Deneme

VİRGÜLLÜ US

VİRGÜLLÜ US

Aydın Akdeniz

 

Çatal çatal uzanan dallarıyla asırlık bir çınarın altındayım, o yaşlı gövdeye yaslanıp biraz soluklanmak için. Zemine kayıyor bakışlarım, hemen ayakucuma doğru. Renk ve ışık geçişleriyle salınıp duran o gölgeye, serinliğine kanan herkesi efsunlayıp yolundan alıkoymak istercesine hareketlenmişti çünkü. Suskunluğun birdenbire dillenişine tanık oluyordum. Işık ve gölge oyununa dalmışken bir an geliyor ki, bilinçte ayıklık, hadi doğanın mucizevi işleyişine kendini bırakıp salıverme hali diyelim. Şarkı mı türkü mü pek ayırt edemediğin, ismi henüz konulmamış ezgiler, evet doğru tanımlama tam olarak buydu, birtakım mırıldanışlar duyuyorsun elinde olmadan. Pan'ın flüt sesi kadar gizemli uzaktaki çobanın yanık kaval sesleri. Hatta kuş ötüşleri, kımıldanan, bir çalılığa dalarken tıslayan ağır gövdeli adımların hışırtısı. Aşağıda belli belirsiz hissedilse de az yukarıda eğip büktüğü körpecik filizlerle kararsız esintiler, ıslığa benzeyen uğultular. Asla kesilmeyecek, hiç susmayacakmış gibi bellekte kimi alçalan, kimi yükselen sesler. Yüzlere karışan. Bir çağrışımın tetiklemesiyle canlanıveren şu anıların suretine.

Çekildiği ağaç gölgesinde bir kasecik çorbaya iştahla kaşık sallayan çiftçinin güneşten kavrulmuş yüzüne. Üleşilmek üzere bir çavdar somununa uzanan nasır nasır çatlamış ellere. Gözlerden ırak gizli buluşmalara, kavuşmak için verilen sözlere, çakı ucuyla ağaç gövdesine kazınan utangaç şekillere . Yalçın kayalığı döven rüzgârların ırmak akışına kapılıp vadinin içlerine taşınırken işittiğin vahşi çağrısına. Böcekler, sonra tependeki o kızgın güneş, kıvrılıp kıvrılıp önüne serilen yollar, yola revan olmuş yolcular, bugünden hatta dünden olan ne varsa, zamanca daha da gerilerden.

Ama hep gidişten, lisanı halle bir uzaklaşmadan dem vurmaya isteklenen bunca ses.

Eşik bir kez aşılmayagörsün taşımak için ağırlığı, sesler içinde sana ait olanı bulup çıkarmak, belleğine parça parça yansıyan tüm o suretlerin henüz tamamlanmamış bütüncül ilk şekline ulaşmak için olağanüstü çaba göstermen gerekecek.

Yolculuğun, bir çıkış noktasından hareketle diğerine yalnız mesafe kaydetmekle sınırlanmayacağını anlayacaksın, zamandaki uzamsal hareketlenişin içe yönelen farklı biçimlerinde, bu kez bilinenin dışında, bambaşka zamanlar da yaratabileceğini. Sınırlarının esnek, geçişken ve çevrelediği töze bir görünürlük kazandırmaktan daima uzak kaldığını.

Koşmaya yazgılı biri için alfabe harflerinin etkisine sahip doğadaki sıra dışı şu algoritmik dizilime bir göz atma vakti gelip çatmıştır, tanımsızken şimdi okuyorsun çünkü. Ve çünkü o sesleri işitmeye çok isteklisin. Bir Lokman Hekim olmasan da doğası gereği ifşa ettiği sırlar ile sana bilgeliğin kapılarını aralıyor. Sağlığın, güzelliğin erincine vardıran, vücutça da ruhça da pek ve diri kalmanın geçtiği yolları bilip gösteriyor.

Kuyuya atılmadın ki toprak bağrını açmış olsun sana. Yine de mayaladığı ilk atanın zerk ettiği rahimlerden vücut bulup sonra bir kan çekmesiyle hüküm sürdüğü yerlerde dolaşırken, bu sırrı bilemeden konaklayan yolculara Yusuf nişanı olarak bir nebze güzellik bahşetmekten hiç çekinmedi. Sen de vaktiyle bir kervan yolu gözetmiştin hani. Ama o insan güzelinin yine senin yaşlarda henüz çocukken kavradığı gerçeklikten büsbütün habersiz yalnız uzakları, gideceğin yeri düşlemiştin. Kervan o kervan değildi zaten. Hatta kervan dahi denilemezdi beklenene. Kafile, iş bölümüyle yol kat etmek üzere birbirine destek vermiş insan topluluğundan bile oluşmuyordu.

O vakitler işlenen demir- çelik tuhaf bir araca dönüşmüş ve motor gücüne binek vazifesi gördürülerek yolcu taşımaya uygun hale getirilmişti. Söylenene bakılırsa yüz beygir bir araya toplansa gördüğü işi göremez, aldığı mesafelere hızı soluğu yetişmezdi. Her türden et, kas ve kemik gücü, demek şimdiden aşılmıştı. Henüz, şimendiferle çekilen ve bunun taşıdığının yüz katını şıppadak taşıyıp sevdiklerine vasıl eden sıra sıra katardan haberin yoktu. Gökte kartal gibi süzülen tayyareleri ise ne duymuş ne de görmüştün.

Hâlbuki sadece uzaklaşmak istemiştin. O motorlu taşıtlardan birisinin ön koltuğuna, seni ve yaşıtın olan diğerini hani bir zamanlar çınar ve söğüt ağaçlarınca çevrelenmiş tarlanın hemen yakınındaki kerpiç eve emanet etmiş şu şoförün yanına oturacaktın. Mecazi anlamda şofördü senin için, yola kıyasla ömrü yollara vuran bekleyişler sebebiyle. Gitmek istediğin yeri de aslında biliyordun. Öncesinde neon ışıklarının sokak ve caddelere sağanak olup yağmur gibi yağdığı bir ülkeye varmıştın. Ve kendince hesapların vardı tabi ki. Orada ışık başını döndürmüştü, parıltılı renklerden gözlerin iyice kamaşmıştı. Bu tufansa demiştin, en yükseğine tırmanırım, şehrin ufuklarında dönüp duran metal kulelerden birine. Gökten o sıra yağmur gerçekten yağmış ve yerdeki sulara sellere karışmıştı hep, işte sen böyle hoyratça düşünüyorken.

Şehrin de renkleri olurmuş, bunu ilk görüşte anlamıştın. Sonra şu çınarınkine benzeyen kimi sesleri. Selvinin, söğüdün, işte ne bileyim bir akasyanın, ama elmaydı daha çoğu. Kat kat kendi üstüne yükselen gölgelerin arasına öylece sıkışıp kalmış ağaçlar. Yeşillik için parklara dikilen, mezarlıklarda insan yasına ortak, patika olmadığı için yollara biraz gücenik ağaçlar. Suskundu çoğu, kanatlarını dolduracak kuvvetli bir rüzgâra hasret. İsle, egzoz atığıyla ve kirli bacalardan yükselen dumanla ufku daralan o şehrin sokaklarını adımlardın. İçi kitap defter dolu çantayı daha ilk dönemeçte atardın sırtından yük diye.

Şehir başka başka diller de biliyordu, başı göğü delip aştığı için bir türlü görülemeyen evlerde yaşayan o insanlar tarafından konuşulan. Sinema afişlerindeki yazıları dahi çözemezdin. G.O.D.Z.İ.L.L.A. hiçbir anlam ifade etmiyordu örneğin , senin için , Ne harf harf ne de hecelemeyle okunduğu zaman . God değildi ki anlam veresin, hele gott hiç değil. Guten desen, canavar ateş kusarak şehri yakıyordu, iyilik bunun neresinde olacaktı. Bir N.E.S.T.L.E çikolatası olsa isterdin ama. Kumral saçlara takılırdın sonra. Fark ettin ki ten renkleri hep beyazdı bu insanların. Parklarda öyle sere serpe üryan şekilde çimlere uzanmışken. Ve kar gibi saf değildi o beyazlık, soğukluk ise teninden çok içine işliyordu zaten. Hayır, oyunlarına alırlardı seni. Sorun o değil, için ısınmazdı sadece, hepsi bu. Canavarın ağzından ateşler saçarak şehre girişi resmedilmişti afişlerde. Capcanlı, yalpalayarak suyun içinden çıkıyordu sersem gibi. Ateş ve su, ne müthiş ikili demiştin çığlık atıp. Büyük göl müydü resimdeki şu su kaynağı yoksa deniz miydi o sıra tam ne düşünmüşsen artık, hatırlamıyordun. Ama uzaklardan yüklendiği nefretle şehre ateş kusuyorken kötücül niyetler taşıdığı belliydi yaratığın. Ateş hani odun ateşi olsa çabucak geçecek, o kin yatışacaktı belki hemen. Şehrin insanı üst üste odun yığmış olsa da o yığın tutuştuğu zaman bildiğin bir ateş zaten çıkmayacaktı ortaya. Şefkatle dönüp kendileri için elleriyle güller derecek bir yüce gönüllü de olmayacaktı o meydanda. Yığına çalı çırpı, kuru ağaç gövdesi yetiştirirken şölen hazırlığından çok, gizli niyet taşıyan emir kulları da aynı şehre ait değillerdi. Çünkü gerilen yaydan göğe menzillenecek bir ok atıp fırlatmaya hiç lüzum kalmamıştı.

Neona n dönmüş sanki ateşin başına vurmuştu. İçinde yaşattığın tüm o şehir halkıyla bulut bulut göğe, yukarılara taşınmaya pek hevesliydin çünkü. Işıktan eğer sürekli yoksun kalmışsa bir gökyüzü, ay ve güneş kusur edip geçit bulamamışsa inecek bir çorak toprağa, Keops’un kibirli duruşunu öyle hemen sahiplenmeyecektin. Şehirden de, medeniyetten nasipsiz o çıplak vadiden de büsbütün soyutlayacaktın kendini. Belki içine kapanılacak bir mağara bulacaktın. Sesler bir güzel dinlenir orada. Bu kez yeri içindekilerle beraber, aşar da gökle arasında bir sarkaç olup salınıp durur sonsuzca.

Şimdi düşünüyorum, şoför gerçekten öngörmüş müydü bunları, hâlbuki yalnız trafik levhalarını okuyabilirdi o, bir de önüne kıvrımlanan şu yolları. Ağaç, bilse de dilini bilmezdi. Şehir pudralanan yüz, briyantinle düzlenen saçlar, losyon demekti sorulsa ona. Sinekkaydı tıraştı sonra, bir Türk lokaline doğru evden aceleyle çıkıp gitmek.

Ve nihayet modern zamanlardayız. Hiç sevemedim bu sözü. İki binin üzerine on dokuz yıl daha eklenmiş. Sırtımı yaşlı çınara yaslamıştım yine, evet. Üstelik yalnız değilim. Yukarıda yaşıtım olduğunu söylediğim, adını vereyim hemen, Ayhan yanı başımda. Yere bağdaş kurup oturmuş, sosyal medya hesaplarını kurcalıyor. Oray’sa, Mor Adam da derler, elinde eksik etmediği şişesiyle motoru henüz soğumamış arabasının kaportasına yaslanmış demleniyor. Arabayı daha yeni aldı. Seksen beş bin lira saymış satıcıya. İkinci el. Çok para. Lirette değil ki canına yandığım alasın. Ama aklı deniz ötesinde hep, en yakın karşı kıyıda. Eyüp hocam ise ayakta, uzaktaki şehrin ışıklarına bakıyor buğulanan gözlüklerini temizlerken. Sanırım zihninde emekli edileceği günleri kuruyor. Sabırsız hali var ama yazı masasına dönmek istiyor.

Saçlarımız, Oray’ınkiler hariç, zaten yoktu hiç başında, içimiz yüzümüz gibi, hep akça pakça.

 

Devamı [...]
Deneme

MİA NOMO ESTAS

MİA NOMO ESTAS ..... (*)

Barış Erdoğan

 

Çevirene güven olmaz.

(İtalyan atasözü)

 

Eğer Ludwig L. Zamenhof’un dünya halklarının ortak dili olarak icat ettiği “Esperanto”dan haberim olmasaydı şimdi azılı bir dil katili (!) olarak sözlüklerde çürüyor olacaktım. Biraz abartmış olabilirim, “azılı bir dil katili” sözünü de gerçek anlamında kullanmadığımı belirteyim ki okuru ürkütmüş olmayayım. Ataların, “Dilim seni dilim dilim dileyim.” sözünde bir kutsallık bulup dilimi de bir mabede dönüştürürken karşıma Esperanto çıkmasın mı?  Esperanto!! Dillerin çorbası!! Evet, ustalarımın “beynelmilel” dediği çorba. (Bu beynelmilel sözü tiridi çıkmışların hoşuna gitse de ben uluslararasını tercih ederim, biline!)

Çorbanın suyu Fransızcadan, nanesi Türkçeden, tuzu İngilizceden, ekşisi İspanyolcadan... İçenin damağı kaşınıyor. Bu dili konuşan iki milyon kişiden biri olamasam da anlayan iki milyon ikinci kişiyim. Tolstoy hazretlerine Esperanto’dan söz ettiklerinde, önce “Ya ne ponimayu” (Anlamıyorum.) demiş, biraz zorlayınca, “Yahu bu dil çocuk oyuncağıymış, yarın okumaya başlarım. Ne zaman konuşurum onu bilmem!” deyip öfkesini dile getirmiş. Öfkesi uzun sürmüş olacak ki çiftliktekiler hazreti zor yatıştırmış. Benim Esperanto’yu öğrenmedeki/ anlamadaki gecikme nedenim, önüme konan, “O kadın Afrikalı ama sarışın değil.” cümlesiydi. Bana bir “anıştırma” örneği olduğu söylenseydi sorun yoktu.

Dilimi severim, büklümlerinde duraklarım, dilime dahil olanları anne hatırası olarak saklarım. Aynı bahçede gül değilsek de o dili koklamaya çalışırım. Fransızcanın kaynağında beş altı yıl balık avladım, kurbağa taşladım, Latincenin eylemlerinde cengaverlik yaptım, İspanyolcada Don Kişot’u ağırladım, Latincede Dante ovasına rüzgâr estirdim. Esperanto’ya gelince... Esperanto, köken olarak Fransızca “esperer” sözcüğünün kapısını aşındırır ki “umut etmek” anlamına gelen “esperer”in başköşesine kalın döşeğini serer, uzun uzadıya dinlenir. Lakin Esperanto’yu konuşanların sayısı ne kadar artmışsa unutanların sayısı da en az iki katına çıkmış. Ancak melez dillerin dünyasında, tarzancada “Barbare geldi. Barbarus gitti. Barbaros döndü.” sözlerini duyan Esperanto’yu bildiğini düşünür ve gider “barbar” sözcüğünün merkezine elindeki gürzü saplar. Barbar sözcüğünün kökeninde bir olumsuzluk aramayın, günaha girersiniz. Çağlar önce, "anlaşılmaz bir dil konuşan kimse"lere “barbar” denmiş, sonra sözcük almış başını gitmiş, olumsuzluğun batağında debelenmiş. Ve Babil Kulesi Efsanesi’nde gün yüzüne çıkmış. Karışıklık, Tufan’dan sonra baş göstermiş. Aynı dili kullanan insanlar kuleyi gökyüzüne doğru tırmandırmaya başlamışlar, Tanrı - eli armut toplayacak değil ya - şunların belasını vereyim de akılları başlarına gelsin, deyip dillerini buruşturup atıvermiş; kule de insanlar da yerle bir.

Tevrat’ın sayfalarını aralayamasak da Bu Ülke’de Cemil Meriç bize yardımcı olur: “Ve Yehova, ‘Bunların hepsi tek kavim.’ dedi. ‘Konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. Gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların, birbirlerini anlayamaz olsunlar.’ Ve âdemoğulları kentlerini kuramadılar. Oraya Babil dendi. Babil, yani karışıklık.”

Derken yetmiş iki millet, yetmiş iki dil yeryüzünde çiçek açar. İki dil arasında köprü olanlar ondan ona söz taşır. Bu işin sonucunda ilkel bir çeviri doğar. Babil’de, Asur’da iki dil konuşanlar Nasrettin Hoca kesilir, kürklerini yukarı yığarlar. Zamanla Eski Yunan’da ve Latin ülkesinde kimi filozoflar/ düşünürler (Platon, Flavius, Horatius, Cicero, Plinius vs) kitaplar arasında dil aktörlüğü yaparlar. Şu ön bilgi işinize yarar mı bilmem, benim işime yaradı yaramasına, güldürdü de: "Beş gün çalışacaksın, İncil’in dediği gibi. Yedinci gün Tanrı'ya aittir. Altıncı günse futbola aittir." Ne berbat çeviri değil mi? Çeviriyi bir de Türkçeden Türkçeye yapalım: "İncil’de söylendiği gibi, haftanın beş günü çalışacaksın, yedinci gün Tanrı'ya aittir, altıncı günü de futbola ayırmak gerekir!"

Ataç olsaydı, çevirmeni sopayla kovalardı. Sultan IV. Mehmet'in baştercümanı Ali Bey bile bu çeviriye dudak bükerdi. Voltaire'e sunsam onun da dudağından, "Vay o çevirmenlere, hem harfi harfine çeviri yaparlar, hem de her cümlede anlamın canına okurlar!” sözü dökülürdü.

Çeviri, taşı elmasa dönüştürme işidir. Kolay değildir çeviri. Bilinen bir fıkra vardır: Farsçayı Farslardan daha iyi bildiğini ve konuştuğunu iddia eden çevirmene sormuşlar: “Hayyam rübailerini çevirirken sarhoş olmuyor musun?” O da cevap vermiş: “Hayyam farkında değildi.” Gerçekten çevirinin iyisi çevirmeni şah eder, kötüsü mat eder.

Aslında Mina Urgan olacaksın, sözünü esirgemeyeceksin: “Sabahattin, ‘Çeviri kadın gibidir; ya serbest ve güzel olur, ya da sadık ve çirkin.’ derdi. Bense, Sabahattin eskiden Fransız Dili ve Edebiyatında doçent, dolayısıyla hocam olduğu halde, usta-çırak ilişkisinin gerektirdiği saygıya boş verir, ona kafa tutardım. ‘Bana bak, bu karı hem sadık hem de güzel olacak.’ derdim.”

Günümüz çevirilerinin çoğu sanki Tercüme-i Telemak’tan, Graziella’dan yapılan çeviriler. Çevirmenler “skopos kuramı”ndan (çeviride amaç/ sonuç/ işlev’i önemseyen) haberdarlardı da mı öyle yaptılar, bilinmez.  Biraz Ahmet İhsan kokan, biraz A. Mithat Efendi... Bizim Mercimek Ahmet bile çoğundan önde. Cürmünden çok yer yakan Mercimek...

Taşı gediğine koymanın zamanı: Bir mujik yazar, ceviz büyüklüğünde bir şair, devasa bir çevirmen: Mercimek Ahmet.

Neden mujik dedim ben de bilmem. Doğumu ölümü bilinmemesi, yeri yurdu olmaması olabilir. Eh bir de mercimek mahlaslı olması elimi kuvvetlendirir. İyi ki II. Murat dönemini işaret eden bir çevirisi var. Aslında başka bir Promete’dir Mercimek. İçi dolu cevizdir. Hani Mevlana için "sanatı mabede sokan, sanatı ibadetten sayan adamdır" derler; Mercimek de insanlığı kabustan (!) kurtaran adamdır. Kabusname adlı nasihatname Mercimek’in eleğinden geçer, döneminin okurlarını allak bullak eder. Ahlak, tıp, ekonomi, şiir derken -okur beni bağışlasın- sözü uçkura kadar indirir. Kadınlarla ilgili yazdığı kısma hiç mi hiç giremem, meraklısı kitabı bulup okur. Kabusname çevirisi ve çeviriye eklemeleri dönemin karilerini (okurlarını) şaşırtır. Peki Kabusname bir şiir midir, şiirimsidir. Dedik ya düşünce torbası şiir olamaz. O bölümler için bir dize yakıştıralım, yorumu okura bırakalım: “balıkçı öldü, neden gözleri teknesinde”

Onu da siz cevaplayın. Hazır ekmek yok.

 

(*) Benim adım...

 

Devamı [...]
Deneme

SÖZCÜKLERLE SÖYLEŞİ

SÖZCÜKLERLE SÖYLEŞİ

İsmail Kılınç

Ne zamandır aklımda, şu sözcükleri çaya çağırmak lazım diyordum. Kısmet bugüneymiş. Yahu, sözcük çaya çağrılır mı demeyin! Şimdi Sözcüklerin muhabbeti size o kadar güzel gelecek ki, siz de sözcüklerin müptelaları olup çıkacaksınız. Nitekim seçtiğim sözcükler, öyle etimolojik özellikleriyle falan olmayacak karşınızda. Tam anlamıyla bir temâşa edeceğiz. Bazen hüzün, bazen sevinç, biraz korku, biraz heyecan… Reklamları bitirdiysek başlayalım…

Kapıyı ilk çalan “Aşk” oldu. Geçti başköşeye oturdu. Daha çay demini almadan, buluşma vakti gelmeden, evin bir elemanıymış gibi ve hatta sanki her şeyin ve hepimizin sahibiymiş gibi kuruldu koltuğa. “Aşk” dediysek öyle çok konuşan, yol gösteren, üstat edâlı birini beklemeyin! Mesela uzun süre pencereden dışarıya baktı. Gülümsedi. Bazen gözleri doldu. Bir insan yaşam örgüsünde hangi duyguları tadarsa hepsini yaşadı ve yaşattı. Konuşmadık. Konuşmaya gerek kalmadı. Eline bir defter almış ve kendisine yazılan şiirleri kaydetmiş. Uzattı bana. Öyle herkesin her şiirini de almamış. Defter “Gel gör beni aşk neyledi!” ile başlıyor. Yunuslar, Fuzûlîler, Bâkîler, Nedimler, Karacaoğlanlar, Dıranaslar, Karakoçlar… Bir çırpıda görebildiklerim. Okuyayım belki yorumlar dedim. “Aşk imiş her ne var âlemde” dedim, misafirimizin böbürlenesi tuttu. Derin bir nefes alıp kafasını kaldırması vardı ki, sanarsınız Yaradan’ın sağ kolu… Hızlıca çevirdim, Şu dedim, Karacaoğlan’ı “gördüğü güzele âşık olan” bir çapkına çeviren hakikaten sen misin? Gözüyle bir sayfa daha çevirmemi işaret etti. Karacaoğlan’ın tek dörtlüğünü yazmış:

“Bir yiğit de bir güzeli severse 
Emrettiği yere hemen gitmeli 
Ardına düşmeyle güzel sevilmez
Güzelleri koşup koşup bulmalı”

“Eeee?” dedim! Gülümsedi. Konu değiştireyim dedim, Yunus’tan söz açacaktım. Susturdu. Bu susturmasını anladım sanki. Bu, “haddin değil” susturmasıydı. Hani bazı arkadaşlar vardır. Bazı uzmanlık alanları vardır. Siz o alanla ilgili konuşacak olsanız, küçümseyici gözlerle sizi süzer. Anlık olarak onu yaşadım. O yüzden Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirine de değinmeden geçtim. Paparayı yemek var sonuçta. Ama bir mısra buldum. Dedim ki, bu sefer konuştururum onu. “Lambada titreyen alev üşüyor”sa sebebi sen misin, dedim. Hüzünlendi. Gözleri doldu. O hüzne gark olurken kapı çaldı.

“Gönül” Efendi teşrif ettiler. Hoş geldin, dedim. Elini kalbine koydu, hoş bulduk dedi. Şikâyetlendim. Yahu bu “aşk” geldi geleli konuşmuyor, sen anlar mısın bunu dilinden, dedim. Ben olmadan o konuşmaz, dedi. Öyle ya, gönül tezgâhında dile gelmiş bir kordur aşk… Benimkisi utanılası bir cahillik… Ben çay doldurmaya giderken bunlar muhabbete koyuldular. Bu arada ikisi bir olunca mıdır nedir, odanın samimi dokusuyla beraber sıcaklığı da arttı. Muhabbete koyuldular dediysem öyle benim anlayacağım lisandan konuşmuyorlardı. Sanki aralarında hiçbir medeniyetin konuşmadığı/konuşamadığı bir lisan vardı. En azından “Gönül” Efendi’den birkaç güzel cümle alırım diye bir soru sorayım dedim. Türkçemizde en çok senin üzerine deyim varmış. Bu kadar popüler olmanın sebebi nedir? Kısa ve öz bir cevap verdi: “Ben hepinizin olabildikleri ile olamadıklarının ana kaynağıyım. Âşık olursunuz ‘gönül yangını’ dersiniz; dostu/ahbabı incitirsiniz, ‘gönül kır’mış olursunuz; küser, tavır alırsınız, ‘gönül koy’muş olursunuz. Sonra barışmaya uğraşır, ‘gönül al’mış olursunuz. Beni bulamadığınız tek bir mekân veya zaman dilimi yoktur. Beni yaratan, sizin teraziniz olarak yarattı. Bu yüzden benim olduğum yerde umut vardır. Ve yine bu yüzden ‘gönlünüz ferah ol’sun!”. Bu arada “Aşk” ile “Gönül” bu cümleler bitince bakışıp gülümsediler ve çaylarını bir dikişte bitirdiler. En azından belli bir minvalde muhabbete gark olmaya başlamıştık. Bunun arkası gelir diye düşündüm. Peki, dedim, seni nazal n ( ñ) ile söyleyene kızıyor musun? Yine net bir cevap verdi: “Benim adım Anadolu irfanının dilinde hangi şekle bürünürse bürünsün. İfade ettikleri değişmeyen bir mahiyete sahiptir. Kızıp kızmadığımı sana şununla ifade edeyim. Ben en çok Neşet Ertaş’ın türkülerini severim.” Bu sözü üzerine hemen mırıldanmaya başladım:

"Gönül dağı yağmur boran olunca
Akar canözüme sel gizli gizli…
Bir tenhada can cananı bulunca
Sinemi yaralar, dil gizli gizli…”

Bir tını sesi duydu ya, hemen kapıyı çalıverdi. Kim diyeceksiniz. Kapıya gelen misafirimiz “Türkü”ydü. Elinden sazı hiç eksik olmaz kendisinin. Hoş-beş derken içerdeki muhabbetin hepten koyulaşması, içimi ferahlattı. İlk gelen misafirin ağırlığı beni panikletmişti çünkü. Lafa daldım, herkesin mutlaka sevdiği bir türkü vardır, dedim. En sevilen türküler neler diye sordum. “Benim referanslarım kuvvetlidir. O yüzden her türkü herkese az veya çok bir şey anlatır.”dedi. Referanslarını sorunca, alaycı bir cevap verdi. “İkisi de burada.” dedi. Sonra sazı aldı eline ve başladı:

“Bir gönüle aşk girince hey can hey can
Ateşte yanmışa benzer hey can hey can
Bir de hasretlik olunca
Yanmış tutuşmuşa benzer
Hey can hey can hey…”

Tam “Türkü”nün ezgisine kaptırmışım kendimi, bir misafir daha çaldı kapıyı. Gelen çok muhterem “Fikir” Bey’di. Türkü sustu. Herkes onun konuşmasını, bir şeyler anlatmasını bekliyordu. Selamlaşmadan sonra bir sessizlik oldu odada. Aslında “Fikir” ile “Aşk” birbirini sevmez diye düşünmüştüm. Ama “Fikir” ondan “Üstât, müsaaden olursa…” diye izin aldı. “Aşk”, başıyla onayladı. Gene yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. “Fikir” bir başladı, siyasetten ekonomiye, spordan sağlığa, eğitimden kültüre abartısız bir saat konuştu. İşin garibi diğer misafirler hiç bıkmadı. Hatta arada bir “Fikir”in eleştirdiklerine paralel taşlamalar çalındı. Tüm bu curcunanın sonunda “Fikir” Bey bana dönüp “Tefekkür olmadan tebessüm olmuyor.” dedi. Sonra odadaki kitaplıktan kitaplar seçip yorumlamaya başladı.

Kapıyı açık bırakmışım, “Hüzün” girdi içeriye. Destursuz girince tüm misafirlerin suratı düştü tabi. “Fikir” Bey, onun girişiyle filizlenen kasveti bir alıntıyla özetledi. “Hüzün” de bizden tabi, hoş gelmiş, sefa gelmiş… Ne demiş Haşim, ‘Melâli anlamayan nesle, aşina değiliz.’” Yeri ve zamanı geldiğinde “Fikir” Bey, lafı cuk diye oturturdu zaten.

Gelmesi gecikince “Mutluluk”u telefonla aradım. “Biraz işim çıktı, mümkün olursa beş dakika uğrarım.” dedi. Hep böyle savsaklar zaten beni. “Töre”yi aradım, yanına “Kültür” ve “Tarih”i almış, sokaklarda eylem yapıyormuş. Başka zaman söz, dedi. Sözünü tutar biliyorum.

Sözcükler teker teker kalkmaya başladılar. Hepsine minnet duygularımı bildirdim.  “Türkü”yü bir kafede toplanan Suna, Leyla, Mihriban ve Zahide aramış. İlk kalkan o oldu zaten. “Fikir” Bey bir kitabımı ödünç aldı. Umarım, getirir. Ne yalan söyleyeyim, ödünç kitap alanı da vereni de sevmem. “Aşk”, “Gönül”de kalacakmış, beraber çıktılar. Ha bu arada, en son gelen hep en son kalkar. Ne çay bitti, ne “Hüzün” gitti. Kaldık mı baş başa… Misafir de kovulmaz ki… Ya yatıya kalırsa!

 

Devamı [...]
Deneme

YOK BU ŞEHR İÇRE SENİN GİBİSİ

YOK BU ŞEHR İÇRE SENİN GİBİSİ

Barış Erdoğan

 

"Ben gördüğümü değil, bildiğimi resmederim." (Picasso)

Sen nehri kıyısında bir sandviçle karnınızı doyurabilirsiniz ama Paris'i yaşamış olmazsınız. Paris kesintisiz bir rüyadır; coğrafyasıyla, kiliseleriyle, köprüleriyle, hele hele resim ve edebiyat dünyasıyla. Yolunuz Paris'in ilk kahvesi Procope'a düşerse Diderot'yla ya da , "Her insan, yapmadığı tüm iyiliklerden suçludur." sözlerinin sahibi Voltaire'le XVIII. yy'ın havasını soluyabilirsiniz. Candide'i okuyup da Procope'a girenin soluduğu oksijen daha çoktur, bunu da unutmayalım. Normandiya taraflarına geçerseniz, John Berger'in, "Yirmi sekiz yaşından itibaren para sıkıntısından kurtuldu. Otuz sekiz yaşından itibaren zengindi. Altmış beş yaşından sonra da milyoner oldu." diye nitelediği Picasso'yla selamlaşabilirsiniz. İşin içinde hayal kırıklığı olabilir, üzülmeyin. Berger şöyle der: "Alkışlamaktan avuçlarınızın kızardığı Charlie Chaplin, o Charlie Chaplin olmayabilir." Hani küçük bir çocuğun Picasso için söylediği ve hayal kırıklığına uğradığı bir hikâye vardır, öyle: "Ben bu Picasso'dan daha iyisini çizerim." Sadece çocuklar değil, büyükler de sanatçılarla karşılaştıklarında hayal kırıklığına uğrayabilir. Berger bu konuyla ilgili de bir gerçeği yazar: 1920'lerdeki Picasso'yla karşılaşan Maurice Raynal şöyle yazıyor: "Gözlerindeki yıldızlardan bazıları sönmüş." Yıldızların sönmesi anlık olabilir, ama Nietzsche ve Strindberg'le içini dolduran Picasso bir dehaydı ve sanatın güneşiydi.

Bugün "Huzur içinde ölmeme izin verin." diyen Voltaire yaşıyor, son nefesinde roman kahramanı doktorunu anarak, "O, beni kurtarabilirdi.” diyen Balzac da yaşıyor. Sanatçı dünyanın rengidir, o renkleri bir bir solduranlarsa zavallı ve lanetlenmiş ölümlülerdir.

"Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm

Bir peri suret görünmüş, bir hayal olmuş sana"

Kentlerin annesi İstanbul neden "bahar"la özdeşleştirilir? Sanırım şairlerin bahar ateşini diğer kentlerden önce tutuşturmasından. Kışın fotoğrafı kestane patlatan Bursa'ya, buz kesen Ankara'ya ya da bozkırdaki kentlere özgüyken istanbul çoktan şöminenin çevresinde keyif çatıyordur. Sonbaharı kıyıda köşede yaşarız; birkaç yaprak kalmıştır Boğaz taraflarında, hemen döküp rüzgârın önüne katarız. Vakit geçirmeden Attilâ İlhan'ın, "ağaçlar sonbahara hazırlanıyor/ bu şehir o eski İstanbul mudur" ıslığıyla yol alırız. Çınarları olmayan kentlerde sonbahar hüznün öksüz çocuğudur. Bir kraliçeden söz ederken kaşından gözünden başka neyi kalmış deyivermişsek kraliçeden bize miras kalan bir şey olmadığından. Emirgan'dır o kraliçenin kaşı gözü. Yahya Kemal orada da kaşlarının yolunduğundan mı yoksa Erenköy taraflarında bir kraliçe hayaliyle yaşadığından mıdır -fazla kurcalamayalım- baharı alıp kapımıza getirir: "İstanbul'un öyledir bahârı/ Bir aşk oluverdi âşinâlık/ Aylarca hayâl içinde kaldık/ Zannımca Erenköyü'nde artık/ Görmez felek öyle bir bahârı"

Bahar yalnız mevsim değildir; anlam yüklü sözcüktür. Mevsimdir her şeyden önce. Düz bahardır, çiçeklerin konuk olduğu ilkbahardır: "Biz çiçeği bahardan bahara görürürüz." (Tarık Buğra). Biraz baharattır, zeytin çekirdeği ve ceviz büyüklüğündeki kavundur, yeşilliktir, yenilebilen otlardır. Kimi yörelerde sigara tütünü, karabiber, karanfil, ceviz ve kahvedir. Çin ikliminde puthane, Türkistan'da ateşe tapanların ibadet ettiği bir yerdir. Divan şairi onu "bağ u bahar" diye dile getirir. Sevgilinin ömrünü temsil ettiği çok görülmüştür. Hayali'nin “Düşmeninin ola pejmürde bahâr-ı ömri/ Vird idinirdi Hayâlî bunu leylen ve nehâr” beyti kanıtıdır. Daha derinlere çeken de olmuştur, "güzellik" ifadesi olarak, ancak sevgilinin yüzündeki ayva (ince) tüyler için kullananlar okurları şaşırtmışlardır. Yaprak ve çiçektir en çok, mevsimdir mutlaka. Turunç ve narenciye dersem şaşırmasın okur. Sığırgözü ya da papatya dersem aklını oynatmasın. Ahmet Arif, "Kaç leylim bahar"la uykudadır. Sezai Karakoç'un daveti başkadır: "Gelin gülle başlayalım şiire atalara uyarak/ Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine.”

Toroslardan bir kere olsun geçemedim diye

Utanıyorum (Nazım Hikmet)

Galiba Sartre’ın, "İki kent arasındayım şimdi. Biri bilmiyor beni; öteki artık tanımıyor." sözleri günümüz insanının seslendiremediği çaresizlik... Eco ise son yirmi yılın İstanbul'unu okumuş gibi: "Kent bugün sizin, bizim çobanı olduğumuz, Tanrı'nın kullarının yaşadıkları yerdir. Zengin din adamlarının yoksul ve aç insanlara erdem üstüne vaaz verdikleri bir rezillik yeridir..."

İzmir için ne yazarsam sana adıyorum! (Necati Cumalı)

Haydi bir yere bağlan diyor gönül, bir yere yani bir kente. Ben bütün kentlerin seyyahıyım oysa, gönlüm beni tanımaz mı? Bir ırmağın ağzından kopan otun kıyısı mı olur? Her kıyıda bir çalıya, bir kamışa tutunduğum olur; soluk aldığımı bilmez onlar. İniltimi suya veririm hep. Aynı gökyüzüne baktığımı sanarlar. Kuşların olmadığı, bulutların depreşmediği bir gökyüzüne bakmadım ben. Kırlangıcım, dağıtıveririm yuvamı kirlenmişse yuva. Burnunu çıkarmamış bir denizin kentindeyim, orda yaşarım. Nefesim suda. Çıplak bir kent alırım kendime, yollarını, şatosunu kendim kurarım. Yok benim kentim. O hangi kentte ben de o kentteyim. Varsın Coelho bir kente bağlılıktan söz etsin:

"Neredensiniz?" diye sordu delikanlı. "Birçok yerden."

"Kimse birçok yerden olamaz," dedi delikanlı. "Ben bir çoban olarak değişik yerlerde bulunabilirim, ama aslım bir yerdendir: Çok eski bir şatosu olan bir kent. Orada doğdum."

Picasso İzmir’e gelmiş, izninizi istiyorum.

 

 

Devamı [...]
Deneme

İLLÜZYON

İLLÜZYON

Işıl Madak Kaya

Yaşadığımızı sandığımız aşk… Gösteri salonunun ışıkları açılsın. Kendimizi bulmak hayaliyle ortaya çıkışımız nasıl bir anlam taşır? Türlü şekillerde kendini gösteren bu illüzyonda oyuncular değişse de bildiğimiz ve tanıdığımız rolleri oynarken her seferinde acemice izler taşımak kuraldır. Bu işin letafetini kuvvetlendirir. Gerçi dramatik bir söylem kullanırsak kurallar da değişebilir elbet.

Gösteri başlarken alkışlarla, işin selam kısmı önemlidir. İstekli ve tehditkâr, ukala ve hevesli, sade ama tutkulu teknikler geliştirilebilir. İllüzyonist için eğilmek mutlak gereklidir.

Yaşananlar kesinlikle bir aldatmacadan ibarettir herkes bilir. Gösterideki oyunların her biri aceleye gelmeden yavaş yavaş ortaya konmalıdır. Sırası kaçarsa büyüsü bozulabilir. Hem seyirciler için gerçekmiş gibilik önemlidir. Onlar da daha önce oynananları da seyreden ancak her yanılsamayı yeniden görmek isteyen meraklılardır.

İlk olarak gömlek cebinden çıkan plastik çiçekler herkesin içini ısıtır. Burada renginin solması ve sahteliği hiç önemli değildir. Hayatımıza dokunan tüm aldatmacanın gücü burada bir büyü şekline dönüşür. Tılsımı kendinde gizlidir. Gülümseyerek uzatılır seyircilere. Alkış…

Canlı ve gerçekçi şeyler de gerekir gösteride. Soluk alan bir aşkın gücüne inanmalıdır seyirci. Şapka eşsiz bir sığınaktır kuşlar için örneğin. Birden salınıverirler şapkanın içinden uçup. Salonda geçici özgürlüklerinin tadını çıkarırken kanat sesleri yabancılaşıverir olanlara. Her gösteride yeniden yeniden esarete düşen bu kuşlar pır pır dönen heyecanlarımızın baş döndürücü acısıdır. Beklerler bir sonraki gösteriye kadar. Alkış…

Arada küçük oyunlara da yelken açarız. Bir şerit şeklinde uzayan mendiller gözyaşlarıdır. Çektikçe uzar uzadıkça renkler belirir. Hızlı hızlı çekilirken birbiri ardına sıralanır. Elde dolanıp kalır.  Dilimize dolanmış bir şarkı ya da şiire yaslanırız. Acının kendisinde, kendisiyle çelişen bir büyük yanılsama vardır. Söylemekten korkarız. Alkış…

Bu sıradan oyunlar hem sıkılmaya hem de ilgi kaybına yol açabilir. Büyük oyunların zamanı gelmiştir. Bir boş kutunun içinde beklerken ayrılmış, parçalanmış bir halde içimizden geçen kılıçlara aldırmadan, canımız yanmadan içinden çıkmak maharettir. Her bir kılıç darbesi heyecanı artırır. Aslında içinde yok olduğumuzu kimse fark etmez. Birçok kez kendimizden vazgeçmişizdir oyun uğruna. Karşı taraftaki benlik örtmüştür çoklukla. Sonrasında hiçbir şey olmamış gibi çıkarken ruhumuzdaki kılıç izlerine aldırmayız. Alkış…

Sonlar hep ilgi çekici olmalıdır. Tüm gösterilerin genel kuralı olabilir.  Büyük gösteride soluklar tutulur. Boş bir odacıkta yapayalnız beklerken varlığımızı sorgularız. Kaybolmamız beklenir. Etrafımıza siyah perdeler gerilir.  Bir sihirli değneğin ucundadır artık yaşamımız. Bir var bir yok oluruz.. Bomboş kalan o yerde kayboluşumuza sevinir herkes.  Silinip giderken izler bilindik bir gösterinin bitişine aldırmaz kimse.  Yaşamımızı adadığımızı sandığımız her oyun illüzyonistin başarısıdır. Buradaki her şey defalarca kullanılır. Haklı gururu ile selamlarken herkesi kendi payına düşeni yapmıştır. Alkış…

 

Devamı [...]
Deneme

RÜZGARGÜLÜ HAYALİ

RÜZGÂRGÜLÜ HAYALİ

Osman Yücel

 

Deli rüzgâr esiyordu yine. Deli olan bir o değildi. Ben deli, yoldaşım Ergin deli. Saçlarımız zırdeli.

Dokununca, külleri savrulan briket duvara oturmuş, ayaklarımızı yerçekimine inat sallıyoruz bir aşağı bir yukarı. Ayaklarımız az çekmemişti çarıklardan. Sonra lastik çarıklarımız yere düşerken ayak parmaklarımız derin bir oh çekiyor ve atıyorlar kendilerini özgürlüğün salıncağına, firari.

Tam yedi yerinden şişlenmiş çarığımın aylara meydan okuyan tamir serüveni yazılsa uzun bir mesel olur. Her sabah anamın açtığı bazlamaları pişiren şişin gözü benim çarıklarımdadır aslında. Onları şişlemekten haz duyar sanki. Ve hep başarır bunu.

Biz iki yoldaş ve iki hayaldaş. Ben ve Ergin, gece gündüz beraberiz.

Yeni bir bazlama sabahında, yedinci kez şişlenen çarıklarımdan tüten keskin naylon kokusu Ergin'in burnuna deyince, kaptığı gibi çarıklarını, ilk soluğunu anamın yanında alır. Çarıklarımız da ayrılmaz iki yoldaştırlar, bizim gibi.

-Teyze kız, kızarmış şişle benim şu çarığın kayışını da yapıştır hele. Top oynarken koptu da.

Kızgın şişin sırtından yükselen duman ve koku, öğle sıcağının dalgalarına binerek İslahiye’nin sararmış ekin tarlalarının üzerinde güneşle kucaklaşırdı hep. Köz kora, kor kömüre ve kömür gri küle dönünce, gün de külden biraz zifiri örtüsüne sarılırdı. Ay başını gösterince usul usul şitillenirdi uzak hayallerim fikrimin ilk deminde. Ve bir hasbıhâlin ilk damlaları düşer iki yüreğe; saf, temiz bir o kadar da bu memleket sevdalısı, bıyıkları henüz terlemiş iki inanmış yüreğe.

-Keşke şu deli rüzgâra gem vurulsa. Gücünden elektrik elde edilse keşke. Keşke…

-Deme yoldaş. Hiç söyleme, benim de en büyük umudumdur, şu dağlarda açacak rüzgârgülleri. Devasa güller. Temiz ve ucuz bir enerji. Ve bizim. Kimseye minnet etmeden.

-Ergin! Sence bu dağlara rüzgârgülleri dikilir mi?

-Biz görür müyüz bilmem yoldaş. Çocuklarımız için o güller dikilmeli. Dikmeliyiz, dört yapraklı ak gülleri. Belki de kırmızıya boyarlar. O zaman dört yapraklı al güller oluverir dağlarımızda, öbek öbek. Güllerin en tepesindeki taç ay-yıldızlı bayrağımız olur, kim bilir.

 

Kim bilir…

Hatıralar gemisinde, anlık yolculuğumdaki dalgınlığımdan silkindim. Birden, istemsizce gözlerimi açtım. Ve Akyokuş’un zirvesindeyim. Karşımda hayallerimizin gülü. Evet gerçekleşmişti. Güller açmıştı Gâvur Dağlarında. Uzakta, dağların göğe değdiği yerde, Torosların hülyalarda büyüttüğümüz gülleri, saçlarını vermiş deli rüzgâra dönüyor/taranıyordu yaprak yaprak.

Bir bayram anındayım. Sıradağların zirvesine serpilmiş rüzgârgülleri, ak gelincikler gibi açmışlardı. Fikrim yüreğimle sarmaş dolaş. Yürek atışlarım fikrime tutulan alkışlar adeta. “Sen başardın!” diyordu yüreğim fikrime. Ve ekliyordu, “Hayal ettin, işte oldu. Hayal etmeyi sana veren sonunda, hayallerini dua diye kabul etti ve hediye etti hülyalarınızı sana”.

Yaşamak denizinde zaman erimişti. Tam elli beş yıl, ömür tasımda gün gün birikmiş ve şeffaflaşmıştı. Yaşananlara âyinelik ediyordu sanki bu tarifsiz mayi. Onbeşindeki yüreğim, ellibeş’inde bir hayalimle göz göze şimdi. Bu demirden güller, muştunun vücut bulmuş haliydi. Fikrimizin goncası rüzgârgülleri açmıştı artık. İnancımız sınırlarını aşmış, maksuduna ermişti.

Rüzgârgüllerimiz solmasın. Savrulmasın hayallerimiz zamanın yeliyle ve dağılıp yok olmasın.

Tüm yürekler saf ve temizdir aslında. Fikretmek duadır, inanmaktır.

Ve “akletmek” insanidir. Aslolan da budur, değil mi?

 

Devamı [...]
Deneme

OKUYAN BEYİN

OKUYAN BEYİN

Zeynep Rana

Howard Engel, birçok polisiye roman sahibi Kanadalı ünlü bir yazar. Okuma alışkanlığı bağımlılığa dönüştüğünde henüz çocuktu.

31 Temmuz 2001 günü Howard Engel için oldukça sıradan başladı. Sabah erken saatte uyandı, üzerini değişti, kahvaltısını yaptı. Her gün kapısına gelen gazeteyi aldı ve ilk sayfaya göz atmaya başladı. Fakat gazete her gün okuduğu dille yazılmamış, daha evvel hiç bilmediği bazı karakterlerin birleşiminden oluşan bir dille yazılmış gibiydi. Sayfa düzeni, resimler, sütunlar her şey normaldi. Arkadaşlarının kendisine şaka yapmış olacağını düşündü. Kahvesini yudumlarken kütüphanesine doğru yürüdü. Daha evvel defalarca göz attığı bir kitabı eline aldı. Kitap İngilizce değildi. Yine o bilmediği garip harflerle yazılmıştı. Durumun bir şakadan ibaret olmadığını anladı. Oğlunu uyandırdı. Alelacele hastaneye gittiler. Uykuda felç geçirmiş olabileceğini düşünüyordu. Howard kendisinde bulunan okuma sevgisini bağımlılık olarak tanımlıyordu. Diğer günlerden biri gibi uyandığı bir sabah harflerin bilmediği şekillere dönüşmüş olması Howard için kabullenmesi kolay bir durum değildi.

Hastaneye vardıklarında tabeladaki karakterlerin de bilmediği alfabenin garip şekilleri olduğunu fark etti. Oysa tabelada yazan ‘Acil’ idi. Howard dışında herkes tabelayı okuyabiliyordu. Bir kısım testler uygulandı ve tahmini doğrulandı. Uykusunda kısmi felç geçirmişti. Beynin sol tarafında küçük bir alan bu felç neticesinde zarar görmüştü. Bunun dışında bazı gariplikler de vardı.  Oğlunu tanımakta zorluk çekmiş, evinin adresini hatırlayamamıştı. Bazı cisimleri adlandıramıyordu. Fakat kokusunu aldığı şeyleri tanıyor ve isimlendiriyordu.

Howard Engel okuma yetisini yitirmiş olmasına rağmen yazma yetisini kaybetmemişti. Hastanede hemşire yanına gelip eline kâğıt kalem verdiğinde şaşırmıştı. Kâğıda bir şeyler yazması söylendiğinde okuma işlevini kaybettiği için yazmayı da unutmuş olacağını düşünüyordu. Kâğıda ismini yazdığında çok rahat ve akıcı yazabildiğini gördü. Başka şeylerde yazdı. Yazdıklarını hemşire okuyabiliyordu. Kendisi baktığında yine o garip alfabeyi gördü. Geçirdiği bu kısmi felç beyinde ‘harf kutusu’ denilen küçük alana zarar vermişti.

H. Engel’in ansızın yaşadığı bu olay nadir rastlanır bir durum olmakla beraber beyin fonksiyonları üzerinde birçok araştırmaya da sebep olmuştur.

Beyin Nasıl Okuyor?

Bir kitabı ya da bir kâğıdı, defteri elimize aldığımızda, sıradan ve hızlı kas hareketleriyle sayfaları okuyuveriyoruz. Bir sayfa üzerine yazılıp çizilmiş şekillerin bir araya gelmesi ile kavramların oluşması, basit birkaç çizginin manaya dönüşmesi esnasında beyinde neler oluyor?

Kâğıt üzerine düşen üç beş parça şeklin, beyinde gerçekleşen algıdan sonra, insana olağanüstü duygular yaşatması da beynin başka bir işlevi. Beyinde karakterlerin biçimsel olarak tanınması, o karakterlerin birleşip bir kelime oluşturması, bu kelimelere anlam kazandırılması, anlam kazanmış sözcüklerin birleşerek cümlelere dönüşmesi gibi birçok işlem; beynin olağanüstü işlevleri neticesinde gerçekleşmekte. Dahası var. Beynin her iki yarım küresini kullanarak vardığı bu algılama neticesinde, oluşan anlam kümelerinin yine beyin vasıtasıyla insana hissettirdiği duyguları tetikleyip zenginleştirmekte.

İnsan bütüncül bir varlık olmakla beraber, her cihazının mucizevî işlemleri bilime konu olmuştur. Son yıllarda üzerinde konuşulmaya başlanan beynin okuma işlevi,  bir çırpıda, üç beş satır ile anlatabileceğimiz basit bir eylem değildir. Şimdi okuduğumuz satırları okuyup geçerken beyinde neler oluyor diye düşünmüyoruz birçoğumuz.  

Okuma, göz ile başlar. Gözün sahip olduğu hücreler, görme alanına düşen kelimeleri görüp çözebilecek kabiliyettedir. Göz, kas hareketleriyle, yazılı bir kelimeyi netleştirdikten sonra, retinadaki nöronlara ulaştırır. Nöronlarda bütün haliyle değil, sayısız parçalara ayrılmış bilgi olarak algılanır. Daha sonra beynin görme merkezine gider. Bu ana kadar gerçekleşen tüm hareketler beynin görme merkezinde bir araya gelir. Bu bilgileri beynimiz işleme almıştır artık. Bir yandan harfleri sese dönüştürürken, diğer yandan ses kazanmış kelimeler dağarcığımızdaki hazinenin içinden anlamını bulur. Beyin, bu harfler topluluğunu hem sesi hem manası olan kelimeler olarak kaydetmiştir.

Bakınız, Dahaena ve grubu okuma işlevini nasıl açıklıyor: “Beynin sol oksopito-temporal bölgesinde bulunan harf kutusu, harflerin ve kelimelerin görsel şekillerini algılıyor. Harf kutusu bu bilgiyi sol yarıkürede bulunan ve kelime anlamını, ses motiflerini, harflerin seslendirilişini kodlayan çok sayıda değişik bölgeye iletiyor. Dolayısıyla işitme ve konuşma bölgeleri ile doğrudan bağlantılar söz konusu. Kelimelerde yüklü anlamların algılanması ve yorumlanması, beynin hafıza ve duygu gibi işlevlerinden sorumlu bölgelerinin katılımını da gerektiriyor. Bu bölgeler arasındaki karşılıklı bilgi akışıyla sadece insan türüne ait bu olağanüstü beceri gerçekleşiyor.”

Bildiğimiz tüm araştırmalarda okuma işlevinin beyin üzerinde kuvvetli etkisi olduğunu görüyoruz. Okuyan bir beyin ve okumayan bir beyin arasında ciddi farklar olduğu bilimsel olarak defalarca tespit edilmiş.

Beyinde, şehirlerarası yollara benzetilen, beynin değişik bölgeleri arasında bilgi akışı sağlayan “beyaz madde” adı verilen dokular mevcuttur. Pittsburg’daki bir üniversitede Bilişsel beyin görüntüleme merkezinde çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada, beyaz maddenin zayıf olduğu beyinlere okuma programı uygulanmış ve belli zaman sonra beyaz maddenin arttığı ve beyin dokularında değişiklik olduğu görülmüştür.

Okumada ilerleyen çocukların buna paralel olarak beyin dokularında da gelişmeler tespit edilmiştir. 

Demek oluyor ki, okuma eylemi ile kişisel kabiliyetlerin gelişmesi dışında beyin hücrelerinde de gelişmeler ve yapısal değişiklikler söz konusu.

Yazı dolayısıyla okuma, insanlık tarihinin en önemli keşiflerinden biri olduğu muhakkak. Bu sayede dünya üzerinde yaşayan diğer kültürlerin ve geçmiş toplumların serüvenlerini okuyup öğrenebiliyoruz. Entelektüel açıdan gelişim sağlamak mümkün olabiliyor. Son yılların teknolojik gelişimlerini de göz önünde bulundurursak birçok bilgiye çok daha kısa zamanda ve hızlıca ulaşılabiliyor. Belki birileri de “teknolojik okumalar” a dayalı makale yazacaktır bir gün. Bu bahisten hariç…

Okuyan bir beyinde neler olup bittiğini kapsamlı bir şekilde ancak 2000’li yıllarda öğrenebildik. Kısa zamanda ulaşılan bu bilgilerin gelecekte beynin gizemlerinin aydınlatılmasında bir harita niteliği taşıdığı şüphesiz. Bilim, ilim ayrılmaz birer ikili iken, ilme bilimi; bilime ilmi rehber etmeli belki de.  Okuyan, düşünen, çalışan ve üreten bir toplum, gelişmiş uygarlıklar milletler meydana getirecektir. Bir harfin gözden beyine, beyinden tüm bir nesle yayılma serüveni bu olsa gerek.

Devamı [...]
Deneme

MECZUP KALEMLER

MECZUP KALEMLER

Kürşat Yozcu

Gecenin örtüsü kefen gibi sarar şehri. Artık gecelerde de mahrum kalmak varmış sevdalardan. İşte bütün mesele bu Hacı Abi! Hüviyet kazanamamış her aksiyon, yoksun olacaktı elbet gönüllerin limanlarından. Ve ben şairim.  Meczup duruşumu yargılamayın. Maktulün en yakın arkadaşı, marabanın sırdaşı, makul olanın yoldaşı; hangi mahiyetten bakarsanız bakınız, maharet bende değil. Maktulün, marabanın ve meczubun yanına uğrayınız. Ne yazdımsa onlar yazdırdı bana. Mahkûmiyetim henüz bitmedi. Çünkü ben şairim, kendi eliyle kendi hayatını rezil eden mısralarımda görünürüm zaten.

Mahkeme kadıya mülk değil tabii. Gelen geçer, sırrını ifşa eden göçer bu topraklardan. Yine de marazlık etmeyelim Hacı Abi. Kim kaleme sahip çıkarsa, o, ağlayacak köşe başlarında. O vakit hançeresini yırtarcasına bağıracak. “O, şair değil! O, kalemine ihanet etti!”

Sormayın ihanetimin sebebini. Kırmayın kırık dökük cümlelerimin gururunu. Ve bir sır dolaşır mecnunane şiirlerin dizelerinde. “Hüviyet kazanmamış kalem ne işe yarar?” Ah Hacı Abi ah! Yoksun kalmak da varmış sevdalardan. Bilirsin, sevdalar gizli yaşanır bu topraklarda. Ve benim sevdam üç beş satır yazı, birkaç bin kitapla sınırlı kaldı. E, ne olacaktı yani? Menfur saldırılara maruz kalmak böyle bir şey miydi? Okursun olmaz, yazarsın okunmaz. Aciz ruhum manivelaya tutturulmuş, acı içinde kıvranır; acı içinde ruhum, mağrur bakışların tutsağı…

Beslendiğimiz tek kaynak mazinin ihtişamıydı; istikbâl, hakiki ve halis sanatkârların hükmüne boyun eğecekti. Muhteva bakımından dolu dolu yazmaya çalışmak ne vakit suç oldu Hacı abi? Biz kilimlere dokumuştuk gözyaşlarımızın kahırlarını. Zira bulutlar yüklü, toprak çatlamıştı. Sözcükler yerine oturmak için sabırsızlanmakta, cümleler gemini boşaltmış… Güle oynaya dalmadık yazı hayatına. Haddimizi de biliriz, halimizi de. Aksi istikamette kalem çalanların yazdıkları şahsımızda teneke gürültüsünden ibaretti.

Ya sonra… Kulaktan dolma bilgilerle hareket edenler, yargılayanlar ve infaz edenler çoğaldı. Güzel yapılar kurmak her kalemin boynunun borcuydu bir zamanlar. Geçti o zamanlar! Kanma, bu sözcük takımının duruşuna. İlgisiz kalmayagörsünler, küsüverirler. Kalemlerimiz kök salacaktı. Üç beş değil, yüzlerce kalem. Sahi, ne oldu, beraber yola çıktıklarımıza? Söğütlerin saçları kırıldı Hacı abi. Şair, kime yakar ağıtını?

Üç beş günlük dünyaya tutsak olmak bize yakışmazdı. Ağlayabilselerdi, anlayabilirlerdi uykusuzluğumuzun sebebini. Kâinata meydan okumak yürek isterdi. Zaten bu yüzden karar vermedik mi kalem ehli olmaya? Dünya ile hasımlığımızın tek sebebi bu değil miydi? Ki, hepten çivisi çıktı dünyanın. Kar bile gönülsüz yağıyor artık, hangi yana baksam yanmış yıkılmış savaş meydanı.

Kaybetmenin tarifi yapıldı mı? Onlara göre biz, kaybettik Hacı Abi. Onlara göre onlar başarmıştır, sen tutunamamışsındır. Kalem ehli kaybetmeyi baştan göze almalı. Ruhsuz tariflere göre kaybetmek ne yüce bir ödüldür.

Bak! Yaralarım uç verdi yine. Bana bir şair bul Hacı Abi.

____

 

 

EDEBİYATDAİMA'NIN SOSYAL MEDYA HESAPLARINI TAKİP EDİYOR MUSUNUZ?

https://twitter.com/daimaedebiyat

https://www.facebook.com/daimaedebiyat/

https://www.instagram.com/daimaedebiyat/

https://www.youtube.com/channel/UCik7vL5LAdcYh1bRZ0hx9jQ?

Devamı [...]
Deneme

AYDIN MESELESİ

“AYDIN” MESELESİ

İsmail Kılınç

Leylâ ile Mecnûn’un efsânevi aşkını bilirsiniz. Seven ile sevilen söz konusu olduğu zaman ilk akla gelen hikâyelerdendir. Türk edebiyatında da bu efsânevî hikâye defalarca işlenmiş, özellikle tasavvufî bir boyuta büründürülmüştür. Bu hikâyedeki Leylâ sonsuz kudretin sahibi olan Allah’a, Mecnûn ise O’na ulaşmak için çöllere düşen mücadeleci bir “kul” a benzetilmiştir. Ben de ilim ile âlimin ilişkisini hep bu aşk hikâyesine benzetirim. İlim, o yolda mücadele eden, gerekirse tüm sosyal hayatından vazgeçen bir şahsiyetin sahip olabileceği bir niteliktedir. İlim sahibi olmak için araştırmacı bir ruha sahip olmak ve en önemlisi de sabretmeyi bilmek şarttır. Buradan hareketle âlim, ilim için çöllere düşen bir Mecnûn’dan farksızdır.

İlim sahibi kişiler, toplumda sözü geçen ve saygı gören kişilerdir. Birçok konuda onların görüşlerine başvurulur. Onlar bir anlamda topluma ışık tutan önderlik misyonu da yüklenmişlerdir. Ancak burada “Türkçenin Cebrail”i dediğimiz Yunus Emre’nin dillerde ve gönüllerde dolaşan şu dörtlüğüyle âlim meselesine değinmek yerinde olacaktır:

“İlim ilim bilmektir 
İlim kendin bilmektir 
Sen kendin bilmezsin 
Ya nice okumaktır”

İnsanın özü sevgidir. Yaptığı her işte muhtaç olduğu o mukaddes değer de yine sevgidir. İnsan, özüne yönelip kendini tanıdığında hiç kuşkusuz Yaradan’ın yolunu da tutmuş olacaktır. Kendini bilmek ise maddi ve manevî üstünlüğünün ve ayrıcalığının farkına varmakla ilgilidir. Yani “eşref-i mahlûkat(yaradılmışların en şereflisi)” olduğunun idrakına eren kişi, temel değerlerinin koruyucusu ve kollayıcısıdır. Ben okudum âlim oldum demekle âlim olunmaz. Bu kişiler sadece satırdan konuşan ama sadrı(gönlü) unutan kişilerdir.

“Âlim”in hem satır hem de sadırdan konuşanına Osmanlı dönemi ve yakın tarihimize kadar “münevver” ismi veriliyordu. Günümüzde ise bu isim, “aydın” olarak kullanılmaya başlandı. Burada aydın, yazan, çizen, az-öz bir şeyler karalayabilen veya konuşabilen diye anlam genişlemesine uğradı dersek yanlış olmaz. Münevver biraz daha ayrıcalıklı birikimlere sahip kişileri anlatırken şimdi “aydın” sözcüğü biraz da öznelleşti diyebiliriz. “Kime göre ve neye göre aydın?” tarzı soruları yaygınlaştı kuşkusuz. Âlim’in hem bilgi hem de gönül tecrübeleri, onu topluma ışık tutan bir “münevver” yapıyordu. Şimdi “aydın” sözcüğünü tanımlamak pek mümkün değil. Ancak Cemil Meriç neler demiş, bakmakta fayda görüyorum:

Cemil Meriç’e göre aydın hiçbir zümrenin adamı değildir ama kendi değerlerine, toplumuna ve kültürüne duyarsız değildir. Aydın “ hiçbir merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir. Ama tarihe angajedir(bağlanmıştır): içinde yaşadığı topluma angajedir(bağlanmıştır)… Bir devrin şuuru olmak zorundadır o. Başka vazifesi bütün hakikati yoklamak, bütün yalanların maskesini yırtmak, kalabalığa doğruyu göstermek” (Mağaradakiler/Syf. 295).

Ali Şeriati de “Aydın” adlı kitabında benim gibi kavram kargaşasında düşmüş olmalı ki şunları belirtiyor: “Aslında Osmanlı’da düşünen ve toplumun önünde tabir-i caizse yol gösteren insanlara verilen isim münevverdir ki uyanık, intibaha gelmiş, akıllı alim ve imani-islami terbiye görmüş anlamlarına gelir. Aydın tanımına baktığımızda ise pozitif düşünce sahibi, kilisenin etkisinden kurtulmuş ve bu nedenle aydınlanmış olan bir profil karşımıza çıkar. Belki de bu nedenledir ki bu topraklar aydın terimini hiçbir zaman özselleştirmedi.”

İşte bu tanım ve düşüncelere bakarak aydın veya münevverin “özüne bağlılık”tan asla taviz vermeyeceği açık ve nettir. Kavramları ve değerleri karıştırmayan adam aydındır. Kendi kültüründe yoğrulup aynı kültüre sahip çıkan ama farklı kültürlerden bîhaber olmayan adam aydındır. Aydın Allah korkusu olan kişidir ve söyledikleri veya altına imza attıklarıyla kuldan utanmayacak kişi olmalıdır. Aydın, at izi ile it izini birbirinden ayırabilen bir anlayışa sahip olmalıdır. Aydın, özgürlüğün tanımını ve sınırını koyarken milli değerlerini aklından çıkarmamalıdır. Aydın illiyet(nedensellik) ile ihanet arasındaki ince çizgiyi sezebilmeli ve ona göre hareket edebilmelidir. Şayet aydın, kendi toprağında kendi milletine ihanet ederse gelecek tepkilere de hazırlıklı olmalıdır.

21. asır, her şeyin sorgulanmasının ötesinde bir de bahsettiğimiz bir “aydın” sorunuyla karşımızda duruyor. Bu çağ bilgiye ulaşmakta insanoğlunun en hızlı olduğu çağ; ancak aynı insanoğlu aynı hızla bilgi kirliliğine de maruz kalabiliyor. Özellikle “sanal sosyallik” hastalığıyla birlikte her söylenen doğru, her söyleyen “aydın” gibi görülebiliyor. Bu da insanların birbirleriyle tartışırken –maalesef- “falanca sitede izledim, videosunu göstereyim” gibi yeni âdetler edinmiş durumdalar. Yani bir gerçeğin peşinde koşan bir kişi, o gerçeği başka birinin sanal ortama attığı video-görsel ile kanıtlamış sayıyor kendini. Hele de bu mesele fikrî bir mesele ise, “Söz ayağa düştü.” özdeyişini bizim “Fikir ayağa düştü.” şekline uyarlamamıza sebep oluyor.

Hangi fikir olursa olsun, bu coğrafyanın insanına “milli ve vicdâni” bir bakış açısıyla bakmak yaraşır. Öbür türlüsü kıraathane sohbetinden öteye gitmez. Biz bir aydından bahsedecek, onun gerekli ve geçerli olduğunu iddia edeceksek önceliğimiz o insanın ürettiklerini okumak olacaktır. Sanal veya gerçek basın, çizgi filmlerle kandırılan çocuklar gibi kullanıyor bizleri. Prime bakıyor, reytinge bakıyor, emperyalizme ne kadar hizmet etmiş, ona bakıyor. Bizleri mankurtlaştırıyor. Bu sebeplerden bir bilgiye ulaşmaktaki esas yol, birincil kaynaklardan okumak ve öğrenmektir. Söz gelimi ortalıkta o kadar çok Mustafa Kemal düşmanı var ki, bazen ağzınız açık kalıyor. Bu düşmanlığın arkasında hiç şüphe yok ki daha çok kazanma, daha çok prim yapma ve bir misyon tamamlama yatıyor. Bu aydın görünümlü hainlerin arkasından giden güruh, genelde öğrendiği uydurma bilgilere sorgusuz teslimiyet gösteriyor. İster istemez şunu soruyorsunuz, “Sen hiç Nutuk okudun mu?” aldığınız cevaplar da hep aynı oluyor: “Hayır.”.

Hasılı işin erbabı onca tarihçi, fikri namus olarak bilen onca mütefekkir dururken çizgi filmden fırlamış, uydurmacı ve çakma aydınlardan uzak durun! Bünyenize zarar verebiliriler.

 

Devamı [...]
Deneme

ROMAN OKUMA SANATI

ROMAN OKUMA SANATI

Kürşat YOZCU

Roman yazmak ne kadar sanatsa okumak da o derece sanatsal bir yaklaşım gerektirir. “Roman nedir?” sualine verilebilecek doğru bir yanıt bu konuda yetersiz kalan okuyucuyu daha doğru bir istikamete sevk edecektir. Öykü, tiyatro, şiir, deneme vs. dışında kalarak yazılan her şey romandır denebilir. Fakat bu demek değildir ki, aklına gelen her şeyi yazmak romandır.

Roman sanat ise romancı elbet sanatçıdır. Bu sebepten beyaz sayfaları işgal eden her kelime dile, dil sanatlarına, hissiyata, fikriyata hizmet etmek zorundandır.

Her ay yüzlerce romanın neşredildiği ülkemizde okuyacak doğru romanı bulmakta mahir olmak olası zaman kaybını önleyecektir. Romandan fikri, ilmi ve edebi yönleriyle faydalanmanın yollarını bilmek son model bir arabanın tüm özelliklerini bilmeye benzer. Viraja doğru açı ve doğru hızla girmek can güvenliği açısından önemlidir. Romana da doğru bir bakış açısı ile muamele etmek her mahiyette insana değer katacaktır. Zira romanın gücünü keşfedebilen toplumlar bu gün dünyanın en gelişmiş ülkeleridir.

Günümüz Türk edebiyatının şu anki en büyük çıkmazı ise kanımca, sanatçının durması gerektiği yerle ilgilidir. Acaba sanatçı mı toplumun seviyesine inmeli, yoksa toplum mu sanatçının seviyesine çıkma gayreti göstermelidir? Sokakta konuşulan üç beş yüz kelime ve üç beş kelimelik cümle yapılarıyla romanlar yazılması şahsımın en çok kahır ettiği mevzudur.

Roman okurken dil sanatlarının ne ölçüde yapıldığı, kelime dağarcığının ne derece geniş tutulduğu, ifade ufuklarının hangi mahiyette olduğu konusu bir romanın değerlendirilmesinde öncelikli nişane olmalıdır. Tabi muazzam bir kurguyla bu ifade becerilerini desteklemek ortaya tadına doyulmaz bir eser çıkaracaktır. Estetik kaygısı taşımayan her edebi eser bir gün tarihin çöp sepetine atılmaya mahkûmdur. Mutlak olan gerçek –bu her seferinde böyle olmuştur- gerçek sanatçılar her daim kazanmışlardır. Ama erken ama sonra… Ölümünden sonra ünlü olan birçok yazar ve şair bu söylemi destekler niteliktedir.

Her romanın bir akış hızı olmalıdır. Yazar bu hıza ne kadar sadık kalmış? Ya da her romanın bir müzikalitesi olmalıdır. Yazar ruhunuza bu müzikaliteyi ne kadar üfleyebilmiştir? Her on sayfada üslubu değişen, her on sayfada tınısı değişen romanların kalitesi artık tartışmaya açılmalıdır. Zira büyük sanatkâr seçtiği konuya göre bir üslup belirlemek zorundadır. Okuyup bitirdiğim romanlardan sonra kendi kendime şu soruyu soruyorum. “Bu kitap bana ne verdi?”

Bir yazarın yeteri kadar eserini okuduğunuz vakit artık o yazarı en iyi tanıyan kişilerden birisi siz olursunuz. Bu cihetten bakıldığında şu sonuç kaçınılmazdır. Her yazar kendini yazar. Her sanatçı kendinden bir şeyler katmalıdır. Yani sanatçı tüm yetenek, bilgi ve birikimini aktarmalıdır size. Ayrıca sanatkâr toplumların muallimleridir. Her sanatkâr bu sorumluluk bilinciyle hareket etmekle mükelleftir. Toplum daha fazlasını istemiyor diye sığ, dar ve verimsiz topraklarda ürün yetiştirmek sanatkârın kalemine ihanetidir.

Maalesef günümüz Türk edebiyatından, istisnalar hariç, haz almamaktayız. Edebiyatımızın neredeyse burnunu sıksan canı çıkacak. Dil, üslup, sanat kaygısı olanlar müşterek muhite geldikleri vakit hayal sükûtuna uğramaktadırlar. Nahif akşamlarda himmet dilenmek, asuman mavisinde şiirin tadına varmak her okurun hakkıdır.

Nitelikli bir roman okuru yazarın nerelerde düğüm attığını, nerelerde kafasının karışık, nerelerde net olduğunu çok iyi görür. Çözüm bölümünde artık herkes aynı duygu ve fikirdeyse o roman başarısız bir romandır. Gerçek sanat eseri her bireyde farklı duygular uyandırmalı, her bireyi farklı yönleriyle etkilemelidir. Günümüz romanlarında acı çeken insan yok denecek kadar azalmıştır. Bu da büyük bir tehlikeye işaret etmektedir. Demek ki insanlar artık acılarını paylaşmıyor, bireysel yaşam tarzının cenderesi tüm gücüyle toplum ruhunu daha da güçlü bir şekilde sıkmaya devam ediyor.

Yazılacak elbet! Herkes roman yazacak! Fakat lütfen yazarken biraz daha ciddiyet, biraz daha edebiyat, biraz daha dil ve sanat kaygısı olsun. Roman deniz derya bir sanattır. Sayfalar, ciltler dolusu anlatılsa nihayete ermeyecektir. Bu kadarı, alakayı romana çevirme hususunda bir giriş olsun.

Devamı [...]