Divanlardan

FUZULİ’DEN BİR SEVDA VE ISTIRAP GAZELİ

FUZULİ’DEN BİR SEVDA VE ISTIRAP GAZELİ

Hazırlayan: Faik Muharrem

 

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE YORUMU

1. O yar, beni candan usandırdı, cefadan hiç usanmaz mı? Çektiğim ahlardan gökyüzünün katları bile tutuştu, dilek mumum yanmaz mı?

Divan şiirinde sevgili güzelliği kadar vefasızlığıyla da öne çıkar. Çünkü asla aşığa yüz vermez, onun acılarına aldırmaz. Âşık, ne kadar dertli olursa olsun sevgilinin nazarında çektiği acıların hiçbir ehemmiyeti yoktur. O, canından usanacak kadar çok sevse de sevgili için çektikleri bir hiç hükmündedir. Aşığın ıstırabı gelip geçici ve ehemmiyetsiz acılardan ibarettir sevgili için.

Aşığın gönlü acılardan dolayı öyle yanar öyle yanar ki ah ettikçe ağzından adeta alevler çıkar. O alevler o kadar yükseğe ulaşır ki feleğin tüm katlarını ateşe verir. Divan şiiri anlayışından gökyüzü dokuz katlı olarak tasvir edilir. Aşığın derinden gelen ahları, feleğin en alttan en üste tüm katlarını tutuşturacak bir yangına sebep olur. Burada günbatımında ufkun kızarmasına da gönderme yapılır. Akşam oldu mu artık sevgiliyi görme ümidi yoktur. Herkes evine çekilmiş, kapılar pencereler kapatılmıştır. Âşık, sevgilisini azıcık da olsa göremeyecek olmanın üzüntüsüyle daha derinden ah çeker, bu ah gökyüzünü tutuşturur ve günbatımındaki kızıllık oluşur. Fakat gökleri tutuşturan bu ateş murat mumunu yakmaz. Bilindiği gibi türbelerde dilek dilemek için adak mumları yakılır. İnsanlar bu mumu yaktıktan sonra dileklerinin kabulü için dua ederler. İşte her yeri yakıp tutuşturan o ahlar, murat mumunu yakmaya yetmez nedense. Bu yüzden de aşığın sevgiliye kavuşmak için ettiği dualar bir türlü kabul olmaz.

2. O sevgili, tüm hastalara derman dağıtır. Bana neden derman olmaz, beni hasta ve çaresiz görmez mi?

Sevgili, Mesih’in mucizesine sahiptir. Onun sözleri, bakışı, öpüşü, dudakları çaresiz hastalara bir dermandır. Onları iyileştirir, hayata döndürür. Fakat sevgili aynı zamanda vefasızdır. Herkese sıhhat dağıtırken aşığın gönlünü yaralamak, ona eziyet çektirmek için aşığa derman vermez. Güzel birkaç çift söylemediği gibi bakışlarını bile kaçırır ondan. Çünkü aşığın aşkına inanmamaktadır. Burada ikinci dizedeki vurgunun sebebi de budur: “…beni bîmar sanmaz mı”  Sanmaz, inanmaz. Aşığın aşkının onun nazarında bir kıymeti yoktur, içten içe yanması da acı çekmesi de önemsizdir. Zira sevgili vefasız olduğu kadar umursamazdır da.

3. Bu ayrılık gecesinde canım yanar, gözlerimden kanlı yaşlar dökülür. İnleyişim herkesi uyandırır da kara bahtımı uyandırmaz mı?

Âşık, aşk derdinden dolayı sürekli yaralı ve hasta bir haldedir. Geceleri ayrılık acısı, hasret ve çaresizlik katmerlenir. Ahları, inleyişleri artar aşığın. Daha derinden, daha içli yakarır. Onun iniltileri, yakarışı, ağlaması, feryat figan etmesi tüm mahalleyi ayağa kaldırır ama talihini uyandırmaz. Kara bahtı başından gitmez, talihi bir türlü açılmaz. Esasında onun derdi bu feryatları sevgilinin duymasıdır. Herkesin duyduğu o ahları sevgili duymaz kesinlikle. Duysa da duymazdan gelir, neredeyse keyif alır aşığın çektiği acıdan.

4. Yanağındaki güle karşı gözümden kanlı yaşlar akar. Sevgilim, gül mevsimindeyiz, (bahardayız) bu mevsimde akarsular bulanık akmaz mı?

Divan şiirinde çok klasik bir mazmundur sevgilinin yanağının güle benzetilmesi. O gülü görünce aşığın gözünden kanlı yaşlar boşanır. O gülün kırmızılığı biraz da aşığın gözünden akan kanlı gözyaşları iledir. O sular gidip o gülü ve ait olduğu gül bahçesini besler. Böylece burada hoş bir görüntü de oluşturur şair: Baharda akarsular bulanık ve coşkun akar. Gözünden akan yaşların suları bulandırdığını, suların bu yüzden bulanık aktığını söyleyerek zarif bir mübalağa yapıyor.

5. Ben gamımı, acılarımı gizli tutuyordum. Bana “Git yârine açıl!” dediler. Gidip desem o vefasız sevgili bana inanır mı inanmaz mı?

Aşkın en kıymetli tarafı gizli olması, belki sevgiliden bile saklanmasıdır. Oysa çevre, aşığa baskı yapar git açıkla diye. Eğer âşık sabırsız davranır ve aşkını aceleyle ilan ederse büyük bir sırrı faş etmiş, ortalığa düşürmüş olur. Üstelik sevgili, alaycı tavrından dolayı bu ilan-ı aşkı küçümser, muhtemelen inanmaz.

6. Ben sana düşkün değildim. Seni görünce aklımı yitirdim. Bu halimden dolayı beni kınayanlar seni gördükçe utanmazlar mı?

Âşık, her zaman sevgiliye düşkün değildi. Hayatının bir dönemecinde onu gördü, tanıdı, sevdi. Aşk derdine düşünce akli melekeleri zorlandı, tıkandı. Aklını yitirmeye yakın bir çılgınlık haline düştü. Çılgınlığı yüzünden onu tanıyan herkes kınamaya başladı. İşte burada âşık bu gerçeği vurguluyor: Ben seni tanıdıktan sonra aklımı yitirecek oldum ve herkesçe kınandım. Oysa senin güzelliğini görenler hakkımda dedikleri kötü sözler için utanmıyor mu? Senin güzelliğin elbette aklımı başımdan alır, seni gören biri nasıl sağlıklı kalabilir?

7. Fuzuli, aşkından ötürü çılgın biri rinddir. Hem de bu halinden dolayı halka rezil rüsva olmuştur. Hele bir sorun ona, bu sevdadan usanır mı usanmaz mı?

Rind, iyilik ve kötülüğü, neşeyi ve hüznü birbirine denk gören kişidir. Onun nazarında dünyaya dair her şey aynı ölçüde değersizdir. Rindlik bir nevi bohemliktir. Dünyaya pul kadar kıymet vermez bir rind. Fuzuli, burada kendisinin çılgın bir rind olduğunu söylüyor. Çılgınlığın sebebi olsa olsa dünyayı önemsememekte gösterdiği dirayetinden ötürüdür. Dünyayı böylesine elinin tersiyle itmiş olması onu halkın gözünde rezil rüsva duruma düşürmüştür. Bunca aşağılanmaya, rezil rüsva oluşa rağmen âşık, aşkından vazgeçecek değildir. Çünkü aşk onun için bir armağan, bir lütuftur. Bu ilahi hediye, insanların kem bakışları için terk edilemez. Sevda, eziyet çekiyorum diye vazgeçilir bir şey değildir. Âşık, aşkından ne olursa olsun vazgeçmeyecektir.

 

Devamı [...]
Divanlardan

Ahmed-i Dai'nin Bir Gazeli

AHMEDİ DÂÎ – GAZEL

Hazırlayan: Faik Muharrem

Şükrâne senin yoluna bin cân ola bir gün
Kim hazretine ermeğe imkân ola bir gün

Aşkın yoluna ok gibi can doğruluk eyler
Tâ kaşlarının yayına kurbân ola bir gün

O zülf-i perîşan bana görsen neler eyler
Demez bana kim gönlü perîşân ola bir gün

Ağyârı sürüp gönlüm evin halvet edindim
Tâ kim gele ol yâr ana mihmân ola bir gün

Ey bülbül-i dilhaste melûl olma kafeste
Kim menzilin ol bağ ü gülistân ola bir gün

Hem bâd-ı sabâ ere beşâret vere gülden
Hem gonce dahi gül gibi handân ola bir gün

Hicrân sonucu vasla dönüp şâdola Dâî
Bu gamdan onun derdine dermân ola bir gün

 

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE KISA YORUMU

1. Şükranımı ifade etmek için, yoluna bin can feda olsun ki bir gün makamına kavuşma imkânım olsun.

Divan şiirinde sevgili yani mahbup, çok ayrıcalıklı bir yerde düşünülür. Tanpınar’ın “saray istiaresi” olarak isimlendirdiği bir anlayış kapsamında “âşık” basit bir tebaa, “mahbup” yani sevgili ise ulvi bir tahtta oturan bir hükümdar olarak konumlandırılır. Bu yüzden aşığın mahbubun huzuruna çıkabilmesi, onun için çok büyük bir talih ve lütuftur. Böylesi bir durum Allah’ın bir ikramıdır. Öyle ki bu uğurda binlerce canı feda etmek işten bile değildir. Peki neden? Çünkü bu ikram karşısında kişi en büyük zenginlikleri bile feda etse, Allah’ın ikramı karşısında verdikleri yok hükmündedir. Belki canını feda ederse, gördüğü latif muameleye denk bir fedakârlık yapmış olur.


2. Can, aşk yoluna bir ok gibi atılır ve dosdoğru ilerler. Ta ki bir gün kaşlarının yayına kurban oluncaya kadar.

Ok, eski toplumlarda çok önemli bir savaş aracıdır. Okun gövdesi dosdoğru olmazsa ok hedefini bulamaz. Ayrıca ok yaydan hızla çıktıktan sonra oldukça düz bir yol izler. Okun düzgün yapısı, hızla ileri atılması ve hedefe doğru düz bir çizgide ilerlemesi, aşığın sevgiliye doğru atılmasına benzetilmektedir. Yani “Ben çarçabuk senin yoluna gelirim ve hedefe atılmış bir ok gibi yalnız sana bakarım, başkasını gözüm görmez.” demek istiyor.

Kaş, bizatihi yaya benzetilir. Şekil itibarıyla çok yerinde ir benzetmedir bu. Can oku sevgilinin muhteşem yayı karşısında kırılıp yere atılır ancak, bir ok gibi ileri atılan aşığın varlığının bir önemi yoktur zira zafer daima sevgiliye aittir. “Can”a düşen mahbuba bende yani köle olmaktır. Burada savaşı baştan kaybetme ve bu durumu kabullenme de söz konusudur.


3. O dağılmış saçlar, bir görsen neler eyler bana? Benim için bir gün gönlü perişan olur, deyip merhamet göstermez.

Sevgilinin zülüfleri, eski edebiyatımızın güzellik unsurları içinde başta gelir. Gece kadar siyah olan bu saçlar âşıklar için tehlikeli birer tuzaktır. Karanlık oldukları için içine düşüp kaybolmak da mümkündür, saçların uçlarındaki kıvrımların oluşturduğu çengellere yüreğini kaptırmak da. Eskiden sakatatçılar omuzlarına astıkları çengellerde ciğer ve yürek satarmış. Bu imaj biraz da o görüntüden ilham almaktadır. Dağınık saç, sevgilinin şuhluğunun da alametidir. Dolayısıyla onun şuh ve gamsız hali aşığın kalbini derinden yaralar.


4. Gönül evimden yabancıları çıkarıp hanemi bomboş bıraktım. Ta ki o yar gelsin ve bir gün misafir olsun.

Yunus Emre, “Gönül Çalab’ın tahtı” diyordu. Aşığın kalbi tasavvufta Allah’ın sığacağı tek yer olarak görülür. Dolayıyla gönlün temizlenmesi önemlidir. Çünkü ona gelip kurulacak hükümdar, her şeyin sahibi ve yaratıcısıdır. Bununla birlikte “saray istiaresi” bağlamında okursak âşık, gönül ülkesini düşmanlardan temizliyor ve mahbubun saltanatına zemin hazırlıyor. Gönüllü teslim oluş, kendini sevgiliye teslim etmenin başka bir biçimi bu.

5. Kafeste kederlenme ey gönlü yaralı bülbül. Elbette günün birinde konacağın yer, bağ ve gül bahçesi olur.

Bülbül, kafes ve gül bahçesi adeta eski şiirimizin temel çatışması olan sevgili-âşık-rakip üçlüsünün bir remzi gibidir. Bülbül, gül bahçesine kavuşmak ister ama arada kafes vardır. Kafese sesinin güzelliği yüzünden hapsedilen bülbül elbette özgürlük ateşiyle yanıp tutuşur ve onun yaralı gönlü başlı başına bir hüzün sebebidir. Onu hayatta tutan ise bir gün gül bahçelerine, bağlara ve özgürlüğe kanat çırpacağı güne dair içinde yaşattığı umuttur. Burada menzil sözcüğü birkaç anlamda birden kullanılıyor. Öncelikle menzil bir hedeftir, varılacak yerdir. Bülbül için hedef daima özgürlük ve gül bahçesine kavuşma anıdır. Bunun yanında menzil sözcüğü konulacak, inilecek yer anlamında kullanılır. Kafesinden kanatlanan bülbülün ilk durağı ebedi aşkı gül olacaktır elbette. Yine menzil sözcüğü mesafe anlamına da gelir ki, bülbül için gül bahçesi aşılması gereken belirsiz bir mesafede bulunur. Bu durum uzaklığı, dolayısıyla gurbette olmayı çağrıştırır.


6. Bir gün sabah rüzgârı yetişip gülden müjde verir. Gonca gül gibi gülümser ve açılır.

Saraylara müjdeciler gelir gider ve hükümdarlığın dört bir yanından güzel haberler getirirler. Bunun karşılığında cömert hükümdarlar tarafından ödüllendirilirler. Sabah rüzgârı, herkesin uyuduğu bir zaman diliminde uzaklardan esmeye başlayan çabuk ayaklı bir müjdeci gibi hayal edilir. Ayrıca onun eli de çabuktur, açamayacağı kapı pencere yoktur. Böylece müjdesini mutlaka sahibine ulaştırır. Sabah rüzgârının gülden taşıdığı haber onun yanık kokusudur. O kokuyu alan diğer goncalar da bir bir gülümserler, dudaklarını aralar ve tebessüm ederler. Bu, çok zarif bir benzetmedir. Zira goncanın ağzını hafifçe aralayıp pembe rengini az da olsa göstermesi, kadınların zarif tebessümlerini andırmaktadır.


7. Gün gelir ve ayrılık vuslat ile sonuçlanır. Böylece Dâi sevinir ve onun derdine, çektiği bu gam derman olur.

Aşkın kaderinde ayrılmak, her ayrılığın sonunda ise kavuşmak vardır: Ama bu dünyada ama ahirette. Tasavvufta vuslat ölüm anıdır. Ölümle birlikte insanın dünya sürgünü sona erer ve yeniden yaratıldığı yere, Allah katına döner. Âşık içinse vuslat türlü biçimlerde olabilir. Sevgiliye doğrudan kavuşma ile olabileceği gibi onun ayaklarının bastığı toprakları öpmek bile bir vuslat olabilir. İşte o anda, kavuşma uğruna çekilen tüm sıkıntılar aslında tatlı birer dermana dönüşür. Elem ve keder, vuslat anından itibaren insana hoşluk veren birer ilaç olur. Bu da tabii ki aşığı sevindirir.

Devamı [...]
Divanlardan

NECATİ BEY'İN BİR GAZELİ PEŞİNDE

NECÂTÎ BEY’İN BİR GAZELİNİN PEŞİNDE

1.

Halk-ı âlem bir yana oldu bu şeyda bir yana
Cennet-i kûyun komazam olsa dünya bir yana
 

2.
Ermesin dersen cemal-i ber-kemale bir zevâl
Gün gibi ey şâh-ı âlem gitme tenha bir yana
 

3.
Bulamadılar arayıp şive-i reftârını
Gitti tûbâ bir yana serv-i dil-ârâ bir yana
 

4.
Devlet-i aşkında senden artık olur leşkerim
Bir yana tursa za'if olan tüvânâ bir yana
 

5.
Aşka mâni olamaz nâsih kelâm-ı hûş-mend
Kimsene karşı duramaz aksa deryâ bir yana
 

6.
Söz ile ben hastaya bin kez müdâvâ eyledin
Etmedin ey İsî-i şekker-leb ammâ bir yana
 

8.
Gamzen üstündür lebinden söz yok ammâ hastana
İki rahmetten birisin eyle cânâ bir yana
 

9.
Canına oldu Necâti'nin havâle çeşm-i yâr
Ey ecel sen de gelip etme tekâzâ bir yana

 

NECÂTÎ BEY HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ

 

Necâtî Bey, 15. yüzyılın en güçlü kalemlerinden biridir. Sultan II. Mehmet devrinde 1444-1446 civarında Edirne’de dünyaya geldiği, kendisini köle olarak alıp sonradan evlat edinen yaşlı bir hanım tarafından büyütüldüğü düşünülmektedir. Daha sonra Kastamonu’ya gelmiş ve burada hat sanatıyla meşgul olmuştur. Bu dönemde şiire başlamış ve şiirlerinde bu yöreye ait söyleyişlere de yer vermiştir. “Döne döne” redifli meşhur gazelinin Bursa’da Ahmed Paşa’ya ulaşması üzerine hızla tanınmıştır. II. Bayezid devrinde şehzadelerin hizmetinde bulunmuş, bir süre sonra yeni bir görev istemeyerek evine çekilmiş ve ilimle meşgul olmuştur. 1509’da vefat etmiştir. Öğrencisi ve tezkiresiyle meşhur Sehi Bey tarafından mermer bir mezar yaptırılmıştır. Mezar taşına tarih beytinin yanında şairin, “Bir seng-dil firâkına ölen Necâtî’nin / Billâhi mermer ile yapasız mezârını” beytini yazdırmıştır.

 

Osmanlının büyük tezkirecisi Latîfî’ye göre Necâtî, şiirde atasözü söylemeyi kemale erdirmiştir. Bu yüzden ondan “mesel-gûy” (özlü söz söyleme ustası) olarak söz eder. Yine ona göre Necâtî, gazel tarzında ustalığıyla yeni bir çığır açmış ve kendisinden önceki şairlerin üslûbunu geçersiz kılmış bir şairdir.

 

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE KISA YORUMU

1. Bütün âlem bir yana toplandı, aşktan aklını yitirmiş bu çılgın âşık bir yana. Bana bütün dünyayı verseler benim nazarımda bir cennet olan mahallenden vazgeçmem.

Eski şiirimizde mübalağa oldukça önemli bir yer tutar. Hatta bu yüzden zaman zaman şairlerin doğru sözlü olmamakla itham edildikleri de çok olmuştur. Burada da âşık, aslında bizatihi şairin kendisi, aşkı uğruna bütün dünyayı karşısına alsa umursamayacağını ilan etmiş oluyor. Şiire çok güçlü bir iddia hatta bir restleşme ile giriş yapıyor. Öyle ki devamında gelecek benzetme ve imgeler okuru hiç şaşırtmayacaktır. Din etrafında gelişen bir ödül ve ceza algısı, eski hayatımızı şekillendirmekteydi. Bir mümin için hiç şüphesiz en büyük ödül cennete girebilmektir. İkinci mısrada sevgilinin semti ile cennet kıyaslanıyor ve çok güçlü bir şekilde sevgilinin bulunduğu mahallin cennetten üstün olduğu söyleniyor. Bunu iki şekilde okuyup anlamak mümkün: Birincisi elbette tasavvufi bir yorumla gerçek sevgili olan Allah’ın katına yaklaşabilmek cennetlere bile değişilmeyecek bir ödüldür mümin için. İkincisi beşeri anlamda, aşığın sık sık sevgilisinin mahallesinde dolaşması, onun gezdiği yerlerde dolaşıp adeta ayak izlerini takip etmesi aşkın derecesini ispat etmenin bir yoludur.

 

2. Ey âlemin güneş gibi parlayan şahı! Eğer kemale ermiş, mükemmeliyete ulaşmış güzelliğine bir zeval, bir eksiklik gelmesin istiyorsan başını alıp tenhalara gitme.

Eski şiirimizin dünya ve düzen algısı oldukça gelişmiştir. Hiyerarşik bir algıdır bu, belli bir protokol içinde herkesin ve her şeyin yeri ve sırası bellidir. Gök cisimlerinin şahı Güneş’tir, dünyada ise onu hükümdar temsil eder. Hükümdar, ülkesine tıpkı bir güneş gibi hayat ve ışık saçar. Dolayısıyla âşığın gönül ülkesinin hükümdarı olan sevgiliyi bir güneşe benzetmesi gayet makul bir istiare olur.

 

Sevgili, gönül mülkünün şahı ve üzerinde parlayan güneşi olmakla kalmaz, kemale ermiş güzelliğiyle de kendine rakip kabul etmez. Nasıl ki hükümdar tektir, sevgili de ortak kabul etmez. Âşığın dilinden tenhalara gitme, şeklinde bir uyarıyı birkaç şekilde okuyabiliriz. Sevgilinin tenhalara gitmesi, aşığın kalbinden uzaklaşması demek olur. Ki hiçbir âşık bunu kabul etmez. Bir başka açıdan hükümdarların nasıl ki dışarıda gezmesi güvenlikleri için bir problem oluşturuyorsa, sevgili de zarar görmemek için tek başına dolaşmamalıdır. Yoksa güzelliğini kıskananlar ona zarar vermeye yeltenebilir, belki de kem gözlerin nazarına uğrayabilir.

 

3. Senin salına salına işveli yürüyüşüne denk bir yürüyüşü çok aradılar ama bulamadılar. Sonunda cennet ağaçlarından tûbâ bir yana, gönül avutucu servi bir yana gitti.

Servi ağacının rüzgârda nazlı nazlı salınan görüntüsünün etkilemediği bir divan şairi var mıdır, bilmiyorum. Haliyle servi mazmununun geçmediği bir divan yoktur diyebiliriz. Ahmed Paşa “serv-i ra’na”, Nedim “serv-i revan”, Karamanlı Nizami “serv-i çemen” diyerek kullanır söz gelimi. Servi, salınışı ve zarif yapısı nedeniyle sevgilinin sokaktan salınarak geçişini gösteren bir sembole dönüşür şairlerin dilinde. Servinin yanında tûbâ da uzun boyu temsil eden bir ağaçtır. Tûbâ, cennetin altıncı katında bulunur ve dalları ile cenneti kuşatır. Her ısırışta farklı lezzetler veren meyveleri vardır. Altıncı kat, insan aklının algılayabileceği son huduttur ve yüksekliği itibarıyla sevgilinin boyunu çağrıştırır. Cennetin altıncı katında bulunan bir başka ağaç da “sidre”dir. Bu ikisi hem mükemmellik hem de boy yönüyle sevgilinin remzi olarak yer bulur şiirlerde. Necâtî Bey, servi gibi dünyaya ait bir ağacın yanında tûbâ gibi bir cennet ağacının da adını anarak sevgilisinin güzelliğini cennet varlıklarıyla mukayese etmiş oluyor. Bu mukayesenin sonucu baştan bellidir: İster bu dünyaya ait olsun ister öbür dünyaya, sevgilinin güzelliği ile yarışabilecek hiçbir varlık yoktur.

 

4. Güç ve kuvvet sahipleri bir yana zayıflar bir yana ayrılsa aşkının kazandırdığı talihle benim askerim onlardan fazla olur.

Hükümdarın gücünün kaynağı meselesi, siyaset felsefesinin en önemli konularındandır. Hükümdar merkezli inşa edilen eski şiirimizin mazmun dünyasında da bu konunun geçmesi çok doğaldır. Âşık, bitmek tükenmek bilmez sayıdaki rakiplerinin orduları karşısında tek bir güze bel bağlıyor, sevgilinin aşkı. Aşkın talihinden doğan bir kuvvetle sadece rakiplere meydan okumaz âşık, adeta tüm dünyaya kafa tutar. Gönül ülkesinin askeri kalabalıktır çünkü aşkın doğurgan ve üretken bir gücü vardır. Bu güç, zorluklara karşı aşığın yegâne sığınağı gibidir.

 

5. Nasihat edenlerin hoş ve akıllıca sözleri aşka mani olamaz. Eğer deniz bir yana akacak olursa kimseler ona karşı koyamaz.

Aşkla ilgili en büyük yanılgılardan biri de onun sınırlanabileceği düşüncesidir. Hâlbuki aşkı kurallarla sınırlamaya çalışmak onun şiddetini artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Nasihat sahipleri, özellikle dini hassasiyetleri gözeterek âşığı aşktan vazgeçirmeye çalışırlar. Oysa sadık bir âşık kendi kalbine kurallar koymadığı gibi bu konudaki nasihatleri de ciddiye almaz. Burada “denizin bir yana akması” düşüncesi etrafında zarif bir mecaz var. Deniz bir yana aksa önünde hangi set durabilir? Hangi şiddetli nasihat veya uyarı bir insanı aşktan vazgeçirebilir?

 

6. Sözlerinle ve İsa’yı andıran nefesinle, tıpkı onun ölülere hayat üflediği gibi sen de benim gibi bir hastaya defalarca deva verdin. Ey İsa gibi şeker dudaklı sevgili, bir kez bile baş başa kalmadık ki benim asıl dermanım buydu.

Hz. İsa, babasız olarak mucizevi bir şekilde dünyaya gelmiş kitap sahibi bir nebidir. Onun mucizeleri eski şairlerimizin her zaman ilgisini çekmiş, mucizelerle sevgilinin halleri arasında bağlantılar aramalarını sağlamıştır. Hazreti İsa, Cebrail’in Meryem’e üflediği ruhtur. Dolayısıyla onun nefesi canlandıran, iyileştiren, tedavi edici bir nefestir. Çamurdan kuşlar yapıp onlara üfleyerek Allah’ın izni ile can vermesinden körlerin gözünü açmasına kadar pek çok mucizesi eski şiirimize konu olmuştur. O, genelde nefes ve mesh (elle sıvazlama) sözcükleri ile bir arada anılır.

Sevgili, âşığın dertlerinin ve hastalığının tek çaresidir. Birçok kez sözleriyle aşığın kalbindeki yaraları tedavi etmiştir ancak âşığın asıl dermanı sevgilinin dudaklarından alınacak bir bûsedir. Fakat bunun gerçekleşeceği bir ortam olmamış, asla baş başa kalmamışlardır. Bu beyti tasavvufi bir gözle okuyacak olursak şunu görürüz: Kul ile Allah arasındaki özel ilişkiyi engelleyen en önemli şey kulun çevresini kuşatan masivadır. Kul, Allah’la baş başa kalırsa kalbini tamamen ona döner ve maddiyata bulanmaktan kaynaklı hastalıklarından ve nefsin arazlarından kurtulur. Zira dünyalık mal, mülk ve zevkler kulun kalbini kirlettiği gibi Allah’la baş başa kalmasını da engeller. Burada tabii ki somut bir baş başa kalma durumu değil, kalbî bir mesele kastedilmektedir.

7. Gamzen benim nazarımda dudaklarından üstündür, buna itirazım yok. Ama hastana en azından iki rahmetten birini bağışlasan ne olur?

“İki rahmetten biri” deyimi ağır hastalar için kullanılır. Artık çile çekmekten bitap düşmüş, kurtulma ümidi neredeyse hiç kalmamış bu hastalar için iki rahmetten biri dilenir: ya şifa ya ölüm. Şifa zaten arzulanır ancak ölümün rahmet olarak görülmesi hem hastalığın acılarını dindirmesiyle alakalıdır hem de inanç sisteminin bir getirisidir. Çünkü bir inanan için en güzel son, kalbinde imanla ruhunu teslim edebilmektir. Bu durum rahmet olarak yorumlanır. Şairin tavrına gelince burada aşkın büyüklüğü ile yüz yüze geliyoruz. Âşığın aşkı o derece büyüktür ki tarifsiz mutluluklar yaşattığı gibi dayanılmaz acılar da çektirebilmektedir. Sevgiliden ayrı olmak, ona kavuşamamak, gözlerini görememek, iltifatına mazhar olamamak âşık için en büyük acılardır. Böyle bir halde ya bu dünyada kavuşmayı yani vuslatı arzular ya da ahirette cennet bahçelerinde kavuşmayı ister. Sevgiliye seslenerek iki rahmetten birini dilemesi bundandır.

8. Ey ecel, zaten sevgilinin yaralayıcı ve can yakıcı gözü Necâtî’nin canına havale edilmiş; bir de sen çıkıp borcunu tahsil etmek için kapıma dayanmasan olmaz mı?

Sevgilinin güzelliğini betimlerken en çok onun gözü dillendirilir eski şiirimizde. Göz, sevgilinin güzelliğinin dışa vurduğu, tüm güzellik unsurlarını kendinde barındıran bir azadır. Tebessüm, öfke, naz, alay, zalimlik, şefkat gibi aşığın boğuşmak zorunda olduğu birçok “işve” gözde zuhur eder. Sevgilinin bakışları kimi zaman bir hançer olup aşığın kalbinin lime lime eder kimi zamansa açtığı yaraları tedavi eden bir hekime dönüşür. Gözler içsel mananın dışa taşındığı bir çıkış noktasıdır ve bu sayede adet aşığın gönlüne bir şeyler anlatır. Sevgiliyi her görüş yeni his ve fırtınaların da kapısını açar. Âşık sevgiliyi gördükçe hem iyileşir hem yaralanır. Tüm bu tezatlar sevgilinin gözünü aşk yangınının ortasına yerleştirir.

“Can borcu” deyimi kulun dünyadaki muvakkat (sınırlı) yolculuğunun özeti gibidir. İnananlar hayatı, Yaratıcının bir hediyesi ve lütfu olarak görürler. Hayatta kaldıkları ve yaşayabildikleri için kendilerini Yaratıcıya borçlu hissederler. Ecel vakti bu borcun ödeneceği zamanı gösterir. Ecel gelince borç ödenir, defter kapanır ve hesap günü gelir. Şair burada sevgilinin yaralayıcı bakışlarının canını almak üzere olduğunu, ecelin gelip onun gözünü korkutmasına gerek olmadığını söylüyor. Zira sevgiliye kavuşulmadan geçen her gün ayrı bir ecel, ayrı bir ölümdür. Ölüler tekrar öldürülemez.

 

 

Faik Muharrem

 

Devamı [...]