Gözle görülemeyen kimi şeylerin varlığı sürekli tartışılır durur. Aynı noktadan insanlara baktığımızda ise herkesin görüneninin ardında gizlediği görünmeyen arzuları, korkuları, günahları ve hırsları olduğunu su götürmez bir gerçektir. Her insanın içinde gizlediği ayrı bir kimliği olduğuna inanırım. Çünkü herkesin bir mahremi vardır ve o mahrem ancak gizli kimlikte yaşayabilir.

“İnsan kendini yalnızca insanda tanır” der Goethe. Bu söz bana gerçek insandan daha çok romanlardaki karakterleri anımsatır. Yazarların romanlarda oluşturduğu karakterler, okuyucuya kendini görme, bulma, tanıma tek kelimeyle içselleştirme olanağı verir. Çünkü bir roman karakteri engellemelere maruz kalmadan (yazar bilinçli bir sansür uygulamıyorsa) çok dürüst ve açık bir şekilde bize gizlediği kimliğini dolayısıyla mahremini gösterebilir.

Bu yazıya bahse konu olan kitapta bizleri böyle gizli bir kimliğin görünmeyenleriyle baş başa bırakıyor. Paul Auster’ın 2009 yılında Amerika’da, 2010 yılında da Seçkin Selvi çevirisiyle Can Yayınlarından Türkiye’de yayımlanan romanı “Görünmeyen” karakteri Adam Walker’ın mahremine okuyucuyu sürükleyen bir kitap. Okurun bir gizeme sürüklenmesinin özellikle yazarın arzusu olduğu çok açık. Yazar demişken, Paul Auster 20. ve 21. yüzyılın yaşayan en önemli postmodern roman yazarlarından birisidir. Modern dönem sonrası gelen yeni bir dönemi işaret etmek için kullanılan postmodernizm, günümüzde edebiyat çalışmaları arasında söylem olarak en çok bahsedilen akımdır. Postmodernizm özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında her türlü teknolojik ve bilimsel ilerlemeyi insanlığın hizmetine sunmayı amaçlayan modernizmin karşısına; geri plana attığı insanın psikolojik, sosyal ve duygusal bir varlık olduğu gerçeğiyle çıkan bir kuramdır. 1945 sonrası hayatın her alanında kullanılmaya başlayan postmodern söylemi edebiyatta da yerini almış ve özellikle 1960 sonrası üretilen eserlerin postmodern edebiyat ürünü olduğu kabul edilmiştir. Bu ayrımı ortaya koyan en belirgin farklılık ise dil ve üslupta görülen değişim ve romanda zamanın sadece ileriye giden akışının kırılıp düzensiz bir hal almasıdır. Bununla birlikte önceden beri ‘metin’ olarak adlandırılan roman postmodern edebiyatta ‘anlatı’ adını almıştır. Postmodern yazarların çoğunun Amerikalı olması bu türün Amerikan kökenli olduğunu düşündürtse de Avrupa’da Umberto Eco, Italo Calvinove, Milan Kundera, Peter Handke gibi Türkiye’de de Oğuz Atay, İhsan Oktay Anar, Orhan Pamuk, Hasan Ali Toptaş gibi öne çıkan temsilcileri vardır.

Ancak Amerika özelinde konuşacak olursak Paul Auster ilk akla gelen postmodern yazardır.  Bir tesadüfle gelişen olaylar, babalık, kimlik sorunu, yalnızlık ve göçebelik gibi temaları işlemesi ve devamlı bir arayış içinde olan günümüz bireyinin ruh dünyasına yapıtlarında yer vermesi Auster’a postmodernist kimliği kazandıran unsurlardır. Postmodern edebi eserlerde herkes için geçerli kesin bir gerçeklikten bahsedilemez. Paul Auster’de en başta kendi hayatından esinlendiği yapıtlarında gerçek ile kurguyu başarılı bir şekilde harmanlayarak okuyucuya salt gerçekliği sunmak yerine şüphesini canlı tutarak bir belirsizliğe sürükler. Bunları çağdaş dünya sorunları ile ilişkilendirerek veriyor olması da postmodern edebiyat içerisinde yerini sağlamlaştırmakta, tüm dünyada eserleri merakla beklenen bir yazar olmasını sağlamaktadır. Yazarın bugün sayısı yirmiyi aşan romanı, şiirleri, senaryo çalışmaları, makale ve otobiyografik eserleri bulunmaktadır. Ayrıca, 2006 yılında İspanya'nın saygın ödüllerinden olan Asturias Ödülü'nü edebiyat dalında kazanmıştır.

Yazarın temsilcisi olduğu edebiyat akımı ve yapıtlarında işlediği temalar hakkında bilgi sahibi olmak “Görünmeyen” romanını bizler için daha anlaşılır kılacaktır. Çünkü kitabın arka kapak yazısında da yer verildiği gibi “ABD’nin en yaratıcı yazarlarından biri” tanımını sonuna kadar hak ettiğini gösterdiği bu romanında okuyucu sona ulaştığında dahi gerçekle kurgu arasındaki belirsizliği netleştiremiyor. Görünmeyen yazarın okuduğum ilk kitabı olduğu için diğer kitaplarında olmayan ve bilinmeyen bir yönünü gözler önüne serip sermediği ile ilgili bir fikrim yok ancak gerçek hayatıyla çokça benzerlikler barındırdığı görülmektedir. Özellikle ana karakter Adam Walker Auster’dan izler taşır. Öyle ki bir demecinde Auster “şayet yazdığı bütün kitaplar tek bir ciltte toplanırsa ortaya çıkacak bu eserin onun hayatını her yönüyle ortaya koyan bir kitap olacağını” dile getirmiştir. Paul Auster’ın kendisi Columbia Üniversitesi’nden mezundur ve karakterimiz Adam Walker da Columbia Üniversitesi’nde edebiyat öğrencisidir ve Fransızcadan şiir çevirileri yapmaktadır. Buna benzer şekilde Auster, üniversiteden mezun olduktan sonra bir süre Paris’te yaşamış sonra Amerika’ya geri dönmüştür. Adam Walker’da çok kısa bir süre olsa da aynı şekilde Paris’te yaşar ve sonra Amerika’ya geri döner. Bir diğer önemli benzerlik ise Vietnam Savaşı’na karşı olduğunu defalarca yineleyen Paul Auster gibi, Adam Walker da Vietnam’da savaşacağına hapse girmeyi yeğlediğini söyler.

Görünmeyen’e geri dönecek olursak; kitap üniversite öğrencisi genç şairimiz Adam Walker’ın “Onun elini ilk kez 1967 baharında sıktım” cümlesi ile başlıyor. Elini sıktığı kişi ise bir partide alakasız bir şekilde yanına gelen, soruları ve konuşmasıyla Walker’ı etkisi altına alan Columbia Üniversitesi Siyasal Bilimler profesörü Rudolf Born ve beraberindeki ilginç sevgilisi Margot. Genç şairimizin hayatı bu tesadüfi tanışma sonrasında hiç tahmin etmediği bir yöne doğru savruluyor. Aralarında cinselliğe dayalı başlayan ilişki, roman ilerledikçe Walker’ın ablası ile Born’un üvey kızını da içine alan çarpık, sarsıcı, karmaşık gibi görünen ancak okudukça netleşen ilişkiler ve olaylar ağına dönüşmeye başlar.

Kitap dört bölümden oluşuyor. İlk üç bölümde Walker’ın hayatındaki ilkbahar, yaz ve sonbahar diye ayrılan üç döneme tanık oluyoruz. Dördüncü ve son bölümde ise Rudolf ve üvey kızı Cecile arasındaki tuhaf ilişkinin ve  Cecile’in anılarındaki Walker’ın peşine düşüyoruz. Her bölümü birbirinden farklı kılan önemli detay ise anlatıcıların sürekli değişmesidir. Paul Auster’in “yazmak” ve “yazarlık” üzerine hünerlerini sergilediği romanın ilk bölümü günlük tarzında Adam Walker’ın ağzından anı türünde yazılan bir roman iken, ikinci bölümde Walker kendi mahremini yani görünmeyen tarafını açtığı bölümü yazar arkadaşı James Freeman’a gönderir ve anlatıcıyı değiştir der. Okuyucu sonraki bölümleri üçüncü tekil şahıs ağzından anlatılan bir roman okumaya başlar. Araya giren Adam Walker’in mektupları ve Cecile Juin’in günlüğü ile anlatım kimi okuyucu için karışık bir hal alabilir. Bu nedenle çok ara vermeden okunması tavsiye ederim. Çünkü özellikle diyaloglar arası geçişlerde bir orkestra da müzik aletlerinin seslerinin birbirine karışması gibi kimin konuştuğu anlaşılmayabilir.

Kitabın asıl vurgu yaptığı “Görünmeyen” noktasına gelecek olursak karakterlerden profesör sadece profesör değildir, Walker da aslında basit bir üniversite öğrencisi olmayıp özellikle Freeman tarafından anlatılan yaz bölümünde ablasıyla olan ensest ilişkisiyle tutkuları ve arzuları olan bir adam olduğunu gösterir. Yazarın bu ilişkiyi anlatırken kimi zaman rahatsız edici üslupta kurduğu cümleleri çok cesur bulduğumu söylemek istiyorum. Rahatsızlığımın da yaşadığımız toplumda bu konuda istismar haberlerine çok maruz kalmamızla ilgili olduğunu düşünüyorum. Aslında yazarın burada anlatıcıyı değiştirmesi bile çok anlamlı, çünkü görünen hayatımızı anlatmakta zorluk çekmesek de, derinimizdeki gizli kimliğimizi üçüncü şahısmışız gibi anlatmak her zaman daha kolaydır. Kitabı bitirdikten sonra anlatılanların gerçek olup olmadığı benim için bir soru işaretiydi, neye inanacağını okuyucuya bırakmış yazar. Özellikle son otuz sayfayı bu netleştirme heyecanıyla okuyup benim gibi hayal kırıklığına uğrayabilir, bu otuz sayfayı neden okudum ne gerek vardı diyebilirsiniz. Kitabın adı gibi gerçek “görünmeyen” bir gizem. Zaten bir yerde Walker Günlüğüne şunu not ediyor “Dünya’nın varlığından kuşku duyulmaz; çünkü görülebiliyor…”

Görünmeyen ciddiyetle okunacak; özellikle kullanılan teknikler açısından yazar olma niyetindekilerin okuduğunda çok şey öğreneceği bir kitap. Her tesadüfün sadece tesadüf olmadığı; zaman zaman yaşamla, arzularımız ve ruhumuzla yapmaktan kaçtığımız hesaplaşmalar gizlenmiş sayfa aralarına. Belki de hayatımızın en büyük çabası görünmeyen gerçeklerden kaçıp, görüneni gerçek kılma uğraşı. Ya da hayatımız nasıl olması gerekiyorsa öyle… Umuyorum günün birinde herkes kendi gerçeğini yaşayacak kadar cesur olur.

Devamı [...]
Kitaplıktan

YUNUS ÇİNÇİN - FİKRİMİN İNCE GÜLÜ

BİR YOL ROMANI: FİKRİMİN İNCE GÜLÜ

Yunus Çinçin

 

Adalet Ağaoğlu’nun bu romanı, bence çoktan Türk romanlarının unutulmazları arasında yerini almış bir eser. Uzun zamandır bu kadar özgün, bütünlüklü, gerçekçi, ustaca yazılmış bir roman okumadım. Adalet Ağaoğlu, romanını ilmek ilmek dokumuş ve her ayrıntıyı büyük bir incelikle düşünerek bu harika, çok katmanlı romanı yazmış.

Roman, Ballıhisarlı Bayram'ın Almanya'dan memleketine sarı Mercedes'iyle yapmış olduğu yolculuğun romanı olarak düşünülemeyecek kadar zengin içerikli bir eser. Roman, ismini Bayram'ın Sevgilisi Kezban'ın Bayram’a hediye ettiği plaktaki "Fikrimin İnce Gülü" adlı şarkıdan alıyor.

1970’li yılların Türkiye'sini her yönüyle irdeleyen bu romana, romandaki her kişinin ve unsurun romanı olarak bakmak yanlış olmaz. Bayram'ın gurbetten (Almanya'dan) memleketine yaptığı yolculuk sırasında hikâyesi anlatılan her kişi, her şey, başlı başına roman konusu olacak derinlikte ve özgünlükte anlatılmış romanda. Adalet Ağaoğlu 'nun bu yol romanında, sadece Münih Bahnhof' tan Ballıhisar'a bir yolculuk anlatılmıyor. Bayram'ın geçmişinden bu gününe, bu gününden yarınına, Bayram özelinde; Bayram'ın bin bir meşakkatle aldığı sarı Mercedes'i Balkız'ın, sevgilisi Kezban'ın, amcası Ramazan'ın, köylüsü İbrahim'in ve Almanya'daki gurbetçi arkadaşı Veli'nin her biri ayrı bir roman olabilecek hikâyeleri anlatılıyor.

Roman, "Giriş/1 Numaralı Devlet Yolu/Yalova Vapuru/40 Numaralı Yoldan Öteye/Daha Öteye/Kavşak "başlıklı bölümlerden oluşuyor.

Almanya'nın Münih kentindeki BMW fabrikasında montaj işçisi olarak çalışan Bayram'ın yıllarca çalışıp para biriktirerek aldığı sarı Mercedes'i Balkız’la Kapıkule Sınır Kapısı'ndan Türkiye'ye giriş yapmasıyla başlayan roman;  Bayram'ın arabası Balkız'ın, gurbetçi Bayram'ın, Bayram'ın hayatına girmiş insanların hikâyeleriyle şekilleniyor. Romandaki tüm hikâyeler gurbetçi Bayram'ın hikâyesini bütünlüyor.

“Altına zerdali çürüğü bir araba çektin diye, aklın her şeye erer sanma. Arabayla iyi vatandaş olunsa, hey oğlum!”(s.38)

Bayram, dişinden tırnağından arttırarak aldığı sarı Mercedes'ini gözü gibi sakınarak çıktığı yolda; Almanya’daki yaşantısıyla,  Türkiye gerçekleriyle ve kendisiyle yüzleşerek Almanya'dan memleketi Ballı Hisar'a doğru yol alır. Bu yolculuğunda, Bayram’a, geçmiş yaşantısı, kendi geleceğine ilişkin kurduğu hayaller, Türkiye'den insan manzaraları eşlik eder.

“Herkes başının derdine düşmüş. Her yan döküm saçım. Her şey itiş kakış. Ekmek aslanın ağzındaymış bu İstanbul’da. Duyardık da anlamazdık. Gördük, anladık.”(s.139)

Bayram'ın memleketine yolculuğu sırasında, gözünden sakındığı Mercedes’inin çeşitli nedenlerle aldığı hasarlarla, Bayram’ın yaşamı ve yaşamındaki kişilere ilişkin düşünce ve hayallerinin yıkımı da şekillenir. Memleketine yaklaştıkça kendisiyle giriştiği hesaplaşmada,  Bayram'ın yaşamındaki karanlık noktalar da yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlar.

“Ne güzel yazmış adam kamyonun ardına: ’Yol biter sevda bitmez.’Yaa, Kezban Hanım. Yol biter, sevda bitmez. Bak biz yolu bitireceğiz hayırlısıyla. Eli Kulağında. Göreceğiz bakalım, senin bana sevdan da yol gibi biten cinsten miymiş, değil miymiş?”(s.170)

 “Bilgilerinde eksiklik duymak istemeyenler için bilgi sahipliği neyse, bayram için de araba sahibi olmak hemen hemen aynı şey.”(s.269)

Bayram, arabası Balkız 'la memleketine sağ salim ulaşabilecek mi? Bayram'ın kurduğu hayaller gerçeğe dönüşebilecek mi? Bayram zihnindeki düşünceleri hayata geçirebilecek mi? Bütün bu soruların cevabını alabilmek ve Bayram'ın Balkız’la Almanya’dan memleketine doğru çıktığı yolculukta Bayram'a ve Balkız 'a eşlik etmek istiyorsanız bu romanı mutlaka okuyun.

 

 

   Adalet Ağaoğlu, Fikrimin İnce Gülü, Everest Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, Kasım, 2015.

Devamı [...]
Kitaplıktan

PATASANA - ZALİMLER ÇAĞINDA BİR ALÇAK

PATASANA: ZALİMLER ÇAĞINDA BİR ALÇAK

Yunus Çinçin

 

“Beni asıl etkileyen bu topraklar, bu topraklarda yaşayan medeniyetler. 1998 yılında Gaziantep’e gitmiştim. Gaziantep’te Fırat’ın kenarında bir höyük vardı ve orası çok ilgimi çekti. Ben Gaziantepliyim ve çok heyecanlandım. Dedim ki burada benim hemşerilerim yaşamış, benim burayı yazmam lazım. Patasana romanımı yazdım. Patasana romanını yazarken Hititleri tanıdım. Hitit imparatorluğunu ve sadece imparatorluğu değil tabi onunla karşılaşınca da birden fark ettim ki bize öğretilen tarihin dışında muhteşem bir tarihe sahip Anadolu. Dolayısıyla dedim ki ben bu tarihi kendi romanlarımda kullanayım. Bir de aslında tarihte hakikati aramak cinayet çözmeye benziyor. Biz tarihi yazan kişilerin ideolojilerine, uluslarına, bakış açılarına göre okuyoruz. Hakikat nedir tarihte bilmiyoruz. Faili meçhul bir cinayeti çözerken de hakikati arıyoruz orada. Dolayısıyla hem bu tarihi çözümleme cinayet romanlarına çok yakışıyor, hem de beni çok heyecanlandırıyor tarih yazmak. (1)

Ahmet Ümit’in “Patasana” adlı romanı, bir arkeolog grubunun Antep'e kazı için gelmesi ve kazı grubunun çevresinde işlenen gizemli cinayetleri konu alıyor.

Halaf adlı bir aşçının yemeklerini yaptığı Bernd, Timothy, Teoman, Murat, Kemal  Elif  ve Kazı Başkanı Esra’dan oluşan yedi kişilik kazı ekibi, Antep’teki Geç Hitit dönemine ait kazı alanında çalışırken Hititli Saray Baş Yazmanı Patasana' nın tabletlerini bulmaya,  resmi kayıtlar dışında gizlice yazdığı bu tabletlerden, Patasana'nın hikâyesini öğrenmeye başlarlar.

“Ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım. Tanrıların korkak haline getirdiği bir alçak. Alçakların en acınacak olanı, en tiksinti vereni. Yüreğini dalkavuk,  aklını düşmanlıkla besleyen sinsi bir saray yazmanı.”(s.21)

Kazıların yapıldığı ve tabletlerin bulunduğu yer, köylülerin manevi anlam yükledikleri Kara Kabir' in yalnızca yirmi metre ilerisindedir ve köy halkı bundan oldukça rahatsız olur. Nitekim, köylüler köyde işlenen bir cinayeti, Kara Kabir' in rahatsız edilmesine yorarlar. Köyde kazı sürerken, cinayetler işlenmeye devam eder. Kazı Ekibi Başkanı Esra, bu cinayetlerden oldukça rahatsız olur. Katili bulmada kazı ekibine Yüzbaşı Eşref yardım eder. Kazı ekibi, cinayetlerin kazılarını engellemek amaçlı olduğunu düşünürken olaylar farklı boyutlar kazanmaya başlar.

Ahmet Ümit, bu eserinde bize sırayla hem kazı ekibinin hem kazının yapıldığı köydeki köylülerin hem de Patasana’nın hikâyelerini, her bir kahramanın bireysel hikâyesini de atlamadan anlatır. Hem Patasana’nın başından geçen olaylar hem kazı ekibini oluşturan kahramanların hikâyeleri, aynı coğrafyada farklı zamanlarda yaşanan insan hikâyeleri olarak çıkar karşımıza romanda.

" Bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunu bilir misin? Yüreğimin yap dediğini, aklım yapma der. Aklımın soylu bulduğu, yüreğimce dalkavukluktur; yüreğimin doğru bulduğuysa aklımca suç. Bir yanım bahar rüzgârı gibi uçarı, tez canlıdır, öteki yanım kış soğuğu gibi katı, ağırkanlıdır. Bir yanım içimden gelen seslere kulak verir, öteki yanım, öğrendiklerime, bildiklerime.
Ben yıllarca bedenimde aynı yöne bakıp farklı şeyler gören iki insan taşıdım, iki insanın isteklerini aynı anda yerine getirmeye çalıştım. İşin kötüsü ne tümüyle biri, ne de öteki olabildim. İkisi arasında bocalayıp durdum..."
(s.34)

Yazar Ahmet Ümit, “Patasana” da insana dair temel meseleleri: aşkı; insanlardaki şiddet eğilimini; iktidar hırsını, kahramanları özelinde ve insanlık temelinde irdelemiş. Mezopotamya’da geçmişten bu güne yaşanan savaşlar, iktidar mücadeleleri günümüzde bu bölgede yaşanan sorunlarla birlikte ele alınıp anakronik olarak anlatılmış Eser polisiye roman olduğundan, arkeolojik kazının yapıldığı köyde işlenen cinayetler, eserin geriliminin düşmesini engelleyerek okuyucunun dikkatini romana yoğunlaştırmasına yardımcı oluyor.

"Savaş insanoğlunun varoluş biçimlerinden biri. Hem toplumsal hem de bireysel olarak böyle bu. Ruhumuzdaki kötülüğü en iyi biçimde açığa çıkaran başka bir oyun yok. İnsanoğlu bu oyundan hiç vazgeçmedi, bundan sonra da vazgeçer mi bilmiyorum." ( s.161)

"Aşk; kanıtmış, sırmış, nedenmiş." (s.165)

Ahmet Ümit, bu eserinde de pek çok konuya değinerek,  romanını çarpıcı bir sonla bitiriyor. Romanın polisiye roman olduğunu göz ardı etmeden, romandaki olayların nasıl geliştiğini fazlaca anlatmadan bu güzel romanı okumanızı tavsiye ediyorum.

 

 

 

1.    Ahmet Ümit:  Gerçekler Tarih Kitaplarında Değil Yaşayan Tarihte, Onur Özdemirr.wordpress.com

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

BERNA KARAKAYA - BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Berna Karakaya

“Aynı ormanın ağacıymışım yokluğunla budanan.” Yekta Kopan’ın “Bir de Baktım Yoksun” adlı kitabının ilk hikâyesi bu epigrafla başlıyor. “Sarmaşık” adlı öyküye başlamadan özlem, yalnızlık ve arayış duygusu sarıyor okuru. Tanpınar’ın soluğu, Borges’in sesi duyuluyor eserde.

Yazara 2009 Yunus Nadi ve 2010 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandıran eser altı hikâyeden oluşuyor.

Yekta Kopan, öykülerini gerçek hayal çatışması üzerine kuruyor. Sarmaşık; karısı tarafından terk edilen, babası ölen bir yazarın mahalledeki kedisi Goncagül’ü aramasıyla başlıyor. Yekta Kopan, babasıyla yüzleştiği yeşil evi, geleneksel hikâyeden de yararlanarak masalsı bir anlatımla okuyucuya sunuyor.

“...Yedi kişi el kaldırmış, tez vakitte bulur getiririz yeşil evi demiş. Hemen o anda hiç vakit kaybetmeden yedi tepeye dağılmış yedi cesur adam...” Anlatıcı; babasıyla konuşuyor, çatışıyor, özlem gideriyor. Yazarın, geri dönüş tekniğinden yararlandığı hikâyede, kahramanın geçmişte de sevdikleriyle sorunlar yaşadığı anlaşılıyor. Karışının onu terk ederken bıraktığı mektupta dediği gibi dünyasına kimseyi almıyor aslında. Bir taraftan geçmişte sağlıklı ilişkiler kuramadığını hatırlarken diğer tarafta kaybettiklerinin acısını yaşıyor, onların peşinden gidiyor. Hemen her öyküde karşımıza çıkan insana ait bu çelişki, Yekta Kopan’ın öykülerinde de çözümsüz kalıyor.

Yazarın, yazma serüveninden söz ettiği öykülerde postmodernizmin etkisi görülüyor. Yazar; üstkurmaca, metinlerarasılık gibi modern tekniklerden sıkça yararlanıyor.

“Kurmaca üstünden gerçekliği anlamaya çalışmak, genetik sürekliliğimizin önemli bir parçasıydı.” diyor Yekta Kopan.

Üstkurmaca özelliği taşıyan “Portebello” adlı öykü “Sustum, ana dilim sensizlik oldu.” epigrafıyla başlıyor. Öyküde yazar olan Yekta adlı kahraman anlatıcı, George Orwell’in evinin karşısında Tanpınar’ın  “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanını okuyor ve yanına gelen Yekta adında kadınla konuşmaya başlıyor. Yazar,  “Hayal dünyasının vaat ettikleriyle gerçek yaşamın sundukları arasındaki gerilime, belirsizliğe dayanamayan insanlar”ı anlattığı öyküde Tanpınar’dan ve Borges’ten alıntılar yaparak sırtını düş gerçek izleğinin ustalarına dayıyor. Borges’in aynı insanla farklı yaşta karşılaştığı “Öteki”adlı hikâyesi bize, karşılaştığı Yekta’nın bir düşten ibaret olduğu izlenimini veriyor.

“Ama başka görevlerimiz arasında bizim gerçek görevimiz, evreni, doğmuş olmayı, gözlerle bakmayı ve soluk almayı kabullendiğimiz gibi düşü de kabul etmemiz.”

“Bir de Baktım Yoksun” kitabı sürprizlerle dolu.

Kahraman bakış açısıyla yazılan “Kırmızı” adlı öyküde bu kez karşımıza Ayfer Tunç çıkıyor. Yazar, arkadaşı Ayfer’le Muzaffer Köroğlu adlı kişiye, Edward Hopper'ın Gas tablosunun orijinal eskizini nasıl edindiğinin ilginç hikâyesini dinlemeye gidiyor.

Muzaffer Köroğlu, tablolarına tutkuyla bağlı. Öyküye ismini veren kırmızının da cazibenin, tutkunun rengi olduğunu düşünüyorum. Duvardaki tablolar ve hikâye içinde anlatılan öyküler anlatıcı yazarı yeni bir dünyaya sürüklüyor. İnsan kendi hayatını bile ancak iyi bir hikâyede okuyunca anlayabilir, diyor yazar. Metinlerarasılıktan yararlanılan öyküde “baba” figürü beraberinde getirdiği özlemle yeniden yerini alıyor.

“Battaniye” öyküsü bizi Turgut Uyar şiiriyle karşılıyor. Kitaptaki alıntılar, öyküleri daha anlamlı kılıyor.

 

“Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan
insan soyunun
Sevgim acıyor.”

Öykü yine bir düşle başlıyor. Kalın bir battaniye var anlatıcının üzerinde ama yine de üşüyor. Baba anlatıcının düşle gerçek arasındaki yaşamı geriye dönüşlerle veriliyor. Bu kez, müşfik bir baba var karşımızda. Olması istenen gibi... Bu hikâyenin sonunda da yazgı değişmiyor, yine biri eksiliyor yaşamdan...

“Hayatın bize rüya kadar saçma gelmemesinin nedeni alışkanlıktır.” diyor Marguerite Yourcenar “Rüya ve Kader” kitabında. Kertenkele adlı öyküyü başlatan bu alıntı oldukça anlamlı. Mutsuz evliliklerin, samimiyetsiz ilişkilerin sürdüğü bir yaşam, rüya gerçek düzleminde anlatılıyor. Bu öyküde de bir kaybediş var.Bu kez anlatıcı karısını ve onun hiç haz etmediği balığını kaybediyor.Ve bir kertenkele gibi kendini yenilemeye çalışıyor.

Önümde geleceğim-ayçiçeği tarlalarıyla süslü harika bir yol-ardımda geçmişim ailem iş arkadaşlarım, çocukluk anılarım, bilinen şeyler
işte-kertenkelenin başı ile kuyruğu.
Peki, kuyruk da kendine yeni bir vücut, yeni bir baş oluşturabiliyor mu?”

Son öyküde Yekta Kopan “İşte böyle babacığım, bazen de gerçeklik buhranlarına kapılıyorum.” diyerek Oğuz Atay’ın sesiyle babasının ardından sesleniyor: “Sana güvenmeyip, seni reddedip, senden bana kalanları kusup devam edebileceğime inandığım yolun getirdiği uçurumda, duyulmayı bekleyen bir yankıyım artık.”

Hayat da usta yazarın anlattığı gibi değil mi? Acıyı, kederi paylaştığımız; varlıklarına alıştığımız sevdiklerimizin yok oluşlarına şahit oluyoruz ve sonra bir varmış bir yokmuş, diyoruz. Gerçekle düş arasında kaybettiklerimizin ardından gidiyor, acımasız “zamanın sarkacında“ bir o yana bir bu yana sallanıyoruz.

Devamı [...]
Kitaplıktan

YASİN KUM - BOŞ PARANTEZ ROMANINI İNCELEDİ

DOSTOYEVSKİ’NİN ÇIRAĞI İNCİ’NİN ÂŞIĞI

Yasin Kum

 

Yazıma başlamadan ve kitabın bana verdiği hissiyata binayen;

-Niye uçmuyor İnci?

-Uçar bir gün...

 Tunç Başaran saygı ve rahmetle.  “Uçurtmayı Vurmasınlar”

Çeşitli öykü ve deneme yazıları olan Deniz Dengiz Şimşek bu sefer bizi şaşırtarak okurlarını bir roman ile selamlıyor. “Aşk Bilirkişi”, “Tengizek Destanı’nın Okunabilen Kısmı” ve “Rıfat Ilgaz-Bir Yeryüzü Ozanı” kitaplarının sahibi olan yazarın ilk romanı “Boş Parantez” İndie Yayınları’ndan. Birçok romanın aksine kısa olan bu kitap birçok romandan da daha uzun. Nasıl mı? Gelin Deniz Dengiz Şimşek’in okuması gayet keyifli hatta tam bir sonbahar havası kokan bu romanını mevsim bitmeden inceleyelim.

Deniz Dengiz Şimşek öykü ve roman hayatının baharında bir yazar. Ama bize Boş Parantez’de sonbaharı yaşatmaya kararlı. Bakmayın sonbahar dediğime kitapta her mevsimi yaşamak mümkün. Her an yağmur yağıp güneş açabiliyor, şemsiyesiz gezemiyor, kazak giyseniz sıcak, tişörtle üşüyorsunuz. Dört mevsimi bir güne, bir romana da dört mevsimi sığdırmış. Romanın jeopolitik konumu ise aşk, vuslat, sevgi, emek, isyan, umut ve olmazsa olmaz edebiyat!

Romana dönecek olursak incelemeye isminden başlamak tamamen beyhude bir çaba. Romanın anlattığı hikâye ile ismi arasında bir bağ kurmak çok güç. İçeriği duygu ve kurgu yönünden o kadar yoğun ki yazar romanın hamurunu tam kıvamında yoğurmuş. Ne unu eksik ne mayası fazla olmuş. Kalemi öyle güzel kabarmış ki kâğıda ekmek fırınından emek kokarak çıkan bu kitaba Boş Parantez demiş yazar. Bana kalırsa hepimizin hayatında bir dönem "Boş Parantez"leri olmuştur. Hala yanımızda, cebimizde, içimizde taşır onlarla gezer, eğlenir, üzülürüz. Yazar da bu boşlukların farkına varmamızı ve bilinçlenmemizi istiyor. Yaralarımız kabuk bağlasa da o yaranın hala orada olduğu gerçeğini unutmamamıza dikkat çekmeye çalışıyor. Bütün gayreti yara bantlarımızı kaldırıp acılarımızla yüzleşmemiz. Bilinçsiz gibi görünen bir karakter yaratıp bilinçlenmemiz ve daha fazla kan kaybetmemiz için bize geçiş köprüsü oluyor.

Deniz Dengiz Şimşek'le çıktığımız bu seyahat genel olarak bir apartmanda geçiyor ve romanın başkişisi İhsa’ya - yoksa Sabri mi demeliyim - kedisi Bekir, Hidayet Amca, Hakkı Efendi, Musibako, F Hanım ve romanın en özeli İnci eşlik ediyor. İhsa daha çok anlatıcı bir dil ile yaşatıyor kendini. Sıradan bir hayat yaşayan İhsa aslında çok da sıradan olmayan birisi. Hayatın sıradanlığının farkında olan başkişi bu sıradanlık ile mücadele etmeye çalışıyor. Ve bunun yolunun kalem ve kâğıttan geçtiğini söylüyor. Sürekli okuyor, kütüphaneye gidiyor ve bütün derdini tasasını mektuplara yazıyor. Bekir ve Musibako ile tartışıyor, onlara şikâyet ediyor bu sıradanlığının vermiş olduğu rahatsızlığı. Yazar İhsa ile bize hayal kurdurup sonra bozuyor. “Uykunuzdan uyanın alışmayın uyumaya uyutulmaya!” diyor.  Bunu da romanında şöyle dile getiriyor:

  “Alışmak mı? Yaradana sığınırım. Sen, sen ol hiçbir şeye alışma evlât, maazallah yalama olursun da bir şeyciklerden haberin olmaz, aha bu andavallar gibi.” (s.23)

Romanda hiçbir karakter öylesine konulmamış. Süs karakter yok. Anlatım çeşitlensin, olay örgüsü genişlesin, daha fazla yazayım, aman okuru sıkmayayım gibi çabalara girmemiş yazar. Her karakterin temsili bir görevi var. Hidayet Amca sisteme eleştiri ve hoşnutsuzluğu, Hakkı Efendi bilgelik ve tecrübeyi, F Hanım sıradan yaşanılabilir ve olması gereken rutin hayatı temsil ediyor. Ve İnci. Evet, İnci ona özel bir yer açmak lazım. İnci hepimizin düşlediği hayatın, hayallerin, olmazlarımızın, özlemlerimizin ütopyası. Kavuşamadıklarımız ve henüz adı konmamış güzel olan her şey İnci...

Romanın genelinde ise yer yer sayfalara sıkıştırılmış ustaca göndermelere rastlıyoruz. Bunun yanında Bukowski, Schopenhauer, Oğuz Atay, Gogol gibi edebiyat dünyasını derinden sarsmış isimleri selamlayıp yâd etmeden geçmiyor. Ama özellikle Dostoyevski ve İnsancıklar takıntısı dikkatimi çekiyor. Yazar insancıklara karşı antimuhalif bir tutum içerisinde ve haksız da diyemeyeceğim. İnsancık gibi yaşayan ve tek yaptığı nefes alıp vermek olan bu kişileri eleştirmekten şikâyetlerini dile getirmekten çekinmiyor. Bu Stefan Zweig’in Olağanüstü Bir Gece kitabından şu sözleri aklıma getiriyor:

 “Artık sizlerden biri değilim. Bundan böyle sizin değilim. Şimdi sizin dışınızda, yükseklerde ya da çukurda bir yerdeyim.”

Özellikle Dostoyevski aracılığı ile yaptığı bu eleştiri biçimi romanın bir bölümünde pastişe giriyor ve yazar Dostoyevski ve İnsancıklar için yeni bir yol çizmeye, Dostoyevski gibi düşünmeye, onun kalemini kendi kullanmaya çalışıyor. Pastişin tadında bırakılmadığı zaman yazı ve okurun canını sıkacak yerlere geldiğini tecrübelerimle söyleyebilirim. Deniz Dengiz Şimşek boğulursam büyük denizde boğulayım diyerek, cesaret isteyen ve risk taşıyan bu bölünmeden alnının akıyla çıkmışa benziyor.

Gözüme çarpan bir detay da İhsa’nın bütün bu olgun ve farkında olma çabalarına rağmen romanın son kısmına doğru F Hanım’la ilgili yaptığı plan oluyor. Dostoyevski okuyup insancıklardan bahseden, Oğuz Atay’ın tutunamayanıyım diyen yazar F Hanım ile ilgili enteresan işlere girişip bir okur olarak beni olur olmadık duygulara soktu. İhsa’ya yakıştıramadım. Bu da kanımca artık bir şeyler yapmalıyım çabalarının sonuçsuz kalması ve yalnızlığın dışa vurumunun bir göstergesi olarak yorumlanabilir.

Sonuç olarak Boş Parantez incisini saklayan bir istiridye. Bu istiridyenin içi buğulu bulmacalarla dolu. Ne yazar çözebilmiş ne de okurlar çözsün istemiş. Hoş böyle bir çabaya da girmemiş. Belki de bütün güzelliği burada. Elinizin altındaki bu bulmacayı istediğiniz gibi doldurabiliyorsunuz. Soldan sağa, aşağıdan yukarı... Bu bulmacada herkesin cevabına yetecek kadar boşluk var. Kimsenin cevabını yanlış çıkartmıyor Boş Parantez. Deniz Dengiz Şimşek sevgili okur biliyorum, ben de oradaydım, sizinleydim, izliyordum ben de varım, dercesine hislerimize dokunuyor. Siz söylediniz ben yazdım diyor.

Gökyüzü de sonsuz bir boş parantez değil mi? Yani mavi! Yani ışık! Yani umut! Sen ne ile doldurmak istersen o aslında.  Deniz Dengiz Şimşek'le çıkacağınız bu yolculukta duygularınızın kemerini sıkı bağladığınızdan emin olun. Yoksa her an yüreğinizi kendi İnci’nize doğru sürerken bulabilirsiniz. Eğer siz de sadece durup gökyüzünü seyretmek istemeyenlerdenseniz, bir parça mavi, bir tutam özgürlük, azıcık umut kopartırım kavgasındaysanız Boş Parantez tam size göre bir kitap.

   “Aşkın kör kuyusuna düşmüş bir insancık, özlemin karşısında bir tutunamayanım. Sana söyleyeceklerim asla bitmeyecek. Yüreğimin ağrısı en asil insan olana kadar asla dinmeyecek. Bir gün duyarsan benim de asillerin arasına katıldığımı, o zaman mezarımı açtır ve hala çürümemişse yüreğimi oradan çıkar. Çünkü onun içinde sen varsın. Kendini kurtar İnci, kendini kurtar.

 Kızgın, kırgın olduğumu sanma. Sadece ışık gibi özledim seni. Karanlıktayım çünkü gittiğin günden beri.” (s.126)

Devamı [...]
Kitaplıktan

UĞUR KARABÜRK - FRANKENSTEİN YA DA MODERN PROMETHE

YARATICISININ BİLE SEVMEDİĞİ VARLIK: FRANKENSTEİN YA DA MODERN PROMETHEUS

Uğur Karabürk

“Tanrı merhamet gösterip insanı kendi görüntüsünde, güzel ve alımlı yapmış; oysa ben senin iğrenç bir şeklinin, hatta bu benzerliğin ötesinde dehşet vericiyim.” (s.140)

Belki de yazarından daha çok ismi ile ünlenmiş bir kitapla karşı karşıyayız. Hem de bu kitap artık tam 202 yaşında! Bazılarına göre ilk bilim kurgu örneklerinden kabul edilen ve Mary Shelley’in 19 yaşında kaleme aldığı Frankenstein eseri peki neden bu kadar önemli? Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki; Mary Shelley ve arkadaşlarının bir sohbet esnasında ‘‘haydi herkes bir korku hikâyesi anlatsın,’’ demesiyle tohumları zihne atılmış bir yapıt. Eser dört mektupla ağır ve kapalı bir anlatıma sahip olarak başlıyor. Benzetebilirsek anlatım biçimleri açısından Jules Verne sevenlerinin aşina olduğu gezi kitaplarına da benzetmek mümkün. Tabii sadece arka planını… Okuyuculara yer yer İngiltere, Almanya, İsviçre ve değişik bölgelerden bilgiler aktarılmakta. Doktor Frankenstein’ın yarattığı varlık ise kitapta bazen ucube, iblis bazen şeytan, lanetli(melun) gibi farklı kavramlarla ele alınmış olup, kitabın ikinci yarısından sonra devreye giren bu karakterle bizlere daha akıcı bir okuma sunmakta.

Victor Frankenstein, annesinin ölümüyle büyük bir üzüntü duyar ve daha sonra bilimsel çalışmalar yapıp kendince araştırmalarda bulunur. Mezarlardan topladığı ceset parçalarını bir araya getirerek müthiş elektrik bilgisiyle (dahi bilim adamı havasında) iki metreden daha uzun erkek bir yaratık oluşturur. Fakat görünüşünden kendisinin bile ürkmesiyle evden kaçan doktor, bu kargaşada bir nevi yaratığının da ortadan kaybolmasına sebebiyet verir. Artık ucube ormanlarda yaşayıp, insanları uzaktan izlemektedir. Onlara sakince yanaşmaya ve görünmeye başladığında ise hiç mi hiç beklemediği şekilde korkunç tepkiler almaktadır. Bu yaşama uğraşında yavaş yavaş yalnızlığa itilir, kabuğuna çekilir. Böyle bir münzevi vaziyetteyken çiftlik evinde uzaktan izlediği bir aileden konuşmayı ve bazı temel davranışları öğrenir. Öte yandan kahramanımıza o çekirdek aile başlarda iyi bir aile izlenimi bıraksa da sonradan onların da sık sık tartıştıklarına şahit oluruz. Artık tam oluşmaya başlayan zihni yine ikilemlerle dolmuştur.

Yaratıcısının bile sevmediği ve terk ettiği bir varlık ne yapabilir ki?

“Oysa ben, beni anlayabilecek, bakışları bakışlarıma karşılık verebilecek birinin dostluğuna muhtacım.” (s. 27)

Sevgiye, ilgiye, mutluluğa muhtaç yaratık belirli bir dönem sonrasında yaratıcı Frankenstein ile buluşur ve ondan bir eş ister. Tıpkı kendisi gibi çirkin olsun fark etmez, onunla beraber insanlardan uzakta, mutlu vaziyette yaşayabileceğini vurgular. Bu tahmin edemediği istek karşısında yaratıcının kafası karışır, aynı zamanda onu bir iç hesaplaşmaya götürür.  Yolculuklar sırasında kapıldığı hastalığın şiddetlenmesi Frankenstein’ı oldukça zorlamaktadır. O arada emniyetin çözemediği cinayetler baş gösterir. Her şey giderek karmaşıklaşır ve içinden çıkılması zor durumlara dönüşür. Frankenstein da yakınlarını kaybedince mutsuzdur. Sözgelimi kaos her şeye hakimdir.

Bu gotik atmosferde Mary Shelley, kadının varlığına dair önemli noktalara atıflarda bulunur. Kadının olmamasının nasıl bir kaos oluşturabileceği, hatta anne sevgisinin eksikliğine kadar bu savını dile getirir. Âdem ve Havva benzetmelerine sıkça başvurur. Eser yine kasvetli bir sonla bitirilir. Yayımlandığı dönemde hem yazarının kadın olması nedeniyle hem de gerek konusuyla büyük ilgi görmüş ve bir başyapıt olarak dünya edebiyatındaki yerini almıştır.

Korku romanından ziyade insani bir roman olarak ele alabileceğimiz kitapta ucube ile empati kurmaya müsaade edilmiş bir atmosfer vardır. En önemli sorulardan bir tanesi: Melun olan aslında kim?

“Melun, melun yaratıcı! Ben niye yaşadım? Bu kadar ahlaksızca bahşettiğin varoluş kıvılcımını niçin hemen o anda söndürmedim?” (s.147)

Birçok film ve diziye de uyarlanan eseri Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan okumak isteyenlere Yiğit Yavuz’un temiz bir çeviri sunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

 

Mary Shelley- Frankenstein ya da Modern Prometheus, Çeviri: Yiğit Yavuz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan 3.Basım Mart 2018, İstanbul. 272 Sayfa.

 

 

 

 

 

 

Devamı [...]