Kitaplıktan

BİR MACERA ROMANI DEDEMİN KÖSTEKLİ SAATİ

BİR MACERA ROMANI: DEDEMİN KÖSTEKLİ SAATİ

Sevgi Bingöl

 

“Zaman en kıymetli hazinedir değerini bilene

Kitap en büyük hazinedir, okuyup arif olana

Aile en büyük hazinedir, birlikte sımsıkı sarılana"

diyor, yazar Birgül Yangın Aslanoğlu. Dedemin Köstekli Saati yazarın roman alanındaki ilk eseri. Çocuk-gençlik romanı olarak nitelendirilebilecek bu eserde romanın başkahramanları iki çocuk: Barış ve Sinem kardeşler. Roman, Sinem ve ailesinin Amasya’ya -dede yurduna- trenle yaptıkları yolculuğu tasvirle başlıyor. Tren ve istasyon motifleri roman boyunca da kullanılmaya devam ediyor. Trenle gerçekleşen seyahatleri Sinem ve Barış’ın maceraları, hayalleri,  sevinçleri, umutları süslüyor. Yolculuk sadece Amasya’ya değil, bazen geçmişe bazen de geleceğe yapılıyor. İstasyon ve trenle ilgili hatırası olmayan yetişkin pek yoktur sanırım. Romandaki bu unsurlar bizi de çocukluğumuza ve çocukluğumuzun eşsiz hatıralarına götürüyor.

Romanın devamında Sinem ve Barış’ın şehzadeler şehri Amasya’da, gizli bir kapısı da bulunan, gizemli olduğunu düşündükleri dedelerinin evindeki maceraları anlatılıyor. Bu iki kardeşin Amasya ile ilgili anlatılan define hikâyeleri ile büyüdükleri de düşünülünce bu maceraya sürüklenmeleri kaçınılmaz oluyor. Üstelik bu macera şifre ve gizemlerle dolu. Sinem’in dedesi vefat ettikten sonra, köstekli saatinin -ki bu saat bütün torunlar için son derece özel ve kıymetli- kime kalacağı merakla bekleniyor. Nihayetinde saatin Barış ve Sinem’de kalmasına karar veriliyor. Fakat asıl merak bundan sonra başlıyor. Köstekli saatin içindeki rakamlar,  harfler iki kardeşi de keyifli bir maceranın eşiğine bırakıveriyor. Tabi okuyucuyu da...

Köstekli saatteki sayılar ve harfler Sinem ve Barış’ı dededen kalan kitapların tozlu sayfalarına, oradan evin bahçesine, oradan da dedelerinin hayatta iken vaktinin büyük kısmını geçirdiği Beyazıt Cami'nin yanındaki ceviz ağacına kadar götürüyor. Hayallerindeki define için birer şifre olduğuna inanan iki kardeş, buldukları her ipucu ile birlikte yeni bir şifre çözmek zorunda kalıyorlar:

“Toprağı kazdın bahçede,

Bulamadın bir define de,

Yokuştan aşağı doğru inince,

Yeşil suyun durulduğu yerde,

Ezan sesinin yükseldiği anda,

Yeterince akıllıysan ve ışıltıyı bulursan,

Beni de duy ve iyi dinle,

Eğer cesur olur, yılmazsan,

Aradığın belki de,

Bir haneyi saran kovuğun içinde,

Elinin uzandığı yerde!”

Barış, sayısal zekâsı son derece kuvvetli, pratik düşünebilen, muzip bir çocuk. Sinem'in de en kıymetlisi ve en iyi arkadaşı. Sinem ise Barış’ın aksine sözel zekâsı daha iyi olan, kardeşine son derece düşkün anaç bir abla ve sağlam bir Barış Manço hayranı. İki kardeş arasındaki tatlı didişmeler romana ayrı bir keyif katmış. Tümüyle yaşanmışlıklardan yola çıkılarak kurgulanan bu romanda, yazarın Barış Manço sevgisini bir kez daha görüyoruz. Bir kez daha diyorum çünkü Birgül Yangın Aslanoğlu’nun ilk eseri “Çağdaş Türk Ozanı Barış Manço” adlı akademik çalışma. Yazar, bu eserini “bir Barışseverin gönül ve vefa çalışması” olarak adlandırıyor. Yeni romanının başkahramanlarından birine de “Barış” ismini vermesi oldukça manidar.

Aile bağları,  kardeşlik,  komşuluk, yardımlaşma ve daha pek çok unutulmaya yüz tutmuş değerlerimizi hatırlatan yazar, eserin önsözünde kardeşine ithafen: “ Kimi zaman didişip kimi zaman kenetlendiğimiz, çocukluğumun en iyi arkadaşı, bu kitapta Barış karakterine hayat veren canım kardeşim Göksel, sen olmasan bu roman da olmayacaktı.” diyor.  Ayrıca yazarla birlikte biz de şehzadeler şehri olarak da bilinen, buram buram tarih kokan efsanevi şehir Amasya’ya da bir yolculuğa çıkıyoruz. 10 bölümden oluşan romanın bölüm başlıkları ise şöyle: Dedemin Gizemli Evi, Mavi Gözler Kapandı, Köstekli Saat Kime Kalacak?, Kardeş Olmak Böyle Bir Şeydi İşte!, Şehzadeler Diyarı Amasya, Köstekli Saatteki Şifre, Adım Adım Defineye, Bir Haneyi Saran Kovuk, Dedemin Bize Bıraktığı Hazine, Tren Yolculuğu. Roman sayfalarındaki resimlerin, Birgül Yangın Aslanoğlu’nun halen öğrencisi olan Reyhan Küçük’e ait olduğunu öğreniyoruz. Bu yönüyle de roman benzerlerinden ayrılıyor.

Son olarak her ne kadar çocuk-gençlik romanı kategorisine girse de yetişkinlerin de kendinden pek çok şey bulacağı, akıcı, kaliteli bir roman. “Kırılamayan şifre yoktur.” diyor kitabın bir yerinde. Acaba Sinem ile Barış bütün şifreleri çözebildiler mi? Define bulundu mu? Şifreler onları nerelere götürdü ve amcaoğlu Emre’nin şifreler ile bağlantısı ne? Tüm bunların cevabı için sevgili yazar Birgül Yangın Aslanoğlu’nun bu romanını okumanızı tavsiye ediyorum.

Devamı [...]
Kitaplıktan

NAZIM HİKMET'LE 3,5 YIL

"NAZIM HİKMETLE 3,5 YIL" KİTABINA DAİR

Yunus Çinçin

Nazım Hikmet, pek çok yönüyle ön plana çıkmış bir şair ve yazarımız. Her geçen gün, edebiyat dünyasında ve yaşamımızda onun yerinin daha da sağlamlaşmasına, Nazım Hikmet'in farklı yönlerinin öğrenilmesine, Nazım Hikmet'in öngörülerinin ne kadar yerinde ve doğru olduğuna şahit oluyoruz ve bu durum beni hiç şaşırtmıyor. Nazım Hikmet'in çok yönlü bir sanatçı, insan; sanıldığından daha büyük bir değer olduğunun fazlasıyla farkındayım. Dolayısıyla, Nazım Hikmet hakkında yazılacak her eser, onun hakkında eksik bilinenleri ve bilinmeyenleri su yüzüne çıkaracak ve Nazım Hikmet hakkında eksik ve yanlış bilinenleri tamamlayıp düzeltecektir.

Orhan Kemal'in, "Nazım Hikmet'le 3,5 Yıl" adlı kitabı, hacminin çok ötesine geçen ve içeriğinde bir anı olmaktan daha fazlasını barındıran bir eser. Eser üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Orhan Kemal Nazım Hikmet'le üç buçuk yıllık koğuş arkadaşlıklarını, hapishane anılarını anlatıyor. Kitabın ikinci bölümü, "Orhan Kemal'in hapishanedeyken aldığı notlardan Nazım Hikmet'le ilgili olanları içeriyor ve “Orhan Kemal'in Not Defteri'nden” başlığını taşıyor. Kitabın üçüncü bölümü ise Nazım Hikmet’le Orhan Kemal'in mektuplaşmalarından oluşan, "Nazım Hikmet'ten Orhan Kemal'e Mektuplar".

Kitabın her bölümünde Orhan Kemal'le Nazım Hikmet'in dostluklarına ilişkin farklı pek çok yaşantıya ve bu iki değerli yazarımızın kişiliklerine, hayatı algılayıp yorumlayışlarına, meseleleri ele alışlarına ilişkin ayrıntılara Orhan Kemal'in tanıklıklarıyla yer veriliyor.

Orhan Kemal bu eserinde, Nazım Hikmet'in Bursa Hapishanesi'ne gelişinden kendisinin hapishaneden ayrılışına kadarki üç buçuk yıllık süreci ve hapishaneden ayrıldıktan sonra Nazım Hikmet'le mektuplaşmalar şeklinde süren iletişimini gözler önüne seriyor.

Nazım Hikmet 'in Bursa Hapishanesi'ne gelişiyle birlikte, Orhan Kemal'in ve arkadaşlarının onun hakkındaki kulaktan dolma bilgilerinin nasıl büyük yanılgılara dönüştüğünü görüyoruz eseri okurken. Nazım Hikmet, Orhan Kemal'e kendisiyle aynı koğuşta kalmak istediğini belirtiyor. Orhan Kemal'in Nazım Hikmet'in bu teklifini kabul etmesinin ardından, Nazım Hikmet, başta Orhan Kemal olmak üzere pek çok kişinin hayatına dokunuyor. Hayatına dokunduğu insanların hayatlarını bambaşka boyutlara taşıyıp bu insanlarda var olan cevherin ortaya çıkmasına yardımcı olup onları adeta yeniden var ediyor.  

Nazım Hikmet deyince, sanatçının pek çok edebi türde başarılı eserler yazmasına rağmen şiir geliyor akla kuşkusuz. Orhan Kemal, bu eserinde, Nazım Hikmet'le paylaştığı şiirlerini Nazım Hikmet'in acımasızca eleştirdiğini ve kendisine şiir konusunda yol gösterdiğini; yazdığı şiirlerin pek güzel olmadığını lafı dolandırmadan Orhan Kemal'e belirten Nazım Hikmet'in, yazarın öykü türünde eserlerini görüp başarılı bulunca Orhan Kemal'i öykü ve roman yazmaya yüreklendirdiğini belirtiyor.  Orhan Kemal Nazım Hikmet'in kendisinin sanatındaki yeri ve önemini belirtmenin yanında "72. Koğuş " adlı eserini yazarken esinlendiği, hapishanedeki "âdem baba" dedikleri kimsesiz ve gariban kimselerin kaldığı 72.  Koğuş’tan;  yine Nazım Hikmet'in" Memleketimden İnsan Manzaraları" adlı eserini yazma sürecinden, bu süreçte şairin hapishanedeki mahkûmlardan ve mahkûmların anılarından nasıl esinlendiğinden,  eserini nasıl yazdığından bahsediyor.

Orhan Kemal,  eserinde, Nazım Hikmet'in hapishanedeki mahkûmlarla ve hapishane yönetimiyle ilişkilerine; hapishanede Nazım Hikmet'le dokuma tezgâhında havlu ve kumaş dokuyarak geçimlerini nasıl sağladıklarına; Nazım Hikmet'in marangozluk uğraşısına; Nazım Hikmet'in İkinci Dünya Savaşı'nı nasıl yakından takip ettiğine, savaşla ilgili öngörülerinin ne kadar isabetli olduğuna ve daha pek çok ayrıntıya yer veriyor.

Orhan Kemal, çok yönlü bir insan olan Nazım Hikmet'in Annesi Celile Hanım'la ilişkisine, Celile Hanım'ın Oğlu Nazım Hikmet'i ziyaretlerinde hapishanede Nazım Hikmet 'e resim hakkında bilgi vermesine ve Nazım Hikmet'in çizdiği resimleri değerlendirişine de değiniyor.

Orhan Kemal, eserinde Nazım Hikmet'in hapishane arkadaşı olan ve yakın zamanda kaybettiğimiz ünlü ressamlarımızdan "İbrahim Balaban"ın çizdiği bir resme bakıp ondaki resim yeteneğini görerek, onu yanına çırak olarak kabul etmesinden de bahsediyor. Nazım Hikmet'in sanat dünyamıza kazandırdığı bu değerli insanın hikâyesine de tanıklık ediyoruz eseri okurken. Nazım Hikmet'in çalışkanlığı ve yardımseverliğiyle, bulunduğu hapishaneyi nasıl sanat ve kültür ortamına, okula dönüştürdüğüne; Nazım Hikmet'in düşünülenden ve bilinenden daha da önemli ve değerli bir insan olduğuna şahit oluyoruz Orhan Kemal'in bu eserini okurken.

Kitabın son bölümü olan Nazım Hikmet'ten Orhan Kemal'e Mektuplar " da Nazım Hikmet'in dostu olarak gördüğü Orhan Kemal'e,  samimi duygu ve düşünceleriyle yazdığı mektuplara yer veriliyor. Nazım Hikmet'in bu mektuplarında, hapishanede ekonomik olarak ayakta kalmaya çalışırken kumaş dokuyan ve bu kumaşları satmaya çalışan Nazım Hikmet 'i; cezaevinden çıkan dostu Orhan Kemal ve ailesiyle ilişkilerini tüm sıcaklığı ve samimiyetiyle sürdürmeye çalışan Nazım Hikmet' i; Eşi ve hayatında önemli bir yeri olduğunu her defasında dile getirdiği Piraye'ye yaptığı hatadan dolayı büyük pişmanlık duyan Nazım Hikmet'i; Orhan Kemal'in ilk öykü kitabının yayımlanmasının sevincini Orhan Kemal'le birlikte yaşayan ve ona yazarlık hakkında bazı tavsiyelerde bulunan Nazım Hikmet'i; Kemal Tahir'le yazışmalarından bahseden Nazım Hikmet 'i görüyoruz. Eserin sonunda Nazım Hikmet'in daktiloyla yazdığı mektupların orijinal metinlerine de yer veriliyor.

Orhan Kemal'in  "Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl " adlı eseri, Nazım Hikmet'in şiirleriyle, Nazım Hikmet'in ve Orhan Kemal'in fotoğraflarıyla da zenginleştirmiş; Ülkemizin önemli iki değeri, yazarı Orhan Kemal ve Nazım Hikmet'i pek çok farklı yönleriyle daha iyi tanımamıza ve yaşadıkları çağa onlarla tanıklık etmemize yardımcı olacak keyifle okunan bir eser.  Bu güzel eseri okumanızı tavsiye ederim.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

SESSİZLİĞE TUTUNANLARIN ROMANI İNSANCIKLAR

SESSİZLİĞE TUTUNANLARIN ROMANI: İNSANCIKLAR

Muhammet Erdevir

 

Bir milletin edebiyatını tek bir yazarın ismiyle ifade etmek mümkün olsaydı hiç şüphesiz Rus edebiyatını Dostoyevski ile tanımlardık. Ruslar, modern edebiyata Puşkin’den Gogol’e, Tolstoy’dan Gorki’ye çok büyük isimler kazandırmışlardır. Öyle ki dünya edebiyat tarihini yazarken bu isimleri atlamak mümkün değildir. Edebiyata, sanata, insanlığa katkısı çok büyüktür Rus edebiyatının. Onların içinde de Dostoyevski bana bambaşka görünür. Dostoyevski’de insanlık durumlarına dair girift meselelerin, sırların, problemlerin tekmilini birden görmek ve okumak mümkündür.

İnsancıklar, Dostoyevski’nin ilk romanı. Henüz 23 yaşında, 1846’da yazıyor bu romanı. Romanın ismi aslında “Zavallı/Acınası İnsanlar” anlamına geliyor ancak Türkçede “İnsancıklar” adıyla kabul görmüş. İsmi gibi Rus toplumunun alt tabakasında yer alan küçük, sıradan insanları konu ediyor bu roman. Kiralık bir odada sığıntı gibi yaşayan, yeri geldiğinde bir ceket düğmesi alacak parayı bulamayan kişilerdir bahse konu roman kişileri. Öylesi bir yoksulluk sinmiştir ki bu insanlara, ölüm karşısında her insanın duyacağı dehşetten bile yoksundurlar. Ağlayıp sızlayarak seslerini duyurmak istemezler. Sessizce yaşayıp gitmek, görünmemek, yokmuş gibi bir hayat sürmek ve sonunda yok olup gitmek… Müthiş bir trajedidir bu elbette. Çünkü dinler, felsefeler, ideolojiler ve nihayetinde modernizm düşüncesi insanın değerli olduğunu söylemiştir tekrar tekrar. Buna karşın İnsancıklar’daki kişiler toplumun hali vakti yerinde olan kesimlerince pek de “insan” olarak görülmez. Bu zavallılar manzara resimlerindeki önemsiz fırça darbeleri gibidir. Dikkatle bakılmadığı müddetçe görülmeleri mümkün değildir.

Varvara Alekseyevna ile uzaktan akrabası yaşlı memur Makar Devuşkin arasındaki dostluk ve mektuplaşma üzerine kurulu bir romandır İnsancıklar. İkisi arasındaki ilişkinin boyutu roman boyunca tam olarak anlaşılamaz. Yazar, birtakım imalarda bulunsa da bu ilişkiyi belki de bilinçli bir biçimde bir sis perdesinin ardında tutar. Varvara, genç ve güzel bir kadındır. Makar ise kendini ona adamış yaşlı, gerçek dostluk ve arkadaşlıktan mahrum, yapayalnız bir uzak akrabadır. Babacan bir şekilde muhabbet kurmaya, sohbet etmeye çalışır Markar Devuşkin. Makar, Varvara’yı bulup tanıdıktan sonra hayatının da amacını keşfetmiş olur: Kendini Varvara’nın mutluluğuna adayacak, onun iyi olması için gerektiğinde kursağına girecek birkaç lokmadan bile fedakârlık edecektir. Buna karşın Varvara da ona dostça yaklaşır. Ancak aralarındaki ilişkiye kesinlikle gönül ilişkisi gözüyle bakmaz. Makar’ın tutkulu mektuplarına verdiği cevaplar ciddi ve ağırbaşlıdır. Hatta ona acımakta, bunca fedakârlığa gerek olmadığını söylemektedir. Makar, duygularının açığa çıkabileceği durumlarda işi şakaya vurur. Gönül ilişkileri için yaşlı olduğunu söyler. Bu gelgitli ilişki romanın sonuna kadar sürecektir. Varvara’nın zengin bir adamla evlenme ihtimali belirince Makar, mutsuz olacağı gerekçesiyle Varvara’yı nafile yere engellemeye çalışır. Ancak başarılı olamaz. Romanın en trajik sahnelerinden biri buradadır. Varvara, Makar’ın mektuplarını almadan şehirden ayrılmıştır. Onun evlenmesinden sonra o çok önem verdiği mektupların geride kalmış olması Makar için gerçekten çok yıkıcıdır.

Roman yazmak sadece iyi kurgu yapmaktan ibaret değildir. Kurgunun anlatımın çok gerisinde kaldığı bazı romanlar, kurgusu çok sağlam kurulmuş nice macera romanından daha büyük bir tat bırakır okurun dimağında. Romanı güçlü kılan unsurların başında mekân gelir. Mekân sayesinde insanların ruh halleri ve davranışlarının ardındaki gerekçeler görünür kılmak mümkündür. İnsancıklar’da Dostoyevski mekânı başarıyla kullanır. Romanda insan mekân ilişkisi çok güçlü kurulmuştur. Yaşlı memur Devuşkin’in kaldığı eski apartman, tıpkı kendisi gibi harap durumdadır. Yaşlıların akrabalarına eşyalara alıştığı gibi alışmasından dem vurur. Markar’ın en büyük özlemi sosyal hayatta insan yerine konabilmektir:

“…bu adamların ayaklarını sildiği paçavradan daha kötü bir durumda değil miyim? Bu beni öldürmez mi Varenka? …Benim altın çağım geçti.”  (s. 98)

Sorun Makar ve onun gibilerin içinde debelendiği kesif yoksulluktur. Dostoyevski İnsancıklar’da yoksulluğun arkeolojisini yapar. Yoksulluğun mutsuzlukla ilişkisini çarpıcı bir biçimde dile getirir:

 “Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır. Mutsuzla yoksulun yan yana gelmemesi gerekir.” (s. 80)

Markar çalıştığı dairede kâtiplik yapmaktadır. Ancak çalışma ortamında görünmez olmaya çalışır. Kimseyle konuşmaz, göz teması kurmamaya özen gösterir. Yok olmak, görünmemek ister. O, yaşamın kendisinden değil kendi yaşamından utanan çaresiz bir ihtiyardır:

 “Yaşamak utanç veriyor.” (s. 99)

Makar’ın çalıştığı devlet dairesi modernleşen Rus toplumuyla birlikte ortaya çıkan yen bir sınıfın kalesi gibidir. Bu sınıf “kâtipler sınıfı”dır. Makar, birçok meslektaşı gibi hayatı yazı yazmak ve yazıları temize çekmekten ibaret olan mekanik bir varlıktır:

“Hep aynı mürekkep lekeleri, hep aynı masa ve evraklar, ben bile aynıydım; nasıl böyle aynı kalabilmişti her şey.” (s. 26)

“Yabancının ekmeğini yedim, kötüdür o.” (s. 73) diyen Makar, her şeye rağmen gururlu bir insandır. İnsanlardan yardım istemeye utanır. Ölümle eş tutar böyle bir aşağılamayı. Ancak Varvara için birçok kişiden borç talep etmekten de çekinmez. Bu girişimleri hep hüsranla sonuçlansa da bulabildiği tefecilerin hepsinin kapısını çalar.

Romanın ilgi çekici yönlerinden biri de Dostoyevski’nin sanat ve edebiyatla ilgili görüşlerini Makar ve Varvara’nın mektuplaşmalarında onlara söyletmesidir. Şiirin bir saçmalık ve okul çocuklarının ilgilendiği bir uğraş olduğunu söyler Makar. Çünkü modernleşmeyle birlikte toplum değişmiştir. Şiirin saltanatı sona ermiş, düz yazının hükümdarlığı başlamıştır. Bir kâtip olan Makar’ın şiire bu şekilde ön yargıyla yaklaşması anlaşılabilir bir durumdur. Buna karşın başka bir mektubunda “Edebiyat çok iyi bir şey Varenka. Derin bir şey. İnsanların kalplerini güçlendiren, eğiten bir şey.” (s. 65) demektedir. Çünkü o, edebiyatla kavgalı değildir. Şiire karşı mesafelidir. Devamında edebiyatın bir tablo hatta ayna olduğunu söyleyerek ifade tutkusu, ince bir eleştiri, edebe yönelik bir eğitim ve belge olduğunu da eklemektedir. Fakat edebiyat sadece güzellikleri taşıyan bir araç değildir. İnsan yaşamının gizlerini açığa vurması Makar’ı rahatsız eder. Bir başka mektupta yoksul insanların edebiyat eserlerine konu olmasından rahatsızlığını dile getirir.

İnsancıklar’da trajik durumlarda ortaya çıkan güçlü bir ironi vardır. Makar, müdürünün önünde kopan düğmesinin peşinde yerlerde yuvarlanır. Onun ilk bakışta komik ve absürt görünen bu hali aslında çok trajiktir. Bu trajedi karşısında duygulanan müdür onu odasına çağırarak bir miktar para verir. Böylece Markar hem kendisinin hem de Varvara’nın borçlarını kapatır.

Romanın içinde Varvara’nın çocukluk anılarının anlatıldığı günlükler romanın en canlı ve heyecanlı kısmı. Betimlemeler ve anlatım oldukça sürükleyicidir bu bölümde. Birçok okur bu bölümün romanın en hareketli kısmı olduğunda hemfikirdir.

Dostoyevski’nin büyük bir romancı olacağının habercisidir İnsancıklar. Yazarın İnsancıklar’da işlediği üniversiteli aydın tipi, aslında Rus toplumunda yeni doğmuş bir tiptir. Rus modernleşmesinin bir sonucudur bu insanlar. Çok okuyan, parasız, edebiyatla uğraşan ve genelde hastalıklı olan bu tipin diğer Rus romanlarında da çok sık işlendiğini görürüz. Bu entelektüel tipinin Suç ve Ceza’da Raskolnikov’a evrileceğini söylemek yanlış olmaz. Yoksulun hikâyesini dile getirmesi bakımından ise evrenselin kapısını aralamıştır Dostoyevski ilk romanında. Çünkü yoksul da yoksulluk da her zaman dünyanın kronik sorunlarından biridir.

 

 

Dostoyevski, İnsancıklar, çev. Sabri Gürses, Can Yay. İstanbul 2013.

Devamı [...]
Kitaplıktan

MESKENİ DAĞLAR OLAN ŞAİR SABAHATTİN ALİ

MESKENİ DAĞLAR OLAN ŞAİR SABAHATTİN ALİ

Yunus Çinçin
 

Sabahattin Ali'yi genelde yazdığı romanlar, öyküler ve dergilere yazdığı yazılarla tanıyoruz pek çoğumuz ama aslında Sabahattin Ali yazdığı şiirlerin bestelenmiş halleriyle yaşamımızın her anında pek çok şarkıyla: "Dağlar, Melankoli, Hapishane Şarkısı I-II-III-V, Mayıs, Unutamadım, Kara Yazı, Eskisi Gibi, Çocuklar Gibi..." hatırlatıyor kendisini. Sabahattin Ali'nin şiirlerini okurken bildiğim bestelenmiş pek çok şiiri yanında ,"Bu da mı Sabahattin Ali'nin şiiriymiş?" dediğim şiirler oldu.

Sabahattin Ali’nin “Dağlar ve Rüzgâr, Kurbağanın Serenadı, Öteki Şiirler” kitabının sunusunda Atilla Özkırımlı’nın verdiği bilgiye göre; Sabahattin Ali, edebiyat hayatına şiirle başlar. Sabahattin Ali, Balıkesir Öğretmen Okulu’nda okurken, arkadaşlarıyla çıkardıkları okul gazetesinde öyküleri ve şiirleriyle görünür. Daha sonra, dönemin çeşitli dergilerinde öykü ve şiirleri yayımlanır. 

"İlk hapis cezasını da bir şiir yüzünden yer Sabahattin Ali. Konya'da öğretmendir. Bir eğlenti sırasında okuduğu taşlamayla Atatürk'e hakaret ettiği ihbar edilince yargılanır. "Memleketten Haber" başlığını taşıyan şiir, 6+5 hece ölçüsüyle yazılmış bir taşlamadır gerçekten. Ama şiirde Atatürk'ün adı geçmemektedir. Savunmada şiirin Sivas'taki bir Bektaşi ayaklanması dolayısıyla yazıldığı belirtilirse de yargılama sonucu, Cumhurbaşkanı’na ima yoluyla hakaretten bir yıl hüküm giyer Sabahattin Ali. (26 Aralık 1932)"

Sabahattin Ali'nin şiirleri öz ve biçim olarak dönemin şiir anlayışını şekillendiren "Milli Edebiyat" anlayışı ve bu anlayışı sürdüren şiir (Beş Hececiler),”Saf Şiir” şiir anlayışlarının etkilerini barındırır. "Sabahattin Ali'nin şiiri için Atilla Özkırımlı ," Genelde hece şiirinin içinde, memleketçi edebiyatın dışındadır. Söyleyişte ise halk şiirinin etkisinde... Bu etki, 'Dağlar ve Rüzgâr'adıyla kitaplaştırdığı şiirlerinde halk şiirinin geleneksel sesini yakalamak biçiminde somutlaşır." der.

Atilla Özkırımlı, kitaba yazdığı önsözde, Sabahattin Ali'nin aruzla yazdığı şiirleri olsa da şiirlerini genelde heceyle yazdığını ve şiirlerinde farklı biçimleri de denediğini," Halk, Divan, Batı "şiirlerine hâkim olduğu gibi, yeni şiiri de takip ettiğini ifade eder.

"Yalın bir tanımlamayla ben' in şiiridir Sabahattin Ali'nin şiirleri. Aşk, yalnızlık, umutsuzluk, karamsarlık şiirinin başlıca temalarıdır. Kent yaşamı, insanlar arası ilişkilerdeki ikiyüzlülük onu bunaltmakta, dağlara sığınmaya itmektedir. Onda özgürlüğün, insanı sınırlayan bağlardan kurtulmanın simgesidir dağlar. " (Atilla Özkırımlı, s.8 )

Asım Bezirci de Sabahattin Ali'nin tanıttığım bu kitabına alınan "Sabahattin Ali'nin Şiirleri" başlıklı yazısında, Sabahattin Ali'nin toplam altmış altı şiirinin bulunduğunu, bu rakamın da azımsanmayacak bir rakam olduğunu belirtir. Asım Bezirci, Sabahattin Ali'nin" Dağlar ve Rüzgar" adlı şiir kitabının yetkinliğini ifade ederken, Ceyhun Atuf Kansu'nun görüşlerine yer verir yazısında. Asım Bezirci Sabahattin Ali'nin şiir kitaplarındaki şiirlerin yazılış süreçleri ve şiirlerin kimlere, ne zaman yazıldığına ilişkin bilgilere de yer verir aynı yazıda.

Sabahattin Ali'nin ,"Kurbağanın Serenadı" adlı şiir kitabındaki şiirleri de biçim ve içerik olarak "Dağlar ve Rüzgâr" adlı kitabındaki şiirlere benziyor ama bence şairin "Dağlar ve Rüzgâr" adlı şiir kitabındaki şiirleri daha usta işi ve zevkle okunan şiirler.

Sabahattin Ali'nin, aynı kitapta yer alan "Öteki Şiirler " başlıklı bölümdeki şiirleri biçim olarak Divan şiiri geleneğinin özelliklerini yansıtan, içerik olarak şairin yaşamından beslenen şiirler.

"Öteki Şiirler " başlıklı bölümde şairin ,"şarkı, mesnevi, gazel, rubai ve terkib-i bend " türünde yazdığı şiirler de yer alıyor. 

Kitabın sonunda, Pertev Naili Boratav' ın Sabahattin Ali'nin şiirlerine ilişkin bilgiler içeren notlarına ve Ceyhun Atuf Kansu'nun "Şiirin Demirci Ustası " başlıklı yazısına yer verilmiş.

Kendi adıma, Sabahattin Ali'nin "Dağlar ve Rüzgâr " adlı şiir kitabındaki şiirlerini daha çok beğendim ama şairin diğer şiirleri de bahsettiğim şiir kitabındaki kadar güzel ve okunası. Sabahattin Ali'nin bütün şiirlerinin toplandığı bu kitabı, şairin şiirlerini okumak ve şiirleri hakkında bilgi edinmek isteyen herkese tavsiye ediyorum.

Ali, Sabahattin, Dağlar ve Rüzgâr Kurbağanın Serenadı Öteki Şiirler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1993

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

TOPLUMLAR MI HASTA, İNSANLAR MI?

TOPLUMLAR MI HASTA, İNSANLAR MI?

Uğur Karabürk

 

“Mükemmel bir topluluk yoktur, ideal bir adaptasyon yoktur, sadece kusurlarda dereceler vardır. Bilerek ya da bilmeyerek nüfuslar, hayatlarını daha kaliteli hale getirmek için kendi yaşam stillerini ayarlamışlardır lakin henüz hiç kimse Cennet Bahçesi’ni yaratamamıştır.” (S.277)

2016 yılında hayatını yitiren Edgerton bu kitabına: “Tüm toplumlar hastadır ancak bazıları daha hastadır.” diye başlıyor. Tabii bu cümlede George Orwell’in o meşhur Hayvan Çiftliği kitabına gönderme vardır. Peki, ne anlatıyor bu kitap? Öncelikle sekiz ana başlıkta kaleme alınmış antropolojik türdeki eser. Kayıp Cennet (İlkel Düzen Efsanesi) ile başlayıp, Yeniden Ele Alınan Adaptasyon ile son buluyor. Bu aşamada İlkel toplumları genel alarak (inceleme açısından küçük toplumlar daha iyi analiz edebilir) insanların nasıl da ruhen ve aynı zamanda fiziksel olarak hasta olduğunu belirtilmiş. İncelenen kabileler Amerika’daki değişik insan toplulukları ayrıca yer yer bölge değiştirerek Avustralya Aborjinlerine de el atıyoruz. Herhangi bir insanın bize ters gelen bir davranış sergilemesinden önce onun yaşayış biçimine, çevresine ve genlerine bakmamızın yorumlama açısından ne kadar da önemli olduğu vurgulanmış. Davranışsal olarak birine mantıklı gelen diğerine gelmeyebiliyor diyor yazar.

Kitabın ilk yarısında, Halk toplumları (İlkel toplumlar) ile şehirli toplumlar (Modern toplumlar) dayanaklı bilgilerle kıyaslanmış. Şehirde düzen ve karmaşa hâkimken ilkel toplumlar da bu daha kontrol edilebilecek düzeydedir. Ama tabii ki iki topluluğun kendine has sıkıntıları yani bir üst başlık olarak hastalıkları var. Psikolojik Antropoloji Topluluğun’nun başkanı olan Robert B. Edgerton kitap boyunca antpologların çoğunun gerçeği yansıtmadığından ve aynı zamanda birbirleriyle sıklıkla çeliştiğinden de dem vurmuş. Birkaç yıl bir kabilede kalarak onları analiz etmenin eksik olacağı, genel yorumlamanın doğru olmayacağı savunulmuş.

Kitaptaki önemli çıkarımlardan bir tanesi de: Mesela kabilelerde karşılaşılan büyücülüğün; toplumun çekirdeğini sağlam tuttuğunu, zenginlerin ve güçlülerin aşırı güce ulaşmasını engellediğidir.  İnsan kurban etmeler, kızların sünnetleri, ensest ilişkiler, bitlenmeler, açlık, sağlıksız ortamlar vb. gibi sorunların gelenek ve göreneklerle bağlanmasıyla ortaya rahatsız edici bir durum çıkartılıyor. Öte yandan yazar gelenek ve göreneklerin her zaman toplumun yararına olmayacağını vurgu yapmış.

Kitapta ön plana çıkan iki terim var: Adaptasyon ve Maladaptasyon. Kitabın üçüncü bölümü Maladaptasyon üzerine detaylı bilgi ve açıklamalarla yazılmıştır. Örneğin ‘‘Açık alanda kendisine vahşi bir hayvanın saldırabileceğini düşünen birey, genel olarak kapalı alana yönelmeyi düşünür ve kendini açık alanlarda rahatsız hisseder, güven duymaz.’’ İşte buna maladaptasyon yani kısaca uyumsuzluk deriz. Maladaptasyon bazen insanın yararına da olabilir ama adaptasyon gibi getirileri fazla değildir. Ayrıca kitapta bir sürü rahatsız edici ritüellerden de bahsedilmiş. Çinli bayanların küçük ayağa sahip olması için ayaklarının gelişimini durdurması gibi, (O dönemde o bölgede erkekler küçük ayaklı kadınları daha çok tercih edermiş) kendini tatmin etmek isteyen bir kralın gereksiz yere insan kurban etmesi gibi birçok örneğe gidilmiş.

Bazı okuyucular için şunu da belirtmekte fayda var. Hasta Toplumlar kitabı çok ağır olan bir akademik dil ile yazılmamıştır. Buzdağı Yayınları’nın Harun Turgut çevirisi başarılıydı. Merak edenlere 7.baskıya ulaşan Hasta Toplumlar kitabı tavsiye edilir.

 

Robert B. Edgerton, Hasta Toplumlar,  Çev. Harun Turgut, Buzdağı Yayınevi, 7. Baskı, Ankara, Temmuz 2019. 368 Sayfa

Devamı [...]
Kitaplıktan

HARMATAN TELLÂLDİR MASUM YÜREKLERE

HARMATAN TELLÂLDİR MASUM YÜREKLERE

Rahmi Kızıltoprak

Bir hüsnü tesadüfle tanıştık Harun Çelik’in yakın zamanda yayınlanan son kitabı Harmatan’la. Karadeniz’in hırçın dalgaları kıyıya çarparken, efkar vururken gönle, göz görüp göz yaşına sığdıramadığı yaşadıklarını gönülden döküp Harmatan’a sığdırmaya çalışmış Harun Çelik. Harmatan, bir hayat muhasebesi, bir yol gösterici, sönmeyecek bir vicdan meşalesi, sükûtün kelepçesine bir anahtar, aymaz cehalete bir haykırış.

Harmatan’da okudukça kelamları, savrulan dünyalarda yangın yeri yürekleri, amasız çığlıkları, kimi farklı coğrafyalarda olsa da içinde yaşıyorsunuz anlatılanı, mıh gibi aklınıza çakılıyor, boğazınızda düğümleniyor acımasız hayatlar, yaşanılanlar. Harmatan, hayatın tam ortasında gönüllerin kapısına bir mihman, uçurumları köprüleyen vicdanın, Karadeniz'in, Anadolu’nun, Afganistan’ın sesi.

Harmatan, uykusuz geceler, dilsiz duvarlarda insanların göğsüne bir hançer gibi inen yokluğu, çaresizliği, bir sevdayı, bir ağıtı, bir acıyı anlatır. Bir ülkenin aldatılan, gelecekleri karartılan, pusular kurulan masum çocuklarını, gölge insanları, sağır duvarları anlatır. Harmatan hiç dinmeyen, teskin olmayan sancıları, vicdanları ile bir damla su taşır kuru çöllere, kırık dökük kalplere, kerpiç evlere.

“İnsanın özünden hası” müsemmasıyla Harun Çelik, kederi kendisine armağan seyahatleri ile gezip, görmüş, Harmatan’daki acılarla olgunlaşıp yaşamı derinden yaşamış, hakikatin peşinden koşmuş, yalnızlığı, çaresizliği yoldaşı olmuş. Abra kadabrası olmadan niyeti halis bir şekilde hakikatlere sadık kalarak şahit olduklarını, yaşanılanları vicdan sarkacında cesurca yazmış.

Harmatan, hep terü taze, umudun tarlası çaresizliğe, mazlumun er neferi, tellâldir masum yüreklere. Vicdanında sıfırlamadığı terazide, kimseyi, hiçbir şeyi tartmıyor. Hakk ve haksızlığa, kaybettiğimiz/kaybolan insanlığımıza tesellisi kekeme, sükût naçar değil, sesini azaltıp sözünü seyreltmeyenlerden. Hayata burçtan kalelerden bakmayıp, insanlığı göz yaşına sığdıranlardan Harmatan.

Karanlık çökse de zor zamanlarda kimisinin gecesine, kimisinin yüreğine her zaman Harun Çelik’ler hakikat sandığımız bu dünyanın yalanlarına aldırmaksızın viran bir dama ömür boyu destek direği olacaktır nice Harmatan’larla.

Hakikatin mekânı sözdür. Harmatan kitabını samimiyetiyle yazıp okuyucusuna sunan Harun Çelik beyefendiyi tebrik ederiz, kalemi daim, okuru baki olsun.

Devamı [...]
Kitaplıktan

DÜCANE CÜNDİOĞLU'NUN MOTTO ADLI KİTABI ÜZERİNE

DÜCANE CÜNDİOĞLU VE “MOTTO”

Yunus Çinçin

 

"Kuşkudan arındırılmış hiçbir dogmatik zeminde düşünce var olmaz, çünkü böylesi zeminlerde karşıtlık ve çelişkiye izin verilmez." (s.53)


Dücane Cündioğlu' nun "Motto" adlı eseri, yazarın, hayata dair pek çok konuda söylenmiş derin anlamlı aforizmalarıyla oluşmuş bir kitap. Yazar, kitaba isim olarak verdiği "motto" kelimesiyle, kitabını okuyuculara pek çok meseleyi anlama ve anlatmaya çalışma için parola olarak sunuyor. Dücane Cündioğlu, günümüzde bilgeliği, arif olmayı;
aşkı, sevgiyi; ilim ve irfanı; inancı ve siyaseti basit kurallara indirgeyen, kestirmeci, reçetelerle iş görmeye çalışan, söylediğinin tam tersini yapan ve yaşayan kimselere karşı; felsefenin, bilginin, sormanın, sorgulamanın, tutarlı ve bütünlüklü, kendini ve haddini bilerek yaşamanın zorlu yollarında okuyucuyla birlikte tüm samimiyetiyle yol alıyor. Yaşamla, kendi yaşamına dair pek çok şeyle ilgili sorgulamalarına dahil ediyor okuyucuyu ve şayet parolanın ne olduğunu anlayabilirlerse onlara da yol açacak aforizmalarıyla okuyucunun ufkunu geliştiriyor.

"İlim ile malumatı birbirine karıştırma: malumat sahibine bilgiç denir, ilim sahibine bilgin, irfan sahibine bilge." (s.37)

"Bilmiyorum demek erdemdir." (s.57)

"An insanın kaybedeceği tek şey, çünkü hakkını vermesi koşuluyla sahip olduğu tek şey.(s.57)

"Cehaletin telafisi kolay, gafletin telafisi çok zor." (s.65)


Yazar, her cümlesi ayrı ayrı derin anlamlar içeren aforizmalarında, çok net ifade ediyor düşüncelerini, duygularını ve hayata dair pek çok meseleye değinip değindiği meseleleri irdeliyor. "En güzelin en çirkine dönüşebildiğini görebilecek kadar uzun yaşamakmış yazgım."  (s.1) diye özetliyor yazgısını yazar.


Bazı aforizmalarında, bazı filozofların daha önce ifade ettikleri sözlere yakın ifadeler kullanan yazar, bazı aforizmalarında oldukça özgün bir bakış açısı ve düşünce ortaya koyuyor. "Yola çıkmak yoldan çıkmaktır." (s.2) cümlesi hiç şaşırtmıyor beni okuduğumda. Herkesin gittiği yoldan giden, kendi yolunu bulamaz. Yoldan çıkılmadan, yol bulunmaz. Yoldan çıkmayı göze alamayıp konforlu yaşamından ödün vermek istemeyenler, herkesin gitti yolda kendilerini tekrarlayıp dururlar, kendilerine yabancılaşarak.

 

"Yaşama başkalarınca ve önceden verilmiş bir anlamı üstlenmek zor değil, zor olan ona kendince ve yeniden anlam verebilmek." (s.2) diyen yazar kendince ve yeniden yaşamı anlamlandırma çabası içine giriyor kitabıyla.

 

Bir felsefeciye yakışır bir şekilde "Gözlerini kapamazsan göremezsin." (s.2) diyerek alışılmış düşünceleri alt üst eden yazar, gönül gözüne, sezgiye vurgu yapıyor.

 

"Yol bitmiyor, her adımda bildiklerimi yeniden öğreniyorum." (s.112) diyerek yazar, Sokrates’in ,”Bildiğim tek şey, bir şey bilmediğimdir.” Sözünü hatırlatıyor okurlara.

 

"Erdem bir değere sahip çıkmak değil, o değere sahip olmaktır." (s.4) diyen yazar, felsefenin zorlu yollarında erdemli olmanın, bir değeri içselleştirmenin yolunu, yöntemini ifade ediyor.

 

"Ölmeden olmak olmaz: filozof bildikçe ölür, derviş öldükçe bilir."  (s.7) ifadeleri, dervişin ölmeden önce nefsini öldürme çabasını; filozofun da mecazi anlamda bildikçe kendini aşmasını, egosunu öldürmesini ya da Sokrates'in, “Atina'nın at sineği” olarak görülmesinden dolayı öldürülmesi gibi, kurulu düzeni bilgisiyle, gerçekleri sorgulamasıyla tehdit eden filozofun öldürülmesi durumunu ifade eder.

"Çoğu kez ahlaksızlığın üzerine serilen en kalın örtüdür ahlak." (s.44)

"bilgiç: ya doğu ya batı
bilgin: hem doğu hem batı
bilge: ne doğu ne batı"
   (s.78)

"Düşünce inançtan üstündür, çünkü düşünce kanıt ister, inanç istemez." (s.83)

"Devletlerin imanı arttıkça aklı azalır." (s.96)

"Madenleri tanımıyorlar, bitkileri tanımıyorlar, hayvanları tanımıyorlar, insanı tanımıyorlar, güya Tanrı'yı tanıyorlar: fiziksiz metafizik."    (s.100)

 

Filozof deyince yalnızlık kaçınılmaz bir durum. Düşünüp sorgulamaktan pek haz almayan kalabalıklar arasında düşünüp sorgulayan bir insanın varlığı yalnızlığı kaçınılmaz kılıyor.
Yazar da yalnızlıkla ilgili özgün düşüncelerini dile getiriyor aforizmalarıyla.

"Ah şu kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlık!" (s.76)

"İdrakine varılmamış bir yalnızlık hakkında konuşabilirsin ama yalnızlığının idrakine varırsan sükût etmekten başka çaren kalmaz."   (s.49)

"Zihninde yaşamayı sürdürdükçe insanın derinliği artar, genişliği azalır."   (s.86)

"Yaşamdan payını eksiltmeyi göze alamayan ne düşünceden ne sanattan pay alabilir."  (s.61)Formun Üstü

 

Bu ve bunun gibi yüzlerce veciz söz, aforizma var kitapta. Her biri insanı düşünmeye, sorgulamaya yönelten derin anlamlı ve dikkatle okununca kişide köklü zihinsel değişiklikler yaratabilecek güçte sözler.

Dücane Cündioğlu, kitaptaki sözlerinde, insanın en temel var oluş sorunsalını kendisini de meselenin dışında tutmadan ele almış. İnsanın var olma sancısına ve varoluşunu sorgulama çabasına kendi sözleriyle katkı sunmuş.

"Var olma savaşı veren varoluş sancısı çekmez, sadece yaşar ama idrak etmez."  (s.83)

"Yaşamı seçmedik, ona maruz kaldık. Şaşkınız."  (s.29)

"Yarım kalmışlık yaşamın özüdür."  (s.25)

"İnsan bilinçsel varoluşunu unutma yetisine borçludur: nesne ve olguları dilde, dili ise düşüncede unutur; oysa asıl unuttuğu daima yaşamdır." (s.117)

Kitaptaki hemen hemen her söz, okundukça kişinin kendisini sorgulamasını ve kendisiyle yüzleşmesini zorunlu kılıyor. Okur kitabı okurken, istese de istemese de felsefe yapıyor.

Okuyucunun alışılmış düşüncelerini, zihnindeki kalıpları, ezber düşünceleri sarsarak onu esnek düşünmeye yönelten, okuyucunun meselelere çok yönlü bakabilmesini sağlayan, bir kitap "Motto".

 

"Abdal anlamak, aptal anlaşılmak ister, oysa ilkinin anlaşılmaya, ikincisinin anlamaya ihtiyacı vardır."   (s.59)

Dücane Cündioğlu, düşünürlerin ve felsefenin temel konularından biri olan, insanın en güçlü, en karmaşık duygusu aşktan, aşkın farklı boyutlarından söz ediyor filozofça bir bakış açısıyla ve oldukça anlaşılır ifadelerle.

"Bir ah sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden, işitilir."  (s.19)

"Aşk nedensizdir."  (s.37)

"Sevmek inanmak demektir, aşkı sevgiden farklı kılan da budur, zira âşık' ın inanmaya gereksinimi yoktur." (s.90)
"Az -çok sevebilirsin, az-çok beğenebilirsin, az-çok hoşlanabilirsin ve fakat asla az-çok âşık olamazsın."   (s.98)

"Mecnun olmayana Leyla görünmez."  (s.106)

"Aşk bir ayrıcalıktır, seçilmiş olmak gerek."   (s.108)

 

Bir düşünürün pek çok şeyden söz edip dilden, edebiyattan, sanattan söz etmemesi düşünülemez. Bir filozof felsefe yaptığı dili ve o dilin imkânlarını çok iyi bilmeli ve duygu ve düşüncelerini ustaca ve kıvrak bir şekilde dile getirebilmelidir. Dücane Cündioğlu bunu çok iyi başarıyor eserinde.

"Tutkun yoksa yoksun!" (s.10)                                     

"Yaşamdan payını eksiltmeyi göze alamayan ne düşünceden ne sanattan pay alabilir."  (s.61)

"Dünyayı bir tek kendinden ibaret zanneden, sözcüklerin de bir tek anlamı olduğunu zanneder."   (s.102)

"Çok kitap okuma, iyi bir kitabı çok oku!" (s.120)   

"Bazı fiillerin her iki hali de güzeldir. Sevmek-sevilmek, hatırlamak-hatırlanmak, bağışlamak-bağışlanmak. Güç olan ilkiyle yetinmektir." (s.127)

Cümleleri alt alta yazıldığında bir bilgelikler metni oluşturabilecek olan, derin anlamlı cümleler, tıpkı bir yapbozun parçaları gibi, bir araya gelince insanı var ediyorlar ve insanın türlü hallerine giden yolun giriş izni, birer parola oluyorlar.

 

"Yürümeye devam et, yol insanı terbiye eder."  (s.124)
“Sahilsizim.”     (s.130)
"Ne mutlu insanım diyene!"  (s.91)


Sormak bilgiye, bilmeye, bilgeliğe giden yolun ilk adımıysa, zihnini, nefsini terbiye etmek için yürümeye devam etmek, yolun insanı olgunlaştırıcı etkisine bırakmak gerek kendini. Hakikatin peşinden gidenin gemileri yakması, bilginin okyanusunda sahilsiz kalmayı göze alması gerek. Bir şey bilmediğini bildiğinde, o sonsuz ummana daldığında “İnsanım.” diyebiliyorsan kendine, ne mutlu sana.

 

 Dücane Cündioğlu, Motto, Kapı Yayınları, 2016

Devamı [...]
Kitaplıktan

BENİ KÖR KUYULARDA ROMANINA DAİR

“BENİ KÖR KUYULARDA” ROMANINA DAİR

Yunus Çinçin

 

Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider adlı romanından sonra merakla beklenen yeni romanı “Beni Kör Kuyularda”  okuyucularıyla buluştu ve büyük ilgi gördü.

Hürriyet gazetesinin Hürriyet Pazar eki için 17.11.2019 tarihinde Güliz Arslan’a verdiği röportajda yazdığı romana/romanlara ilişkin değerlendirme yapmaması üzerinde durur Hasan Ali Toptaş:

“Bana göre son cümlesi yazılıp nokta konduktan sonra roman tekemmül etmiştir artık, inşası bitmiştir. Dolayısıyla o konuşmaya başlamıştır. Metin konuşmaya başladığında, bana göre, yazara da susmak düşer. Bu nedenle romanla okur arasına girerek “Burada şunu anlatmaya çalıştım.”,”Yok efendim ben onu kastetmedim.” ya da “Şunu amaçladım, bunu yaptım” demenin beyhude olduğunu düşünüyorum. Bir tür hariçten gazel okumaktır bu. Kale alınmaması gerekir. Aslolan metnin söyledikleri ve sustuklarıdır.”

Hasan Ali Toptaş, "Beni Kör Kuyularda " adlı son romanına ilişkin verdiği röportajlarda da genel olarak ifade ettiği, modern hayatın beraberinde getirdiği her boyuttaki sorunu, modernizmin ve kapitalist sistemin insani değerlerde yarattığı aşınmayı, kapitalist üretim ilişkilerinin ve insanlardaki kazanma hırsının insanı doyumsuz, acımasız, vahşi bir tüketiciye dönüştürmesi meselesini,  sıradan, olağan ve olağanüstü insan hikâyeleriyle anlatıyor.  

Yazar, romanını okuyanlara, her şeyin kar- zarar hesabı üzerinden şekillendiği günümüz dünyasında,” İnsanların yaşadıkları acıların anlamı ve önemi nedir? İnsanların yaşadıkları acılar ve çektikleri sıkıntılar pazarlanabilen alış veriş nesnesi midir? İnsanların mahremiyetleri nerede başlar?” gibi pek çok soruyu romanında anlattıkları üzerinden soruyor.

Hasan Ali Toptaş, günümüzde yaşanan ve kanıksanmış pek çok meseleyi ama özellikle bireysel ve toplumsal şiddetin olağanlaşması, alenileşmesi ve meşrulaşması meselesini tıpkı suya atılan taşın suda yarattığı halkalar gibi merkezden çevreye geniş bir açıdan irdelemeye çalışmış romanında.

Romanın en başında, E.M. Cioran’ın ,”Bir kez selamete erdikten sonra, kendine hala canlı demeye kim cesaret edebilir?” sorusuyla karşılıyor biz okuyucularını Hasan Ali Toptaş ve yazdığı romanın içeriğine ilişkin ipucu veriyor kitabı okuyacak olanlara.

Yazar, yazımın girişinde bahsettiğim röportajında, ”Beni Kör Kuyularda “ adlı romanını nasıl yazdığına ilişkin açıklamada bulunuyor:

Beni Köy Kuyularda’nın çekirdeği, 2005’te yayımlanan Uykuların Doğusu adlı romanımdaydı. Güldiyar’ın adından söz edilmiyordu ama bu hikâye orada on beş yıldır bekliyordu. Bir buçuk sayfa kadardı. O bir buçuk sayfayı yazarken bir gün oradaki kızın hikâyesinin romana dönüşeceğini bilmiyordum elbette, böyle bir öngörüm yoktu. Zamanla o kısacık hikâye aklıma takılmaya başladı. Arada bir açıp okuyordum o sayfayı. Tam da lafın burasında, rahmetli Hulki Aktunç’un bir sözü aklıma geliyor, o, “Yazacak bir şey bulamadığınızda eğilip eski metinlerinizin içine bakın,” derdi. Gerçi yazacak bir şey bulamamak mümkün değil bu dünyada. Gene de yazılacak şeylerin çokluğu yüzünden yokluk gibi görünebiliyor kısa bir süre için.”

Hasan Ali Toptaş, “Beni Kör Kuyularda” adlı romanında, postmodernist yazarların eserlerinde uyguladıkları metinlerarasılığı kendi eserleri arasında uygulamış. Yazar, ”Uykuların Doğusu” adlı eserinin yüz altmış altıncı sayfasından yüz yetmişinci sayfasına kadar olan kısmında, eserin kahraman anlatıcısına anlattırdığı ve kahraman anlatıcının bizzat gidip gördüğü bir olayı geliştirerek “Beni Kör Kuyularda” adlı eserini kaleme almış. Yazar, “Beni Kör Kuyularda” adlı eserinde, adı “Sururi Necipoğulları” olan kahramanın yaylı at arabasıyla Güldiyar’ın evine gelip gözlerinden yaş yerine taş düşen Güldiyar’ı görmesi ve evi üzüntü içinde terk etmesinden sonra, ”Uykuların Doğusu “ adlı romanına bir gönderme de yapmış.   

“Kalabalığın içinden bazıları dayanamayıp avlu kapısına, simit satan çocukların yanına koştu onun gidişini görebilmek için. Gözlerini dereye diktiler, hep birlikte beklemeye başladılar.

Dursun’un evinin arkasından dolanan yaylı aşağıda, kavakların hizasında göründü bir süre sonra, atlar güneşin altında parlayıp söndü. Dere kamçı sesleriyle, nal şakırtılarıyla, tekerlek tıkırtılarıyla doldu birden. Havaya iplik iplik buğular, geniş geniş soluklar yükseldi. Fakat geldiği istikamete doğru gidecekken bu yaylı sola saptı minibüsleri geçince. Sapınca da tepeye tırmandıkça tırmandı, tırmandıkça tırmandı ve yeşil minareli caminin yanından geçerek şehrin doğusuna doğru kayboldu gitti. Aynı zamanda zamanın doğusuna doğru gitti sanki hayallerin doğusuna, belki de uykuların doğusuna doğru gitti.” (s.210-211)

Hasan Ali Toptaş'ın romanının merkezinde, babası ayakkabı tamircisi, annesi ev hanımı olan, köyden kente göç etmiş ailesiyle Ankara'nın gecekondu mahallelerinden birinde yaşayan Güldiyar adlı bir kız var. Bir gün, ayakkabı tamircisi babası dükkânına sefer tasını almadan gidince Güldiyar babasının yanına almayı unuttuğu sefer tasını babasına götürür.  Güldiyar dükkânlarından eve döndüğünde onun sessiz ve hüzünlü halini gören annesi, kızı Güldiyar'a bu halinin nedenini sorar. Güldiyar, annesine hiçbir açıklama yapmaz ve ağlar. Ağlarken Güldiyar'ın gözlerinden yaş yerine taş düşer.

 “Bahriye de karmakarışık duygularla usulca onun yanına çöktü o sırada, elini uzatıp elinin birini tuttu. ‘Kızım,’ dedi anne sütünden yapılmışa benzeyen sıcacık bir sesle, ‘yoksa dükkâna vardığında baban canını sıkacak bir şey mi söyledi?’ ” (s.16)

Babası Muzaffer, dükkânından eve gelince, kızının durumunu görür ve Güldiyar’a sorduğu sorulara cevap alamaz. Güldiyar, annesine ve babasına hiçbir açıklama yapmaz ve sessizliğini korur. Muzaffer kızının sessizliğini kendince anlamlandırmaya çalışır.

"İşte bütün bunlar," dedi, işaret parmağını hızlı hızlı sallayarak;" işte bütün bunlar, lüzumundan fazla televizyon seyretmenin neticesi! Tabii, iş yok güç yok, yayılıyorsunuz ekranın karşısına, sabahtan akşama kadar o abuk sabuk programları seyrediyorsunuz. Seyrettikçe de beyniniz uyuşuyor sizin, Allah’ıma, keçe gibi oluyor." (s.27)

Kardeşi Hüseyin’in dört yıldır kayıp olmasının anne ve babasına yaşattığı acıya bir de Güldiyar’ın sessizliği ve gözlerinden yaş yerine taş dökülmesi eklenir. Roman boyunca Güldiyar'ın neden hüzünlenip sessizleştiği konusu gizemini korur.    

Yazar, romanında yarattığı, Güldiyar'ın gözlerinden yaş değil taş dökülmesi durumuyla, roman kahramanları için yarattığı illüzyona okuyucuyu da dâhil eder. Roman boyunca, ağladığında Güldiyar'ın gözlerinden yaş yerine taş gelmesi, Güldiyar'ın yaşadığı acıları ve suskunluğunu gölgeler, perdeler. Herkes Güldiyar' ın gözlerinden yaş yerine taş dökülmesi durumuna odaklanırken, Güldiyar' ın yaşadığı acılar ve yalnızlık geri planda kalır ve önemsenmez. Güldiyar' ın yaşadığı durumu çevresine belli etmemeye çalışan annesi Bahriye, bunu başaramaz ve komşusu Emine'ye, ağladığında Güldiyar'ın gözlerinden yaş yerine taş döküldüğünü anlatır. Güldiyar'ın durumu sır olmaktan çıkıp insanlar tarafından öğrenilince,  ağladığında Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşları görmek için insanlar Güldiyar’ın evine akın ederler. Evin etrafında bekleyenlere simitçi ve çekirdekçi de eklenir. İnsanlar olup bitenleri çekirdek yiyerek takip ederler. Eve gelenlerden biri olan beyaz giysili bir tarikat şeyhi, Güldiyar’ın  içine şeytanların girip yerleştiğini, bu durumuna çare bulabileceğini öne sürer. Güldiyar'ın babası Muzaffer, tarikat şeyhinin yardım önerisini reddeder.  

Evine gelen fötr şapkalı tıknaz bir adam,  Güldiyar’ın babası Muzaffer’e, Güldiyar’ı hastaneye götürmesini nasihat eder. Muzaffer, kendisine nasihatte bulunan fötr şapkalı tıknaz adamın sözünü dinleyip kızını hastaneye götürmeye niyetlenir. Muzaffer,  kızı Güldiyar’ı hastaneye götüreceği günün sabahında, eşi Bahriye’yi yattığı yerde ölmüş vaziyette bulur. Eşinin ölümü nedeniyle, kızı Güldiyar’ı hastaneye götürme işini erteleyen Muzaffer, ilerleyen günlerde komşusu Dursun, Dursun’un işsiz yeğeni Rüstem ve Rüstem’in arkadaşı Cihan’la, kızı Güldiyar’ı Ankara’da bir hastaneye götürür. Güldiyar, Hastanede doktorlarca muayene edildikten sonra, Muzaffer’e kızının durumunun bir çözümü olmadığı ifade edilir.

Hastaneden eve geri dönen Muzaffer, Güldiyar’ın durumunun nedenini bir türlü çözemez. Güldiyar da sessizliğini koruyup babasına neden ağladığını ve sessizleştiğini ifade etmez. Muzaffer’in Ankara’nın dışındaki bir varoşta bulunan gecekondusu bu arada Güldiyar ağladığında, gözlerinden dökülen taşları merak edenlerin akınına uğrar. Dursun’un İşsiz Yeğeni Rüstem, Güldiyar’a gösterilen yoğun ilgiyi fırsata çevirir ve Güldiyar’ı görmek isteyenlerin listesini yapıp insanların para karşılığı ve küçük gruplar halinde Güldiyar’ı görmesini sağlar.

Muzaffer, oğlu Hüseyin’in kaybolmasından sonra şarap içmeye başlar ve dükkânında ayakkabı tamir ederken de şarap içmeye devam eder. Kızı Güldiyar’ın suskunlaşması ve ağladığında gözlerinden taş gelmesi sonrası kızının durumuna da üzülen Muzaffer, dükkânını iyice boşlar ve evinde kızının yanında kalmaya başlar. Bu arada Rüstem ve arkadaşları, Muzaffer ve kızı Güldiyar’ın yeme içme ihtiyaçlarını da karşılamaya başlarlar. Evlerine, kızının durumunu görmeye gelen insan kalabalığına anlam veremeyen Muzaffer, Güldiyar ağladığında, gözlerinden dökülen taşları görmek isteyenlere, Rüstem’in bu durumu para karşılığı izlettiğini ve bu işi başka kişilere devrettiğini öğrenir.

Zamanla işler iyice çığırından çıkar. Güldiyar ağlayınca gözlerinden dökülen taşları görmek isteyenler, para verdikleri halde Güldiyar ağlamadığı için gözlerinden dökülen taşları göremediklerinden şikâyetçi olurlar. Güldiyar’ın durumunu kazanca dönüştüren mafya elemanları, çok acımasızca bir çözüm bularak Güldiyar’ı   ağlatmayı başarırlar. Yaşadığı üzüntüden ve gördüğü kötü muameleden ötürü, Güldiyar’ın sağlığı günden güne bozulur.

Güldiyar’ın babası Muzaffer içinde bulunduğu bu duruma çözümler aramaya çalışır. Bir yandan kızını ve kendisini kendi evlerinde esir alan ve kızının durumundan kazanç elde eden mafyadan kurtulmanın çarelerini ararken bir yandan kurtuluşun kızıyla birlikte köyüne geri dönmekte olduğunu düşünür. Köye geri dönme planları yapan Muzaffer, zaman zaman ölen eşi Bahriye’nin hayalini görüp onunla sohbet eder. Muzaffer kimi zaman da ölmüş anne ve babasının hayallerini görür. Muzaffer, anne ve babasının köyden kente gelmesinden duydukları rahatsızlığı ve kendisine verdikleri nasihatleri dinler. Muzafferin her türlü çabası sonuçsuz kalır ve Muzaffer kızının yaşadığı trajediye çaresizce seyirci kalır.

Güldiyar’ın yaşadığı trajediden rahatsız olup herkesin gözü önünde yaşanan olumsuzluklara bir son vermek isteyen sadece Güldiyar’ın babası Muzaffer değildir. Romanda anlatılanlara yer yer klarnet sesi eşlik eder. Romanın sonlarına doğru, klarnet sesinin Güldiyar’a âşık olan Cevher adlı klarnetçi gencin çaldığı klarnetten geldiği anlaşılır. Cevher, Güldiyar’a duyduğu aşk nedeniyle Güldiyar’ın evinin etrafında dolanır durur ama Güldiyar’ın yaşadığı trajediye engel olamaz. Muzaffer’i, yeğeni Rüstem’le tanıştırdığı için bütün yaşananlara kendisinin sebep olduğunu düşünen Dursun da Güldiyar’ın yaşadığı olumsuzluklara son vermek için çabalar ama Dursun’un çabaları da bir sonuç vermez.   

Romanda, Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşları görmek için Güldiyar’ın evine gelen bir kişinin,  kazanç uğruna Güldiyar’a mafya üyelerince yaşatılan eziyeti polise şikâyet etmesi sonrası, eve gelen polislerin Güldiyar’ın durumundan kazanç elde edenlere hiçbir müdahalede bulunmadan geri gitmeleri de romanda devlet kurumlarının çarpık işleyişine ilişkin bir eleştiri olarak çıkıyor karşımıza.

Romanında yer yer masalsı, gerçeküstü olaylara, kahramanlara; tekrarlara,  aşamalı ve yoğun anlatımlara yer veren Hasan Ali Toptaş, Güldiyar’ın herkesin gözü önünde yaşadığı trajedinin nasıl çığrından çıktığını ve olağanlaştığını; bireyin ve toplumun yaşadığı algı çarpılmasının, yabancılaşmanın yarattığı sorunları ve çelişkileri ustalıkla gözler önüne sermiş.

Güldiyar’ın evinin avlusuna onun gözünden dökülen taşları görmek isteyenler dışında, “Her sabah, şehrin derinliklerindeki uğultuların içinden, karşı tepelerin ardından ve civar mahallelerden her biri birbirinden pejmürde, saçları başları dağınık,  avare kılıklı, mecnun kılıklı ve Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşları izlemekten çok avluda olup bitenleri izlemek için gelen adamlar”  da vardır. Bu adamlardan biri de Güldiyar’ın evinin avlusunda toplaşan kalabalığa karışmayan, avludaki kalabalığa karışmamak için, avludaki dut ağacına tırmanıp kumruya dönüşen “Halil”dir. Halil, romanda içinde olağanüstülükler de barındıran, gerçekle hayal arasında gidip gelen hikâyeler anlatır. Anlattığı bu hikâyelere rağmen Halil, romanda yaşananlara en net tutumu sergileyen ve romanda anlatılanlara cepheden tavır alan bir yaklaşım sergiler.

“Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam o zaman da kendi yüzüme bakamam diyorum. Hepsi bu kadar, başka bir şey dediğimi yok. Sizin mideniz kaldırıyorsa, kötülük edene de kötülüğe maruz kalana da aynı şekilde gülümsemeye devam edebilirsiniz, işin o yanı beni ilgilendirmiyor.” (s.156-157)

"Anlıyorum," dedi, nice sonra Halil."Sen diyorsun ki, kötüler gelip bize kötülük edinceye kadar iyidirler, başımızın üstünde yerleri vardır."  (s.169)

 "Nefret edemeyenin sevgisi de yalandır." (s.169)

Güldiyar’a, babası Muzaffer de dâhil kimse yardım edemez ve Güldiyar acısıyla baş başa kalır. Roman, özelde Güldiyar’ın genelde insanlığın içine düştüğü açmazı yansıtır biçimde son bulur.

Hasan Ali Toptaş, özelde Güldiyar’ın genelde tüm insanlığın yaşadığı trajedinin sorumlusunun, kendi kazdığı kuyuya düşen, yaşadığı insanlık dışı hayatı kanıksayan, yarattığı kör kuyuda olduğunun bile farkında olmayan insanlık olduğunu yazdığı romanla, çözümler ya da çıkış yolları önermeden anlatmaya çalışıyor bizlere. Stendhal’ın, ”Roman yol boyunca gezdirilen aynadır.” sözünden hareketle Hasan Ali Toptaş, ”Beni Kör Kuyularda” adlı eseriyle insanlığın yüzüne bir ayna tutuyor ve insanlığın yaşadığı yabancılaşmayla yüzleşmesini sanat yoluyla sağlamaya çalışıyor.

Hasan Ali Toptaş’ın yüzümüze tuttuğu aynada hepimizin gerçekleri görebilmesi dileklerimle…

 

 

*Hasan Ali Toptaş, Beni Kör Kuyularda, Everest Yayınları, 2019.

 

Devamı [...]
Kitaplıktan

“MASAL - İKİ DÜNYA ARASINDAKİ AŞK” KİTABINA DAİR

“MASAL - İKİ DÜNYA ARASINDAKİ AŞKKİTABINA DAİR

Birgül Aslanoğlu

 

Nazlı Çevik Azazi,“Dilerim bu kitap, içindeki çocuğun neşesini arttırır ve onun kanatlarına her daim rüzgârlar üfler.” notuyla imzalamıştı, Masal-İki Dünya Arasındaki Aşk’ı. Bu kitabı okuyana dek masalların çocuklar için yazılmış hayal ürünü eserler olduğunu düşünürdüm. Çocuklarıma, okuduğum klasik masallardan öteye bir masal deneyimim olmamıştı. Nazlı Çevik, masalı, öyle bir anlatmış ki aslında en önemli varlığımız olan çocuklarımız ve bizler için masalın ne denli önemli olduğunu anladım. Hayata hazırlanan çocuklarımız için masal, onları sadece eğlendirmeyecek, geliştirecek anlatımlardır. Azazi, insan olma serüvenimizde masalların bize nasıl rehberlik ettiğini, içimizdeki çocuğu nasıl uyandırdığını, samimi anlatımıyla dile getirmiş.

2017’de Almanya’da “Thürüngen Masal ve Efsane Ödülü”nü alan hikâye anlatıcısı Nazlı Çevik Azazi’nin hayatındaki değişim, masallarla başlamış. “Benim Hikâyem” başlıklı kitabın ilk bölümünde yazarın, masalla yolculuğuna tanık oluyoruz. Clarissa P.Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabını okuması, Azazi için dönüm noktası olmuştur. Yazar, bunu şöyle ifade ediyor:

“Clarissa P.Estes’in kitabındaki masallar, karanlık gecemin kalbinde parlayan yıldızlarım oldu. Clarissa, masallar aracılığıyla bana içimdeki hazineyi hatırlatıyor; ailemde, okulda ve arkadaş çevremde hiç kimsenin söyleyemediklerin söylemeye cesaret ediyordu… Masallar bana, kendime nasıl sahip çıkmam gerektiğini, gönlümden gelen kadim sesleri nasıl dinleyeceğimi, ruhuma nakşedilmiş arketipler nasıl yaşamıma katacağımı ve içimdeki kahramanın nasıl uyandıracağımı öğretiyordu.”(1)

Bu süreçte yazar, daha çok masal okumaya başlamış, yaratıcı drama kurslarına katılmış, dans ve edebiyata eğilimi başlamış, çocuklarla çalışmaya başlamış. Masal anlatmak ve insanlara, masalların aynasında kendilerine bakmaları için aracı olmayı hedeflemiş.

Kitap, “Benim Hikâyem” başlıklı giriş bölümünden sonra iki bölümden oluşmakta. İlk bölümde masalın, hakikat, söz, aşk, yaşamın aynası, hayal ve sembol olduğu anlatılmış. Her bölüm bir masalla başlamış daha sonra yazar masaldan yola çıkarak değerlendirmelerini ve tespitlerini sıralamış. Bu bağlamda yazarın seçtiği masallar, fazla aşina olmadığımız çok özel ve güzel masallar. Yazara göre masal, bize aradığımız şifayı verir, bizi aslımıza kavuşturan efsunlu bir sözdür. Sözlü geleneğin en güzel çocuğu olan masallar ve masal anlatıcılığının, modern dünyada yeniden hayat bulduğu, dünyanın her yerinde şaha kalkmış bir at olduğu vurgusu yapılır eserde. Masalların, bize görmenin ötesinde görünmeyen güçleri anlatan bilge anlatılar olduğuna da değinilir. Azazi, Nar Kız masalının incelemesinde görünmeyen yolu göstermede masalların bize rehberlik edeceğini düşünür ve masalların derinine iner.

“Masallar, insanlığın bilinçdışında gizli olan derin hakikatlerin, sembol elbisesini giyerek insanın bilincine ulaşmasıyla ortaya çıkan anlatılardır.”(2)

“Masal Hakikattir” başlığı altındaki bölümde yazar, “Hakikat ve Hikâye’nin Meseli” ile bize, her masalın kalbinde hakikatin gizli olduğunu anlatır. Çünkü masal, insan tarafından üretilmiş ruhla dolu bir varlıktır.

Bu eser, masal örnekleri ve masal incelemesinin yanı sıra masal yoluyla insanın kendini bulma, tekâmül, beşerden öze geçişini, tasavvufi açıdan da irdeleyen bir kitap Anka kuşu misali küllerinden yeniden doğmak, manevi bir don değiştirmek için masal önemlidir.

Tanpınar’ın da ifade ettiği gibi masal bir anda biz istiyoruz diye teşekkül etmez o hayatın içinden fışkırır. “Günümüz masal anlatıcıları, İç Sıkıntısı meselinde bahsi geçen bilge kadınların manevi torunlarıdır.”

Georg Wilhelm’in de dediği gibi “Sanat, aslında insanlığın ilk duygusal eğitmenidir.” İçimizde bir ruh hali olan çocukluğumuzu masallarla eğitiriz. Aslında farkında olmadan masal, kalbimizi bir çocuğun sevgi dolu yüreğine dönüştürür. “Çemberli Çocuk” masalındaki gibi “Masal, bizi düş kuran kozmik yanımız olan içimizdeki çocukla buluşturan en güzel yoldur.”3 der, yazar. Masallar boşu boşuna “Bir varmış, bir yokmuş.” ile başlamıyor, bir var oluruz, bir yok oluruz, masal eğlendirmez, büyüler.

Erik Fromm’a göre “Masallar ve mitler kendilerini sembol diliyle ifade eden geçmiş zaman bilgelikleri ve özleyişleridir.”Aslında toplumların rüyaları olan masallarda geçen dev, cin, peri, kral, padişah, cüce, büyülü nesneler bizi bize anlatan sembollerdir.

Hayal gücümüz sayesinde özlem duyduğumuz yaşamı ilmek ilmek öreriz içimizde. Masal, hayalden hayale varlık bulan bir söz ise masal anlatmak ve dinlemek de sözcüklerle düş kurmaktır. Masal dinledikçe hayal gücümüz kanatlanır. Bu konuda yazarın Almanya’daki hocası şöyle bir tespitte bulunuyor. İnsanın hayal gücü kaslarının olduğunu ve bu kasların tıpkı vücudumuzdaki diğer kaslarımız gibi çalıştıkça güçleneceği bunun için de bol bol masal dinlememiz gerektiği. Şimdi anlıyorum neden çocukluğumdaki kadar çok hayal kurmuyorum

Bir inceleme ve aslında kişisel gelişim kitabı olan bu eseri okuyunca anlıyorsunuz ki masal aşktır ve aşk olan niteliğiyle bize iki dünya arasındaki bağları hatırlatır. Aşk, Birkan Keskin’in aşk adlı şiirinde ifade ettiği gibi “O en ‘bir’ ve ‘tam’ olana yürümek.”tir. Nazlı Çevik Azazi de bunun yolunun masaldan geçtiğini söyleyen modern zamanların kadim geleneklerini taşıyan masal anlatıcısı olmuştur.

 

(1)Nazlı Çelik Azazi, İki Dünya Arasındaki Aşk, Doğan Novus, İstanbul, 2019, s.17.

(2)A.g.e. ,s.42

(3) A.g.e. ,s.88

Devamı [...]
Kitaplıktan

FERİT EDGÜ’DEN BİR DİL ŞÖLENİ: İŞTE DENİZ, MARİA

FERİT EDGÜ’DEN BİR DİL ŞÖLENİ: İŞTE DENİZ, MARİA

Yunus Çinçin

"...
Ben minimal öykülerimde her şeyden önce "olay"ı önemsiyorum. Ama benim "olay" larım, gözümün gördüğü olaylar değil. Çünkü ben, kendimi bir tanık yazar görenlerden değilim. Olayları, gözlerimi kapadığımda daha iyi görüyorum. Yıllar önce söylediğim gibi, düş ile gerçek koşut gidiyor yazdıklarımda.

Peki, niçin minimal, diye sorulacak olursa, yalınlığa, daha çok yalınlığa, artık hiçbir fazlalığı içinde barındırmayan yapıya ulaşmak için diyebilirim. Ayıklamak, arıtmak... Tıpkı, mermerin içindeki gizli biçimi bulmak için, durmaksızın yontan o koca sert kütleyi küçülte küçülte kendi öz yapıtına varmaya çalışan emekçi-yontuç gibi. Yontuç, mermerin içinde saklı biçime(yoksa cevhere mi demeliydim?) ulaşmaya çalışıyor, bense "dil"in içindeki cevhere. Hiçbir zaman varamayacağımı bile bile. Ama gene de-

                                                                                                                                                                                                                                                                                          Ferit Edgü, İşte Deniz, Maria,(s.8),Şubat,1999

Bir öykü kahramanı eski bir evle sohbet edebilir mi? Söz konusu Ferit Edgü'nün öyküsüyse sohbet edebilir. Her hikâyesinde özgün olanı, yeniyi yakalamaya çalışan Ferit Edgü'nün kitabının ilk öyküsü "Perisiz Ev" de, harabeye dönmüş bir ev; kendisini unuttuğu, ziyaret etmediği ve ihmal ettiği için evin sakinlerinden biri olan öykü kahramanımızdan hesap soruyor.

Öykü, yazar tarafından "Perisiz Ev" olarak adlandırılmış evle, geçmişte bu evde yaşamış evin sakinlerinden biri arasındaki diyaloglarla şekilleniyor. Geçmişte bu evde yaşamış kahramanımızla ev arasındaki diyaloglardan evin geçmişteki hali, bir yıkıntıya dönüşme süreci ve kahramanımızın evdeki geçmiş yaşantısı hakkında detaylara ulaşıyoruz.

"Kör ve Hançer" adlı hikâyede, kör birinin, kim olduğu hikâyede belirtilmeyen yanındaki gence, anahtar deliğinden bir odayı dikizletip odada olup bitenleri anlattırması; kendisini aldatan kadını ve kadının sevgilisini yanındaki gence hançerletmek istemesi anlatılıyor yine Ferit Edgü'nün kendine has üslubuyla.

Adam/Kadın/Çocuk adlı öyküde, köylü bir çocuğun, dayısının, sevgilisiyle gizlice bir köy evinde buluşması sürecine şahit oluşu, dayısıyla sevgilisinin sevişirkenki diyaloglarına kulak misafiri oluşu ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor. Öykü kitaptaki diğer öykülere göre daha olağan bir öykü ama iki sevgili arasındaki diyaloglarda şiirsel bir dil kullanılmış.

"Güvercinler" adlı öyküsünün altına "Ustamın anısına" notunu düşen Ferit Edgü, bu öyküsünde, yaşadığı duyguyu, göğüs boşluğunda güvercinlerin kanat çırpmasına benzeten öykü kahramanıyla "abi" diye hitap ettiği kişi arasındaki diyaloğu öyküleştirmiş. Öyküde, aşk, kahramanlardan birinin göğüs boşluğunda güvercinlerin kanat çırpması metaforuyla anlatılmış. Öyküde, başta kendisine "abi" diyen kahramanın durumunu garipseyen "abi" bir süre sonra kendisi de aynı duyguları içinde hissetmeye başlar ve garipsediği âşık kahramanın yaşadığı duygu durumunu yaşamaya başlar.

"Bir Konuk "adlı öyküde, öykünün ismi belirtilmeyen erkek kahramanı, kapısını çalıp kaptanın seferden dönüp dönmediğini soran hırpani kılıklı, yaşlı, başörtülü, akıl sağlığının yerinde olup olmadığı öyküde net olarak belirtilmeyen bir kadını kadının kendi yalanına inandırmaya çalışıyor ve bu çabasında başarısız oluyor. Bir bakıma, bir yalana inanmanın sonsuz sayıda yalana inanmak olduğunu, bir kişinin yalanına ortak olmanın kişinin yalanı sürdürmesine yardımcı olmaktan başka bir işe yaramadığını anlatıyor "Bir Konuk" adlı hikâyesinde Ferit Edgü.

Ferit Edgü' nün, yukarıda konularına kısaca ve genel olarak değinmeye çalıştığım öykülerinde, yazarın kendisinin de öyküleriyle ilgili açıklamasında belirttiği gibi, "Düş ile gerçek koşut gidiyor." Öyküyü gerçeklik duygusuyla okurken kendinizi birden düşsel bir anlatının içinde buluyorsunuz. Ferit Edgü düşten gerçeğe -gerçekten düşe geçişleri bir çırpıda, büyük bir ustalıkla gerçekleştiriyor. Öyküleri, sığırcıkların gökyüzündeki dansını izlerken yaşadığınız şaşkınlığa benzer bir şaşkınlık ve duygu dalgalanmaları yaşayarak okuyorsunuz.

Kitabın, “Çok Kısa Öyküler /Şaşılacak Bir Şey" başlıklı ikinci bölümünde her biri birbirinden farklı ve özgün yirmi beş minimal öykü yer alıyor.

Bu bölümdeki öykülerden bazıları şöyle:

"Bir Öykü

-Bana unuttuğun bir öykünü anlatsana?
-Hangi öykümü?
-Yaşadığın ve unuttuğun bir öykünü.
-Tüm öykülerimi mi demek istiyorsun?
-Aralarından birini.

-Çok güzel bir kızdı. Hem sağır hem dilsiz.

-Erotik bir öykü

-Üstünden kalktığımda artık ona gereksinmem kalmadığını söyledim.
-Umutlu bir öykü...
-Sonra onu yeniden kollarımın arasına aldım.
-Trajik bir öykü...
-Ve boğazını sıkmaya başladım.
-Sessiz bir öykü...
-Sesi çıkmıyordu.
-Gerçekçi bir öykü...

Çığlık atarak uyandım." (s.51)

 

"Yılan

Hatırlarım, güzel, güneşli bir gündü.
Kır gezintimiz sırasında, o koca yılan babamı sokup öldürdü.
Böylece kabilenin başına ben geçtim.(s.59)"

 

"Öç

Köyün en hoppa kızıydı.
Onu köyün en aptal gencine verdiler.
Hiç çocukları olmadı.
Daha doğrusu, sayısız çocuklarından hiçbiri o en aptal gençten değildi.(s.62)"

 

"Dostluk

Her şey bir yana, dostluk bir yana, dedi.
Öyleyse, bu karanlık, güç günümde bana dostluğunu göster dedim.
Hiç duraksamadan hançerini çekip sol mememin altına sapladı. Bunu yaparken beni kucaklamayı unutmadı. Bilemezsin bu benim için ne kadar güç. Gözlerimi kapamadan duyduğum son sözleri bunlar oldu. (s.74)"

 

Kitabın üçüncü bölümü" İşte Deniz Maria", hafızasını yitirmiş bir yaşlı adamın, denize karşı oturduğu bankta, kendi ile ilgili bazı şeyleri hatırlamak için verdiği mücadele ve çaycının kendisine getirdiği çayın ağzında bıraktığı tadı unutmamaya karar vermesini anlatan "Adsız" başlıklı öyküyle başlıyor.

"Garip Çocuk" adlı öyküde, bir iş başvurusundan babadan öç almaya dönüşen bir olayı çok zekice ve ustaca işlemiş Ferit Edgü. Çok kapsamlı bir konuyu çok kısa bir öyküye sığdırmış.

"Deniz Kızı", adlı öyküde denizkızını görüp ona âşık olan, denizkızının peşine düşen bir balıkçı anlatılıyor.

"Bilinen" adlı öyküde, her bilinenin bilindiği gibi olmadığı bir anneyle oğul'un diyaloğuyla aktarılıyor okuyuculara. Kitabın en çarpıcı hikâyelerinden biri olan "Bilinen" kitaptaki pek çok öyküde olduğu gibi çarpıcı bir sonla bitiyor.

"İşte Deniz, Maria" adlı kitaba adını veren öykü, iki yaşlı küçük İtalyan kadının deniz kenarındaki diyaloglarına şahit olan anlatıcının, yaşlı küçük İtalyan kadınlardan birinin ayağını suya daldırıp yanındaki kadına, "Ecco il mare, Maria"(İşte deniz, Maria.) demesinin imge olarak zihninde asılı kaldığını belirtmesiyle son buluyor.

Ferit Edgü’nün farklı, özgün, akıl dolu ve şaşırtıcı öykülerinin yer aldığı bu güzel öykü kitabını okumanızı tavsiye ederim.

 

Devamı [...]