ZIT KUTUPLAR ARASINDA BİR DÜŞÜNCE ROMANI

Zeynep Rana yazdı: İnsanlık tarihinin en kuvvetli hissiyatından biri “varolma” duygusudur. Varolma eğilimi kuvvetli şekilde ebedilik özleyişine sebep olur.

ZIT KUTUPLAR ARASINDA BİR DÜŞÜNCE ROMANI

Zeynep Rana

Yalnızız, hiç şüphe yok ki edebiyat tarihimiz içinde önemli bir yere sahip. Birçok başlık altında ele alabileceğimiz bir romanla karşı karşıyayız. Felsefi, psikolojik, sosyolojik ve tarihî açılardan değerlendirebileceğimiz bu eser, yazarın aydın ve düşünür kimliğini de açık şekilde ortaya koymaktadır.

Bir bütün olarak bakıldığında bu eser “düşünce romanı” sınıfına girmektedir. Romanın temeli düşünce ile bina edilmiştir. Eserdeki şahıslar ise bu düşüncenin taşıyıcıları olarak sahnededir. Hem olay örgüsünde hem de kişiler arası ilişkilere hâkim olan düalizm (ikicilik) düşüncesi romanın tamamında hissedilse de ikinci bölümde yoğunlaşmıştır. Hususen romanın merkezinde yer alan Simeranya ütopyasında kutupluluk ilkesi dâhilinde zıtlıkların ortaya konması bunun açık göstergesidir. Yazar eserde karşıtlık ilkesinden yola çıkar. İnsan hayatındaki temel karşıtlıklara sıkça değinen Peyami Safa, “doğma”, “varlaşma”, “yoklaşma” kutuplarından söz etmektedir. Yazar, Meral karakteri üzerinden mantıktaki zıtlık prensibine yoğun şekilde değinmektedir.

“Bir şey aynı zamanda hem var hem de yok olamaz. Doğru – yanlış, aydınlık – karanlık, haz – keder… Bu zıtlıkların mevcut olmak için birbirine muhtaç oldukları da anlaşılmıştır. Ruhi hayatta, bilhassa düşünce hayatında bu zıtlıkların diyalektik bir hareketle kaynaşarak bir terkibe (senteze) kavuştukları da Eflatun’dan Hegel’e gelen bir tarih içinde gittikçe daha fazla aydınlanmış bir fikirdir.”

Peyami Safa bu zıtlıklardan bahsederken gece ve gündüz gibi birbirini takip etmediklerini, iç içe ve aynı zamanda mevcut olduklarını söyler:

Pasiflik ve aktiflik birer cepheleriyle aynı şeydir.”

Safa, roman boyunca Simeranya’yı dünyanın karmaşık sorunlarına karşı bir tür çözüm mekânı olarak kullanır. Simeranya’da, yaşanan tüm zıtlıkların varlık ve yokluk arasındaki zıtlığa yönelebileceği anlaşılmıştır. Yazar buna “dip zıtlık” der. Malumdur ki zıtlıklar arası sürekli bir çatışma mevcuttur.

“Bu çatışmadan doğan zıtlıkların, sebep olduğu felaket ve kederlerin hepsi “olmak dramı” adını alır.”

İnsanlık tarihinin en kuvvetli hissiyatından biri “varolma” duygusudur. Varolma eğilimi kuvvetli şekilde ebedilik özleyişine sebep olur. Peyami Safa, varoluşun ebediyet ile mümkün olabileceği sonucuna varmıştır. Bireyde yoklaşma hamlesi ise ihtiyarlığa ve ölüme giden bir yoldur. Yazar bunu şu şekilde ifade ediyor:

“Bu, Simeranya’da insana gelen değil insanın ona gittiği bir netice gibi görünür. Yani, yoklaşma pasif değil varlaşma gibi aktiftir.”

Peyami Safa, “İnsan mümkün olmayan şeyi istemek için kendini yormaz ve paralamaz.” der. Varlaşma hamlesi beraberinde bir neşe ve huzur getirir. Ebediyet arzusu, imkân sınırları dışına çıkmayan hayallere sebep olmaktadır. İmkân, mümküne giden yoldur. Haliyle varlaşma hamlesi, kendini ebedilik hayali içinde bulur. Benliğin faniliğini aşağılarda bırakan bir hamledir bu. Birey kendini aşmak için birçok fedakârlıkta bulunur. Yazar, “Her tür aşk ve fedakârlık varlaşma hamlesinin devamıdır.” der.

İnsan, yoklaşma hamlesinden ise her şeyin geçip gideceği, yok olacağı, kaybolacağı duygusuna kapılır. Bu duygu insanı büyük sıkıntı ve buhranlara sürükler. Zira yoklaşma hamlesinin sebep olduğu sıkıntıya, yeryüzündeki en büyük felaketleri tercih edecektir. Yokluk hissi insanın en büyük ıstırabıdır. Yoklaşma hamlesi, varlaşma hamlesiyle sürekli çatışma halindedir. Yazar, “Bu iki zıt hamle insanda iki benlik meydana getirmiştir.” der:

  • Birinci benlikte aşk ve fedakârlık hamlelerine değinir. Çünkü kâinat muhabbet üzere ayaktadır ve devam eder. Aşk ve fedakârlık eylemleri, bireyin kendini aşmasına ve ebedi değerlere sarılmasına sebep olur. Bahçesini bağını sever. Vatan millet aşkından, aile muhabbetinden, dünya ve toplumla alakasından, sevgiliye olan aşkından Allah aşkına varır. Faniliğin, yokluk hissinin ıstırabından bu şekilde kurtulur. Her inanın bunu az veya çok “şuurla” yaşadığını söyler yazar. Ayrıca bütün sosyal ve kutsal değerlerin orada olduğunu ifade eder.
  • İkinci benlik ise tamamıyla fani değerlere sarılır. Teselliyi biyolojik hayatta, maddeci bir zihniyette arar. Bu benlik, kendini tabiata ve dünyaya bağlar. Dünyevi değerlerin tümünü ikinci benlikte görürüz. Mal mülk hırsı, makam sevgisi, geçici eğlence ve keyifler ikinci benliği sarhoş edip birinci benliği baskı altına alır.

Peyami Safa, “Zamanımızda bu ikincinin birinciye baskın çıkışı tesadüf değildir. Uzun bir tarih gelişinin neticesidir.” der.  Romanın ana çizgisini oluşturan düşüncelerden biri, kutupluluk ilkesinde biri olmadan öteki olmaz ilkesidir. “Her şey zıddıyla kaimdir.”

Batı ve Doğu Arasında “Yalnızız”

Peyami Safa, felsefi fikir ve görüşleri Batı ve Doğu dünyasını ele alarak karşılaştırmalarda bulunuyor. Bulunduğumuz yüzyılın yaşadığı başarısız deneyimler ve dünya savaşları insan düşüncesinde farklı eğilimler meydana getirmiştir:

“Yirminci asrın yalnız spritüalist (tinselci) filozoflarında değil tabiat âlemlerinde de tabiatı aşan metafizik prensiplere ve Allah’a doğru bir yöneliş görüyoruz. En büyük zekâlarda artık iki ayağını da yere basan yeni bir dünya hareketi olduğu seziliyor.”

Düalizmin eserdeki karakterler üzerinden nasıl ifade edildiğine bakalım: Samim ve Besim davranış ve mizaçta hem de dünya görüşünde iki zıt karakter olarak karşımıza çıkıyor. Besim’i maddi zevkler, yemek içmekten başka gayesi olmayan maddeci düşüncenin temsilcisi olarak görüyoruz. Besim, manevi değer ve olgulardan çok uzak, hayvanca bir insan telakkisindedir. Midenin emrinde maddeci bir zihniyete sahiptir. Açık sözlü ve güler yüzlüdür. 

Samim, Besim’in karşı kutbudur. Maneviyatçı fikriyata hâkimdir. Felsefi bakış açısına sahip, kendine özgü dünya görüşü olan aydın bir şahsiyettir. Kuvvetli bir zekâsı vardır. Entelektüel kişiliği öne çıkar. Hayata dair bakış açısı ve geniş ufku romanın şekillenmesinde oldukça etkin rol oynamaktadır. Olayları yorumlama ve çözüm sunma konusunda özel kabiliyeti vardır.

Peyami Safa’nın ikicilik üzerine oluşturduğu eserde Besim’in düşüncelerini zaman zaman öne çıkarıyor olması, Samim’in düşüncelerine mukayese aracı olarak kullanmak istemesindendir.

Meral ise, benliğinde yaşadığı zıtlığın, kutupluluğun bunalımındadır. Sürekli gelgitler yaşar. Zihninde oluşturduğu özgür bir hayat hayali ve var olan manevi değerler arasında sallanıp durur. Romanın “tereddüt” karakteridir.

Eserde Samim’in Simeranya adında bir kitap yazacağından söz edilir. Simeranya bir ütopyadır. Yazar, Samim karakteri üzerinden içinde bulunduğu sosyal hayatın olumsuzlukları ve birçok sıkıntıyı tespit edip okurla paylaşmıştır. Bu olumsuzluklar için geliştirdiği çözümleri ise bir ütopya olan Simeranya’da sunacaktır.

Yeri gelmişken eserde zaman kavramına değinelim. İkinci Dünya Savaşı sonrasına denk gelen bu romanın 1950’lerde geçtiği söylenebilir. Fakat eseri sosyolojik açıdan ele aldığımızda yakın zamanda yaşanmış evrensel bir vaka izlenimi vermektedir. Sadece ülkemizle sınırlı kalmayan, dünya toplumunu tesir altına alan sosyal ve düşünsel bir kriz yaşandığı ve bu krizin fikrî anlamda çözüme kavuştuğu bir hayalî ülkenin meydana getirildiğini düşünürsek esere daha geniş perspektiften bakmak gerekecektir. Bu durumda eser evrensel değer kazanır.

Simeranya’ya psikolojik açıdan bakarsak bireylerin ruh tedavi merkezi olduğunu göreceğiz. Hâsılı birçok alanda göze çarpan aksaklıklara çözüm ümidi olan Simeranya bir hayal ülkesidir. Peyami Safa, Samim’in Simeranya’yı bir kitap olarak sunacağını söylemiştir. Fakat Simeranya kitap olmamıştır.

 “Fakat Simeranya bir roman olmayacaktır. Sadece bugünkü insanın kendi kendisi hakkındaki telakkisinden bilginin temellerine, metotlarına ve bütün sosyal müesseseleriyle değer sistemine kadar baştanbaşa inkılaba muhtaç bir dünyanın huzursuzluğunu duyan bir adamın yüz elli yıl sonraki tekâmül imkânlarını düşünerek tasarladığı muhayyel bir ülkedeki hayat, bir seyahatname şeklinde yazılacaktır.”

Eserde mekân kavramını da psikolojik boyutuyla ele alalım. İstanbul, insanların karamsarlık içinde oldukları bir yer olarak karşımıza çıkar. Çok hızlı değişen insan ilişkileri, teknolojinin etkileri, ahlaki değerlerdeki dejenerasyon toplum yapısı üzerinde birtakım bozulmalara yol açmıştır. Birey hızla değişen bu düzene yabancılaşır. Yalnız hissetmeye başlar. Böyle bir karmaşa içine düşen kişi kendine çıkış yolu aramaya başlayacaktır. Samim’in Simeranya’ya, Meral’in Paris’e kaçışı gibi.

 

1 Yorum

  1. Bu kitabın önemi bende büyüktür, çok severim.

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*