ZEYNEP RANA'NIN KALEMİNDEN "ODAMIN MİSAFİRLERİ"

"Odama dolan sayısız kahramanlara şehrin yabancı ışıkları da arkadaşlık ediyor. Kim bilir ne sırlı hikâyeler fısıldıyor onlara?"

ODAMIN MİSAFİRLERİ

 

Ne zaman kitap dolu bir oda düşlesem, elimde çay bardağı ile bulurum kendimi. Ve ne zaman elime bir bardak çay alsam, kurumuş çay lekeleriyle dolu sayfalar beliriverir önümde. Ara sıra pencereme yansıyan şehir siluetine kaçacak olsa gözlerim, bin bir gece masalı düşer hayalime. Şehirlerin hikâyelerini kendi dilinden dinlemek isterdim. Ne mümkün! Çay, kitap ve tabii ki odamın misafirleri sığınak olur yine.

 

Odama dolan sayısız kahramanlara şehrin yabancı ışıkları da arkadaşlık ediyor. Kim bilir ne sırlı hikâyeler fısıldıyor onlara?

 

Ortancaların renklendirdiği pencerede, dalgın görüyorum Halide Nusret'i. Küçük dostları, Zeyno, Nadide, Selim ve Osman'dan bahsediyor. Her şeye rağmen bir genç kız edasıyla... Doğu’nun yetenekli çocuklarından bahsederken gözlerinin parladığını görür gibi oluyorum. “Onlar benim için benim canımdadırlar.”  derken nasıl iç çektiğini bir de. Onca zaman sonra hepsinin hikâyesini yüreğinde taşıyacağını nasıl bilebilirdi?

 

Yine bir kadın, dalgın ama asi bakışlarıyla yazmanın ıstırabını anlatıyor. “Modern bakışın kaçınılmaz parçası mı bu?” diye sorguluyor hüznü. Bir de, dilinden hiç düşürmediği “Orlando” ve “Mrs. Dalloway”. “Flush” ise oyalandıkça oyalanıyor. Başından bir türlü defedemediğinden şikâyetçi Woolf. “İçinizdeki iyilik meleğini öldürmelisiniz” derken ciddi miydi sahi? 

 

Önde giden hafiye giriyor odaya: Salâh Birsel. Tam bir kelime virtüözü… “Gün her saatinde nasıl renk değiştiriyorsa, Birsel'in üslubu da öyle” diyor Enis Batur. Bir İstanbul hayranı o. “Boğaziçi Şıngır Mıngır” ederken kentin şahdamarı Beyoğlu’na ah vah ederek koşuyor. “Şişedeki Zenci” karşılıyor onu. Kendinden bahsederken söylüyor bunu satırlarda. Yere yatmış, en alt rafları hallaç pamuğuna çeviriyor. Kütüphanesinden kitap arayışı canlanıyor zihnimde. Bir evde koridora taşan kitaplık, deyince akla gelen isim: Salâh Birsel. Kelimelerle dans ediyor. “Katlanmış, sulanmış, kıyıya çekilmiş, kurutulmuş” sözcüklerinden bahsediyor. Sözcüklerini aşırıyorlar diye de hayıflanıyor. Haklı. ‘Zivir’ ifadesini onunla benimsedim. Uykusu kaçmış demek. Tırandaz (kibar), bıcırdamak, elkuşu (sevgili), tütünaltı (kahvaltı)…  

 

“Biz geçmiş zamanı dillendiriyoruz. Arada bir yeni zamana da kaşık çalıyoruz ama pek belli etmiyoruz." dese de, kelimeleri “serâ”dan “süreyya”ya yuvarlar gibi dans ettiriyor bir geçmişin bir şimdinin kapısını çalarak. Elinde bir bardak çay ile düşlüyorum Birsel'i kâh Beyoğlu'nda kâh Boğaziçi'nde. Kim bilir belki şişede ki zenci belki de önde giden hafiye.

 

Şehrin siluetine karışan kitaplarımda buluyorum huzuru. Ve baharı beklerken kış sürprizinde çay ile ısıtıyorum içimi. Hep çay ve kitap dediğinizi duyar gibiyim. Ne yaparsınız, insanın kahrını hesapsız çeken kim olurdu başka… diye düşünürken, Meriç geliyor odama.

 

“Okumak iki ruh arasında âşıkane bir mülakattır meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule yani masala, esrara, sonsuza…”

 

Okumaya feda edilmiş gözler. Hayatı fikrin ıstırabı ile dolu. Okumak, meçhul âleme açılan kapı derken, meçhul âlemi derin düşüncelerde öğüten bir fikir adamı. “Pekiyi ama o meçhul âlemin tekevvününde payı yok mu okumanın?” Derin fikirlere sahip Meriç. Öyle ki göremediği gözlerinin aydınlığı, odamın misafiri oluyor. Kalabalıktan kaçışı, kitaplara sığınması, odamın ıssızlığına ne çok yakıştı… Gitmeseniz…

 

“Kraliçe”, “üç damla”, “geçmiş” derken; ben de yine misafirlerimle bakıyorum gözaydınlığım dediğim dört duvarın o  devasa ışığına. “Geçmiş Şimdi Gelecek” dedi, masamın başucuna kuruldu. Öykünün birinde titrek yapraklar döşedi içine; birinde denizi gökyüzü, gökyüzünü deniz etti. Maviler çıldırdı. Sarılıp durdular birbirlerine. Toptaş, tıpkı öyküsünde olduğu gibi, odamdaki eşyalara tek tek dokundu. Tam koridora uzanacaktı ki, geri döndü. Her eşyanın öyküsünü okumaya koyuldu. Sessizce bağırdım: “Onlarda kaç öykü var bilir misin?” Kırık bir tebessüm kondurdu yüzüne. Bakışlarımı yere yasladım. Ya elindeki, maket geminin de öyküsünü okursa?

 

“Kraliçenin Pireleri” zıplamaya başladı. Abartılı korkuları vardı. Eski evindeki o güler yüzlü kumruları aradı. Bulamadı. Sokaklar bile kutsalını yitirmişti, kumrular durur muydu? Uzakların çocuklarına seslendi: “Tutunun Allah Aşkına!”  Bilmem ki duydular mı? Kimi yalana sığındı, kimi beyaz ne istedi derken griden alamadı gözünü. Hâlbuki her yer maviydi. Islak şehir, şarkılar söyleyerek uzaklaştı. Ama hala zıplıyordu. Onu bir tek Tarık Tufan yakalayabilirdi...

 

Masamdaki kâğıt kaleme hayran hayran bakmaya başladı ve üç damla kan damladı ak sayfalara. Dört duvarın gözaydınlığına yürüdü. Hafif bir esinti çiçek kokularını buralara kadar getirdi. Nefsini öldüren adamın nefesi girdi çiçek kokularıyla. O da mı kalem aşığı? Odanın içi sükût doldu yine. “Üç Damla Kan” ne garip kokarmış meğer. Elleriyle sildi kan lekesini, adamı yanına aldı ve sükûta buladığı kokusuyla pencereye yürüdü. Sadık dedi, Hidayet nerede?

 

Rahatsız etmeye geldi cümleler.

Ve özgürlük, okumakla başladı.

Hoşça bak zatına ve hayata!..

 

Zeynep Rana

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*