Deneme

BANA BAKMAYIN SİZ

BANA BAKMAYIN SİZ

Fuat Oskay

Huzur mu mutluluk mu ikileminde ben tarafımı huzurdan yana seçerim.

Mutluluk dış kaynaklıdır. Dışardan gelir ve istediklerinizin gerçekleşip gerçekleşmemesine bağlı olarak değişkenlik gösterir. Bir dilek tutarsınız örneğin; gerçekleşir, mutlu olursunuz. Kucağınızda oyuncak, balon ve çikolatalarla gidersiniz; sizi gören çocuklar, mutlu olur. Hastanız iyileşir; mutlu olursunuz. Zor bir sınavı geçersiniz, mutlu olursunuz. Yağmur yemiş, ıslanmışsınızdır; sobanın başına geçer, ısınır, mutlu olursunuz. Liste böyle uzayıp gider. Bazen bir küçük tebessüm de mutlu eder insanı.

Hayatta istedikleriniz olmadıysa, beklentileriniz yerine gelmediyse ne olur peki? Ne olacak! Bir büyük çukur oluşur ruhunuzda, mutsuz olursunuz. Oyuncak ile mutlu olan çocuğun elindeki oyuncağı alın, dünyası başına yıkılır. Baş etmek için ne yapar peki? Ruhunda her an oluşan küçük çukurları doldurmak umuduyla ömrünü tüketir insan. Çünkü mutluluk aslında umut etmektir.

Huzurlu iseniz dışa bağımlı değilsinizdir. Duvarı içten örmüş, kapıyı içten açmışsınızdır.  Kendinizi tamamlamış, ruhunuzda medcezirlere, fay hatlarına, tektonik hareketlere, hendeklere yer bırakmamışsınızdır.

Huzurlu insan hiç mi üzülmez, kırılmaz, gözyaşı dökmez? Elbette bunların hepsi olur. Daha fazlası da olur. Huzuru arayan insan, ruhunu terbiye etmeye çalışır. Mutlu olmak için tutunacak bir dal aramaz. Yalnızca kendine dayanır, kökleri üzerinde dik durur. Değerlerine, deneyimlerine, inançlarına sarılır. Urfalı Nabi, ne güzel söylemiş:

“Bağ-ı dehrin hem hazânın hem baharın görmüşüz

Biz neşâtın da gamın da rüzgârın görmüşüz”

 

Şair, doğanın niteliğinden yola çıkarak yaşadıklarına ilişkin değerlendirmede bulunuyor. Bir bahçeye benzettiği dünyada” biz neşenin de kederin de bize uğrayıp geçtiği zamanları biliyoruz” diyor. İnsan yaşamının maddi-manevi yönden mutlu-mutsuz, acı-tatlı, kederli-neşeli, sevinçli-üzüntülü dengesi üstünde kurulduğunu belirtiyor. Hayat, bazen hazan bazen de bahardır diyor.

Huzur, etrafını çepeçevre saran fırtınaların ortasında sükûnetini koruyabilmektir. Dışardaki hava ne olursa olsun içinde bir sıcak iklimi yaşatabilmektir. Bu, umursamazlık veya tedbir almayı, mücadele etmeyi öteleyen kuru bir kadercilik anlayışı değildir. Tam aksine, eskilerin, yüreklerinin ta derinlerinden gelen bir inancın edası ile dile getirdikleri “Lütfun da hoş, kahrın da.” kalıbında biçimlenen duru bir teslimiyettir.

Huzur, hazır olmayı içerir. Huzurlu insan, hayatta her an her şeye, her duruma hazırdır. Umut ettiklerinin gerçekleşmesini ister ancak olumsuzluk durumunda da gemileri batırmaz; tahammül katsayısını düşürmez. Her şeyi olduğu gibi kabul etme erdemini gösterir. Hayatın doğal mecrasında aktığını ve kendisine düşman olmadığını bilir.

Derdi mutluluk olan insan için saniyeler baş döndürücü bir hızla birbirini kovalar. Zaman çok hızlı geçer. Ömür çabuk tükenir. Huzur öyle mi? Saatler tadında ilerler. Yaşanan her gün, içinde “ama”lar, “belki”ler, “keşke”ler beslemeden gönül rahatlığıyla mazinin emanet sandukasına teslim edilir. Huzurlu insanda son nefes bile meltem esintisinde verilir.

Mutsuzluk, mezarda da kıvrandıracağına göre bir yudum huzur sizi mutlu etmeye yetecektir.

Arkanıza yaslanın, huzurun tadını çıkar.

 

Devamı [...]
Deneme

ZEYNEP RANA'NIN KALEMİNDEN "ODAMIN MİSAFİRLERİ"

ODAMIN MİSAFİRLERİ

 

Ne zaman kitap dolu bir oda düşlesem, elimde çay bardağı ile bulurum kendimi. Ve ne zaman elime bir bardak çay alsam, kurumuş çay lekeleriyle dolu sayfalar beliriverir önümde. Ara sıra pencereme yansıyan şehir siluetine kaçacak olsa gözlerim, bin bir gece masalı düşer hayalime. Şehirlerin hikâyelerini kendi dilinden dinlemek isterdim. Ne mümkün! Çay, kitap ve tabii ki odamın misafirleri sığınak olur yine.

 

Odama dolan sayısız kahramanlara şehrin yabancı ışıkları da arkadaşlık ediyor. Kim bilir ne sırlı hikâyeler fısıldıyor onlara?

 

Ortancaların renklendirdiği pencerede, dalgın görüyorum Halide Nusret'i. Küçük dostları, Zeyno, Nadide, Selim ve Osman'dan bahsediyor. Her şeye rağmen bir genç kız edasıyla... Doğu’nun yetenekli çocuklarından bahsederken gözlerinin parladığını görür gibi oluyorum. “Onlar benim için benim canımdadırlar.”  derken nasıl iç çektiğini bir de. Onca zaman sonra hepsinin hikâyesini yüreğinde taşıyacağını nasıl bilebilirdi?

 

Yine bir kadın, dalgın ama asi bakışlarıyla yazmanın ıstırabını anlatıyor. “Modern bakışın kaçınılmaz parçası mı bu?” diye sorguluyor hüznü. Bir de, dilinden hiç düşürmediği “Orlando” ve “Mrs. Dalloway”. “Flush” ise oyalandıkça oyalanıyor. Başından bir türlü defedemediğinden şikâyetçi Woolf. “İçinizdeki iyilik meleğini öldürmelisiniz” derken ciddi miydi sahi? 

 

Önde giden hafiye giriyor odaya: Salâh Birsel. Tam bir kelime virtüözü… “Gün her saatinde nasıl renk değiştiriyorsa, Birsel'in üslubu da öyle” diyor Enis Batur. Bir İstanbul hayranı o. “Boğaziçi Şıngır Mıngır” ederken kentin şahdamarı Beyoğlu’na ah vah ederek koşuyor. “Şişedeki Zenci” karşılıyor onu. Kendinden bahsederken söylüyor bunu satırlarda. Yere yatmış, en alt rafları hallaç pamuğuna çeviriyor. Kütüphanesinden kitap arayışı canlanıyor zihnimde. Bir evde koridora taşan kitaplık, deyince akla gelen isim: Salâh Birsel. Kelimelerle dans ediyor. “Katlanmış, sulanmış, kıyıya çekilmiş, kurutulmuş” sözcüklerinden bahsediyor. Sözcüklerini aşırıyorlar diye de hayıflanıyor. Haklı. ‘Zivir’ ifadesini onunla benimsedim. Uykusu kaçmış demek. Tırandaz (kibar), bıcırdamak, elkuşu (sevgili), tütünaltı (kahvaltı)…  

 

“Biz geçmiş zamanı dillendiriyoruz. Arada bir yeni zamana da kaşık çalıyoruz ama pek belli etmiyoruz." dese de, kelimeleri “serâ”dan “süreyya”ya yuvarlar gibi dans ettiriyor bir geçmişin bir şimdinin kapısını çalarak. Elinde bir bardak çay ile düşlüyorum Birsel'i kâh Beyoğlu'nda kâh Boğaziçi'nde. Kim bilir belki şişede ki zenci belki de önde giden hafiye.

 

Şehrin siluetine karışan kitaplarımda buluyorum huzuru. Ve baharı beklerken kış sürprizinde çay ile ısıtıyorum içimi. Hep çay ve kitap dediğinizi duyar gibiyim. Ne yaparsınız, insanın kahrını hesapsız çeken kim olurdu başka… diye düşünürken, Meriç geliyor odama.

 

“Okumak iki ruh arasında âşıkane bir mülakattır meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule yani masala, esrara, sonsuza…”

 

Okumaya feda edilmiş gözler. Hayatı fikrin ıstırabı ile dolu. Okumak, meçhul âleme açılan kapı derken, meçhul âlemi derin düşüncelerde öğüten bir fikir adamı. “Pekiyi ama o meçhul âlemin tekevvününde payı yok mu okumanın?” Derin fikirlere sahip Meriç. Öyle ki göremediği gözlerinin aydınlığı, odamın misafiri oluyor. Kalabalıktan kaçışı, kitaplara sığınması, odamın ıssızlığına ne çok yakıştı… Gitmeseniz…

 

“Kraliçe”, “üç damla”, “geçmiş” derken; ben de yine misafirlerimle bakıyorum gözaydınlığım dediğim dört duvarın o  devasa ışığına. “Geçmiş Şimdi Gelecek” dedi, masamın başucuna kuruldu. Öykünün birinde titrek yapraklar döşedi içine; birinde denizi gökyüzü, gökyüzünü deniz etti. Maviler çıldırdı. Sarılıp durdular birbirlerine. Toptaş, tıpkı öyküsünde olduğu gibi, odamdaki eşyalara tek tek dokundu. Tam koridora uzanacaktı ki, geri döndü. Her eşyanın öyküsünü okumaya koyuldu. Sessizce bağırdım: “Onlarda kaç öykü var bilir misin?” Kırık bir tebessüm kondurdu yüzüne. Bakışlarımı yere yasladım. Ya elindeki, maket geminin de öyküsünü okursa?

 

“Kraliçenin Pireleri” zıplamaya başladı. Abartılı korkuları vardı. Eski evindeki o güler yüzlü kumruları aradı. Bulamadı. Sokaklar bile kutsalını yitirmişti, kumrular durur muydu? Uzakların çocuklarına seslendi: “Tutunun Allah Aşkına!”  Bilmem ki duydular mı? Kimi yalana sığındı, kimi beyaz ne istedi derken griden alamadı gözünü. Hâlbuki her yer maviydi. Islak şehir, şarkılar söyleyerek uzaklaştı. Ama hala zıplıyordu. Onu bir tek Tarık Tufan yakalayabilirdi...

 

Masamdaki kâğıt kaleme hayran hayran bakmaya başladı ve üç damla kan damladı ak sayfalara. Dört duvarın gözaydınlığına yürüdü. Hafif bir esinti çiçek kokularını buralara kadar getirdi. Nefsini öldüren adamın nefesi girdi çiçek kokularıyla. O da mı kalem aşığı? Odanın içi sükût doldu yine. “Üç Damla Kan” ne garip kokarmış meğer. Elleriyle sildi kan lekesini, adamı yanına aldı ve sükûta buladığı kokusuyla pencereye yürüdü. Sadık dedi, Hidayet nerede?

 

Rahatsız etmeye geldi cümleler.

Ve özgürlük, okumakla başladı.

Hoşça bak zatına ve hayata!..

 

Zeynep Rana

 

Devamı [...]
Deneme

UMUT HEP VAR! - LALE ŞEYDA GÜLSOY KALEME ALDI

UMUT HEP VAR!

 

“Yarın farklıdır bugünden,

Adı değişir hiç olmazsa.

Kara bir suyu

Geçiyoruz şimdilerde

Basarak yosunlu taşlara.

 

Sen bugünden yarına

Birazcık umut sakla.”

METİN ALTIOK

 

 

Gabriel Marcel’in düşünce sisteminde, insan tamamlanmış bir varlık değildir. O haline, henüz ulaşmamıştır. Bir anlamda, “oluş” halindedir. Somut bir durumdan diğerine geçecek şekilde ve bunun içini daima bir yolculuk halinde olan bir gezgin varlıktır insan. Gabriel Marcel’in deyimiyle, insan bir “umut insan”dır. Nedir ki umut? Marcel’in kastettiği umut, bir tür kararlılıktır: İnsanın kendini gerçekleştirme yolunda sergilediği türden bir kararlılığa işaret eder. Bu kararlılıkla, aslında bir katılım biçiminden söz edilir. Çünkü umut, varlık sırrına bir katılım biçimidir. Kişi, varlıkla ilişkisine göre kendi anlam ve derinliğinin farkına varır. Bazen, umut eder ve samimiyetle varlığa yönelir. Bazen de, umutsuzlukla onunla arasındaki tüm ipleri koparır. Yolculuk halindeki insanın rotasını, umut belirler.

Her geçen gün, insanın daha da kendine yabancılaştığı bir dünyada umut yolculuğun yönünü tayin eden bir rehber gibidir. Bu öyle bir rehber ki, insana kendine ve dünyaya yabancılaşmayı reddedebilmesi için ona büyük bir güç verir. Böylece, insan umut ile umutsuzluk arasında ya da kendi varlığını onaylamak ve yolda olmak ile kendi yolunu ve varlığını reddetmek, yolunu kaybetmek arasında seçim yapar. Hem de her an yapar bunu. Bilinçle ya da bilinçsizce…

Umut, başkasına kendini açar; kendisini samimiyetle ortaya koyar. Oysa umutsuzluk, bu ilişki biçimi yerine kendi benliğini merkeze alır, başkasına kapılarını kapatır. Böyle bir zeminde, güven duygusu yeşeremez ve kişi, kendini gerçekleştirme şansını elinin tersi ile iter.

Marcel, varlığa ilişkin soyut bir metafizikten çok somut deneyimlerden ve onlarla ilgilenmekten söz eder. İnsanın ne olduğundan çok, sahip oldukları ve fonksiyonları ile değerlendirildiği ve bunların öne çıkarıldığı modern dünyada yabancılaşmanın, yalnızlığın, tedirginliğin ve bunaltının ayyuka çıktığı gerçeğini görmezden gelemeyiz. Mademki, bu dünya anlamsal bir boşluk içermektedir. O halde, o anlamı biz aramaya çıkmalıyız. Çünkü anlam, ancak bizim kendi bütünlüğümüzle gerçekleştirebileceğimiz bir şeydir. Mevcut koşullarından memnun olmayan birey, ortaya ürün koyma ihtiyacı duymaz mı? Bu, tinsel bir deneyim yaşama isteği değil midir? Varlığa susamak değil midir bu? Var olma ihtiyacı duymak değil midir?

Var olma ihtiyacı, arzu edilen bir şey demektir. Ancak, buradaki ihtiyaç bir objeye duyulan arzu değildir; talep edilen bir şeydir. Talep edilen, modern dünyada değerini ve kutsallığını yitiren varlıktır. Bu gerçeğin farkına varan ve kendi özgünlüğünü seçen birey, yalnızca sahip olmakla yetinemez. Onun talep ettiği, var olmaktır. Varlığın çağrısını duyar ve ona umut yolu ile yanıt verir ruh. Böylece, var olmakla sahip olmak arasındaki, o ince ayrıma ayar. İnsanlar, çoğu zaman kendilerini sahip oldukları şeylerle özdeşleştirme yanılgısına düşerler ve kendilerini, objeler seviyesine indirirler. Bu yaklaşım, onları bir insan olarak değerlerinden ve kendi renklerini saçmalarını sağlayacak o metafizik yolculuktan alıkoyar.

İnsan, bir varoluş hikâyesidir. Bu hal de içinde bir sorun değil, bir sır taşır. Sır ile sorun, birbirinden farklı şeylerdir. Sır, bir sorun gibi çözülemez. Onu düşünmek, tasavvur etmek ya da ispatlamaya çalışmak mümkün değildir. Bunların hepsi sırrı objektifleştirir. Öte uyandan, sır anlaşılmasa da içten içe sezilen bir şeydir. Varlık sırrını tanımak için, varlığa katılmak gerekir. Varlığın kendisi, varlığa katılım durumunda, etkin olmakla kavranabilir. Varlığa katılımın üç türü vardır: Bedenin duyumuyla gerçekleşen bedene bürünme düzeyi; aşk, umut ve sadakat düzeyi; dua, umut ve yaratıcılık yolu ile kendini varlığın huzur ve mutluluğuna açan aşkınlık düzeyi. Kısaca, varlık en iyi deneyim yolu ile kavranır; yaşayarak doğrulanır; yaşayarak tanınır; yaşayarak ona yaklaşılır.

Demek ki, biz yalnızca sahip olduklarımız değiliz. Daha fazlası var bizde. Aşk, sadakat ve umutla mutlak varlığa yönelince ayrımına daha da fazla varılacak şeyler var. Varlığın ve var olmanın inkâr edildiği bir dünyada, yaşam gözümüze umutsuzluğa mahkûm, boş ve anlamsız bir yerden farksız görünebilir. Belki de, bazen ışığın değerini kavramamız için karanlık gereklidir. Belki de, bu anlam boşluğu, mutsuzluk, umutsuzluk, çaresizlik, ihanet gibi olumsuz duyguların da bir işlevi vardır. Belki de, tüm bunlar umut, mutluluk, aşk gerçek değerini bulsun diyedir.

Kierkegaard haklıdır belki. İnsan sonlu olanın ve sonsuzluğun; geçici ve kalıcı olanın; özgürlüğün ve zorunlu olanın sentezi olduğu için, tümüyle umutsuzluktan kaçması diye bir şey söz konusu olamaz. Bu, aynı zamanda bir avantaj da olabilir. İnsan, bu noktada kendisinin ve diğer insanların umutsuzluklarını; insanların bazen benliklerini nasıl unuttuklarını hatta inkâr ettiklerini görür; aşkın varlıkla ilişkisinin kesilmesinin sonuçlarının bilincine varır. Bu nokta, onun için artık bir dönüşüm noktasıdır.

Diyelim ki hayatımız hem belli bir doyuma ve anlama ulaşmıyor, hem de istediğimiz biçimde hareket edemiyoruz. Böyle bir durumu değiştirmek için, risk almamız gerekir. Harekete geçmemiz ve bir şeyler yapmamız, yani seyirci koltuğundan artık kalkmamız gerekir. Umutsuz insanla umutlu insan arasındaki fark, böyle ortaya çıkar. Umutsuz insan ise olumsuz durumların hep öyle devam edeceğini ve ne olursa olsun,  hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünür. Onun için gelecek, sıkıcı şimdiki zamanın tekrarından başka bir şey değildir. Zaman, adeta akmaz. Umutsuz insan, kendi çaresizliği ile büyülenmiştir. Onun için çıkar yol yoktur, var olan duruma yapışıp kalmak vardır; durumu yani gerçeği kabullenememek vardır; korku ile kendine kapanmak vardır. İçsel bir tükeniştir bu. Arzunun bir uzantısıdır umutsuzluk. Çünkü ısrarcı, benmerkezci ve açgözlüdür arzu, yalnızca sahip olmakla ilgilenir. Sahip olduğu ya da olduğunu düşündüğü şeyi kaybetme korkusu, onu sabırsız ve tahammülsüz yapar. Fazla iyimserlik de, tıpkı arzu gibi benlik düşüncesine saplanır ve orada kalır. Her şeyin yolunda gideceğine inanmak güzeldir ama bunun için de bir şeyler yapmak, yapılması gerekenleri yapmak gerekir.   

Umutlu insan, yaşamın zorlu yönlerinden kendini izole ederek korumaz. Aktif bir katılımcıdır o ve gerekirse, beklemeyi göze alabilir. Bu, karşılaşabileceği şeylere karşı hazır bulunmayı gerektiren, harekete geçmeye istekli ve aktif bir bekleyiştir. Umudun bekleyişidir. Umut, tembel tembel oturup beklemez. O, zamanın getirdiklerine ve götürdüklerine teslimiyet gösterir. Yani, olanları kabul eder ve bu sırada, yapabileceğinin en iyisini yapar ve sonuçlara güvenir. Yaratıcı varoluş sürecinin kendinde ve başkalarında açığa çıkması ile bir derdi olmayan umutlu insanın rahatlığını, nerede görseniz tanırsınız. Bu rahatlığın asıl adı, sabırdır. Umutlu insanın aktif bekleme, sabır ve kabullenme ile ilmek ilmek ördüğü hikâyesi, mutluluğa açılan bir kapıdır adeta.

Umudumuzu koşullara bağlamak ya da belli bir obje üzerine kurmak, onu sınırlamaktır. Umut, özgürdür. Biz ise onun etrafını dikenli tellerle çeviririz. Koşul koymamanın, umut edilenden vazgeçmek anlamına geldiğini varsayarız. Tam tersi, koşul koymamak ben ya da sen değil biz diyebilen sahici bir umudun çağrısına kulak kabartmaktır.

Umutsuzluğa düştüğümüzde bize tüm çıkış yolları kapalı görünürken bile, umut etmek bizim elimizde mi dersiniz?

Marcel, bize sorunun cevabına dair ipuçları versin:

“Bu soruyu bana soruyor olman bile, aslında kendi hapishanenden bir kaçış denemesidir. Gerçekte bana sorduğun basit bir soru değildir; bana yönelttiğin bir başvurudur ki, bu başvuru karşısında ben yalnızca bana güvenmekle kalma, aynı zamanda sakın pes etme, teslim olma ve mütevazı bir şekilde bu umut senin içinde yaşıyormuş gibi davran, her şeyden önce bu umudu ifade etmeye çalış...”  

 

LALE ŞEYDA GÜLSOY

Devamı [...]
Deneme

SENDEN YAZAR OLUR MU? KÜRŞAT YOZCU YAZDI

SENDEN YAZAR OLUR MU?

Gecenin sessiz örtüsü yüreğime doğduğunda bu soruyu hep sorarım kendime. Bazen Araf’ta bir muamma, bazen ebedi bir ümit bazen ise kaybolan yıllarıma gözyaşı döken bir çocuk gelir rüyalarıma. Asude zamanların hikâyesiydi bende yazar olmak, zılgıt yemiş onurlu bir adamın duyduğu ıstırap…

Peki, bu soruyu sorana sormazlar mı? “Yazarın tarifi yapıldı mı ki, sen yazarı soruyorsun?” Kim kime göre yazar, kim kime göre okur? Zor sualdir azizim, âdembaba koğuşunda ekmeğin kaç lira olduğunu sormak. Elbet biz de sizin acılarınızla acınırız; elbet bizim de edebiyatla olan ahdimiz yazılıdır dağlara taşlara. Sahi, kim kime göre yazar olmuştur? Geçen gün “adaklı” sözcüğünü okudum. “Adaklı!” Kurban olunurdu bir zamanlar sevdiceğinin yoluna. Adak adanmıştır artık; ne âşık vaz geçer, ne maşuk… Nasıl da içi mana dolu değil mi? Fark ettim de toplumun değerleriyle birlikte sözcüklerin büyüsü de terk ediyor bizi.

Benden yazar olur mu? Zor sual azizim. “Adaklı” sözcüğünün içini boşaltan bir topluma neyi nasıl anlatacaksın? Sevdaların yavan yaşandığı bir cemiyette yazar ve şair ne hale düşer, hiç düşündün mü? İki sığ cümle ve cümlenin sonunda izdivaç etmeye namzet çift… “Nişanlı” deyiverirler artık. Nişanlı! Acem halısı yanında makine halısının kibirli duruşunu gördünüz mü? Ninelerimizin eskimiş, pörsümüş halılarına kim bakıyor artık? Oysa o motiflerde gizli değil miydi koca bir mazi? Yabana attığımız her sözcük gibi ninemin halısı da küskün bize. Adaklı ve nişanlı; hangisi acem halısı, hangisi makine halısı?

Zor soru azizim. Hem de çok zor. İstersen yazarları inceleyelim bir ara seninle. Bu sualin cevabını onları kıyas yaparak bulabiliriz. Türk diline en asil ahengini veren yazarlar kimler? Heyhat! Üzerinde ittifak edilemeyen bir edebiyat dünyasında kimi kimle kıyaslayacağız? Ağız dalaşı olmasın tabi. Ama bilelim yazarı da, yazarcığı da… Ben, sen, o yok! Edebiyatla ahdi olan herkes var. Hepimizin hakkı değil mi anamızın ak sütü gibi helal dilimizi doğru kullananın kim olduğunu öğrenmek?

Alan talan olsun ortalık. Kesif tartışmalar yapılsın. Nihayetinde biz de bilelim; kim yazar, kim yazmaz. O vakit çıkar belki yazarın tarifi ortaya. O vakit, koca bir mazi dile gelir, çorak topraklardan tekrar alaza fışkırır. Kısık, dar, verimsiz toprakların kaderidir yalnızlık. Bereketin fışkıracağı güne selam olsun.

Ağzıma gem vuracağıma dair söz vermiştim ama yine konuşturdun beni. “Benden yazar olur mu?” Akla yatkın olanı, yine gecenin sessiz örtüsünü beklemek. Kendimle baş başa kalmak... Kimler, kimler gelir ziyaretime bir bilseniz? Kış bastırıveriyor, kar taneleri konuyor omuzlarıma. Sonra iki serçe… Ürkekler ama adap erkân biliyorlar. Soğuktan titreyen bedenlerine sıcak nefes olmaya çalışıyorum. Tek tek buğday taneleri atıyorum önlerine. Bir yiyorlar, bir bana bakıyorlar; tıpkı yeni doğmuş bebeğin annesini emmesi gibi…

Derken, uzaklardan, çok uzaklardan yanıma alil bir fukara geliyor. Günlerce beraber dolaşıyoruz. Ben ona yiyecek veriyorum, o bana hikâyesini anlatıyor. “Yaz bunları!” der gibi… “Yaz ki, bir daha gözyaşı dökülmesin.”

Ya, bülbüle ne demeli? O, hep benimle… Feryat figan ederek ezelden ebede şarkısına devam ediyor. O da biliyor ki, aşkların sığ yaşandığı, maddenin hâkim olduğu; insanın kendi kurduğu düzenin tutsağı haline geldiği bir dünyada ne gül bülbüle yâr olur, ne de Bülbül güle…

Birazdan uyuyacağım. Ne mi olacak? Her defasında olduğu gibi yine rüyama geleceksin ve yine aynı soruyu soracaksın. “Senden yazar olur mu?”

KÜRŞAT YOZCU

Devamı [...]
Deneme

EDEBİYAT GERÇEKTEN BİR İŞE YARAR MI?

EDEBİYAT GERÇEKTEN BİR İŞE YARAR MI?

“Edebiyat ne işe yarar?” sorusu tarihin her döneminde bilginlerin ve ediplerin kafa yorduğu bir soru olmuş. Bu soru, bu yazının hacmini aşacak bir derinliğe sahip. Edebiyatın tanımından dünden bugüne macerasına kadar birçok ayağı var bu problemin. Bunun yanında edebiyat algısını da sorgulamak gerekir. Edebiyat kimileri tarafından gereksiz görülürken sanatçılar tarafındansa göklere çıkarılmış. Edebiyatın muhatabı olan okur ise edebiyata çoğunlukla bir eğlence aracı olarak bakmakta. “Hoş vakit geçirmek”le “boş vakit doldurmak” arasına sıkışmış avamın düşüncesinde edebiyat. Okumak külfet, yazmak eziyet olarak görülüyor çoğunlukla. Haliyle “Edebiyat bir işe yarar mı?” diye sorarken birçok değişkeni göz önünde tutmak gerekir. Çünkü hiçbir eser sadece kendisi olarak var olmaz. Bir birikimin, ortak bir akıl ve hafızanın, yüzyıllar boyu süregelen bir tecrübenin meyvesi olarak çıkar ortaya. Üstelik geçmişi reddeden eserler bile kurtulamaz geçmişin mirasından beslenmekten.

“Edebiyat ne işe yarar?” diye düşünmeden önce edebiyatın alelade bir araç olmadığını kabul etmek gerekiyor. O, alet çantasındaki bir kargaburun ya da pergel değildir ki ne işe yaradığı ya da yarayacağı bir sorun olsun. Edebiyatın açık işlevinin çok ötesinde insanlık için bambaşka bir önemi vardır. Yazıya yüklenen anlam hemen her yüzyılda değişmiş olsa da bir gerçeğin hiç değişmediğini söylemek mümkün: Edebiyatçı, toplumun önünde yürüyen bir çağrıcıdır. Bunu, topluma liderlik etmek anlamında değil, toplumun başına gelecek felaketleri ve güzellikleri önceden sezerek eserlerinde işlemek anlamında okumak gerekir. Bunun yanında geçmişi okumak, böylece bugüne ve yarına bir mesaj iletmek de sanatkârın eserine sinen bir özelliktir. Fakat bunlar birer işlev değildir. İşlev, doğrudan doğruya bir eylemin amacıyla ilgilidir. Sanatçının bir çağrıcı rolüne bürünmesi ise onun elinde veya kontrolünde gelişen bir durum değildir. Sanatçı sanat yapar. Sanatını yaparken belki de bilip istemeden toplumun gizil kodlarında dolaşır ve dünden yarına uzanan istikametine ait çıkarımlarını okuruna duyurur. Kaldı ki edebiyata bile isteye anlam yükleyen, ondan bir kaldıraç inşa etmeye çalışan kişiler yazınsal ve sanatsal olmaktan çok siyasi yönü öne çıkan metinler ortaya koymuşlardır. Bunların da sanatsal niteliği her zaman tartışmaya açıktır.

Türk edebiyatında her dönemde nitelikli edebiyatçılar yetişmiştir. İslamiyet’in kabulü gibi kritik bir dönemde, hem kitlesel düzeyde hem de devlet düzeyinde İslam’ın kabulüne şahitlik eden Karahanlılar, aynı zamanda devlet felsefesindeki değişimin de sancısını yaşıyordu. Yeni din, toplumun her kesimine yeni baştan sınırlar çiziyor, yeni görevler yüklüyordu. İşte böylesi önemli bir dönemeçte Yusuf Has Hacip çıktı ve siyasetname edebiyatının zirvelerinden olan Kutadgu Bilig’i kaleme aldı. Eser, elbette çağın edebiyat anlayışına uygun olarak öncelikle okuyanlara öğüt vermek kastıyla kaleme alınmıştı ancak gerek güçlü kurgusu gerekse sanatsal anlatımı ile benzerlerinden derhal ayrıldı. Bu eser isminden başlayarak Türk toplumunun yaşadığı değişim ve dönüşüme dikkat çeker. Eserin adı “saadet veren bilgi” anlamına gelir. Asya bozkırında at koşturan savaşçı bir kavmin, din değiştirmekle beraber ideallerine ulaşan yolda yeni hedefler edindiğini görürüz: Saadet mi istiyorsunuz, o zaman bilgiye sarılın!

Eskimez sözlerle işlenmiş olan Kutadgu Bilig’de; hükümdarı temsil eden kişinin adının Kün Togdı (Gün Doğdu) olmasından, onun yanındaki yardımcı kişilerin her birinin adalet, akıl, saadet gibi değerleri temsil etmesine kadar bu eserde devlet felsefesinin de yeniden yorumlandığı görülür.  Eserde, hükümdarın bir güneş gibi merkezde tutulmaya devam edilmesiyle beraber, dünya ahiret dengesi arayışını da görürüz. Üstelik Yusuf Has Hacip, kuru hamasetle derdini anlatmak yerine şiir gibi zorlu bir yolu tercih etmiş, düşüncesine estetik bir form vermek için büyük bir çaba sarf etmiş ve güçlü bir alegorik yapı inşa ederek sanattaki hâkimiyetini göstermiştir. Böylece bir yandan yeni bir edebiyat kurarken bir yandan da toplumun önündeki yüzyıllara ışık olmuştur.

Türklerin Anadolu’ya gelişi ve Anadolu’yu yurt edinmesi oldukça sancılı olmuştur. Üzerinde düşünüldüğünde böylesi büyük değişimler hiçbir millet ve toplum için kolay olmazdı. Anadolu’ya yayılma ve siyasi birliğin tesis edilmesiyle birlikte bu kez farklı sorunlar ortaya çıktı. Savaşlar ve fetihler sebebiyle sürekli yer değiştirmek zorunda kalan ve farklı kültürlerle etkileşim halinde bir toplum yapısı oluşmuştu. Bu yapı, kaçınılmaz olarak karmaşayı ve sosyal huzursuzlukları da beraberinde getiriyordu. Ekonomik ve siyasi istikrarın oturmamış olmasının getirdiği güvensiz ortamda Germiyanlı Şeyhi’nin (ö.1431) Harname’si yazıldı. Her ne kadar bizdeki araştırmacıların eski edebiyatımızı tasavvufi imgelerle okuma eğilimi yüzünden sosyal eleştiri yönü yeterince incelenmemiş olsa da Harname, ciddi bir sosyal hicivdir. Hiciv tekniği ve mesnevi formunda devrin ve gelecek yüzyılların gerçekleri dile getirilmiştir.

Alegorik bir eser olan Harname’de çok çalışan ve çok yorulan bir eşeğin, besili ve bakımlı öküzlere özenerek başına olmadık işler açması işlenir. Bu hikâyede hem bir an önce sınıf atlama endişesini hem de köylünün çok çalışmasına karşın açlık ve can güvenliğiyle imtihan olmasının getirdiği problemleri görmek mümkündür. Üstelik Şeyhi’nin ilhamı, başından geçen bir eşkıyalık ve soygun macerasından aldığı bilinen bir gerçektir. Osmanlı tarihinin savaşlar, zaferler ve kayıplardan ibaret bir biçimde anlatılan tarihini bir yana bırakırsak en toplum için büyük sorunlarından birinin taşradaki güvenlik zafiyeti olduğu göz ardı edilmemelidir. İsyanlar şöyle dursun, taşra insanının eşkıya korkusu Cumhuriyet’ten sonra bile devam eden bir problemdir. Söz gelimi verimli kaynaklarına rağmen Çukurova’da bir türlü otorite sağlanamamış, ancak 1860-70’lerde Fırka-i İslahiye ile güvenlik otoritesi tesis edilmiştir. Şeyhi’nin Harname’si elbette basit bir eşek hikâyesi değildir. Geniş toplum kesimlerinin ciddi ve birincil sorunlarını ustalıkla dile getirmiş bir başyapıttır.

On dokuzuncu yüzyılın kapısı aralanırken katmerlenmiş sorunlar çözülemeyecek kadar karmaşık bir hal almıştı. İşin aslı ne yöneticilerde sorunları çözebilecek bir irade vardı ne de toplumda sıkıntıları aşmaya dönük bir vizyon. Yılgınlık ve çözümsüzlüğün hâkim olduğu bu asırda bir grup Osmanlı bürokratı Avrupa’dan aldıkları yeni fikirlerle eski ve kökleşmiş sorunlara çözüm üretmeye çalışıyordu. Bu bürokratlardan biri de Namık Kemal’di. (d.1840 – ö.1888) Ateşli bir hatip, kudretli bir şair ve davası söz konusu olduğunda tam bir irade kahramanı olan Namık Kemal; teknik kusurlarını ve yetersizliğini bir yana bırakırsak, eserlerinde toplumun sorunlarına içten bir ameliyat gerçekleştirmiş ve bir otopsi raporu gibi sorunları bir bir ortaya dökmüştür. 1874 yılında okurla buluşan İntibah romanında Ali Bey’in kişiliğinde çizdiği gençlik portresi, sadece o dönemin değil ilerleyen on yılların da sorunlarını bir prototip halinde sunmuştur. Devlet ve toplum yenilenmeye çalıştıkça gençliği eğitemediği gerçeğine toslamıştır. Hatta romanın yazılışından bu yana geçen yaklaşık yüz elli yılda pek bir mesafe kat edemediğimizi söylemek abartılı olmayacaktır.

“Kötü kadına âşık olan tecrübesiz genç” gibi o devrin anlayışına uygun son derece romantik bir motif etrafında gelişen İntibah, o günden bugüne değişmeyen bir probleme dikkat çeker. Ali Bey, varlıklı bir aileden gelir ve o devrin şartlarında üst düzeyde eğitim almıştır. Fakat sorun şuradadır ki aldığı eğitimin gerçek hayatla bağı yok denecek kadar azdır ve hayatın apaçık tuzakları bile Ali Bey’in dikkatini çekmeye yetmeyecektir. Gençlere verilen eğitim, onların ayaklarını doğdukları kadim topraklara sağlam bir şekilde basmalarına yetmemiştir. Bunun yerine aldıkları eğitim, tamamen olumsuz anlamda gençliğin ayaklarının yerden kesilmesine neden olmuştur.

Namık Kemal’in gençliğin toplumdan kopuk yaşayışına dair tespitlerini sonraki romanlarda da izleriz. Söz gelimi Zehra (Zehra – Nabizade Nazım), Bihruz Bey (Araba Sevdası – Recaizade Mahmut Ekrem), Ahmet Cemil (Mai ve Siyah – Halit Ziya), Seniha (Kiralık Konak – Yakup Kadri) ve hatta Aşk-ı Memnu’nun gayriahlaki tiplemesi Behlül bile eğitimli birer gençtir. Fakat sorun eğitimde değil, verilen eğitimin dünyanın ve toplumun gerçekleriyle örtüşmemesidir.  Bu kişiler ister olumlu ister olumsuz özellikleriyle ön plana çıkın en büyük eksikleri toplumu okuyamamalarıdır. Namık Kemal, toplumsal hayatın en cerahatli yönünü tecrübeli bir cerrah hassasiyetiyle yakalamış ve bunu roman formunda ifade etmiştir. (Romandaki teknik kusurlar bu yazının konusu değildir.) Devir değişse de bugün toplumun en büyük sorunu halen eğitimdir ve biz verdiğimiz eğitimin yeterliliklerine halen şüpheyle bakıyoruz. Bir sanatçı toplumun önünde yürüyorsa fikirleri her dem tazedir ve Namık Kemal, aramızda capcanlı olarak dolaşmaktadır.

Edebiyatçı, bazen önemli gelişmelere kıyıdan köşeden şahit olur bazen de bizzat o önemli gelişmelerin kahramanlarından biridir. İşte Yakup Kadri böyle bir romancıdır. İşgallerle birlikte başlayan direniş ve vatanı savunma düşüncesini hem fikren savunmuş hem de Ankara’da bulunarak Milli Mücadele’ye ilk elden şahit olmuş bir isimdir. Yaban romanı 1932 yılında okurun huzuruna çıktığında Yakup Kadri’ye çok haksız eleştiriler yöneltilmiştir. Başkaları genç Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir hamaset edebiyatının ardına saklanırken Yakup Kadri halkla okumuş kesim arasındaki uçurumu ortaya koyan Yaban’ı kaleme almıştır. İsminden başlayarak, Türk aydınının köylüyle arasındaki uzaklığı işaretleyen bir eserdir Yaban. Kolunu savaşta kaybeden bir Osmanlı subayı olan Ahmet Cemal’in varlık ve kimlik bunalımı üzerinden kendi gerçekliği içinde yoksul, çaresiz, cahil ve açlığa mahkûm Anadolu köylüsünün çok açık bir fotoğrafını okura sunmuştur. Bu fotoğraf öylesine rahatsız edicidir ki o dönemde Yakup Kadri’yi köylülerimize düşman olmakla suçlayanlar bile çıkmıştır. Oysa Yaban, genç Cumhuriyet’in Osmanlı’dan miras olarak devraldığı bir sorunu çarpıcı bir yalınlıkla dile getirir. Okumuşlarımızla halkımız arasında bir uçurum vardır ve bunun kapanması oldukça zordur. Aydın kendini halka anlatmaya çalışmaz. Konuşmaya çalıştığında ise karşısında onu dinlemeye istekli kalabalıklar bulamaz. Aydınımız köydeki “yaban”dır daima. Yaban; yani güvenilmez, anlaşılmaz, kendinden emin olunmayan bir yabancı. Yaban, yani gelip geçici ama asla kalıcı olmayan bir seyahatin yolcusu… Yaban’da resmedilen bu uzaklık bugün çözülmüş müdür? İyimser bir yorumla bile sorunun çözüldüğünü söylemek çok zordur. Yakup Kadri, hem Osmanlı bakiyesini görmüş hem de genç Cumhuriyet’in inşasına harç taşımış bir romancıdır. Gözlem kabiliyeti sayesinde toplum sorunlarının oldukça net bir fotoğrafını çekmiş ve gözler önüne sermiştir.

Edebiyatçı, her insan kadar gündelik olaylarla ilgilense de onun asıl ve asil derdi, geçmişi ve bugünü okuyarak yarın olacaklara dair ilham ve hissiyatı kâğıda dökmektir. Bu, elbette edebiyatçı olma iddiasındaki herkes için geçerli değildir. Güncelin dalgalarına kendini kaptırıp açık denizlere sürüklenenler de çoktur. Fakat edebiyatın dertli heybesini yüklenmiş edebiyatçının popülerliğin ötesinde bir arayışı olduğu da açıktır. Bir yazar ya da şair herkesin bilip gördüğü olayları toplumun ezici çoğunluğu gibi okuyup yorumlarsa hiç şüphesiz işini eksik yapmış olur. O, bir radar hassasiyetiyle dünyayı ve toplumu okuyarak güzellikleri çoğaltmalı ve eğer fark ederse yaklaşmakta olan tehlike ve bunalımlara karşı insanları uyarmalıdır. Zweig bunun en güzel örneğidir ne yazık ki. İnsanlığa dair tükenen ümitler ve yaklaşan kötülüklerin acısını yüreğinde duyduğu için canından vazgeçmiş bir yazardır o. Ölümüyle dünyayı saracak organize ve kompleks kötülüklere karşı meydan okumuştur.

Şimdi bir daha düşünmek gerekiyor. Edebiyat gerçekten bir işe yarar mı, yoksa biz ona göreceli bir işlev mi yüklemekteyiz? Edebiyatı bir halat veya bir makara sistemi gibi göremeyiz. Edebi eser ideolojik veya ahlaki bir metin değildir. Dini metin hiç değildir. Siyasetname bile olsa edebi eser derdini incelikle dillendirir ve sanatı ıskalamaz bunu yaparken. Edebiyat bir işe yarıyorsa ve edebiyatçı gerçekten bir iş yapıyorsa bu, toplumların önündeki yüzyıllara ışık tutacak nitelikte olmalıdır. Zira her toplum tarihsel süreçte büyük yok oluşlar ve ciddi sorunlarla boğuşur. Mesele toplumu yaklaşan tehlikenin büyüklüğü hakkında ikna edecek edebiyatçıların yetişmiş olmasıdır. Kutadgu Bilig’de çizilen saadet yolu, aradan bin sene geçmesine rağmen hala ihmal edilmektedir. Şeyhi’nin adalet vurgusunun tazeliğini yitirdiğini söyleyebilir miyiz? Namık Kemal’in ve ardıllarının gençlikte gördüğü eksikliklerin ne kadarını giderebildik?  Yakup Kadri’nin temas ettiği aydınlar-okumuşlar ve halk kesimleri arasında yaşanan kırılmayı tamire yeltenen oldu mu? Sorular çoğalabilir fakat şunu da teslim etmek gerekir ki toplumun önünde yürüyen edebiyatçılarımız var. Topluma düşen, onlara güvenip bugününe çeki düzen verip yarınına istikamet çizmektir. İşte o zaman edebiyat gerçekten bir işe yaramış olur. Yoksa tarihsel hatalar sarmalından çıkmamız mümkün olmaz.

 

Muhammet ERDEVİR

Devamı [...]