Kitaplıktan

BAŞKALDIRI VE ÇÖMLEKLER: MODERN ZAMANA BOYUN EĞMEYEN YAŞLI ÇÖMLEKÇİNİN ÖYKÜSÜ

BAŞKALDIRI VE ÇÖMLEKLER: MODERN ZAMANA BOYUN EĞMEYEN YAŞLI ÇÖMLEKÇİNİN ÖYKÜSÜ

Uğur Karabürk

 

‘‘Platon’un Mağarası çok yakında açılıyor. Dünyada eşi benzeri olmayan bu olayda şimdiden yerinizi ayırtın.’’

Mağara, José Saramago

 

Cipriano Algor, kızı ve damadıyla beraber yaşayan, altmış yaşını devirmiş bir çömlekçidir. Dışarıdan bakıldığında sessiz, sakin ve kendi halinde bir yaşantısı vardır. Fakat bir gün çömleklerini sattığı ve ‘‘Merkez’’ denilen yer ile ilgili sorunlar yaşar. Çünkü artık kaliteli kilden yapılmış tabak çanağın yerini daha hafif ve maliyeti nispeten daha ucuz plastikler almıştır. Tabii ki bu çömlekçi adına büyük bir yaşam sorunudur.

Portekizli José Saramago Platon’un “mağara” alegorisine göndermeler yaptığı bu eserinde, günümüz dünyasının yükselen trendleri olan tüketimi ve steril yaşam mekanlarını sıcak bir ailenin ayakta kalmaya çalışmasıyla açıkça eleştirir. Mağara eserinde; ‘‘Kent içinde Kent,’’ diye nitelendirdiği ‘‘Merkez’’ devasa reklamların bulunduğu, hapishaneyi andıran kapalı dairelerin olduğu kaotik bir yapının bütünüdür. Cipriano Algor bir yandan geleceğini kara kara düşünürken öte yandan da “Merkez”e karşı kendince bir başkaldırıya geçer. Eğer çömlekler artık satılmıyorsa minik heykelcikler belki onun yerini alır diye elinden geldiğinde roman boyunca çırpınır durur. Zekasıyla bir kitaptan bulduğu altı çeşit heykelciği kendi atölyesinde işlemeye başlar. Heykelcikler; sakallı bir Asurlu, hemşire, Eskimo, Mandarin, soytarı ve bir palyaçodan ibarettir. Hemen hepsi dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanları yansıtır.  Üretken yaşamı sembolize eden yaşlı çömlekçi Cipriano Algor bu başkaldırı da bir köpeğin de desteğini alır. Okuyucular sık sık köpeğin düşüncelerini okuyarak olaylara bağlı kalır ve bu köpek aynı zamanda ölen eşin bir tamamlayıcısı gibidir. Okurken hiç bitmesin diyeceğiniz duygusal baba-kız paragrafları, aile bağlarının nasıl olması gerektiğini de bizlere değişik motiflerle sunar. Yer yer Portekiz’in pek güvenlikli olmayan arka sokaklarındaki hırsızlara göndermeler yapılır. Dil ustalığıyla bilinen Nobel ödüllü yazar, hayvanların artık modern zamanda giderek azaldığını da bizlere hatırlatmaktan geri kalmaz. Böylece buna benzer göndermelerin bulunduğu Mağara eseri çok katmanlı bir yapıdan oluşur.

Bizler modern zamanlarda tıpkı Platon’un mağarasındaki insanlar gibi sadece duvara yansıyan gölgeleri gerçek zannediyor ve gerçekliğin özünden giderek uzaklaşıyoruz. Eseri okurken ‘‘Tüketilen şeyler bir gölgeden ibaret değil de nedir?’’ diye bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Mağara'da bir de insanoğlunun topraktan yaratılışını benzetmeler vardır. Çömlekçi Algor önce hamur gibi yoğurduğu kile şekil verir daha sonra atölyesindeki fırına atarak onu pişirir ve en sonunda detayları vermek için heykelciklerin sağına soluğuna doğru üfler, tıpkı yaratıcının topraktan yarattı insanın göğsüne üflediği gibi…

Basit gibi duran bir durumu sempatik karakterleriyle bezeyerek hayranlık uyandırabilecek felsefi bir alegoriye dönüştüren Saramago’nun Mağara romanını okumadan geçmeyin. 

‘‘Proust’ta olduğu gibi, Saramago’nun cümlelerinden birinin içine çekilmek de bir dolambaçtan biçim alan bir dünyaya çekilmektir.’’ The New York Times

Devamı [...]
Kitaplıktan

ZIT KUTUPLAR ARASINDA BİR DÜŞÜNCE ROMANI

ZIT KUTUPLAR ARASINDA BİR DÜŞÜNCE ROMANI

Zeynep Rana

Yalnızız, hiç şüphe yok ki edebiyat tarihimiz içinde önemli bir yere sahip. Birçok başlık altında ele alabileceğimiz bir romanla karşı karşıyayız. Felsefi, psikolojik, sosyolojik ve tarihî açılardan değerlendirebileceğimiz bu eser, yazarın aydın ve düşünür kimliğini de açık şekilde ortaya koymaktadır.

Bir bütün olarak bakıldığında bu eser “düşünce romanı” sınıfına girmektedir. Romanın temeli düşünce ile bina edilmiştir. Eserdeki şahıslar ise bu düşüncenin taşıyıcıları olarak sahnededir. Hem olay örgüsünde hem de kişiler arası ilişkilere hâkim olan düalizm (ikicilik) düşüncesi romanın tamamında hissedilse de ikinci bölümde yoğunlaşmıştır. Hususen romanın merkezinde yer alan Simeranya ütopyasında kutupluluk ilkesi dâhilinde zıtlıkların ortaya konması bunun açık göstergesidir. Yazar eserde karşıtlık ilkesinden yola çıkar. İnsan hayatındaki temel karşıtlıklara sıkça değinen Peyami Safa, “doğma”, “varlaşma”, “yoklaşma” kutuplarından söz etmektedir. Yazar, Meral karakteri üzerinden mantıktaki zıtlık prensibine yoğun şekilde değinmektedir.

“Bir şey aynı zamanda hem var hem de yok olamaz. Doğru – yanlış, aydınlık – karanlık, haz – keder… Bu zıtlıkların mevcut olmak için birbirine muhtaç oldukları da anlaşılmıştır. Ruhi hayatta, bilhassa düşünce hayatında bu zıtlıkların diyalektik bir hareketle kaynaşarak bir terkibe (senteze) kavuştukları da Eflatun’dan Hegel’e gelen bir tarih içinde gittikçe daha fazla aydınlanmış bir fikirdir.”

Peyami Safa bu zıtlıklardan bahsederken gece ve gündüz gibi birbirini takip etmediklerini, iç içe ve aynı zamanda mevcut olduklarını söyler:

Pasiflik ve aktiflik birer cepheleriyle aynı şeydir.”

Safa, roman boyunca Simeranya’yı dünyanın karmaşık sorunlarına karşı bir tür çözüm mekânı olarak kullanır. Simeranya’da, yaşanan tüm zıtlıkların varlık ve yokluk arasındaki zıtlığa yönelebileceği anlaşılmıştır. Yazar buna “dip zıtlık” der. Malumdur ki zıtlıklar arası sürekli bir çatışma mevcuttur.

“Bu çatışmadan doğan zıtlıkların, sebep olduğu felaket ve kederlerin hepsi “olmak dramı” adını alır.”

İnsanlık tarihinin en kuvvetli hissiyatından biri “varolma” duygusudur. Varolma eğilimi kuvvetli şekilde ebedilik özleyişine sebep olur. Peyami Safa, varoluşun ebediyet ile mümkün olabileceği sonucuna varmıştır. Bireyde yoklaşma hamlesi ise ihtiyarlığa ve ölüme giden bir yoldur. Yazar bunu şu şekilde ifade ediyor:

“Bu, Simeranya’da insana gelen değil insanın ona gittiği bir netice gibi görünür. Yani, yoklaşma pasif değil varlaşma gibi aktiftir.”

Peyami Safa, “İnsan mümkün olmayan şeyi istemek için kendini yormaz ve paralamaz.” der. Varlaşma hamlesi beraberinde bir neşe ve huzur getirir. Ebediyet arzusu, imkân sınırları dışına çıkmayan hayallere sebep olmaktadır. İmkân, mümküne giden yoldur. Haliyle varlaşma hamlesi, kendini ebedilik hayali içinde bulur. Benliğin faniliğini aşağılarda bırakan bir hamledir bu. Birey kendini aşmak için birçok fedakârlıkta bulunur. Yazar, “Her tür aşk ve fedakârlık varlaşma hamlesinin devamıdır.” der.

İnsan, yoklaşma hamlesinden ise her şeyin geçip gideceği, yok olacağı, kaybolacağı duygusuna kapılır. Bu duygu insanı büyük sıkıntı ve buhranlara sürükler. Zira yoklaşma hamlesinin sebep olduğu sıkıntıya, yeryüzündeki en büyük felaketleri tercih edecektir. Yokluk hissi insanın en büyük ıstırabıdır. Yoklaşma hamlesi, varlaşma hamlesiyle sürekli çatışma halindedir. Yazar, “Bu iki zıt hamle insanda iki benlik meydana getirmiştir.” der:

  • Birinci benlikte aşk ve fedakârlık hamlelerine değinir. Çünkü kâinat muhabbet üzere ayaktadır ve devam eder. Aşk ve fedakârlık eylemleri, bireyin kendini aşmasına ve ebedi değerlere sarılmasına sebep olur. Bahçesini bağını sever. Vatan millet aşkından, aile muhabbetinden, dünya ve toplumla alakasından, sevgiliye olan aşkından Allah aşkına varır. Faniliğin, yokluk hissinin ıstırabından bu şekilde kurtulur. Her inanın bunu az veya çok “şuurla” yaşadığını söyler yazar. Ayrıca bütün sosyal ve kutsal değerlerin orada olduğunu ifade eder.
  • İkinci benlik ise tamamıyla fani değerlere sarılır. Teselliyi biyolojik hayatta, maddeci bir zihniyette arar. Bu benlik, kendini tabiata ve dünyaya bağlar. Dünyevi değerlerin tümünü ikinci benlikte görürüz. Mal mülk hırsı, makam sevgisi, geçici eğlence ve keyifler ikinci benliği sarhoş edip birinci benliği baskı altına alır.

Peyami Safa, “Zamanımızda bu ikincinin birinciye baskın çıkışı tesadüf değildir. Uzun bir tarih gelişinin neticesidir.” der.  Romanın ana çizgisini oluşturan düşüncelerden biri, kutupluluk ilkesinde biri olmadan öteki olmaz ilkesidir. “Her şey zıddıyla kaimdir.”

Batı ve Doğu Arasında “Yalnızız”

Peyami Safa, felsefi fikir ve görüşleri Batı ve Doğu dünyasını ele alarak karşılaştırmalarda bulunuyor. Bulunduğumuz yüzyılın yaşadığı başarısız deneyimler ve dünya savaşları insan düşüncesinde farklı eğilimler meydana getirmiştir:

“Yirminci asrın yalnız spritüalist (tinselci) filozoflarında değil tabiat âlemlerinde de tabiatı aşan metafizik prensiplere ve Allah’a doğru bir yöneliş görüyoruz. En büyük zekâlarda artık iki ayağını da yere basan yeni bir dünya hareketi olduğu seziliyor.”

Düalizmin eserdeki karakterler üzerinden nasıl ifade edildiğine bakalım: Samim ve Besim davranış ve mizaçta hem de dünya görüşünde iki zıt karakter olarak karşımıza çıkıyor. Besim’i maddi zevkler, yemek içmekten başka gayesi olmayan maddeci düşüncenin temsilcisi olarak görüyoruz. Besim, manevi değer ve olgulardan çok uzak, hayvanca bir insan telakkisindedir. Midenin emrinde maddeci bir zihniyete sahiptir. Açık sözlü ve güler yüzlüdür. 

Samim, Besim’in karşı kutbudur. Maneviyatçı fikriyata hâkimdir. Felsefi bakış açısına sahip, kendine özgü dünya görüşü olan aydın bir şahsiyettir. Kuvvetli bir zekâsı vardır. Entelektüel kişiliği öne çıkar. Hayata dair bakış açısı ve geniş ufku romanın şekillenmesinde oldukça etkin rol oynamaktadır. Olayları yorumlama ve çözüm sunma konusunda özel kabiliyeti vardır.

Peyami Safa’nın ikicilik üzerine oluşturduğu eserde Besim’in düşüncelerini zaman zaman öne çıkarıyor olması, Samim’in düşüncelerine mukayese aracı olarak kullanmak istemesindendir.

Meral ise, benliğinde yaşadığı zıtlığın, kutupluluğun bunalımındadır. Sürekli gelgitler yaşar. Zihninde oluşturduğu özgür bir hayat hayali ve var olan manevi değerler arasında sallanıp durur. Romanın “tereddüt” karakteridir.

Eserde Samim’in Simeranya adında bir kitap yazacağından söz edilir. Simeranya bir ütopyadır. Yazar, Samim karakteri üzerinden içinde bulunduğu sosyal hayatın olumsuzlukları ve birçok sıkıntıyı tespit edip okurla paylaşmıştır. Bu olumsuzluklar için geliştirdiği çözümleri ise bir ütopya olan Simeranya’da sunacaktır.

Yeri gelmişken eserde zaman kavramına değinelim. İkinci Dünya Savaşı sonrasına denk gelen bu romanın 1950’lerde geçtiği söylenebilir. Fakat eseri sosyolojik açıdan ele aldığımızda yakın zamanda yaşanmış evrensel bir vaka izlenimi vermektedir. Sadece ülkemizle sınırlı kalmayan, dünya toplumunu tesir altına alan sosyal ve düşünsel bir kriz yaşandığı ve bu krizin fikrî anlamda çözüme kavuştuğu bir hayalî ülkenin meydana getirildiğini düşünürsek esere daha geniş perspektiften bakmak gerekecektir. Bu durumda eser evrensel değer kazanır.

Simeranya’ya psikolojik açıdan bakarsak bireylerin ruh tedavi merkezi olduğunu göreceğiz. Hâsılı birçok alanda göze çarpan aksaklıklara çözüm ümidi olan Simeranya bir hayal ülkesidir. Peyami Safa, Samim’in Simeranya’yı bir kitap olarak sunacağını söylemiştir. Fakat Simeranya kitap olmamıştır.

 “Fakat Simeranya bir roman olmayacaktır. Sadece bugünkü insanın kendi kendisi hakkındaki telakkisinden bilginin temellerine, metotlarına ve bütün sosyal müesseseleriyle değer sistemine kadar baştanbaşa inkılaba muhtaç bir dünyanın huzursuzluğunu duyan bir adamın yüz elli yıl sonraki tekâmül imkânlarını düşünerek tasarladığı muhayyel bir ülkedeki hayat, bir seyahatname şeklinde yazılacaktır.”

Eserde mekân kavramını da psikolojik boyutuyla ele alalım. İstanbul, insanların karamsarlık içinde oldukları bir yer olarak karşımıza çıkar. Çok hızlı değişen insan ilişkileri, teknolojinin etkileri, ahlaki değerlerdeki dejenerasyon toplum yapısı üzerinde birtakım bozulmalara yol açmıştır. Birey hızla değişen bu düzene yabancılaşır. Yalnız hissetmeye başlar. Böyle bir karmaşa içine düşen kişi kendine çıkış yolu aramaya başlayacaktır. Samim’in Simeranya’ya, Meral’in Paris’e kaçışı gibi.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

DÖNÜŞÜM ÜZERİNE OLMAK YA DA OLAMAMAK

DÖNÜŞÜM ÜZERİNE: OLMAK YA DA OLAMAMAK

Derya Gündoğdu

Ahmet Cemal, Franz Kafka'nın 1915 yılında yayımlanan Die Verwandlung başlıklı uzun öyküsünün, daha önce hep Değişim adıyla çevrildiğini, öyle de tanındığını söyler ve ekler:

"Almancada "die Verwaundlug" , bir değişimden, değişiklikten çok daha köktenci bir olguyu, bütünü ile değişip başkalaşmayı, bir metamorfoz durumunu dile getiren bir sözcüktür; öyküde Gregor Samsa'nın bir sabah kendini yatağında bir böcek olarak bulması, salt bir değişim değil fakat başkalaşım'dır; o, insanlığını koruyarak bazı değişiklikler geçirmemiştir; artık farklı bir canlı türü olmuştur. Ben de bu nedenle çevirime "Değişim" yerine "Dönüşüm" başlığını seçtim.

 20. yüzyıl başlarında kaleme alınmış olan öykünün, ülkemizde bugüne kadar 59. basımına ulaşmış olması şüphesiz okurun, öykünün temasına yani dönüşüm ya da başkalaşım olgusuna yoğun ilgiyi açıkça ortaya koyuyor. Çevirmen Ahmet Cemal bu ilginin özellikle gençlik kesiminden gelişini dikkat çekici bulmuştur.

Kafka, Gustav Janouch'la konuşmalarının bir bölümünde bunun sebebini açıklamıştır aslında.

"Hayvan bize insandan daha yakın. Parmaklık burada. Hayvanla yakınlık kurmak, insanlarla kurmaktan daha kolay."

"Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şeyin yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var...

 Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay. Herkes sürüye katıldığından ötürü güven içerisinde, kentlerin yollarından geçip işe, yemliklerin başına ve eğlenceye gidiyor. Tıpkı büroda olduğu gibi, sınırları iyice çizilmiş bir yaşam. Böylesi bir yaşamda mucizeler değil, yalnızca kullanma talimatları, doldurulacak başvuru formları ve kurallar  var. Özgürlükten ve sorumluluktan korkuluyor. O nedenle insanlar, kendi yaptıkları parmaklıkların ardında boğulmayı yeğliyorlar."

"Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu."...

 Hikaye burada başlar. Bunaltıcı düşler, uyanış ve dönüşüm. İlk bakışta yazarın dönüşüme konu olan  varlığı bir böcek olarak seçmesi dikkatleri çekiyor elbette.

Ahmet Cemal Bey bu tercihle alakalı olarak "...böceğin iğrençliği, çizgisi sürüyle uyuşmayan bağımsız bireyin iticiliği ile özdeştir." demiştir.

Üç ana bölümden oluşan öykünün ilk bölümünde Samsa'nın bu yeni(!) hâline uyum sağlamaya çalıştığını müşahede ediyoruz. Yazar bu başkalaşımı okuyucuya; yaratmada muktedir olduğu ruhsal, fiziksel ve mekânsal betimlemelerle adeta bir sinema perdesinden yansıtır gibidir.

"Zırh gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş, kahverengi, sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle parsellere ayrılmış karnını görüyordu;.... Gövdesinin çapıyla karşılaştırıldığında acınası incelikteki çok sayıda bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içerisinde, parıltılar saçarak sallanıp durmaktaydı."…

 Fiziksel dönüşümü betimledikten sonra mekana ve adeta Samsa’nın ruh halini yansıtan kasvetli havaya çevriliyor gözler. Yeni haline uyum sağlamaya çalışmaktan bîtâb düşen Samsa çabalamayı bırakır ve düşünmeye başlar:

“Aman Tanrım, ne kadar da yorucu bir uğraş seçmişim meğer! Günlerim hep yolculuk etmekle geçiyor. İşin bu yanı, mağazadaki asıl masa başı işine oranla daha çok yıpratıcı, üstelik yolculuğun benim için bir de aktarma trenlerin peşinden koşmak, düzensiz ve kötü yemeklere yargılı olmak, insanlarla sürekli değişen, asla süreklilik kazanamayan, hep içtenlikten uzak ilişkiler kurmak zorunluluğu gibi sıkıntıları da var. Şeytan alsın bütün bunları!”

“Bu erken kalkma yok mu insanı aptala çeviriyor. İnsanın uykusunu alması gerekir.”

“Annem ve babam yüzünden kendimi tutuyor olmasaydım eğer, işimden çoktan ayrılırdım, patrona çıkar ve ne düşündüğümü olduğu gibi söylerdim.”

Bu düşünceler, Samsa’nın dönüşümünden önce de belki farkında olduğu ama koşuşturmaktan üzerine düşünmeye zaman bulamadığı rahatsızlıklardı. Bunaltıcı düşlerden uyanıp da kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulmasaydı aktarma trenlerin peşinden koşuyor olacaktı zîrâ.

Samsa tam da bunları düşünürken masanın üstünde işlemekte olan çalar saati görür ve dönüşümüyle birlikte içinden geçirdiği düşünceleri de unutur. Saat altı buçuktur. Samsa dörde kurulu olan saati duymayıp uyumayı sürdürmüş olmasının düşünülebilir olup olmadığını sorgularken insanın çevresindeki nesnelerle birlikte nasıl da makinalaşmış olduğunu gözler önüne serer burada.

“Peki şimdi ne yapacaktı?”

….

Belki de hikaye kahramanın bir böceğe dönüşümüyle değil bu soruyla başlıyordur aslında…      Samsa’nın hesap vereceği pek çok insan vardı şimdi sırada. Başı; patronunun, akılsız ve kişiliksiz olduğunu düşündüğü uşağı çekiyordu. Şüphesiz geç kaldığını patrona hemen haber verecekti. İşine son verilmesi, bunca kendi olamayışlığına ve nice yorucu koşuşturmaya ailesi için katlandığı Samsa’nın sonu olabilirdi. Samsa durumu nasıl kurtaracağını tasarlarken nihayet yeni(!) Samsa ile karşılaşılır ve işler hiç de Samsa’nın tasarladığı gibi gelişmez…

İkinci bölümde Gregor Samsa’yı varlığının yeni hâline alışmış, şartlara uyum sağlayabilen bir canlı olarak karşılıyoruz. Öyle ki artık bir insan olarak varlığını sürdüremeyen ve iletişim kurmaktan yoksun kalan yeni  Samsa, kız kardeşini davranışlarıyla yönlendirerek ailesinin de bu duruma uyum sağlamasına yardımcı oluyordu. Kızkardeşi, koşulları Samsa’nın yeni haline uygun olacak şekilde düzenlemeye çalışsa da aile Gregor’ un yeniden aralarına döneceği ümidini taşıyordu tüm bu yardımlar da ancak bu ümitle birlikte vardı. Yeni Gregor’ a hareket alanı sağlayabilmek için odasının boşaltılmasın karşı çıkan annesinin sözleri bu ümidi açıkça ortaya koyar:

“Bence en iyisi, odayı eskiden nasıl idiyse aynen öyle korumaya çalışmamızdır; böylece Gregor yine aramıza döndüğünde her şeyi eskisi gibi bulur, arada olup bitenleri unutması da o ölçüde kolaylaşır.”…

Aile bireyleri geçimlerini Gregor’suz sağlamak zorundadır. Baba, anne ve kız kardeş çalışmaya başlarlar. Bazen anne ve kız kardeşin daha önce özel zamanlarda mutlulukla taktığı aile yadigârı takılar satılırdı. Evdeki yardımcı gönderilmiş, ve odalardan biri üç yabancı adama kiralanmıştı.

Kitabın son bölümüne geldiğimizde ise ailenin Gregor olmadan geçimlerini sağlamaya çalışırken bu koşuşturmaya ayak uydurmuş olduğunu hatta Gregor’ un yeniden aralarına döneceği umutlarını da gittikçe yitirerek onunla ilgilenmemeye başladıklarını anlıyoruz. Ancak Gregor’un üzücü ve iğrenç manzarasına karşın ona “bir düşmanmış gibi davranılamazdı. Duyulan tiksintiyi bastırıp sabretmek, yalnızca sabretmek aile yükümlüğünün bir gereğiydi.”

Gregor’un artık yeniden “insan” olup aralarına katılarak onların ve toplumun beklentilerine hizmet edemeyeceği anlaşılınca yani eski Gregor olacağına dair ümit kesilince o zamana değin onunla bilir kişi gibi ilgilenip uyumu herkes için kolay hâle getirmeye çalışan kız kardeşi bile davranışlarını değiştirir.

“Buradan gitmeli… tek çare bu,baba. Ama onun Gregor olduğu düşüncesini kafandan atman gerek. Bizim asıl felaketimiz, bunca zaman bu düşünceye inanmış olmamız. Fakat o nasıl Gregor olabilir ki? Gregor olsaydı eğer, insanların böyle bir hayvanla yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendiliğinden çıkıp giderdi…”

“Gregor kendi kendine: ‘Peki şimdi ne olacak ?’ diye söylenerek karanlıkta çevresine bakındı. Kısa zamanda, artık hiç kımıldayamadığını anladı. Buna şaşırmadı, aslında o zamana değin bu incecik bacakçıklarla gerçekten hareket edebilmiş olmasını tuhaf buldu. Bunun dışında, kendini bir ölçüde rahat hissediyordu. Gerçi tüm gövdesi ağrılar içindeydi ama Gregor’a bu ağrılar gittikçe hafifliyormuş ve sonunda tamamen geçecekmiş gibi geliyordu. Sırtındaki çürümüş elmayla, çevresindeki üstü tümüyle yumuşak toz kaplı, iltihaplanmış bölgeyi artık neredeyse hiç hissetmiyordu. Düşünceleri yenidenaiesine yöneldiğinde duygulanıyor, içinde sevgi duyuyordu. Ortadan kaybolması gerektiğini belki kız kardeşinden bile daha ciddi düşünmekteydi. Saat kulesinde sabahın üçü vurulana değin bu bomboş ve huzur verici düşünceler içerisinde kaldı. Pencerenin dışındaki dünyanın aydınlanmaya başladığını da görebildi. Sonra başı, elinde olmaksızın önüne düştü ve zayıf soluğu,burun deliklerinden son kez çıktı.

 

DÖNÜŞÜM ÜZERİNE

 Çevirmen Ahmet Cemal Bey, Dönüşüm’ e bıraktığı son sözde “Birey olmasını başaranlara düşman kesilen son toplumlar ve bu toplumların en güçlü temeli olan, çocuklarının hep iyiliğini, gerçekte ise sürekli köleliğini isteyen son aile yapıları yeryüzünden silinene değin, Kafka’nın Dönüşüm’ ü geçerliliğini ve güncelliğini koruyacaktır.” İfadelerine yer vermiştir.

Şüphesiz insanın kendisi dışında esir olduğu maddi ve manevi tüm sebepler, bir birey olarak insana kendi özüyle uyumlu olarak var olmasına engel olmakta, bu arzusuna da set çekmektedir. Bireyin toplum içindeki yeri, bunalımları, sıkışmışlığı, çaresizliği Gregor Samsa ile hayat bulmuştur. Bir sabah bunaltıcı düşlerden “uyanan” Samsa’nın kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulması insanın bağlı olduğu maddi ve manevi tüm prangalardan azâd olma arzusunun bir tezâhürüdür. Yalnız birey bunu tüm varlığıyla istese de içinde bulunduğu toplum buna hazır değildir ve olmayacaktır. Kabullenmeyecektir, kendisi olmak isteyen bireye müthiş bir tiksinti ile yaklaşacak, ona engel olmaya çalışacak belki de yok edecektir…

İşte Kafka’nın Dönüşüm’ ü modern toplumlardaki insanın, “Ol”(a)mayışlığına ve bunun verdiği kapana kısılmışlık hissine, bir sabah böceğe dönüşen Gregor Samsa ile vücut giydirerek;  ol’ mak / Ol’(a)mak meselesini temsil ile anlatmaya çalışmış ve güncelliğini muhafaza edecek türden bir hikâye olarak dünya edebiyatındaki kült eserler arasındaki yerini almıştır.

Devamı [...]
Kitaplıktan

“HEBA” VE GÖLGEDEKİ HAYATLAR

“HEBA” VE GÖLGEDEKİ HAYATLAR

Birgül Temur

 

“Ben hayatın uzak ve yorucu bir köşesine hızla gidip gelmiş oldum bir bakıma. Ardından tuttum, zaman denen büyük silginin himmetine sığındım. Acımı içime gömmekten ve olup bitenleri kabullenmekten başka çıkar yol bulamadım” (Hasan Ali Toptaş, Heba, 2013, s: 142)

 

Hasan Ali Toptaş 2013 yılında Everest Yayınlarından çıkan kitabı Heba için “Kelimelerin çağrısına uydum ve seslerini dinledim.” diyordu bir röportajında. Bir yazar için dil işçiliğinin önemi malum. Belki de bundandır ki Heba çok katmanlı ve her yönüyle insana dair bir roman olmayı başarıyor. Hayatları heba olan insanların yaşamlarına ustalıkla dokunan yazar, önceki romanlarından okurunun aşina olduğu dil ve kurgudaki başarısını bu kitabında da sürdürmekte.  Bu romanda; şehirden ve yaşadıklarından bunalan, kent ile köy yaşamı arasında meşum bir çıkmaza düşen Ziya’nın, askerlik arkadaşı Kenan’ın memleketine, Yazıköy’e yerleşmesi ve sonrasında gelişen olaylar anlatılmaktadır.  Roman, “Anahtar, Rüya, Huzur, Yazıköy, Sınır, Minnet, Fena” ismiyle toplam yedi bölümden oluşuyor.

Romanın en uzun bölümü 1970’lerde Ziya’nın Suriye sınırında geçen askerlik anılarının anlatıldığı “Sınır” bölümü. Suç, cinayet, üstünlük savaşı, acımasızlık, adaletsizlik, askerlikte çekilen sefalet, sınırdaki kaçakçılık gibi konuların insanı sarsan bir şekilde anlatıldığını görüyoruz bu bölümde. Toplumsal eşitsizlikler, vatani hizmet esnasında bile hissedilen yoksulluk bir sistem eleştirisi halinde dile getirilir:

Banyosu ve tuvaleti olamayan bu uyduruk binaları buraya diken ve bizi badem ağacına astığımız aynada tıraş olmaya mahkûm eden yarım akıllı heriflere de ben ne diyeyim bilmem ki? Müstahak mıyız bu sefaleti yaşamaya ha? Ayrıca, on üç aydır buradayım, bölükteki bütün karakollarda görev yaptım ve herkesle tanıştım ama bir tek zengin çocuğu görmedim ben, kitap çarpsın görmedim; gören bir Allah’ın kulu varsa, çıksın söylesin.” (s.247)

Anılar biçiminde dile getirilen bazı anlatımlar insani ilişkilerdeki şiddeti anlamlandırma süreci hakkında da çok şey söyler:

Gördüğü hatalar yüzünden değil de, bu teğmen insanlara, insanlara neden dayak attığını anlamak için dayak atıyordu sanki.” (s.211)

Heba’da sınır karakolunda yapılan askerliğin ne kadar zor olduğunun anlatıldığı bölümler peş peşe ilerlerken insanın üstün değil aslında aciz bir canlı olduğuna dikkat çekilir:

Bu arada dikkat ettin mi bilmiyorum, teğmen öküz, bugün dayak atan komutan da hayvan diye bağırdı bana. Karargâhtaki subay da it dedi. Bu fukaralar insanı yüce, hayvanı da aşağılık bir şey sanıyorlar.” (s.223)

Heba’da; rüya, gerçeklik, belirsizlik, gelecek, bilinçaltının insana oynadığı oyunlar gibi iç içe geçmiş olgular okuru düşünmeye ve kuvvetli bir merak duygusuna sürüklüyor. Yazar kullandığı ayrıntılı tasvirlerle okurun hayal dünyasına canlı bir şekilde dokunarak kahramanlar ve olaylara bir yaka çiçeği gibi yakın olduğumuz hissini yaşatıyor.

Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarına genel olarak baktığımızda onun iyi bir bilinçaltı anlatıcısı olduğunu görürüz. Bilinçaltının insana oynadığı oyunlar ve günlük yaşamın içindeki etkisine aynı şekilde Gölgesizler romanında da rastlıyoruz. Çocukluğunda hiçbir neden yokken öldürdüğü kuşun vicdan azabını ömrü boyunca bilinçaltında taşıyan Ziya, onun varlığını gözünü her açıp kapattığında yatağının altında, battaniyesinin üzerinde, pencerenin kenarında uyku ile uyanıklık arasında mütemadiyen hisseder:

Ziya sesini çıkarmadı, doğrulup üstündeki battaniyeyi yavaşça kenara itti ve iter itmez de yorganın sarı çiçekleri arasında tam da kuşa benzeyen o lekenin çırpındığı noktada küçük bir tüy gördü. Ne yapacağını bilemeden öylece bakakaldı ilkin

Rüyalar her insanın yaşamında önemli bir yere sahiptir. Yazının başında da Heba’nın bütünüyle insana dair bir roman olduğunu söylemiştik. Toptaş bu anlamda rüyaların yaşam içinde insan üzerinde bıraktığı mistik tesiri irdelemiş. Düş ve gerçeklikle yaşam boyu iç içe olduğumuz vurgusunu Ziya’nın gördüğü rüyalarla pekiştirmiş:

“…biliyorsunuz, uyku yekpare bir şey değildir. Karmaşık safhaları, inişleri çıkışları, iç içe geçmiş dönemeçleri, dehlizleri, kuyuları ve çeşitli basamakları vardır onun.”  (s.110)

İlk bölümle birlikte başlayan kurgu içinde kurgu, rüya içinde rüya anlatımı Ziya’nın köye yerleşmesiyle bir taşra hikâyesinin içine çekmektedir okuru. Yazarın sıkça yararlandığı, yazılı dilde pek duyulmamış veya unutulmaya yüz tutmuş sözcük ve ifadeler dikkat çekici. Bunlarla birlikte geleneğe ait birtakım ilgi çekici anekdotlar, yazarın kitabı yazmaya başlamadan önce hikâyesi için ciddi bir araştırma ve gözlem yaptığını ortaya koyar. “Senit, erkeç, hamaz, hasıl, omça, kesek, çeven, üvendi…” gibi kelimeler metindeki taşra vurgusunu güçlendirmektedir:

 “Sonra rehavete kapılmış gibi hissetti kendini, toparlanıp avlunun köşesine kurulan yemek kazanlarına doğru yürüdü telaşla, senitlerin üstünde harıl harıl et doğrayan kadınların yanında durdu ve onlara, etiniz yetecek mi, bir erkeç daha kestireyim mi, diye sordu” (s: 104)

Yine romanda Anadolu’ya özgü gelenek ve göreneklerin de incelikle anlatıldığı insanın içini ısıtan detaylarla karşılaşıyoruz. Yazar köydeki bir düğünü anlatırken de şu satırlara yer verir:

 “Üçüncü gün kuşluk vakti, birkaç oyun havası çaldıktan sonra peşlerine takılan kalabalıkla birlikte Hacı Veli’nin hısımlarından birinin evine, ta kasabanın öteki ucuna sağdıç almaya gitti çalgıcılar; giyinip süslenen ve omuzlarına çengelli iğnelerle rengarenk birer poşu tutturulan damatla sağdıcı alıp sokaklarda gezdire gezdire yavaş adımlarla yeniden avluya döndüler. Ardından da çalgılar ansızın sustu ve ortalığı kaplayan derin bir sessizliğin içinde baş derme törenine geçildi. Orta yaşlı iki erkeğin beraberce getirip yere serdiği, Çataloba nakışlarıyla süslü, naftalin kokan kullanılmamış bir kilimin üstüne damatla sağdıç geçti önce; gözlerini ayaklarının ucuna dikerek mahcup bir ifadeyle yan yana durdular.” (s: 114)

Kitabın her bölümünde Ziya karakterinin ekseninde birbirine bağlı bir o kadar da ayrı konulara değinilmiş. Her bölüm aynı zamanda ayrı birer hikâye tadında kurulmuş. Bu alt bölümler toplumsal olaylarla iç içe bir şekilde; iyilik, kötülük, vicdan, acımasızlık, taşrada insanların yakasını bir türlü bırakmayan cehalet ve daha birçok sorunu okurun önüne koyuyor.   Zengin dili, betimlemeleri, metaforları ve masalsı anlatımıyla zaman zaman insan bir büyünün içinde yol alıyormuş gibi hisseder:

 “Derken dağlar sise gömüldü yavaş yavaş, köpüksü bir beyazlık kayalıkları ve çamlarla kaplı tepeleri yuta yuta aşağıdaki meşeliğe kadar indi, inerken bazı bölgelerde tüle dönüşüp yırtıldı ve işte o vakit tepelerin uçlarıyla ağaçlardan bazıları sanki yerlerinden kopmuş da gökyüzünde uçuyormuş gibi oldu.” (s:344)

Heba; baştan sona heba olan hayatları, onların içsel karmaşasını, çıkmazlarını kendimizden bir parça da bularak şeffaf bir şekilde göz önüne getiriyor. Yazıyı kitaptan altını çizdiğim satırlarla bitirelim:

Elindeki kuşun sıcaklığı gövdesinin sıcaklığına karıştı ve bir yol bulup kalbine kadar gitti de, orada uyuyan hassas bir noktaya dokundu sanki. Ya da kuş dokunuşuna dönüşen bir sesle o kalbin içinde son kez öttü de, bu ötüş gelip aniden çocuğun betinde benzinde yankılandı.”

 

___

 

EDEBİYATDAİMA'NIN SOSYAL MEDYA HESAPLARINI TAKİP EDİYOR MUSUNUZ?

https://twitter.com/daimaedebiyat

https://www.facebook.com/daimaedebiyat/

https://www.instagram.com/daimaedebiyat/

https://www.youtube.com/channel/UCik7vL5LAdcYh1bRZ0hx9jQ?

Devamı [...]
Kitaplıktan

KİTAPLARLA SÖYLEŞEN YAZAR

KİTAPLARLA SÖYLEŞEN YAZAR: OĞUZHAN SAYGILI

Muhammed Şener

“Okunacak ne çok kitap, alınacak ne çok yol var” der bir dostum. Bu söyleme hak vermemek elde değil. Ömür yetiremez insanoğlu ama ömrünü kitaplarla haşır neşir geçiren biri için hayata paha biçilemez elbette. Kendisiyle tanışmaktan gurur duyduğum yazarlardan biri olan Oğuzhan Saygılı, ilkini 2017 yılında yayımladığı “Kitaplarla Söyleşi”nin ikinci kitabını bu yılın başında biz okurlarla buluşturdu.

Oğuzhan Saygışı’nın yeni kitabı Post Yayınevi tarafından araştırma-inceleme kategorisi altında okuyucularla buluştu. Toplamda otuz iç farklı kitabın değerlendirmesinin yapıldığı kitap 220 sayfadan ve dört ana bölümden oluşmaktadır. Sonunda Oğuzhan Saygılı’yla yapılan bir söyleşinin de bulunduğu bu çalışmada genellikle anı, biyografi, günlük türünde yazılan eserlere yer verilmektedir. Özellikle bu kitap, okumak istediği kitap hakkında bilgi sahibi olmak isteyen okuyucular için başucu niteliğinde bir kitaptır denebilir.

Saygılı, kitabın ilk bölümünde (On Yıllık Savaş Devri 1912-1922) on farklı eserin değerlendirmesini yapmaktadır. Bu bölümde Yusuf Akçura’nın “Suriye ve Filistin Mektupları” isimli kitabın tanıtımı oldukça dikkat çekicidir. Ayrıca Saygılı, bu kitap hakkında değerlendirmesinin sonunda “Biz her kitaba kefil olmayız. Bu kitaba kefiliz.” diyerek kitabın ne kadar da okunmaya ve değerlendirmeye layık olduğunu da gözler önüne sermektedir. Oğuzhan Saygılı, Akçura’nın eserinin incelemesinde “1913 yılı itibariyle Osmanlı Devleti’nin bölgede nüfuzu bitmiştir. Pamuk ipliğiyle bağlı olduğu coğrafyaya artık hükmetmesinin imkânı yoktur. Bu toprakların Osmanlı’nın elinden çıkması birkaç yıl sürer sürmez” alıntısına yer vererek en can alıcı noktaları vurgulamıştır.

Kitabın ikinci bölümünde (İmparatorluktan Cumhuriyete) ise sekiz farklı eserin değerlendirmesi yapılmıştır. Bu bölümde daha çok hatıralara yer verilmiştir. Özellikle “Osmanlı Hanedanının Sürgün Öyküsü: Son Osmanlılar” kitabının içeriği ve yazarın değerlendirmesi sonucunda yakın tarihe ilgisi olan okurları kitapa cezbetmektedir. Özellikle Abdülhamid’in dördüncü Kadın Efendisi olan anneannesi Müşfika Kadın Efendi’nin, hanedanın Türkiye’den çıkarılmadan birkaç gün önce Ankara’ya giderek Mustafa Kemal ile görüşmesi ve yine kadın efendinin aktardığına göre Abdülhamid’in tahttan indirilip Selanik’e gönderildiğinde, Alâeddin Köşkü’nde Mustafa Kemal’i kabul etmiş olması gibi önemli ve bir o kadar da ilgi çekici bilgiler yazarımızın değerlendirme süzgecinden geçmiştir.

Üçüncü bölümde (Söz Sanatçıların)  toplamda on beş kitabın tahlili ve tanıtımı yapılmıştır. Arif Nihat Asya, Yahya Kemal, Cengiz Aytmatov, Kemalettin Tuğcu, Neşet Ertaş ve Ara Güler gibi birbirinden değerli sanatçıların gerek hayatlarını konu alan biyografi kitaplarını gerekse kendilerinin kaleme aldığı hatıra türü yazıları değerlendirerek okurların bu şahsiyetler hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamaktadır.

Son bölümde yazarla Elif Yavaş’ın gerçekleştirdiği bir söyleşi yer almaktadır. Özellikle Oğuzhan Saygılı’yı ve projelerini yakından tanımak ve bilgi sahibi olmak adına bu tarz bir söyleşiye kitapta yer verilmesi çok isabetli bir karar olmuştur. Söyleşide Oğuzhan Saygılı özgeçmişinden, yürütmekte olduğu projede kendini nasıl hissettiğinden, projenin bir başka ayağı olana “Okuduklarımızı Anlatıyoruz” etkinliğinin atmosferinden, genç kuşaklara takip etmekte ve katılım sağlamakta fayda gördüğü kurumların tavsiyelerden, eşinin projeye bakış açısından, ilk defa ne zaman kitaplarla tanıştığından, toplamda ne kadar kitaba ve okuyucuya ulaştığından bahsedilmektedir. Bu söyleşi Oğuzhan Saygılı’nın nasıl bir kitap aşığı olduğunu, projelerinin nasıl ülke çapında yayıldığını çok net bir şekilde bizlerin gözü önüne seriyor.

Oğuzhan Saygılı’nın kitaplar hakkında değerlendirmeleri, okuyucu sıkmadan ve yersiz ayrıntılara girmekten kaçınarak okurlara fikir vermeyi amaçlıyor. Belki de bundandır ki eserin ilk baskısı kısa sürede tükendi ve yayınevi ikinci baskıyı piyasaya sürdü. Okunacak kitaplar listesine mutlaka eklenmesi gereken bu kitap, daha çok insana ulaşırsa muhtemeldir ki okuma seferberliği yeni bir boyut kazanacaktır.

 

Oğuzhan Saygılı, Kitaplarla Söyleşi, Post Yayın, 2018.

Kitabı temin etmek için:

https://www.dr.com.tr/Kitap/Kitaplarla-Soylesi-2/Edebiyat/Deneme-Yazin/urunno=0001790607001

Devamı [...]
Kitaplıktan

SEYAHATNAME EDEBİYATININ KÖŞETAŞLARINDAN: İBN BATTUTA SEYAHATNAMESİ

SEYAHATNAME EDEBİYATININ KÖŞETAŞLARINDAN: İBN BATTUTA SEYAHATNAMESİ

Esin Gülez                                      

Arapça kökenli seyâhatnâme kelimesinin sözlük anlamı; bir yazarın gezip gördüğü yerlerden edindiği izlenimleri, bilgileri yansıttığı yapıttır. İbn Battûta 22 yaşında toy bir gençken çıktığı seyâhatiyle dünya tarihinin en çok tanınan, bilinen seyyahlarından biri olmuştur. İbn Battûta seyahati boyunca gezip gördüğü yerleri en ince ayrıntısına kadar okuyucu ile paylaşmıştır. Battûta gezip gördüğü yerlerin rotasını, hangi araçla gittiğini ve alternatif ulaşım araçlarından bahsetmiştir. Böylelikle bahsi geçen şehre gitmek isteyen kişi bu yazılanları kendisine rehber edinebilir.

Seyahatnamenin ilk cildi Afganistan seyahati ile son bulmaktadır. İkinci cilt Hindistan ve Çin ile devam etmektedir. Kitabın sonunda bulunan 525 tane anekdot ise okuyucuya sunulan, kitap okurken aynı zamanda kafalarında soru işareti bırakmasına müsaade etmemektedir. Bu anekdotlar bazen bir tarihî vaka, bazen bir âlimi tanıtmak bazen ise bilinmeyeceği düşünülen kavramlardan oluşmaktadır. Okuyucuya yol gösteren bu bilgilerle kitap bir gezi rehberi hüviyeti de kazanmıştır. Bunun yanında kitaba asıl canlılık katan özellik ise kitabın sonunda bulunan renkli ve açıklamalı haritadır. Bu haritaya İbn Battûta’nın yol haritası demek doğru olur. Kitap okurken aynı zamanda haritayı açıp bahsedilen yerleri takip etmeniz mümkündür.

Dostu İbn Cüzeyy,  İbn Battûta için ‘İslâm’ın Seyyahı’ olduğunu söylemiştir. Bu yakıştırmayı yapmakla pek de haksız sayılmamaktadır. Çünkü İbn Battûta en az altmış hükümdar, sayısı belirlenemeyecek kadar vezir, kadı, fakih, derviş ile tanışmış, iki bin civarında âlimin mezarlarını ziyaret etmiştir.

İbn Battûta, şehir ve yapı tasvirlerinde oldukça başarılıdır. Onun bir yeri anlatışı şöyledir:

 

‘‘Kâbe, mescidin ortasında küp şeklinde bir bina. Yüksekliği üç taraftan da yirmisekiz arşın. Kâbe’nin kapısı, Hacer-i Esved ile Irak Köşesi arasındaki cephede yer alıyor. Kapıyla Hacer-i Esved arası on karış. İşte oraya Mültezem adı veriliyor. Duanın kabul edildiği yer olarak biliniyor.Kapı sanatkârane bir şekilde yapılmış gümüş levhalarla kaplıdır. Kâbe’nin içi renkli mermerle süslenmiştir. Duvarları da öyle Abanoz’a benzeyen ve sac adı verilen ağaçtan yapılmış üç uzun sütunu var. Kâbe’nin üzerindeki örtü ipekten yapılmış, üzerindeki yazılar beyaz simli harflerle işlenmiştir. Işıl ışıl parlar. Ta yukardan yere kadar Kâbe’yi örter’’(Battûta,2018:138).

İbn Cüzeyy ise İbn Battûta anlattıktan sonra o yer ile ilgili şiir ve alıntılar ile desteklemiştir.Onun eklediği şiirlerden  şöyledir:

 

Sonsuzluk bahçesi yeryüzündeyse

Dımaşk olmalı bu, başka yer değil!

Eğer gökteyse elbet bu şehir,

Sevgisini ve tıynetini almıştır göklerin!

Ne güzel bir şehir ve ne lütufkâr Rab,

Sabah akşam fırsat bul, bu diyarda kal’’( Battûta,2018:95).

 

Kitapta dikkat çekici bir diğer nokta İbn Battûta’nın kötü ya da iyi olay ve durumlar karşısında hep dua etmesidir. Kötü durumlardan Allah’a sığınmış, iyi durumlar içinse Allah’tan mükâfatlandırma dilemiştir.

 

Bazı şehirlerin âdet ve geleneklerini aktarırken İbn Battûta çok etkilendiği gibi okuyucuyu da etkileyen yerler vardır. Bunlardan birisi şu şekildedir:

‘‘Bağdat’ın hamamları hem bakımlı hem de çok. Genel olarak çatıları ziftle kaplandığından uzaktan bakan siyah mermer zannediyor! Bu madde Kûfe ile Basra arasında sürekli kaynayıp akan bir sıvıdan temin edilir.  Her hamamda küçük odalar bulunuyor. Bütün odalarda iki mermer musluk var; birinden sıcak, diğerinden soğuk akıyor. Herkes ayrı bir odada yıkanır; yıkananın izni olmadan başka biri oraya giremez. Odanın bir köşesinde boy abdesti almaya elverişli küçük bir havuz da bulunur. O havuzda sıcak ve soğuk su muslukları vardır. Hamama girene üç peştamal verilir. Birini girerken, diğerini de çıkarken kullanır. Üçüncüsü ise kurulanmaya yarar. Bu denli ince düzeni Bağdat’tan başka yerde görmedim’’(Battûta,2018:219).

İbn Battûta ülke ülke, şehir şehir gezmiş buraları bütün gerçekliğiyle ele almaya çalışmıştır. Öyle ki bu şehirlerden güzelliğiyle övdüğü kadar çirkinliğiyle yerdiği yerler de vardır. Bu okuyucu adına iyi bir şeydir. Çünkü anlatılarında, şehri tanıtmasında yazarın objektif bir bakış açısına sahip olduğunu göstermektedir. Böyle yerdiği şehirlerden bir tanesi Afrika’nın Zeyla şehridir. İbn Battûta bu şehir için şunları söylemiştir:

 

‘‘Zeyla ahalisi siyah tenli olup çoğu Râfızî’dir. Geniş bir alanı kaplayan Zeyla şehrinin gerçekten büyük bir çarşısı var. Ama buranın, yeryüzündeki mevcut şehirlerin en pisi olduğunu söyleyebilirim! Ortalık balıktan geçilmiyor. Sokaklarda boğazlanan develerin kanları etrafa pis koku yayıyor! Oraya vardığımda tehlikeli olmasına rağmen denizde gecelemeyi tercih ettik; gemide kaldık, pis olduğu için girmedik şehre’’(Battûta,2018:245).

 

İbn Battûta öyle bir seyyahtır ki gittiği, gezdiği şehirlerde aynı yolu kullanmamayı kendine ilke edinmiştir. Bunu kendisinin bir âdeti sayan Battûta böylelikle farklı deneyimler elde etmiştir.

 

İbn Battûta gezdiği yerlerin mimari özelliklerinin yanı sıra halkının huyunu, yaklaşımını da ele almıştır. Gittiği hiçbir yerde kötü muamele görmemiştir. Sevilip, sayılan hükümdar tarafından da ilgiyle ağırlanan bir gezgindir. Kitabında söz konusu olan halkı ele alış biçimi ise bahsi geçen şehrin insanının samimiyetini gözler önüne seriyor. Böyle zikrettiği şehirlerin halkından şöyle bahsetmiştir: ‘‘Basra halkı, güzel huyludur. Yabancıya yakınlık gösterirle, haklarını çiğnemezlez. Buraya gelen hiçbir yabancı, gurbet ve yalnızlık çekmez, yâd elde kaldım diye korkmaz’’ (Battûta,2018:185).

 

İbn Battûta’nın ayak bastığı şehirlerden birisi var ki; burada yapılan bir cenaze ritüeli oldukça sarsıcı. Şiraz’da yapılan bu mezar türbelerini Battûta şu şekilde ele almıştır. ‘‘Bahsettiğim bu kabirlerin hepsi umumi mezarlığın büyük bir kısmı gibi şehrin içinde. Çünkü bu yörede bir kimsenin oğlu veya hanımı vefat edince evindeki odalardan birini türbe yapıp oraya defnederler! Odayı hasır ve kilimlerle döşeyerek ölünün baş ve ayak tarafına bir sürü mum dikerler. Ev halkı türbeye iyi bakar. Her yanını döşedikten sonra kandillerini yakar ve adam ölmemiş gibi davranırlar’’( Battûta,2018:210).

 

Kitapta yer alan bir başka ilginç ölüm hikâyesi ise Hindulara ait. Burda eşleri ölen kadınlar, eşlerine sadıklığını, vefalarını göstermek adına kendilerini yakarak hayatlarına son veriyor.

İbn Battûta’nın gezdiği Müslüman ülkeleri arasında Anadolu da vardır. İbn Battûta Müslüman Türkler ile de münasebette bulunmuş, onları da Seyahatnâmesi’nde geniş bir yelpazede ele almıştır. Anadolu ayak bastığı şehirlerde tek tek anlatmış, hükümdarlarını,  taht kavgalarını, sunulan hediyeleri, Ahîlik teşkilatını, misafirperverliklerini, yardımseverliklerini anlatmış bunları takdir etmiştir. Anadolu’da gittiği şehirlerin eski adlarını kitabında zikretmesi ise anlatının dikkat çekici olmasını sağlamıştır. Anadolu’da ayak bastığı bu şehirlerden bazıları: Ekrîdûr (Eğridir),Nekde (Niğde), Kaysârya (Kayseri), Amasya, Sivas, Kümiş(Gümüşhane), Erze’r-Rum( Erzurum), Yezmîr (İzmir), Mağnîsi(Manisa), Balîkesrî (Balıkesir),  Kastamûnya gibi şehirlere gitmiş buralarda konaklamış, gözlemlerini,  tanık olduğu olayları yazmıştır.

 

Battuta’nın Türklerle ilgili bahsettiği birçok şeyden en dikkat çekici olanı Türklerin verdikleri cezalardır. Türkler özellikle hırsızlıkla ilgili çok ağır cezalar verip bu keskin tavırlarını asla kaybetmeyip yumuşamadıklarından bahsetmiştir. İbn Battûta bu cezalara şu şekilde değinmiştir: ‘‘ Türklerin hırsızlıkla ilgili cezaları çok ağır. Hayvan sürüleri bekçisiz, çobansız otlayabilmekte. Yanında çalınmış bir hayvan bulunan, onu iade  etmeye ve  çalınan hayvanın türünden dokuz adet bulup sahibine vermeye mecburdur! Eğer bunu ödeyecek gücü yoksa çocukları alınır! Çocuğu da yoksa koyun boğazlanır gibi öldürülür’’ (Battûta,2018:312).

 

İbn Battûta Seyahatnâ           mesi,  gezi yazısı türünde iki ciltten oluşan bir kitaptır. Ortaçağ’ın en ünlü seyyahlarından biri olan İbn Battûta gezdiği ülkeleri son derece renkli bir şekilde anlatmıştır. Bu ülkelerde tanıklık ettiği onca şeyi dilinin döndüğünce aktarmaya çalışan ünlü gezgin adını bu kitap ile duyurmuş, dört bir diyarda namı yürümüştür. İlgililerin merakla okuduğu bu kitabın içinde çeşitli notlar, âdet ve gelenek görenekler, ritüeller, şehrin mimari ve fiziksel yapıları, ünlü yiyeceği, halkın yaklaşım biçimi, törenleri gibi birçok detay yer almaktadır.

       

 

 

*Battûta, M.(2018). İbn Battûta Seyahatnâmesi.(S.Aykut, Çev.).İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

 

 

Esin Gülez Hakkında: 1994 yılında Ankara’da dünyaya geldi. 2017 yılında Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Halen Kırıkkale Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünde öğrenimi devam etmektedir.

 

 

 

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

BİR II. ABDÜLHAMİD ROMANI : BİR ANLIK GECİKME VE İSTANBUL’DAN MANZARALAR

BİR II. ABDÜLHAMİD ROMANI : BİR ANLIK GECİKME VE İSTANBUL’DAN MANZARALAR

Ercan KÖKSAL

 

Roman, tarihî olayları daha geniş kitlelere anlatmada en çok tercih edilen yöntemlerden biridir. Toplumun büyük bir kesiminin tarihi kaynağından öğrenmek yerine tiyatro, sinema ya da edebi eserlerden öğrenme konusunda daha istekli olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak sanatçıların neden böyle bir yönteme başvurduğunu daha iyi anlayabiliriz. Fakat bu yöntemi tercih eden sanatçının hiç değilse anlatmaya çalıştığı dönemi ya da kişiyi az çok bilmesinde fayda vardır. Aksi takdirde okura sunulan eksik ve yanlış bilgiler, toplumun yanlış bir tarih bilgisine sahip olmasına sebep olacağı gibi, toplumsal tarihî hafızanın da zarar görmesine sebep olacaktır.

Roman, her ne kadar bilimsel bir tür olmaktan ziyade edebi bir tür olsa da, tarihî olayları ve şahsiyetleri anlatırken olabildiğince gerçekleri çarpıtmamak, bir edebî format içerisinde doğruları aktarabilmek önemli… Bu anlamda Reha Çamuroğlu yazmış olduğu; İsmail, Selahaddin El Kürdi, Son Yeniçeri, Nazar, Kalem Efendisi gibi romanlarıyla toplumun tarih bilincinin şekillenmesinde önemli bir katkı sağlıyor. Bunda da yazarın her şeyden önce Tarih eğitimi almış olmasının büyük etkisi olsa gerek.

19. Yüzyılın son çeyreğinden başlayıp 20.yüzyıla dek uzanan ve tarihin dönüm noktası olarak kabul edilen Sultan II. Abdülhamid dönemi Türkiye’de ve dünyada en çok tartışılan, üzerinde en çok yazılan ve araştırmalar yapılan dönemlerden biridir. Bunda şüphesiz II. Abdülhamid’in Osmanlı ve dünya siyaseti üzerindeki etkisinin yanı sıra devletin temellerinin çatırdamaya denk gelen bir döneminde padişahlık yapmış olmasının da etkisi vardır. Öte yandan padişahlık yaptığı dönemde uygulamış olduğu iç ve dış siyaset anlayışı onun birçok düşman kazanmasına da zemin hazırlamıştır. Özellikle de Yeni Osmanlılar (Jön Türkler) olarak tanımlanan ve daha sonraki yıllarda İttihat ve Terakki Partisi’nin temelini oluşturan grubun ve Osmanlı topraklarında yaşayan gayr-i Müslimlerin – özellikle de Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler- padişahı tahttan indirebilmek için birçok çareye başvurduğu bilinmektedir. Öyle ki, bu çareler arasında onu öldürmek bile vardır.

Bir Anlık Gecikme

Tarihler 1905 yılını gösterdiğinde Ermeni Komitacıların Belçikalı bir anarşiste yaptırdığı suikast girişimiyle dünya çalkalanır. Bir Cuma namazı çıkışı hesap edilerek hazırlanan saatli bomba, sultanın her zamankinden yalnızca birkaç saniye geç çıkması sebebiyle erken patlar ve padişah bu suikasttan da sağ olarak kurtulur. Osmanlı’da geniş yankı uyandıran bu suikast öyle ki Servet-i Fünun döneminin önemli şairi Tevfik Fikret’i bile heyecanlandırmış, girişimin başarısız olması sebebiyle Bir Lahza-i Teahhür adını taşıyan şiirin şu dizelerini söyletmiştir:

“Ey şanlı avcı, damını beyhude kurmadın;

Attın… Fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!”

Reha Çamuroğlu,  o dönem hafızalara kazınmış bu önemli hadiseyi 2005 yılında “Bir Anlık Gecikme” adıyla yayımladığı romanına konu edinmiştir. Giriş cümlemizde bahsettiğimiz üzere Çamuroğlu, bu önemli hadiseyi her ne kadar edebî bir tür olan romanın diliyle anlatmaya çalışsa da tarihsel gerçeklerden uzak düşmemiş, olayı mümkün olduğunca gerçeğe uygun olarak dile getirmeye çalışmıştır. Romanın bu yönüyle ayrıca dikkate değer olduğu kanaatindeyiz.

Bir Anlık Gecikme, Sultan II. Abdülhamid’e düzenlenen suikastı tarihî gerçeklere uygun olarak anlatıyor olmasının yanı sıra dönemin diğer olaylarını, gayr-i Müslim tebaanın durumunu, Osmanlı Müslüman tebaası ve gayr-i Müslim tebaa ilişkisi, İstanbul’un  sosyo – ekonomik yapısı gibi birçok durum hakkında da bilgiler sunuyor. Öte yandan 1900’lerin başından itibaren İstanbul’un durumuyla ilgili olarak da geniş bilgilere ulaşmak mümkün.

Biz bu makalemizde Reha Çamuroğlu’nun dönem İstanbul’uyla ilgili vermiş olduğu bilgilere değinmeye çalışacağız.

İstanbul – Brüksel ve Charles Jorris

Sultana düzenlenen suikastın baş şüphelisi ve romanın başkahramanı Belçikalı Anarşist Charles Jorris’in roman boyunca süren gözlemlerine ve yorumlarına dayanarak İstanbul hakkında birçok önemli bilgiye sahip olabilmek mümkün. Jorris, yapmış olduğu gözlemlerinde ve yorumlarında alabildiğine oryantalist bir bakış açısına sahip olmakla beraber her fırsatta zorunlu olarak bulunduğu İstanbul ile Brüksel arasında kıyaslamalara gidiyor ve bu yolla İstanbul’un, Brüksel’den oldukça geri olduğunu söylüyor. Bunu bazen İstanbul’un kafelerinden yola çıkarak, bazen de farklı açık mekânlar üzerinden deniyor.

 

Örneğin, Pera’da sürekli olarak gitmiş olduğu bir cafeyle ilgili şu ifadeleri kullanıyor:

İstanbul’da Brüksel’in anarşist cafe’lerine mutlaka Sütçü Toma’nın yerinden daha fazla benzeyen yerler vardı. Ama Charles buraları sevmemişti. Brüksel’de peş parasız, donsuzların bile gittiği bu yerler, İstanbul’da yüksek sınıfların mekânlarıydı ve Charles onlardan nefret ederdi. (Çamuroğlu, 2005: 7)

Jorris’in bu ifadelerini yalnızca onun düşünceleri olarak almak pek de mümkün olmasa gerek. Zira onun bu ifadelerinden dönem İstanbul’unda yaşayan ve Pera’nın ışıltılı mekanlarını kendilerine uğrak yeri seçen Osmanlı - Müslüman tebaasının da  fikrî ve ekonomik yapısıyla ilgili önemli bulgulara ulaşmak mümkün. Yaşayış ve düşünüş itibariyle mümkün olduğunca Avrupalıya benzemeye çalışan Osmanlı zengin tebaası, bu uğurda onların uğrak yeri olarak seçtiği mekânlardan da uzak durmamaktadır. Üstelik, bu taklit seçiçi bir taklit değil, basit gelişi güzel bir taklit anlayışından ibarettir. Bu taklidin de yalnızca bir amacı vardır. İtibar kazanmak…

Sütçü Toma’da itibar kazanmak için haftada üç kez birer kazandibi yemek ve kazandibinin ücreti kadar bir bahşişi beyaz tabağa bırakmak yetiyor da artıyordu bile. (Çamuroğlu, 2005s.7)

Jorris’in kıyaslamaları yalnızca kapalı mekânlarla sınırlı değildir. Açık mekânlar ve muhitlerle ilgili de oldukça geniş tasvirlerde bulunur. Bu anlamda en keskin kıyaslamayı Haliç’in iki farklı yakasında bulunan Galata ve Eminönü üzerinden yapar. Bir tarafı zenginliğin ve şatafatın mekânıyken öte yakası fakirlik ve sefaletin mekânıdır. Öyle ki, farklılık yalnızca mekânsal olmaktan öte zihniyet ve hayata bakış olarak da keskin ayrımlara sahiptir. Hatta fakirlik ve sefaletle özdeşleştirdiği Eminönü tarafında çay içilen bardağın bile ince belli olarak tarih ediliyor olmasını erotik bir çağrışım olarak değerlendirir ve bu anlayışın da yine bu mekânla özdeş olduğunu düşünür. Jorris, her ne kadar bu İstanbul’a alıştığını düşünse de bu farklılıklar sebebiyle bir anda yabancılaşabilmektedir.

Haliç’in koyu mavi sularına bakarak simidiyle bolca Ocak soğuğu yedi ve çayını yudumladı. Çay bardaklarının dahi erotik bir çağrışımla “ince belli” diye adlandırıldığı tuhaf bir mekânda hissetti kendisini birdenbire. Neredeyse dört yıldır yaşadığı ve hatta sevdiğini düşündüğü bu şehre zaman zaman bir anda yabancılaşabildiğini, onu aniden yadırgadığını gayet iyi biliyordu.  (Çamuroğlu, 2005: 20)

Jorris’in Eminönü ve bu mekânda fakirlik ve sefalet içinde yaşayan insanlarla ilgili gözlemleri dikkate değerdir. İstanbul’da bir yabancı olarak bulunan kahraman bu mekânı ve insanları kendi memletiyle kıyaslar. Onların bu hallerine bakarak Belçikalı işçileri hatırlar. Ama yine de burası Belçikalı işçilerin mekânından daha karmaşık ve kargaşa içindedir.

İlk gözüne çarpan her zaman istisnasız diz boyu fakirlik ve sefalet olurdu ve bu yakada. Durmadan bir şeyler satmaya çalışan çocuklar, dilenciler, sürüler halinde ekmek ya da akciğerden oluşan tayınlarını bekleyen sokak köpekleri, tuhaf giysili, adeta çapaçullara sarınmış din adamları, yaz – kış yarı çıplak seyyar satıcılar. Haliç’in sularına sallandırdıkları oltalarıyla günlük lokmalarını denizden çıkarmaya çalışan insanlar. Belçika’nın işçi mahallelerine benzeyen, ama onlardan, çok daha kargaşa içinde bir ortam. (Çamuroğlu, 2005: 21)

Kahramanın İstanbul’un iki yakası olarak tarif ettiği Galata ve Eminönü yalnızca ekonomik ve yaşayış olarak değil, eğitim seviyeleri bakımından da büyük farklılıklar taşımaktadır. Öyle ki, Avrupalı birisi Pera’da hiç yabancılık çekmeden insanlarla rahatlıkla iletişim kurabilirken bunun Eminönü tarafında olabilmesi mümkün değildir. Bu farklılığı Jorris şu sözlerle ifade eder:

Bu adamlar Fransızca bilmiyorlar, ben de onlarla konuşacak kadar Türkçe bilmiyorum. Pera’da anlaşabiliyorum, ama burada hayır. Pera’da anlaşabildiklerimle paylaşıyorum, onlardan biri oluyorum; Belçika’daki Jorris’e dönmüyorum, belki de Anna karşısında bu nedenle bu kadar çaresizim. O benim buradaki tek köküm. ( Çamuroğlu, 2005:22)

Jorris Pera’nın dışına çıkıp Eminönü tarafında yaşayan insanları gördüğünde onlarda bir şeyi daha fark eder. Pera tarafında Sultan II.Abdülhamid’e karşı ciddi muhalefet varken, aksine bu tarafta herkes padişaha büyük bir muhabbet beslemektedir. Onların padişaha duyduğu muhabbet Jorris’i rahatsız eder ve şu ifadeleri kullanır:

“Benzemeyen tuhaf bir memnuniyet hali,” dedi kendi kendine. Kaç kez görmüştü bu aynı insanların sokakları doldurup “Padişahım çok yaşa!” diye bağırdıklarını. “Bizim işçi mahallelerinde böyle bağıran biri çok yaşayamaz oysa,” diye düşünürdü hep. (Çamuroğlu: 2005: 21)

İstanbul ve Hamallar

Reha Çamuroğlu’nun önemli romanı Bir Anlık Gecikme’de İstanbul’daki çeşitli mesleklerle ilgili önemli bilgilere rastlamak mümkündür. Örneğin, Kayıkçıların Çankırılı, Kâğıtçıların Aksekili olması İstanbul’da bu gibi diğer meslek dallarında da benzer loncaların varlığını göstermektedir. Ancak hususiyetle hamallık kültürüyle ilgili oldukça dikkate değer bilgilere rastlanmaktadır.

“İstanbul’un hamalları âlem içinde bir âlem, ahali içinde bir ahaliydi. İstanbul’da hamal olmak bir tür ayrıcalıktı. Öyle sırtına güvenen, “İş bulamadım bari hamal olayım” deyip hamal olamazdı. Bir kere hamal olma ayrıcalığı, doğuştan gelen bir özellikle birleşmiş olmalıydı. Bu, Kürt olmaktı. Yani önce Kürt olurdunuz, sonra da eğer isterseniz ve lonca sizi kabul ederse hamal olurdunuz. Böylece doğuştan özellikler, işin doğrusu, başka loncalarda da aranırdı elbette. Sandalcı olmak için Çankırılı olmak, simitçi olmak için bilmem nereli, kâğıtçı olmak için Aksekili olmak gibi pek çok inceliği vardı loncaların” (Çamuroğlu, 2005:70).

“Roman, hamalların kendi iç örgütlenmesi kadar diğer mesleklere sahip lonca ve birlikler hakkında da bilgi sağlıyor olması dönemi anlayabilme bağlamında önemlidir. Diğer önemli bir nokta, romanda İstanbul’da yaşayan hamalların 1895 yılında Ermeniler ile Müslümanlar arasında çıkan çatışmanın bastırılmasında rol oynadıklarını belirtmesidir. Romanda hamalların lideri olan Zaro Ağa’nın yaşadığı dönemde devletin üst düzey yetkilileriyle olan ilişkisi ise hamal loncalarının gücü ve rolünü göstermesi bağlamında değerlidir. (Kolukırık – Oğuz, 7 (2) 2008: 300)

“1905 yılında hamallar ağası bir efsaneydi. Onun gözleri sekiz padişahı görmüştü. Onun kerameti, bırakın herhangi bir başka neden aramayı, yüz otuz bir yaşına kadar yaşamış olmasıyla dahi açıklanabilirdi. Doksan yaşından sonra çocuk sahibi olmaktan daha büyük keramete ihtiyaç mı olurdu?...“Nasılsınız pederim?” dedi paşa, “Hamd olsun paşam” dedi ağa, “Yüce Rabbim hala rızkımızı kesmemiştir. Odaya geçildi. Tek tek haller hatırlar soruldu… Söze, Hamallar Locası’nı överek başladı. Zaro ağanın kerameti ile devam etti… Dışarıdan birisi bu sahneyi izlese Necip Paşa’yı asker, hamalları da eski silah arkadaşları zannedebilirdi. Sonra sözü Zaro Ağa aldı, padişah efendimizin büyüklüğünden, Necip Paşa hazretlerinin devlete lüzumundan, ama hamal resimlerinin (hamalların verdikleri bir tür vergi) biraz yüksek olduğundan, bekâr odalarının bakımsız olduğundan ve loncanın bunlara bakım yaptırmaya gücünün olmadığından bahsetti. Bütün bunlara rağmen, hamalların her zaman din ve devlet için fedakarlığa ne zaman istenirse yine hazır olduklarını belirtti” (Çamuroğlu,2005:71).

Osmanlı’da hamallar arasında yerleşik bir anlayış ve racon olduğunu da yine roman sayesinde öğreniyoruz. Örneğin bir kavga durumunda zabitlerin ve hamalların yaklaşımları oldukça dikkate değerdir.

Hamalların kendi aralarında bir patırtı çıkması ise tam bir felaketti. İlgili karakol zabıtaları bu durumda kenardan seyretmeyi tercih eder, genç zabıtalar bir yandan inen kalkan sopa ve patlayan kafalara, bir yandan da seyreden amirlerine şaşkınlıkla bakarlardı. Zaten gördükleri ilk kavgadan sonra belde devlet tabancası taşımanın hamal zümresi kavgasında bir imtiyaz teşkil etmediğini, aptal değillerse hemen anlarlardı. Kavga sonunda sadece kafalar patlamış, kol ve bacaklar kırılmışsa mesele büyümezdi. Loca kendi hallederdi. Yok eğer cinayet varsa katili lonca bulur, kendi eliyle götürür, karakolun “baş efendisi”ne teslim eder, devletin hukukunu çiğnemezdi. (Çamuroğlu: 2005:71)

Yine hamallar ağası Zaro Ağa ve bir Osmanlı Paşa’sının karşı karşıya gelmesiyle ilgili ifadelere bakmak yerinde olacaktır.

Zaro Ağa, sanki yüz otuz bir yaşında değilmiş gibi, hanın dış kapısının hemen içinde karşıladı onları ve paşanın elini öpmek için bir hamle yaptı. Paşa hazırlıklıydı, eğer boş bulunsa ve o el öpülseydi bir daha değil buralara gelmek, Eminönü’nden geçmek bile hayırlara vesile olmazdı. Ama paşa atikti ve ağanın elini öpmek için bir karşı hamle yaptı. Bu jeste jest ile karşılık vermekten başka bir şey değildi.  Herkes Zaro Ağa’nın buna izin vermeyeceğini biliyordu. (Çamuroğlu: 2005: 72)

Sonuç

Bir Anlık Gecikme, Reha Çamuroğlu’nun Sultan II. Abdülhamid’e karşı düzenlenmiş ve bir döneme damgasını vurmuş önemli suikast girişimini konu almasının dışında İstanbul’un çeşitli sosyo – kültürel ve ekonomik yapısına dair kaynak bilgiler sunuyor olması dolayısıyla da önemli bir yere sahiptir. Bu açıdan yazarın bu eseri Osmanlı dönemi sosyal, siyasi, ekonomik yapılarıyla ilgili araştırmalar yapacak olan araştırmacılar için önemli bir kaynak eser niteliği taşımaktadır.

 

 

 

Kaynakça:

Kolukırık, Suat – Oğuz, Zekavet Nuran (2008). “Formel ve Enformel Emek Biçimi Olarak Hamallar: Isparta Örneği”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 7(2), s. 297 - 312

Çamuroğlu, Reha (2005). Bir Anlık Gecikme, Everest Yayınları, İstanbul.

Devamı [...]
Kitaplıktan

DERYA GÜNDOĞDU YAZDI: "ÇOCUK KALBİNDEN DÜNYAYA - BEYAZ GEMİ"

 

ÇOCUK KALBİNDEN DÜNYAYA: BEYAZ GEMİ

Derya GÜNDOĞDU

 

İnsandaki çocuk vicdanı, tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenmez, gelişmez. Yeryüzünde bizi neler beklerse beklesin, insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve doğruluk denen şey de var olacaktır.

Cengiz Aytmatov, Beyaz Gemi

 

Destan, efsane, masal ve atasözleri gibi birçok şifahî ve millî unsuru içinde barındıran “Beyaz Gemi” romanı; Aytmatov’un, insanın içinde bulunduğu dünyayla olan ilişkisini bir çocuğun -evet ismini bile öğrenemediğimiz bir çocuk kahramanın- kalbinden bizlere yansıttığı buruk bir hikâye etrafında gelişir.

Beyaz Gemi’nin yaslandığı hikâye buruktur çünkü roman boyunca vicdanımıza seslenen, kalbimize işleyen iki kişinin de yaşamı son bulmaktadır: Kıvrak Mümin ve torunu. Çocuk… Aytmatov eserinde, iyi-kötü çatışmasının adaletli ve iyi tarafını bu iki kişi üzerinden işlemiştir.  Çocuğun dedesi olarak tanıdığımız “Kıvrak Mümin” , insanî vasıfları kendisinde fazlasıyla barındırsa da romandaki fiziksel tasvirler ve hadiselere karşı verdiği tepkilerden hareketle hayalimizde hayat bulduğunda ancak zavallı denilebilecek türden bir roman kişisidir.

Mümin sadece kıvraktı, becerikliydi, başka bir şey değil. Onun tek üstünlüğü bundan ibaretti. Başkalarının gözünde küçük düşmekten korkmamasıydı (Ne oturmasını bilirdi, ne konuşmasını, ne cevap vermesini ve gülmesini... Yoo, yoo, yapamazdı bunları). Bu bakımdan, gözden düşmekten korkmaması bakımından, kendisi bilmese de, çok şanslı sayılırdı. Oysa birçokları hastalıktan değil de, kendini daha büyük gösterme ihtirasından ölürlerdi. (s.18)

 

İyilik ve adaleti temsil eden Mümin dedenin torununu hayal dünyası çok geniş bir çocuk olarak betimlenir. Öyle ki çocuk yüreği ve içsel yaşantısıyla iletişim kurduğu ve her birine birer isim verdiği cansız nesneler olduğuna şahit oluyoruz. Terk edilmenin trajik duygusunu çocuk masumiyeti ile omuzlamaya çalışan ve müşfik dedesinden başka gerçek bir arkadaşı olmayan yapayalnız bir çocuktur. Bu terk edilmişliğin, yalnızlığın çocuğa boyunu da yaşını da aşan bir akıl, olgunluk ve bilgece tavırlar bahşetmiş olduğu şüphesiz. Hayal gücünün bu denli kuvvetli ve geniş olması da yine aynı sebepten: Yalnızlık.

Gerçek dünyada gerçekleştirmek istediği tüm eylemleri hayalinde yaşar çocuk. Romanın belki de en dramatik bölümlerinden biri, balık olduğunu, yüzerek Beyaz Gemi’ye ulaşıp babasına olup bitenleri baştan sona anlattığı ve kavuşmayı nihayete erdiremediği satırlardır zannediyorum. Romandaki çatışmanın kötü tarafında olanlar da var. Kadın roman kişilerinin bu konuda daha pasif rol aldıklarını düşünüyorum. Kıvrak Mümin’in eşi buna verilecek en güzel karakter örneği zannediyorum.

Terazinin kötü tarafında yer alan en belirgin ve güçlü kişi Orozkul’dur. Kıvrak Mümin’in damadı. Gözü yükseklerde olan, hırsları ve öfkeli duruşuyla ürkütücü bir portre çizen Orozkul’un en büyük sıkıntısı çocuk sahibi olamaması. Dünyayla ve kendisiyle olan kavgasını buna bağlar ve acısını eşinden, fiziksel ve ruhsal şiddet uygulayarak çıkarır.

 Romanda kurgunun merkezinde “Boynuzlu Maral Ana” efsanesi bulunur. Aytmatov “Beyaz Gemi” üzerine yaptığı açıklamalarda masal, efsane gibi unsurların; bir ulusun anıtı, yaşantının özü, felsefesi ve tarihidir der ve ekler: “Bunlar gelecek kuşaklara birer vasiyettir.”

“Boynuzlu Maral Ana” efsanesinin temelinde de yer alan geyik veya geyik cinsinden bir hayvanın şekline girme -don değiştirme- motifini işleyen pek çok Türk efsane, masal ve menkıbesinin mevcut olduğu malûmdur. Türklerin kutsiyet yükledikleri at, kurt, geyik gibi hayvanların Türk kültür ve geleneğinde özel bir yeri vardır. Ahmet Yaşar Ocak,  ”Alevî ve Bektaşi İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri” adlı kitabında “Geyik, kuş yahut başka herhangi bir hayvanın şekline girmeye dair inançlar, bir kısmı bize Şamanizm ile intikal etmiş gibi görünmekle beraber gerçekte tipik Budist inançlardır ve büyük bir ihtimalle, daha Orta Asya’da  Budizm’in Türkler tarafından kabulü esnasında Şamanizm’e geçmiş bulunmaktadır.” der. “Oğuz Kağan” destanında Oğuz Kağan, ormandaki canavarı yakalamak için yemlik olarak bir geyiği ağaca bağlar. Moğol ve Tatarlarda da geyik, yol gösterici ve kurtarıcıdır. (Armutak 2002: 424) diğer yandan Kırgızlarda da "geyiğin avlanması her şeyden önce Kırgızların dinî inançlarına ve millî kültürlerine ihanet" olarak görülür. (Nemutlu 2008: 499)

Av folklorunda geyik veya alageyik avcıyı dağlara çeken ve kaybolmasını sağlayan; bazen de avcıya yol gösterici bir imge olarak karşımıza çıkar. Ala geyiğin aslında don değiştirmiş insan olduğu (Bayat 2007: 203) düşüncesi dolayısıyla da öldürülmesinin iyi olmayacağı fikri yaygındır. Geyik kutsal sayılan bir hayvan olduğundan dolayı "geyik avı günah sayılır, uğursuzluk getireceğine inanılır. Bir bakıma geyiğe hem ilahi bir kutsallık hem de insani özellikler yüklenir ve geyik avlamanın karşılığı da lanetlenme olur. (Ögel 1993: 104)

Bu durum Yaşar Kemal'in “Alageyik”inde de oldukça belirgin bir şekilde işlenmiştir:

“Ben de gittim bir geyiğin avına

Geyik çekti beni kendi dağına

Tövbeler tövbesi geyik avına

Siz gidin kardaşlar kaldım kayada”*

Yine bu münasebetle bazı Türk menkıbelerinde geyik kılığına giren ermişlere rastlarız. Hacı Bayram Velî’nin Menâkıb’ında geçen Seyyid Battal Gazi, Abdal Musa menkıbeleri ve Sultan Şucâuuddîn’e ait menkıbe bu durumun en güzel örneklerindendir.

Çocuk ve dedesinin Maral Ana’ya duydukları hürmet, muhabbet ve bağlılık insanın zulme karşı korunma arzusunu gösterir. Bu iki masum karakter okurun vicdanına seslenir ve okuyucuyu zulümden nefret etmeye çağırır. Romanın en sevdiğimiz, iyi yürekli temiz kişileri kötülük karşısında hayatlarını devam ettiremezler ancak yazar, romanında çocuğa veda ederken ona kendisini teselli eden iki şeyin olduğunu söyler: Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi reddetmesi ve çocuk vicdanı. Aytmatov da romanında bu noktaya değinmiş “Boynuzlu Maral Ana” efsanesini eserinde kullanarak “insan-doğa” arasındaki bağı vurgulamaya çalışmış, doğayı kendi kendinden koruyamayan insanın, dünyanın güzelliklerini ve zenginliğini hırs ve şahsî menfaatleriyle yok ettiğini gözler önüne sermiştir. Orozkul’un içinde bulunduğu doğaya karşı da zalim tavırlar içinde olması bunun en güzel örneğidir.

Romanın kahramanı kötülüğü reddetmiş ve ölümü bir sığınak olarak görmüştür. Bu durum kötülüğün zaferi değil bilakis ahlakî üstünlüğü her zaman karakterinde barındıracak olan çocuğundur. Zafer ahlakî üstünlüktedir. Zafer tefessüh etmemiş vicdanların, doğayla savaşmayan ona zarar vermeyen insanoğlunundur.

 

Derya Gündoğdu

 

 

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

OCAK, Ahmet Yaşar, Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Kökenleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000.

ARMUTAK, Altan. (2012). "Doğu ve Batı Mitolojilerinde Hayvan Motifi, I. Memeliler," İstanbul Üniversitesi Vet. Fak. Dergisi, 28 (2), 2002: p. 411-427.

BAYAT, Fuzuli. (2007). Türk Mitolojik Sistemi, 2. Cilt. İstanbul: Ötüken.

NEMUTLU, Özlem (2008). "Cengiz Aytmatov’un Eserlerinde Av Teması/ The Theme of Hunt in Cengiz Aytmatov's Pieces", TURKISH STUDIES -International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, ISSN: 1308-2140, Volume 3/7, Fall 2008, p.495-507, www.turkishstudies.net, Doi Number: http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.515

ÖGEL, Bahaeddin. (1993). Türk Mitolojisi: Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar, 2. Cilt. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Yaşar Kemal, Üç Anadolu Efsanesi, "Alageyik," 6. Basım, Cem Yayınları, İst.1981.

 

Devamı [...]