Deneme

TUĞBA ÖNCE - UMUDU YEŞERTECEK IŞIK

UMUDU YEŞERTECEK IŞIK

Tuğba Önce

 

 

Umudunu kaybedenlere ışığınızın sizi bulması ve umutlarınızın yeşermesi temennisiyle…

 

 

Bazen kendini karanlık dehliz bir kuyunun içinde, bazen bir girdabın içinde kaybolurcasına, bazen de hayatında kocaman bir boşluk hissedersin... Duyguların çıkmaz sokakta gibidir. Bazen hayâl kırıklıkları bir fanusun içinde önünüze sunulur. Mutluluk yola çıktı bana geliyor dediğin ânda mutluluğun önünü keserler ve uçurumdan aşağı yuvarlarlar... Hâlet-i ruhiyen araftadır...

Gün gelir güneş vurmaz pencerene... Kapın çalınmaz, iskemlede otururken duyduğun tek ses geciken kara trenin hazin sesi olur... Kuş cıvıltılarını, yağmurun sesini unutursun... Burnuna ne bir gülün kokusu ne de papatya kokusu geliyordur... Geceni aydınlatan ne dolunaydır ne de yıldızlar... Gecenin tek ışığı sokak lambalarıdır. Gün gelir sadece fotoğraf karelerinde gülümsersin... Hayâllerine, umutlarına siyah perde çekilmiştir. Her şeyden elini eteğini çekmişsindir... İşte tam da bu ânda hayata tutunmanızı sağlayacak, yarınlara umutla bakmanıza vesile olacak bir hikâye anlatacağım...

Yeşil leğendeki küçük istavritin öyküsü...

Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye... Önce müthiş bir acı duydu dudağında. Gümbür gümbür oldu yüreği. Sonra hızla çekildi yukarıya. Aslında hep merak etmişti denizin üstünü neye benzerdi gökyüzü? Bir yanda büyük merak, bir yanda ölüm korkusu... "Dudağı yarıklar" denir. Şanslıdır onlar hani görüp de gökyüzünü son ânda oltadan kurtulanlar. Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu. Küçük istavrit anladı yolun sonu... Koca denizlere sığmazdı yüreği oysa yüzerken küçük yeşil leğende... Cansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci...

İnsanlar hep gelip geçtiler önünden. Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine. Yavaşça karardı dünya. Başı da dönüyordu. Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu... İşte tam o ânda eğilip aldım onu. Yürüdüm deniz kenarına... Bir öpücük kondurdum başına, iki damla gözyaşından ibaret sade bir törenle uğurladım onu denizin sularına... Bir ân öylece bakakaldı... Sonra sevinçle dibe daldı. Tüm kederini söküp atarak. Teşekkürünü de ihmâl etmemişti. Birkaç değerli pulunu avuçlarıma bırakarak... Balıkçı ve kedi şaşkın şaşkın baktılar yüzüme bunu neden yaptın dercesine...

Bir gün dedim "Bulursam kendimi yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz son âna kadar umudum olsun diye..."

İşte küçük istavritin öyküsüdür bu. Sizler de bir gün oltaya takıldığınızda, canınız sıkıldığında, karamsarlığa düştüğünüzde, ümidinizin tüm bedenizden ayrıldığında bu hikâyeyi hatırlayın. Çünkü yaşam varsa, umut vardır. Umudun olduğu yerde uçsuz bucaksız hayâller vardır. Umut ve yeis aynı yürekte barınmaz. Yeis değil, umuttur yüreği var eden, hayata tutunmayı sağlayan. Yeis esaretin, umut ise özgürlüğün sembolüdür. İnsan yeise râm olmak yerine, umuda sultan olmayı tercih etmelidir. En karamsar olduğunda bile umutsuzluk bir çöl, umut ise o çölde vaha olmalıdır. Umut öylesine güçlü bir ışıktır ki hiçbir karanlık örtemez onu... Umut; kimi zaman insanın fırtınalı havalarda sığındığı limandır. Kimi zaman bir kuşun kanat çırpışıdır... Kimi zaman bir çocuğun uçurtmasını uçuruşudur… Kimi zaman karanlık bir odaya vuran güneştir… Kimi zaman yürüme engelli birinin koltuk değneklerindedir... Kimi zaman kelebeğin bir günlük yaşamında gizlidir... Kimi zaman herkes vazgeç dediğin fısıldayan tek şeydir umut… Hayat varsa umut dâima vardır. Atiyi karanlık bularak azmi bırakmak yaşayan birinin üzerine toprak atmaya benzer. Mehmet Akif Ersoy'un da dediği gibi "azmiyle, umuduyla yaşar hep yaşayanlar."

Geleceği hayâl et...

Sula umudunu...

Bırak yeşersin umutların...

Bırak fethetsin tüm bedenini umutlar...

Bırak umudun güçlü kollarına kendini...

Aklını, ruhunu, gönlünü umudun emrine ver...

Hiç beklenmedik ânda çıkıp gelen ve hiç gitmeyendir umut/unutma... Karanlıkta kalmaktan korkma, üzülme her şey bitti diye... Belki de bir yerlerde ışığın seni aydınlatmak için karanlığa düşmeni bekliyordur... En büyük acılar bile umudun gölgesinde erimeye mahkûmdur.  İmkânsız diye bir şey yoktur. Yeter ki ilk tökezlemede pes edip, umuda doğru yürümekten vazgeçme! Mucizeler seninledir dâima...

 

 

Devamı [...]
Deneme

Aydın Akdeniz- BEN OFFOUFO BİR AVCIYIM

BEN OFFOUFO, BİR AVCIYIM

Aydın Akdeniz

 

Düşlerimiz de hareketlenir gökte eğer kayarsa bir yıldız ve kelimeler. Yatağına sığmayan ne varsa ortaya saçılır. Taşkın sular gibi hep dışa vurur cümleler.

Bakış yer ile gök arasında ikirciklenir. Işık bile yol tutmuşken şimdi hangi yöne düşmeli. Kuzeyden güneye, doğudan batıya mı atılmalı adımlar. Sona yazgılıyken yoldaki duraksamalar neden. Güneş mesela ufuk çizgisine kayar da kaybolur. O solgun yüzü sahi orada ne bekler?

Oysa her doğum leke bırakır geceden. Yükseliş kusursa eğer işte bu yüklenişe bağlanır.

Sonsuzluk taş gibi ağır zihnimize, yalnız üç hece. Bir nefese sığacak kısalıkta.

Boyun eğiş ki bize katlanmak düştü. O ışıktan yol gösterişe bir ad bulmak gerekti. Gecenin gören gözü, cezaya uğramış yıldız gibi. Parlaktı çünkü soğuktu da. Dostu düşmanı hiç seçemezdi. Hem avcıya hem ekip biçene gülen yüze ne demeli. Demir Kazık... Evet, uygun isim.

Ağaç yukarılara geçit bulur ve yapraklar ışığa yaslanır, aşağı inen kök kötülükle besleniyor olsa da. Ölüm o sabit yıldızın ışığında gece gibi bize. Soğuk ve kasvetli. İster hayat ağacı olsun adı isterse dallar sonsuz yüceliğe uzansın.

Dilek tutmak geçer içinden bu tezat işleyişe bakıp. Kısa süreli oyalanışlar çeker canın. Nefes alıp verecek kadar hatta bir ömür, ikirciklenirsin de. Çünkü aklın bir çırpıda söylenen o üç heceye takılı, son-suz-luk. 

Ama nerede ve nasıl mümkündü bu. Yerde mi yoksa gökte mi aramalı eğer varsa ilacı. Şu gök kubbenin altı bizden başka soluk alıp veren canlılar için boşuna debelenilen yer midir? Ya da ölüm apaçıktır da kendisine dilsizliği hep bu yüzden midir? İlla susmak mı gerek. Yoksa çare kaygının harfe, sözcüğe, sese dönüşmesine hiç fırsat vermeyişte mi gizlidir. Bu bilgece olsa da, tanımsızdı. Bilgelik ise yalnız bizde karşılığı olandı.

Sabit bir düşünceyle hârelenir o bakış, akıl çıkmazlar içindedir. Çaresiz ve sancıyla kıvranırken kişi, az da olsa öfke ateşinin yansısıyla beslenir. Yere her düşeni, kımıltısız orada öylece kalışı görerek büyür de ister istemez başı öne eğilir. Çünkü ışığın yazgısına ortak olmuştur. Ve bu kez ateşe yönelmiştir bakışı.

O uğursuz rüzgâr çıktı da ocaktaki köz harlandı. Yüzü göründü yabancının. Gölgeler kâh uzayıp kâh kısalıyordu mağaranın duvarında. Ciğerine hapsettiği nefesi salıverdi ve rahatladı adam. Evet, yetişkin biri olarak yalnızdı içeride. Elinde taş baltası nispeten küçük, savunmasız gölgelerin üzerine doğru yürüyecekti.

Avcı yüküyle mağara yolunda. Eti tütsüleyecek postunu güya ocak başına serecekti. Yolda bakışları bir an dağ zirvesinden aşağılara kaydı. Vadinin güneye kıvrımlandığı bir düzlüğe. Çok köylü yaşardı orada, çoook... İki elinin parmakları hep el olsa ve her parmağı tek tek saysa işte o kadar insan olacaktı.

Hep tüterdi o ocaklar. Çamurdan, kurumuş saptan, çer ve çöpten barınaklar içinde. Yalnız av nedir, eldekiyle nasıl yetinmeli hiç bilemeden. Bunun yerine toprağı işlediler ve bir çitle çevirdiler çevresini. Derken dumanlar arttı. Çoğaldıkça çoğaldı her şey.

Birdi on oldu o ekili toprak, iyice yayılırken vadiye. Ama iklim sert yüzünü göstermemişti henüz. Ve kuraklık gelip çattı kapıya, hastalık kırıp geçti ortalığı. Ateş ırmak olup aşağılara doğru aktı, gece ölümü kusup kıpkızıl ışıdı yeniden. İstediler ki iyice göğe yaklaşsınlar. Madem toprak cinsinde olan tav bu yakınlığa bağlıydı. Öyleyse hemen tapınak için taş üstüne taş koymaya başlanacaktı. Güneş o sıra kaç kez doğup batar, aldırış eden çıkmayacaktı buna.

Oysa parmakla işaret edilebilir uzaklığı olacaktı mesafelerin. Ne çok yakın ne de çok uzak. Tam, olması gerektiği kadar.

Ama o yolcu menziline ulaşmalıydı.  Kararlılıkla yürümeliydi yolunda azığa bile ihtiyaç duymadan. Hâlbuki sen onu alıkoydun ve yavaşlattın adımlarını.

Yıldız sayısız bir çokluk gök kubbede. Ve sonsuza doğru hep akacak gibi, çakmak çakmak bakan kimi gözlere.

Ambarındaki buğdayla yetinmeyi senin bilmen gerekirdi, karşıma çıkmadan daha en başında. Seni uğursuz, seni riyakâr!

Ben Offoufo’yum.  Bileğimi bükecek yiğit çıkmadı henüz karşıma. Kaslarım çelik gibi, nasıl olacaktı bu? Kim cesaret edebilir bu densizliğe! Ama cüretin hoşuma gitmedi de değil.

Atalarım öteden beri avcıdır benim. Pusu kurmak, tuzağa av çekme de pek de mahir. Ve kas gücü kadar aklını kullanmayı iyi bilirlerdi.   

Ya şu toprağa ihtirasla bağlanıp kalan siz, o kör gözlerinizle hangi ışığı gördünüz.  

Devamı [...]
Deneme

SANİYE KISAKÜREK - KARANTİNA GÜNLERİNDEN MEKTUP (II)

KARANTİNA GÜNLERİNDEN MEKTUP (II)

Evler Bahara Bakarken

Saniye Kısakürek

 

Bahar geliyor. Dağlar aydınlanıyor, yeşilleniyor. Işıldayan dağların kuytu yerlerinde tüm toprak yarpuza, hava yarpuz kokusuna kesmiştir.

Uzaktaki sıradağlarda bembayaz görünen kar yığınları minik lekeler halinde kalmış. Doğayı adını bilmediğim sarı, mor, pembe çiçekler donatıyor.

Bir süre sonra güneş batıyor. Gökyüzü usulca karanlığa gömülüyor. Naylon çadırlardaki göçebeler güneşin en son ışıklarına yüzlerini dönmüşlerdir. Çadırlar perde perde, yakut bir sıvıya batırılmış gibi görkemli kıpırdanıyordur.

Yakınlarda bir ilçe terminali vardır. Belki yanında bir kıraathane. Az ilerisinde yolcuların iştahını kabartan bir lokanta. Onun yanında da üç yıldızlı bir otel. Sarı tabelası düştü düşecek!

Evler sessiz. Pencereler bir noktaya bakakalmış gözler gibi. Ben o pencerelerden birinde dışarı bakarken yazıyorum bu satırları. O an İlhan Berk güzel bir ev şiiriyle yazıma konuk oluyor.

 

ODA

Evin doğası sessizliktir.
Odalar, sofalar, merdivenler, döşemeler sessizlik eğirir.

 

SESSİZLİK İSTER EV.

 

Ev keçiyolları yumağıdır. Bu keçiyolları besler onu.
Böyle bir sessizlik, sınırsızlık saçar.

 

Her şey de bu sessizliği dolu dolu yaşar.
(Evde paylaşılan tek şey de budur.)

 

Odadır ev.

 

Bir ada
(Kendi halinde)
Bir içe çağrı

Kapalılığa, yalnızlığa övgü.

 

Ama biz bir evi görürüz hep.
Oysa ev seyircidir.
Gezinir, yokmuş gibi yaşar.
Açar kapar kapıları.
Evde her şey birbiri için vardır
(Kapalılık bunu gerektirir.)
Oda yalnız kendisi için yaşar.
Her durumda düşe çekilir ev.
Oda hep uyanıktır.
Her şeyi konuşur oda.
Her şeyin de bir anlamı vardır.
(Hiçbir şey anlamdan kurtulamaz)

İnsan bir adadır.

Oda: Bir dünya.

 

Evet, odada bir dünya var, Dünyada bir ada. Ada bir insan. Ben adaya bakıyorum. Belki sadece boşluğa bakıyorum. Boşluğa bakan bir pencereyim belki. Yeşilleniyorum. Evler yeşilleniyor. Tıpkı Necati Cumalı’nın şiirindeki gibi:

EVE DÖNERKEN

Dolandım dolaştım boşandı yağmur
Saçım ıslak kunduram çamur
Eve döndüm yağmur getirdim
Ev yeşerdi ben yeşerdim.

Evler bahara bakıyor. Evler birbirine bakıyor. Günlerdir kimsenin görünmediği yolda sepetli bir motor yavaşça yol alıyor. Çöp kutularının yanında durarak işlerine yarayan birşeyler var mı diye bakıyorlar.

Güneş uğurlanıyor kırmızı bir yatağın içine. Son ışıltılar gizemli aynalar gibi etrafta salınıyor. Mavi bir bulut dağın koynuna yatmış. Pencereler güneşin son ışıklarını kucaklıyor. Gülten Akın yükselen evlerin getirdiği yalnızlıkları anlatıyor;

 

YÜKSEK EVDE OTURANIN TÜRKÜSÜ

Evleri yüksek kurdular
Önlerine uzun balkon
Sular aşağıda kaldı
Aşağıda kaldı ağaçlar.
Evleri yüksek kurdular
On bin basamak merdiven
Bakışlar uzakta kaldı
Uzakta kaldı dostluklar.
Evleri yüksek kurdular
Cama, betona boğdular
Usumuzdaydı unuttuk
Topraktan uzakta kaldı
Toprağa bağlı kalanlar.

Devamı [...]
Deneme

AYDINLIĞA ÇAĞRI - İSMAİL KILINÇ

“AYDIN”LIĞA ÇAĞRI

İsmail Kılınç

 

Kurt ile eşek tartışıyormuş.

Kurt, “Çimen yeşildir.” demiş.

Eşek, “Çimen sarıdır.” demiş.

Konuyu aslana anlatmışlar.

Aslan, kurda ceza vermiş.

Kurt, şaşkınlıkla aslana sormuş,

“Sen de çimeni sarı mı görüyorsun?”

Aslan cevaplamış,

“Hayır, çimen sarıdır, cezan, eşekle tartıştığın içindir!”

***

Kendini bilmek, her türlü mecrada, haddini bilmeye eş değerdir. Hatasıyla sevabıyla insan, yaşam sürecinin çocuğudur. Kişinin kendini bilmesi, onun bilinçli insan olma yolunda attığı adımların ilki ve en önemlisidir. Kendini bilme sürecinin nasıl gerçekleşeceğine dair bir kılavuz yok. Evet peygamberleri, velî zâtları birer prototip olarak algılamamız mümkün. Ama hepsi algıdan ibaret! İnsan algılarını çok kolay bir şekilde “yanılgı”ya çevirebilir. Zaten bizler, -bizler için basit insanlar diyelim- yani basit insanlar, kolay yanıldığımızdan “seçilmişler” arasında değiliz. Yanılgıyı en asgari düzeyde yaşarsak bir nebze âlim-bilge, normal düzeyde yaşarsak olgun insan, fazla yaşar, bağışıklık kazanırsak eksik insan oluruz. Bu tanımlamalar hiçbir felsefi kurgulamanın ürünü değil. Oturup düşündüğümüzde ortaya çıkabilecek basit tanımlamalardır.

Âlim-bilge insandan başlayalım. Konuya âlim, bilge diye başlayınca ister istemez aklımıza kudema geliyor. Ahmed Yesevî’yi, Korkut Ata’yı, İbn-i Sîna’yı ve sair birçok ismi anıyor, gönül tezgâhımızdan bir “âh” çekiyoruz. Çünkü hepsi hem aydınlanan, hem aydınlatan insanlar. Bu insanların âlim oluşlarının siyaseti bile yapılamaz. Zaman en adil hâkimse, sonuç ortadadır. Âlim sözcüğünü çok “Doğulu” görenler için bugünün sözlüğünden konuşup “aydın” diyelim. Her ne kadar tam karşılamasa da bugünün aydını; hem kendisi aydınlanmış hem de halkını aydınlatmakta mıdır? Zannediyorum, bu soruya müspet bir cevap vermek zor. Teknolojinin bunca imkânına rağmen kabuğuna çekilmiş bir aydın görüntüsü var. Düşünce üretenler hâlâ Batı’nın argümanlarının ötesine gidemiyor. Sanat üretenler kendi ürettiklerini kutsarken diğer üretilenlere göz bile gezdirmiyor. Göz gezdirse bile “küçümsemek” minvalinde ilerleyen bir sözde-eleştiri peşinde. Özellikle aydın cenahında ortaya çıkmış ahbap-çavuş ilişkisi, toplumu yönlendirmesi bakımından oldukça tehlikeli. Fikir, hiç mühim değil. Sanat, övgü-sövgü arası bir yerde. Hepsinin değerini belirleyen canım-cicim ile tü-kaka anlayışı. Zıtlıkları belirleyenler menfaatler. Böyle bir ortamda “sahih aydın”a ulaşmak bir çaba gerektiriyor. Bu, özellikle taşrada yaşayanlar için çok zor. İletişim kanalları her daim açık tutulmak zorunda. En önemlisi her kişinin bir tarafından ziyade bir kişinin her tarafına baktıktan sonra “aydın” sıfatının yakıştırılmasıdır. Karışık cümlemizi mazur görünüz; “aydın”lık, açık-ileri görüş, sanatsal bir kaygı, yerli bir bakış, gençliğe sahip çıkış ve maziyi unutmayışla alakalı bir kavram. Bulduğumuz “aydın”larla yetinirken sahte aydınların “fikir-sanat” garabetlerinden Hakk’a sığınırız! Özellikle sosyal medyanın artık dünyayı “küçük bir köy”e dönüştürmesinden sonra sahte aydınlar geleceği daha çok mu kirletir yoksa sahih “aydın”lara ulaşmak mı kolaylaşır? Biz soruların en çok “okur” tarafından cevaplananlarını severiz.

Olgun insan, toplumda oturmayı kalkmayı bilen. Gündemi takip eden, çok dinleyen, az konuşan bir “derviş”tir. Konuştuğunda naiftir. Sufî bir enstrüman misali dinleyenin derinine işler. Toplumda az görünürler ama çokturlar. “Ârif”tiler ancak birçokları irfanlarından nasiplenmezler. Hele “hız” çağında oldukça “sıkıcı” görülen tiplerdir. Kitap okurlar, fikir beyan ederken çok düşünürler, sanat üretirken cüretkâr bir o kadar da mütevazıdırlar. Tepeden konuşan aydınlardan daha “aydın”dırlar. Her durumda “Anadolu’yu yoğuran maya”nın en önemli temsilcisidirler. “Aydın” arayışındaki ümitsizliği “olgun insan”ı ararken yaşamayız. Her mahallede bulunan bu insanların kıymetini ne kadar çok bilirsek o kadar çok ülkü dolar, o kadar kaliteli ülke oluruz. Biz buna şöyle bir formül koyalım: “Kültürlü orta sınıf (olgun insanlar)”ın kıymeti anlaşıldığında töreli bir millet olacağız.

Eksik insanlara gelince, her gün görüyoruz. Çok kolay elinde silah alıyor, çalıp çırpması bitmiyor, çok konuşmayı meziyet sayıyor. Her şeyi bilen cahillerden oluşuyor. Gelişime kapalı. En zararsızı sadece tüketici… Başka bir vasıf barındırmıyor. Bir –popüler oldu, biz de kullanalım- “toplum mühendisliği” ürünü. En kalabalık kitle… Yeme-içme-gülme-eğlenme-dürtülere yönelme ve birçok basit özellikleri var. Bu kitleden “olgun insan”a yöneliş ne kadar fazlaysa bir ülkenin medenîleşmesi de o kadar kolaylaşıyor. Bunu da “aydın” kitle belirliyor. “Aydın” ne kadar eksik insana eksiklerini aktarabiliyorsa eksik insanlıktan terfi de o kadar çok oluyor.

Gelgelelim mevzuya…

Kendini bilmek demiştik.

Ürettikleri, taklit-tercüme mesabesinden telif mesabesine ulaşamayanların konuşmalarının tonu da aynı oranda ayarlanmalıdır. Kendini bilmek noktasında en önemli mesele budur.

Popülizm, büyük bir bataktır. Bugün için alkışlanmak olağandır. Ancak zamana ne bıraktık. Eser nedir, ne kadar millidir, ne kadar eksik insanı olgunlaştırmıştır? Bu soruların cevabı önemlidir. Bu yazı, aydınlara veyahut aydınlık iddiasında bulunanlara bir çağrıdır. Dilinizi daha Türkçeleştiriniz. Yoksa anlaşılmıyorsunuz. Elinizi daha çok taş altına koyunuz. Yoksa tanınmıyorsunuz. Kimliğinizi daha netleştiriniz. Yoksa çok yadırganıyorsunuz. “Biz”e yönelik daha çok üretiniz. Yoksa çabuk tüketiliyorsunuz. İlkelerinizi belirleyiniz. Yoksa “dönem adamı” olarak kalıyorsunuz. Slogan değil teori üretiniz. Yoksa basit kalıyorsunuz. En önemlisi, sahada vakit geçiriniz. Mutfakta yemek yapınız. Pencereden bile kafasını uzatmayan “temenni”siz insanlara komşu denir mi? Bizlerle “komşu”luk yapınız. Bugünü yargılayıp, yarına bir dua bırakalım:

Mahalle kahvelerine koyduğumuzda sırıtmayacak “aydın”larımızın çoğalması dileğiyle…

Devamı [...]
Deneme

KARANTİNA GÜNLERİNDEN MEKTUP (I)

KARANTİNA GÜNLERİNDEN MEKTUP (I)

Evde Olmak ve Ev Şiirleri

Saniye Kısakürek

 

Merhaba;

Evdeyim. Bütün dünya evde. Ev işleri evde. Kaygılar evde. Korkular evde. Direnmek evde. Mutluluklarımız, hüzünlerimiz, arızalarımız hepsi evde.  Pencereden bakıp dünyayı izliyorum. Dünya beni izliyor. Hızlıca yanımıza gelen bir hortum gibi gelen hasta olma kaygısı, içimizdeki evleri yıkıyor, biliyorum.  Ben yine de bulutlara bakıyorum. Bulutlar kuzeyden güneye doğru hızlıca akıyor. Boş tepelerde güneşin keyfini çıkaran köpekler uzanmışlar sere serpe. Kel tepeleri boyayan çimenler yavaş yavaş kendini gösteriyor.

Evde olmanın getirdiği sorumlulukların arttığı şu günlerde ev şiirlerini düşünerek yazmaya başlıyorum. İlk olarak Behçet Necatigil geliyor aklıma. Bugünleri görseydi, ne derdi diye düşünmekteyim. Herhalde şiirlerine kaygıları ve korkuları da eklerdi.

Türk edebiyatında “evlerin şairi” olarak tanınan Behçet Necatigil bu unvanı sadece Evler adlı kitabı dolayısıyla almamış. Günlük yaşantımızı -çoğu kez biz farkında olmadan- çevreleyen mekânlar, nesneler, koşullar üzerine düşünen ve onların şiirini yazan bir sanatçıdır Behçet Necatigil.

Ev, yaşamımızı çevreleyen, dış dünyadan bizi koruyan bir nesne -hele de bugünlerde. Necatigil’in “Evler” adlı şiir kitabı 1953 tarihinde çıkmış. En ünlü şiiri de Evin Halleri.

 

EVİN HALLERİ

Evin yalın hali
İster cüce, ister dev
Camlarında perde yok
Bomboş, ev.

Evin -i hali, sabah,
Geciktiniz haydi!
Uykuların tatlandığı sularda
Bıracaksınız evi.

Evin -e hali, gün boyu,
Ha gayret emektar deve!
Sırtınızda yılların yorgunluğu
Akşam erkenden eve.

Evin -de hali, saadet,
Isınmak ocaktaki alevde
Sönmüş yıldızlara karşı
Işıklar varsa evde.

Evin -den hali, uzaksınız,
Hattâ içinde yaşarken
Aşkların, ölümlerin omzunda
Ayrılmak varken evden.

Necatigil, evin hallerini bize en yalın haliyle anlatır bu şiirinde. Ev, huzur veren, sıcaklık veren, insanın yalnızlığını unutturan bir mekândır. Başlangıçta dış dünyanın cazibesine kapılan kişinin, bir süre sonra eve dönüşü ve huzuru evde arayışı kaçınılmaz bir durumdur. Bu karantina günlerinde bir başka şiir daha dikkatimi çekiyor. Necatigil, bu şiiriyle adeta bugünümüze seslenmiş;

SOKAKTAN GELMEK

Sokağa mı çıkıyorsun dikkat et
Emanet ol Tanrı'ya,
Sokak demek
Eksilmek yarı yarıya.

Odalara kapanıp oturdunuz
Içinize evin serin sessizliği doldu
Koruyucu duvarlara borçlusunuz
Çevrenizde dalgalanan dostluğu.

Bir sokağa çıkmayın, bozulur bunca büyü,
Yavan gelir ev size,
Hayatınız kuytu ve küflü,
Sokaklarsa aydınlık, taze.

Ayartıcı caddelerin eseri.
Zalim gelişleriniz,
Evde size uzanacak elleri
İtmek istersiniz.

Haince sokaktan dönüşünüz
Sisli, karda..
Çünkü başka yaşayışlar gördünüz
Dışarda.

Sokağa çıkarken dikkat
Sokaklarda esen rüzgâr çünkü.
Rüzgârlarla eve dönmek saçma,
Ev dar çünkü.

Necatigil’in şiirlerinde ev, dış dünya ile karşıtlık oluşturur. Başlangıçta bu çatışmada galip gelen taraf, dış dünyayı simgeleyen sokaktır; çünkü sokaklar, renkli ve cazip, eve dönüşlerse sıkıcıdır.  Behçet Necatigil şiirlerinde ev bazen sığınılan bir liman, bazen boğucu bir çöl bazen de eşyaların daralttığı bir mekândır. Bu anlamda çok fazla örnek vermek mümkün. Şiirlere göz attıktan sonra tekrar kendi evime dönüyorum. Ev bana bakıyor, ben eve. Karşıtlıklar ve kaygılar evin içinde dolanıp duruyor.

Mektubuma şimdilik burada bir nokta koyuyorum. Yeni ev şiirlerinde buluşmak üzere. Sevgiler.

Devamı [...]
Deneme

ŞAİR, ŞİİR, ŞUUR - BARIŞ ERDOĞAN

ŞAİR, ŞİİR, ŞUUR

Barış Erdoğan

 

 

bana alışma, şiire alışma, şaraba alışma

(b.e.)

 

Şiir bir kan bağışı değil, bir can bağışıdır. Bu can bağışında şair öyle bir dil kullanır ki Tanrı bile şaşkınlıktan küçük dilini yutar. Dahası kendini bir şiir dili kursunda bulur şairlerini anlayabilmek için. Michel Foucault'nun yalancısıyım, şu Zweig çılgınının Tanrı karşısında diklendiğinden, Tanrı'yı şaşırttığından söz eder: "Zweig’in, Tanrı’nın bileklerinden tuttum derken, 'kaderime ben hakimim' demek istediğini..."

Ben diklenemem, korkarım Tanrı'dan. Dua bilmesem de tanrı diliyle mırıldanırım, ancak bir alt perdeden. Irmağın derinliği balığının iriliği kadar, ne yapabilirim? Bu da hayra alamet değil ya. Şunun için: Bu sabah Balzac'ın roman kahramanı Dr. Bianchon'a gittim. Yaşamadığımı iddia etti, çok korktum.

Şair, şiir, şuur… Tanrı'sını şaşırtan, onunla cebelleşen şair yeryüzüne indiği vakitlerde Gılgamış diliyle öyle dertlenir ki, sevdiğini bir nefeslik görebilmek uğruna canını feda ettiğini söyler. Siham-ı Kaza okları yiyen Nefi, bir ayağı çukurdayken bile, “Bir nefes dîdâr içün bin cân fedâ itsem n’ola/ Nice demlerdür esir-i iştiyâkıdur gönül” der. (Meraklısına: Bir nefes olsun o güzel yüzünü görmek için bin canım olsa veririm./ Gönlüm çok zamandır onun arzusuyla yanıp tutuşup esiri oldu.) Fuzuli Nefi'den de önce davranmış, can bağışlamıştır: "Hâsılım yok ser-i kûyunda belâdan gayrı/ Garazım yok reh-i aşkında fenâdan gayri" (Meraklısına: Senin köyünün sınırında beladan başka elde ettiğim şey yok./ Aşkının yolunda fâni olmaktan başka bir niyet yok.) Divan şiiri bahçelerinde gezinse de onlarla aynı yolu paylaşmayan Cemal Süreya can bağışlamaz, sofrasını bölüşür; Fuzuli'yi de Nefi'yi de unutturur: "Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya/ Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız/ Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu/ İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük"

Bu kırık dökük cümlelerin sahibini sorarsanız “içme şu zıkkımı, koklama şu zakkumu şair/ daldaki son zerdali değil kafirin kızı” dediyse de kendi isteğiyle ördü mahpushanesini ve daha yakınlarda seslendi "mucize hanım"ına: "taşsız duvarlar ör bana mucize hanım/ taşsız kuyular/ derinliğini senin ölçebileceğin"

Mahpusluk da türlü türlü… Özgürlüğe açılan pencereler, Nazım'ın, "Ve hemen/ Fırlayarak yerimden/ Penceremde demirlere yapışarak/ Hürriyetin sütbeyaz maviliğine/ Sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım" dizeleriyle sadece bir mahkumun fikir adresini göstermez, bir susamışlığı da dile getirir. Sevda ve özgürlüğü sütbeyaz mavilikle kaynaştırmak büyük şairlere özgüdür. Nazım'ın hem dostu hem düşmanı Necip Fazıl da hapis damlarında çok çile çeker, ancak, "Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;/ Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!" dizelerinde zindandan söz etmez; başka zindanlardan haberler verir. Zindandan Mehmet'e Mektup'ta, "Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!/ Baba katiliyle baban bir safta!/ Bir de, geri adam, boynunda yafta.../ Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!/ Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim!"le kendince bir umut vaat ediyor.

Sabahattin Ali, "Kurşun ata ata biter/ Yollar gide gide biter;/ Ceza yata yata biter;/ Aldırma gönül, aldırma" eşliğinde mırıldanır, Hapishane Şarkıları'yla acısını dile getirir. Attilâ İlhan, yürek burkar: "ne haydut bir akşamdı/ nâzım hapiste dinamo sürgün/ bir o şiir kalmıştı hani/ gazâli’den rubailerle/ yalnızlıklar kesince önümüzü/ kara zından ağızları gibi/ büsbütün" Ve bir başka dörtlükte derinden inler: "hücreler doldu bir ıslık en yakın maçka tramvayı/ kim bırakmış yalnızlığıma bu hüzzam şarkıyı/ kimin bu karanlık kimler sürgülemişler kapıyı/ insan olan bağlar her koptuğu yerden yaşamayı”

Necib Mahfuz, bir bildiği var ki, Hırsız ve Köpekler'de, ''Efendim, bütün hapishanelere katlanabilirim, devletinki hariç.'' der. Bunlar tamamen sözlerin gündelik anlamlarına bürünme işi. Çağdaş insanı bekleyen onlarca tehlikeli hapisler söz konusu: face hapsi, ev hapsi, göz hapsi.

Şiir bir şuur kaybıymış, aklın çeperlerini sıyırma işiymiş ey okur! Hayat yarattığımız mucizelerle dolu, farkına varabildiğimiz. Örmeyin hapishanelerinizi! Çıkın zindanlarınızdan!

 

Devamı [...]
Deneme

HASTA BİR ÜMİT İLE SAĞLAM BİR YEİS ARASINDA

HASTA BİR ÜMİT İLE SAĞLAM BİR YEİS ARASINDA

Galip Çağ

 

Peyami Safa, Mahşer’inde, “Hasta bir ümit, sağlam bir yeisten daha fenadır.” der ve her türlü umudun iyimserliğine sığınanlara tersten bir bakış sunar. Zira diyalektik bir anlayışla bile her türlü umutsuzluk ve pes edişi kendimize yakıştıramazken, durduk yere bu cümle ile sarsılmak pek bize göre değil. O zaman anlamaya çalışmak gerek bu cümlenin karşılığını.

Bazı kitaplar size zihninizin o güne dek asla karşılık sunamayacağı bir “durum” ya da “hal” tanımlar. Okursunuz ve o an ilerlemek için düşünmeniz gerekir en az bir kaç saniye. Mesela Ahmet Hamdi, Huzur’unda Macide’yi tanımlarken şöyle der; “Biraz fazla üzüntü, yorgunluk, onu yeniden bir gölge haline getirebilirdi.” Ya da birkaç sayfa sonra İhsan’dan bahsederken “Kendisinin gölgesiydi” der. Hadi buyurun! Macide’nin olası gelebileceği hale mi gelmişti İhsan şimdi? Ya da dürüst olayım, ben hayal edemedim; Macide’nin olası hali olan gölge ve İhsan’ın kendisinin gölgesi haline gelmesinin fiziki görünümü nasıldı? Neden aklıma birden Chamisso’nun kaleminde çıkan ve beni hep ürküten Peter Schlemihl’in Olağanüstü Öyküsü geldi? Yoksa Ahmet Hamdi de gölge haline gelmeyi şeytana esir düşmeye mi denk tutar? Biraz fazla üzüntü ve yorgunluğun Macide’yi içine atacağı olası umutsuzluk onu esir alan şeytana mı işaretti? Ya İhsan’ın hali?

Başa dönüyorum.

Hasta bir ümit nedir?

İnsanlar bazen görünen şartlar itibari ile gerçekleşmesi asla mümkün durmayan bazı gerçeklikleri mistik bir kaynağa dayanarak (Allah, yaratıcı, cosmos, denge hatta belki Murphy Kanunları…) bu nedenselliğin dışında bir mümkünlük çizgisine bağlarlar. Aslına bakılırsa bu çok da karşılaşılmayan bir durum değildir. Hatta kendi içinde ve inanç sistemlerinin ortaya koyduğu imkânlar dairesinde tutarlıdır da. Ancak sorun bu ümidi besleyen ikinci bir kaynağın ortaya koyduğu sahte âlemdir. Örneğin bir gönül ilişkisinde sizi ilk durumdaki gibi bir mistik umuda ve desteğe bağlayan his, aslında muhatabınız olan kişinin bilinçli şekilde yaşattığı ya da yarattığı bir sahtelikse bu durum, o ümidi ve inancı arızalı bir beklentiye dönüştürür. Yani normalde dayandığınız doğru kaynağın size sunduğu ümit, daha sonra yeis yani umutsuzluk haline gelerek bir son nokta ile yeni bir başlangıç ya da çözüm yolunu açacakken, ikincil kişi ya da unsurun bilinçli ve bencilce size sunduğu sahte gerçeklik bu başlangıç hissini size vermez. İşte bu sağlam yeisten kasıt, ortaya konan diyalektik bir olumlamadır.

İnsanın bir başlangıç için hep bir sona ihtiyacı vardır. Bir bitişin manası her zaman son değildir. Bitmeden başlayamaz kişioğlu yeni’ye. Bu yüzden de ümidin fişini çekmek ârafta kalanı diğer tarafa geçirir. İşte bu –yeni- başlangıcın ilk evresidir. İnsanoğlunun en gaddar ve acımasız halini aldığı bu sıralar birbirimize yaptığımız en büyük kötülük bence tam da bu durumdur. İzin vermez beslediği hastalıklı ümitle, sağlıklı yeisin yeniye ilk adım olmasına. Bencildir zira. Kendine dair kaybetmek istemedikleri vardır. En başta da kontrol. Çünkü kabul etmek gerektir ki yeis kendi içinde bir özgürlük de sunar. Minnet duygusu başta olmak üzere insanı insana esir eden birçok kelepçe, yeisle yok olur gider. O noktada artık beklemez insan, zira yeni bir hamle için fırsatı vardır. Ve tuhaf şekilde cesurdur.

Hastalıklı ümit bunu destekleyen, yaşatan ve kullanan için bir statüko koruyucusudur. Var olan düzenin muhafazası için bir araçtır. Tek taraflı bir pragmatist tercihtir. Muhatabını düşürdüğü durumu önemsemez. Zihni özgürlüğü manipüle etmesi bir yana sağlıklı düşünme ve gelecek tasavvuruna verdiği zarar mühim değildir. Çünkü beslediği ümidin ona bakan kısmı muhatap üzerinde kurduğu etki, kontrol ve dahi bağlılık hissinden öte değildir. Yeisten uzak tutmalıdır ki kişiyi, bu bağ kopmasın ve yönetilebilirliği devam etsin. Mikrodan makroya, uluslararası ilişkilerden bireysel ilişkilere kadar hastalıklı ümidin gayesi budur. Göstergelerinden en belirgini de umut tacirliğidir. Ve umut tacirinin alıp sattığı ümit de yine arızalıdır, hastadır.

Bundan kurtulmanın bir yolu var mıdır bilemem. Çünkü insanı bu hastalıklı halin içine sokan şey de bizatihi ümide duyduğu ihtiyaçtır. Kendini kurtarmanın ilk yolu da galiba içindeki durumu fark edip bir hipnozu bozar gibi manasız da olsa harekete geçmek ve gerekirse bilinçsizce uzaklaşmaktır oradan. Yoksa biraz sonra size iyi gelecek tek şey olan o sağlam yeisten dahi umudunuzu kesmeniz, kaçınılmaz olacaktır.

Demedi demeyin…

 

 

 

 

 

Görsel: Bob Richards

Devamı [...]
Deneme

YOLDA - SEMANUR ULU

YOLDA

Semanur Ulu

 

Yol önümde uzayıp gidiyor. Ben bir tanıdığın yüzü gibi aşina olduğum bu yollardan yüz geri etmiş dönüyorum. Bu dönüşte şehirlilere özgü taşra korkusu sinsi bir yılan gibi içimde süzülüyor, yüreğimin en kuytu köşelerini ele geçiriyor ve bunca yorgunluğuma rağmen beni uyanık tutuyor. Gözlerimi son raddesine değin açmış araba şehirden taşraya uzanan yolları kat ederken şehirden kalan son kırıntıları gözlerimle adeta içiyorum. Yüksek binaları şehir ışıklarını, trafik lambalarını, koşuşturan insanları, seyyar satıcıları, sokak müzisyenlerini, kaldırım taşlarını, restoranları, banklarına isim kazınmış parkları, metro istasyonlarını, neon ışıklı tabelaları, yollara saçılmış açık saçık resimlerle bezeli kartları, mendil satan çocukları, otobüs kuyruklarını, kitapçıları, şehre dair en ufak detayları çölde susuz kalmış birinin suya kavuştuğu andaki iştahıyla içiyorum işte. Mümkün olsa şehrin telaşını, kirli havasını, herkesten şüphe etmeyi gerektiren karmaşasını, kalabalık yerlerde çantanı sıkıca kucaklattıran tehditkârlığını ipek mendillere sarıp cebimde taşraya götürürüm. Oysa tek yapabildiğim zihnime kazıdığım tüm detayları o uzun, çıldırtıcı sessizlik saatlerinde yeniden hatırlamaya çalışmak.

 

Renk renk elbiseli kadınları, elleri kocaman ve nasırlı işçileri, bezgin beyaz yakalıları, mutsuz memurları, berduşları, tinercileri birbiriyle bitmez bir kavgaya tutuşturmaktan ve onların gürültüsüyle huzur bulmaya çalışmaktan başka çarem yok. Her hafta sonu taşradan kaçarcasına çıkıp geldiğim kent merkezinde şehir namına ne varsa hepsini tıka basa yiyor vakit dolup yeniden döndüğümde derin buhranlara giren zihnimi geviş getirerek tatmin etmeye çalışıyorum. Bugün gittiğim resim sergisindeki resimleri mesela bir hafta boyunca kim bilir kaç kez gözlerimi kapatıp yeniden yeniden hatırlamaya çalışacağım, bana seslenen dost bir sesi kulaklarım ne kahredici bir arzuyla arayacak kim bilir. Onu gördüm bugün muhakkak bunu da düşüneceğim. Yüzündeki çizgileri, alnında derin yarıklar gibi uzanan, dudak kenarlarında kavislenen çizgileri… Bıyığının aşağı doğru uzanışını, saçlarının dağınık halini kaç defa hatırlayacağım. Bordo bir kazak giyinmiş, bir de siyah pantolon… Bilir bordoyu ne kadar çok sevdiğimi. Neden mavi giymedi sanki? Gözleri giysisine göre renk alır hâlbuki. Mavi nereden çıktı şimdi? Önünde saatlerce durup izlediğim tablodan çıktı herhalde. Gökyüzü nasıl maviydi öyle? Maviye ihtiyacım var; oysa taşrada her şey upuzun, sapsarı, bomboş bir bozkırdan ibaret.

İnsanı yoran, yıpratan, delirmenin eşiğine taşıyan sükûnet bozkırı boydan boya, karış karış kaplamış. Kasketli yaşlı adamların ve onları gölgesi gibi iki adım geriden takip eden uzun bürgüsüne bürünmüş şalvarlı kambur kadınların adımlarına değin işlemiş bu yavaşlık. Zamanın ne kendine has bir akışı var taşrada. Ama hepsinden fazla bir çift kelam edecek insanın olmayışı her akşam karabasan gibi çöküyor üzerime. Ya evin penceresinden gözlerini üstüme dikip bakan karşı çorak tepedeki mezarlık… Taşranın ölüleri bile şehrin ölülerinden sessizmiş gibi hissettiriyor hep. Şehirde ne çok ses var oysa… Yine de onun sesini duyamadım. Yanımdan öylece geçip gitti bugün. Selam dahi vermedi. Bir yerde okumuştum. İnsanlar birbirleri için tehdit oluşturmadıklarını birbirlerine ifade edebilmenin bir yolunu ararken selamlaşmayı bulmuşlar. Demek ki artık selamlaşamayacak kadar büyük bir tehlike arz ediyoruz birbirimiz için. Öyle farz edelim ne çıkar?

 

Şehrin düzgün, aydınlık yolları arkada kalıyor. İlçenin karanlık, bozuk satıhlı yolunda sarsılarak giderken midem fena oluyor. Bir de yanımdaki kadın sık sık uykuya dalıp üzerime çullanmasa… Onun vücudunun üzerimdeki ağırlığını hissetmek bana toprağı hatırlatıyor. Taşrada her baktığım yerde bakışlarını üzerimde hissettiğim, tehditkâr mı davetkâr mı anlayamadığım ama en nihayetinde bana hissettirdiği boğulma duygusundan korktuğum, çok, çok korktuğum toprağı anımsıyorum birden. Tüylerim diken diken oluyor. O toprak değil mi ki ölünce yüzümüze, gözümüze dolacak, kırkayaklı süvarilerini, sürüngen piyadelerini üzerimize salacak ve bizi çürütüp kendine katacak? Belediye başkanı olsam tüm o bereketli tarlaları, şirin bahçeleri, ince patikaları asfaltla kaplardım. Çağın ruhu değil mi asfalt? Taşranın geçmişte donup kalan zamanını böylece bu güne taşımak kabil. Ben bu düşüncelere dalmış taşradan intikam alma planları yaparken araba sarsılarak yola devam ediyor, havalandırma deliklerinden içeriye sızan ilçeye yaklaştığımızın habercisi yanan tezek kokusu inceden burnumun direğini sızlatıyor, gözkapaklarım üzerine tonlarca toprak serpilmiş gibi ağırlaşıp kapanıyor.

Devamı [...]
Deneme

ZAMAN - ZERRİN TÜRK

ZAMAN

Zerrin Türk

 

Zaman… Yine Zaman! Yine Zaman!                                                                                                

Zaman öyle ince varsayarak atladığımız, önemsemeden görmezden gelip sonunda şaşırıp kaldığımız detaylarla dolu ki…

Zaman kavramını düşünmeye başladığım anda İlk aklıma gelen şair, hiç şüphesiz Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında” mısralarındaki ‘ben’ insanların sınırlanmış zamana bağlılığını, yaşanmamış zamanlara işaret eder. Oysa gerçek, insanların âfâkî olarak algıladığından farklı gelişmektedir. Zaman, tabiattaki canlılar kadar insanları da unutturacak kadar güçlü bir unutturma gücüne sahiptir. Zaman, bugünün içinden bakılarak geçmişe yönelişin de çıkış noktasıdır. Ancak gece, gündüzü düşlemek için; gündüz ise gecenin karanlığını silmek için çapraşık bir ikilemi barındırır. Zaman, “varlığın nabzında” atmakta; bütün bir varlığı yakından ilgilendirmektedir.

Hayatta her şey çok hızlı gelişiyor, bir ucu doğum bir ucu yeni ufka yelkenler açar gibi gergin bir sayı doğrusunun üzerinde yürümek. Zamanın doğrusal ilerleyen akışını fark ettiğimizde, öz varlığımızın yosunla örtülü dibine çöküyoruz. Hayat cevherini ve bedeni ayırır; hayat cevherine hissiyatımızı, bedene de günlük hayatın beli bükük ömür kıyafetini giydirmekteyiz. Kalabalık sokaklarda yürüyoruz, hiç durmuyoruz, hep ilerlediğimizi zannederek hareket ediyoruz, oysa sadece hareket ediyoruz, sokağın başındaki o cismani sûreti hiç görmüyoruz, güneş batarken ufka yayılan turuncunun değişen tonunu hiç fark etmiyoruz, en çok da karşımızdaki insanların gözlerine bakmıyoruz, küllenmeye yüz tutmuş ölgün bir kor gibi neşesiz, görmüyoruz. Aslında, kör kandiller gibi umudun tükendiği bir dünyada görmeden mi yaşıyoruz? Görmeyecek kadar umutsuz muyuz? Belki de öyleyiz…

Yine aynı şiirden esinlenerek, altını çizdiğim bir satır bakış açımı değiştirmekte ve beni bir karmaşaya sürüklemekte, “Yekpare, geniş bir ânın/ Parçalanmaz akışında.” diyor şair. Ânı yaşayan cümlelerimin bir anda boynu bükülüyor, ellerim terliyor ve nasıl diyorum. Haklılık karşısında savunmaya geçecek bir yanım olmadığından üzülerek kabul ediyorum. Şu ânın ve gelecek arasındaki köprüyü kurmam, derin bir çöküşün içinde biraz yalpalandıktan hemen sonra gerçekleşiyor. Geleceği kabul etmeye gelmesi beklenen gelişinin gerçekleşeceğini düşünüp şimdinin değerlendiğini hissetmeye başlıyorum. Korkularım da aynı ölçüde büyüyor. Masama yığılıp ölümün görünmez kefeninden sıyrılıp yüzümü avuçlarımın arasına alıyorum, rengimin uçtuğunu hissediyorum da zihnim bana güneşin rengine boyanan penceremi hatırlatmakta. Asıl konu bu diyor, pencereme çekilmeye başlıyorum, başlangıca dönüyorum.

Garip bir günün sabahındayım, akışta, bilinmez bir noktada alaca kanatlı bir kuş gibi durmaksızın yolumda yürüyorum. Her dâim fikrimde güneşler doğuyor, zihnimden efsunlu hatıraları silemiyorum. Soğuktan kavrulmuş çınarların her yaprağının sönmeyen efsunlu alevi ile dolaşıyorum yolum da ama yolum bu mu diye sorguluyorum. Sorgularıma şaşarak kendime inanmıyorum, yürüyorum, uyumuş ihtiraslarım bile hareket ediyor olmanın güvenini taşıyor omuzlarımda. Şairi anımsıyorum yine. ‘‘Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş gibi her şekil.’’ Kafamın karışıklığının körfezinde bekliyorum, resimleşmiş hayalimde, yumuşak beşiğine uzanan durgun insanları, rengi uçmuş isli lambanın altında uçuşan toz zerreciklerini görüyorum. Bir şey yapmalıyım diyorum içimden, bunu binlerce kez söylüyorum ve çıkıyorum zihnimden. Geriye baktığımda o anın ne kadar büyülü olduğunu anımsamanın mutluluğunu yaşayacağımdan bir haber, o anı yaşamaya devam ediyorum. Seyrediyorum, duygularımın coşkunluğuna kapıldıkça bu duyguya ne kadar özlem duyduğumu da düşünüyorum. Zihnimde beliren kavramı coşkunluk olarak ekliyorum kimliğime. Benlik arayışım tekrar devreye giriyor ancak bu sefer bir hakikat zerresi olarak eşlik ediyor bana. Şu anda, inceden inceye bir nağme çalınıyor kulağıma ‘‘Rüzgârda uçan tüy bile/ Benim kadar hafif değil.’’ Bir garip sükûtu hayal rüzgârı derin bir uğultu halinde esmekte. Geç imiş geçmişi var eden, ekliyorum, gele cek geleceği de şimdi inşa eden, zamanın dişlileri arasından kurtulup. Duyguların zengin dünyasında bakir kalmış ‘’ an’’ kendi içinde yeniden bir parçadan ibaret olduğunu bağırmaya başlıyor. Ben ise her şeyin yekdiğerine tutkun olduğunu ancak aynı anda yaşandığı sadece farklı boyutlarda olduğunu savunmaya başlıyorum. Geçmişte, şimdi de gelecek de burada! Her şey aynı anda yaşanıyor diyorum.

Şiire dönüyorum tekrar: “Başım sükûtu öğüten/Uçsuz, bucaksız değirmen” diye haykırıyor şair. Zihnim sessizliği onaylıyor, hissediyorum. Hisler yalan söylemez. Onlar ki sükûtun ateş çemberini döndüren… Hiç durmadan hayat öğüterek devreden zaman. Yine zaman! Yine zaman! Neydi zaman? Anda kaybolmak mı? Anı zamana tutsak etmek mi? Cevapsız sorularımla birlikte, yanık kahve taneleri misâli atıyorum kalbimi penceremin açıldığı yeşil düşlerin baharına, yabani otları söküverip. Zaman, demin içtiğim kahve kadar bir şey diye düşünüveriyorum. Yarı uykulu yarı uyanık bir halde zihnimde tasarladığım hayallere bir kahve içimlik huzurun resmini çiziveriyorum. Sehere ermez bir gece matemi çöküverdi resmin üstüne, zemin de zaman da dert ile inlerken, matem kederi bütün cihana yayılıyor. Yerdekilerin âhı göklere çıkıyor da ayın penceresi kapanıp ışığı sönüyor. Ölümün yaprak döken fırtınası, en sevdiğimin ömür defterini yaprakları dökülmüş güle döndürüveriyor.

‘‘İçim muradına ermiş

 Abasız, postsuz bir derviş.’’

 

 

 

 

 

Görsel: Cliff Johnson

Devamı [...]
Deneme

ANADOLU

ANADOLU

Kürşat Yozcu

Odaya bir kilim yayıldı Hacı Abi. Olur da bir misafir gelir diye evin en nadide yerinde saklanmıştı, bu yıllar öncesinin yadigârı kilim. Kim bilir, bu kuş uçmaz kervan geçmez yere en son hangi yabancı uğramıştı? Ve ben yabana hasret kuşlar misali yolcuydum. Kaç baharın yoğurdunu yedim bu ellerde. Her taşını, her köşesini, her geçeğini bilirim bu dağların. Gün geldi kokusunu ikram etti bahar, gün geldi fırtına kırdı geçirdi her yeri, gün geldi masalların gölgesine sığındım; az buz değil yorgunluğum, ben, ağır ağır ölmeyi arıyorum Hacı Abi. Nerede, nasıl, hangi zamana kısmet? Bakalım! Yırtılmayı unutulmuş takvim yaprağı misali çaresizliğim... Mazinin muhteşem güzelliğine hasret, bir garip fukarayım işte.

Modern insana inattır bu kırılmaz gayretim. Alıp başımı gidişim, bazen günlerce susuşum; değil miydi ki ruhumda ki vaveylaların kahır kahır kusulduğu gece karanlığı…  Her ölüm bıçak gibi içimi delip geçiyor Hacı Abi. Ne garip duygu şu çaresizlik... Her şeyin farkındasın ve sadece izliyorsun. Modern insan iflas etti. Ve benim gözlerim odaya alelacele serilmiş kilime döker gözyaşlarını.

Kör olası duyguların ne tartısı var, ne ölçüsü. Ne yaparsın işte. En ücra köşede, sanki unutulmuş gibi kendi halinde, buram buram Anadolu kokan yerlerde nefes alabiliyorum artık. Şehre akın akın saldıran insanoğlunu sen de izliyor musun? Birbirlerine nasıl da hunharca eziyet ediyorlar değil mi? Kim ölmüş, kim kalmış kimin umurunda. Daha geçen yıl on iki bin çocuğun katledildiği dünya… Dimağım kurşun gibi ağır.  Sanki her hücrem sıkışmış köşeye ve ben, kahır kahır ölüyorum Hacı Abi. 

Bir de Hasanların Ökkeş var, rüyalarımda. Hengâmeli bir süreçten sonra şehre neredeyse davul zurnayla taşınmışlardı hani. Hatırlarsın bilirim. Çünkü o, kaybedilmiş köylerde kalan son kaleydi. Direndi aylarca. Toprağını ekip biçmek, birkaç hayvan, birkaç ağaç yetiştirmekti gayreti. Kendi yağlarıyla kavrulup gidiyorlardı. Karısı Hatice, “El âlem şehirlerde yaşıyor da biz ne diye bu köyün ıssızlığını çekiyoruz?” deyivermesin mi bir gün. Hem çocuklarını okutacaktı o. Artık ok yaydan çıkmıştı. Hatice’yi bu fikrinden hangi güç, hangi tesirli ağız, köyde bırakacağı hangi mezar vazgeçirebilirdi. Allem edildi kallem edildi, yedi düvel bir olup ağız birliği edilmişçesine yalvarıldı fakat netice olması gerektiği gibi nihayete erdi. Şimdi Hasanların Ökkeş’in köyümdeyim. Geride bırakılmış yaşlı çift davetkâr gözlerle izliyorlar beni. Bense hala yere yazılmış kilimle dertleşiyorum. Her motifinde buram buram Anadolu kokan ciğer yaramla…

Sanki birazdan onlar da göç edecek ebedi âleme. İçime böyle garip bir sızı oturuyor. Oysa bu köyde kalmış birkaç ihtiyara anlatabilirim marazımı. Çayırlarında kuzuların otladığı, meydanında çocukların cıvıldaştığı, herkesin derdinin herkesin olduğu, beraber ağlanıp beraber gülündüğü yıllar daha demincek bizim değil miydi? Dünya nasıl da zenginleşti Hacı Abi. Aç kurtlar gibi para ve makam kazanmaya saldıran insanoğlu tarihte olmadığı kadar zengin artık. Hasanların Ökkeş’i sordum geçenler. Sabah işe gidip, akşam evine dönüyormuş.  Fabrikatörler çok fabrika açmışlar oralarda. Her defasında daha fazla, daha fazla kazanmanın hesabını nasıl tutuyorlar dersin? Tabii ki daha fazla işçi daha fazla doğa katliamı daha fazla bina, koca koca şehirler… Üslubu olmayan beton yığınları… Ve beton yığınları arasında milyonlarca insan… Kalabalıklar içinde yapayalnız kalmış, ruh hastaları…

Gözlerim hala kilim motiflerinde. Ve ben, ağır ağır yere çöküyorum Hacı Abi. Modern insana inat, bağdaş kurup oturacağım yere. Ev sahiplerinin nesi var nesi yoksa birazdan donatacaklar yer sofrasını. Daha adımı bile bilmiyorlar. Ne gereği var adımın. Bir garip dilenciyim işte. Kilim üzerine işlenmiş geyikler eşlik edecek ziyafetime. Fakirdir buralarda sofralar ama karşıdakinin samimiyeti doyuruverir seni. Derken yavaş yavaş bir türkü mırıldanmaya başlayacağım. Ve bir yerinde “Yârin yaylasından kar ister gönül” cümlesi geçecek. İşte o an anlayacağım kalkmam gerektiğini. Çünkü yâr, beni bekler. Kim bilir, hangi dağın ardında… Ya da hangi kancık rüyanın peşinden gitti de kirletti güzel duygularımı. Olsun, ben hep onu arayacağım. Sahi Hatice’nin çocukları okudular mı ki? Sabahtan akşama yazılmadı bu türküler. Ve türküler asla yalan söylemez. Ben hep kaybettiğim Anadolu’mu aramaya devam edeceğim.

 

 

 

Görsel: Tim Sullivan

Devamı [...]