YÜZ VE GİZ

"Yürek parçalayan, aşılamayan tüm uzaklıklar kayboldu orada. Uzaklık hükmünü yitirince, her şey yan yana geldi bir anda. Bir noktada buluştu. Nokta kadar sonsuz ve derin oldu."

YÜZ VE GİZ

Lale Şeyda GÜLSOY

 

                                                                         - Tanpınar’ın anısına saygıyla-

                                                                                            

                                                                                                 Bir sonu gelmeyen rüyaya dalar

                                                                                                 Akşam, odalarda fersiz aynalar.

                                                                                                 Durgun sularında hepsinin yer yer

                                                                                                 Eski bir hatıra sanki genişler,

                                                                                                Maziden yadigâr kalan bir hisle.

                                                                                            

 

Yeni demlenmiş çay -demliğin üst kısmı illaki porselen olacak, en makbulü bu- ve onun genzimizde bırakacağı tılsımlı sıcaklık aklımıza ilk düştüğünde, gece yarısı çoktan sabahın ilk ışıklarının kollarına bırakmıştı kendini. Kına gecesi bitmişti. Yorgun savaşçılar gibiydik hepimiz. Kan, ter içindeydik. Topuklu ayakkabılarla ayakta dikilmekten tabanlarım şişmişti. Her nasılsa, avucuma yaktığım kına bir türlü tutmak bilmemişti. O tabanları şiş halimle, saatlerce halay çekmekten geri durmamıştım birde.

Cümbür cemaat arabalara doluştuk dönüşte. Ben, Hayri Amcalarla birlikteydim. Tam beni eve bırakacaklarken, Hayri Amca ani bir manevrayla Nisanların evine doğru kırdı direksiyonu. “Tam yol ileri. İstikamet: Bizim ev.” Kahkahayı da koyverdi lafının ardı sıra. Kimsenin gıkı çıkmadı. Hayri Amca ne derse oydu. Büyük sözü çiğnenmezdi bizde. Yol boyunca, panelvan minibüste şarkılar, türküler gırla gitti. Eve varır varmaz, ilk yaptığımız şey iki koca demlik çayı ocağa koymak oldu. O kadar çay ancak giderebilirdi susuzluğumuzu. İlkyaz akşamının tatlı serinliğinde, balkona kurduk sofrayı. Mürüvvet Teyze, şu Osmanlı işi çay fincanı takımını bile getirdi sofraya. Annesi Ziynet Hanım, Mürüvvet Teyzeyi baş göz ederken özenle yerleştirmişti onları çeyizine. Fincan takımı, öyle yıllardır durup dururdu vitrinde. Yaşamına ortak etmedikten sonra, o eşyaların sahibi olmanın ne anlamı vardı? Yaşamak,  bekletilebilir bir şey miydi hem? Sormamıştı bunları kendine hiç Mürüvvet Teyze.

Sofrada bir kuş sütü eksikti. Çatlayan topuklarımız sızım sızım sızlarken, bize gecenin bu saatinde sofra donattıran coşkunun adresi belliydi. En işveli haliyle bize bakıyordu iki koca demlik, karşı konulmazlığının bilinciyle ve haklı gururuyla. Kına gecesinin muhasebesi, anında başlayıverdi sofrada. Malum kız tarafı ile erkek tarafı tanışmıştı ve kız tarafı olmanın nimetlerinden sonuna kadar faydalanmak lazımdı. Lafını esirgemeyen Ayla, yerinde şöyle bir doğruldu. Erkek tarafının kabalıklarına akıl sır erdirememiş bir ifade takındı yüzüne. “Nemrut ki, ne nemrut! İki gülümsemeye erindi haspalar. İncileri dökülüverecek sandılar zaar. Rahmetli babaannemin deyimiyle bildiğin zıbıldak bunlar. Yol yordam hak getire!” dedi. Sesine alaycı bir kuş tünemişti. O kuş, ateşten gömleğini giyinmişti Ayla’nın. Cayır cayır yanıyordu. Belli etmiyordu. Taraflar, taraftarlar, kamplar, sınıflar arasında eriyip gidemeyecek kadar değerli bir ömrü haber veriyordu oysa ilkyaz. Dolunay’a üç geceden daha az zaman kalmış olmalıydı. Mürüvvet teyze durmaksızın kızını izliyordu. Kızını uzun uzun izlerken, neler geçiyordu aklından? Mutlu muydu, mutsuz muydu Mürüvvet Teyze? Öyle bir ifadesi vardı ki, Nisan’ın o andaki haline değil de çocukluğuna baktığı düşüncesine kapılmıştım o gece. Saçlarını tarar gibi. Rengârenk tokalar takar gibi saçlarına. Saçlarına dokunur gibi usulca. Nisan: o uzun saçlı ve kiraz desenli elbisesiyle saçlarını attıra attıra yürüyen çocuk! Mürüvvet Teyze, bir daha onu hiç göremeyecekmiş gibi bakıyordu Nisan’a. Mehmet, her zamanki gururlu halinden ödün vermiyordu. Böyleydi işte o. Gizli köşelerde derin derin iç geçirecekti, sonra nemli gözlerini koyu bir kahkahaya bürüyerek aramıza dönecekti. Nisan’ın teyzesi Feray, apartmandaki en yakın komşuları koca küpeleriyle ünlü Şıngırdak Nesrin, iş arkadaşı Ayla -iş arkadaşlığından can arkadaşlığına terfi edeli epey olmuştu- Mehmet, Hayri Amca, Mürüvvet Teyze, ben ve Nisan’ın alkolik eniştesi Necdet bir aradaydık. Necdet Bey, bir zamanlar ünlü bir cerrahmış. Kendi anlatmıştı. O kalp ameliyatında hastasını kurtaramayıncaya kadar böyleymiş bu. Sonrasında, sabah akşam votka içer olmuş. Ayık gezmemiş hiç. Neden böyle davrandığını soranlara yanıtı hazırdı. Unutmak istiyordu, yalnızca unutmak. İnsanın kendini affetmesi, başkalarını affetmesinden daha mı uzun sürüyordu acaba? Nisan’ın hatrına, o gece bir fincan çay içmeyi kabul etmişti ama. Votkadan başka bir sıvı geçecekti boğazından yıllar sonra.

Muhabbetin en sevdiğim yeri burasıydı. Hayri Amca, yine denizden gelen öyküler anlatmaya başlayacaktı ve bizi liman liman, kent kent dolaştıracaktı. Onun ceplerine doldurduğu hikâyeler uğruna, Mürüvvet Teyze’nin biriktirdiği yalnızlığı da fark etmeyecekti yine. Mürüvvet Teyze’den önce, denize sevdalanmıştı çünkü. Bir keresinde gemisi diğer yabancı uyruklu gemilerle birlikte limana zincirlenmişti de, ondan aylarca haber alınamamıştı mesela. Cezayir’e uğraması gereken geminin, halk ayaklanmasından dolayı limandan ayrılmasına izin verilmemişti. Fransa Cezayir’de olağanüstü hal ilan etmişti ve tüm çıkışlar, geçici bir süreliğine durdurulmuştu. Hayri Amca’nın anlatırken en keyiflendiği hikâyesiydi bu. Böyle bir hayatın içinde, Hayri Amca’nın her şeyden en son haberi olurdu. Nisan’ın insanı hayrete düşüren hayal gücünü ve Mehmet’in futbol aşkına parçaladığı ayakkabıları Mürüvvet Hanımdan duymuştu nam-ı diğer Hayri Kaptan. Bu yüzden de, bir yanı çocuklarına hep yabancı kalmıştı. Araya giren uzaklıkların, insanları ve aralarındaki ilişkiyi neye ve nasıl dönüştürdüğünü de böyle öğrenmişti.

Denizin tuzu ve çayın o kekremsi lezzeti birbirine karışınca, olanlar oldu. Yürek parçalayan, aşılamayan tüm uzaklıklar kayboldu orada. Uzaklık hükmünü yitirince, her şey yan yana geldi bir anda. Bir noktada buluştu. Nokta kadar sonsuz ve derin oldu. Herkes, eskisinden de aşina oldu birbirine. Çaylar ardı ardına tazelenirken, gözler uykuya meydan okuyordu, görüyordum. Görüyordum, kavuşmanın sefasını sürüyordu ve gece ne kadar uzarsa, ömrünün hanesine yazılacak artıların o kadar çoğalacağına inanıyordu herkes. Görüyordum bunları her birinin gözlerinde. Feray Teyze’nin Necdet Amca’nın acısını sahiden görüp göremediğini test edemezdim belki ama mahcubiyetini görüyordum. Mesafe ayarı, dünyanın en zor işlerinden biriydi. Hele ki, mesafe alınacak şey bir başkasının acısıysa zorluk daha da katmerlenirdi. Çok yakından, değil birinin acısını kendi burnunun ucunu göremezdin. Çok uzaktan, acının ayrıntılarını seçemezdin. Bunun için, kızılabilir miydi Feray Teyzeye? Hayri Kaptan, Mürüvvet Teyze’nin elini özlemle tutuyordu. Mehmet, babasına öfkeyle bakmıyordu ilk kez. Sevgi vardı bakışlarında. Nesrin, küpelerini çıkarıp Nisan’a veriyordu. Görüyordum. Nisan, artık bambaşka bir yaşama gidiyordu. Bir tek ben, bu gidişten ürküyordum!

O geceden sonra, Nisan uzunca bir süre arayıp sormadı beni. Ben onu ne zaman arasam ya alışverişteydi ya da davetiye seçiyordu Serdar’la. Çok meşguldü. Serdar, artık Nisan’ın çalışmasını istemiyordu. Bu yüzden, işi de bırakmıştı Nisan. Bir akşamüstü, “düğün telaşına kendimi çok kaptırdım, kusura bakma Sevinç.” diye aradığında donuktu sesi. Belliydi. Kardeşimdi o benim. Arkadaştan öte kardeşim. Canı sıkılmıştı bir şeylere. Mürüvvet Teyze’nin kanı bir türlü kaynamamıştı damadın ailesine. Mürüvvet Teyzeydi bu. Can çıkar, huy çıkmaz derler. Bir kere seni gözü tutmaya görsün, allame-i cihan olsan değiştiremezsin onun fikrini. İki ailenin bitmek bilmeyen istekleri fare kapanı. Nisan, köşeye sıkışmış fare. “Yalnızca nefes almak istiyorum anlıyor musun? Nefes.” diye dert yanıyordu telefonda. Uçuşan heyecanlar ve anlamlı keşifler terk etmişti sesini. Küçük mutluluklar, başkalarını memnun etme çabası ile yer değiştirmişti. Onu rahatlatmaya çalıştım. “Sen altından kalkarsın her şeyin.” benzeri bir şeyler geveledim ağzımda. İşe yaramadı. Telefonu kapattık. Birkaç gün sonra, “Haklıymışsın Sevinç.” dedi. “Her şey yoluna girdi.”

Düğün günü, ev mahşer yeri gibiydi. Nisan’ın etrafı o kadar kalabalıktı ki, ona iki çift laf edemedim. Herkes Nisan’ın hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğunu ispatlamaya çalışırken, ben bir kenara çekildim. Sessizce, bu “dostlar, alışverişte görsün.” oyununu izledim. Böyle oyunların, oyunbozanıydım ben. Nisan, çok gergindi. Bamteli gibi. O patırtıda, bir tek kare bile fotoğraf çektiremedim onunla.

Nisan ve Serdar yeni yaşamlarına uyum sağlayabilsinler diye, bir süre onları kendi hallerine bıraktım. “Nerelerdesin sen?” diye aradı beni aylar sonra Nisan. “Benimki de laf gerçi. Sanki seni tanımıyorum!” Çengelköy’deki evlerine, sabah kahvaltısına çağırıyordu beni.  Elimde, onun en sevdiği kır çiçekleriyle kapısını çaldım o sabah. Beni tuhaf bir yılgınlık ve boş vermişlikle karşıladı. Şaşırdım. Gözlerini ovuşturuyordu kapıda. Oysa buluşacağımız saati, günler önceden kararlaştırmıştık aramızda. Perdeler sımsıkı kapalıydı. Evdeki kasvetli havadan, başım döndü bir anda. Kendimi toparladım. “Kahvaltıyı birlikte hazırlayalım.” dedim. “Olur.” dedi. Kupkuru. Bembeyaz bir örtünün üzerine, kahvaltılıkları yerleştirdik. Konuşacak onca şey dururken, çayın yarenliği eksik olur mu? Ev zemin katta olduğundan, salonun ön bahçeye açılan kapısının dibine çektik masayı. Dut ağacının gölgesi, yüzümüze vuruyordu. Nisan, “Çaydanlığı alıp geleyim.” dedi. “Mutfakla bahçe arasında mekik dokumayalım. Çaydanlık soğursa, iki dakika ısıtıveririz ocakta.” “Ne havadisler birikmiştir sende şimdi.” diye göz kırptım. Omuz silkti. “Her gün birbirinin aynı. Ne anlatayım ki?” Benim tanıdığım Nisan mıydı karşımdaki? O ele avuca sığmaz ruh! İçinin en ücra odalarına saklanmıştı sanki Nisan. Başka biriydi. Yabancı gibi. İki insan, birlikte bir hayat kurarken yorulabilir. Çünkü bir hayat inşa etmek kolay değil. Yorgun muydu Nisan? Onunkine, olsa olsa bıkkınlık denebilirdi. Kendine biçilen rol dar gelmişti Nisan’a. Ne taşımaya hali vardı bu rolü, ne de bırakmaya. Hafta içi, bütün gün evdeydi. Komşular, kahve içmeye geliyordu arada. Hafta sonu, el mahkûm aile ziyaretine gidilecekti! “Böyle geçiyor hayat Sevinç. Birbirimizin yüzünü akşamdan akşama görüyoruz Serdar’la. İki lokma bir şey yiyoruz. O, uyuya kalıyor televizyon karşısında. Bende, bütün anlatamadıklarımla ve yaşayamadıklarımla dört dönüyorum yatakta. Başka da bir şey yok.” Böyle demişti. Solmuştu Nisan’ın aşkı. Sulanması unutulmuş bütün çiçekler gibi.

Üşüdüm bir an. Sırtıma girişteki askılığa bıraktığım ceketimi alma ihtiyacı hissettim. Bir çay daha içecektim, vazgeçtim. Çaydanlık soğumuştu. Nisan’dan çayı ısıtmasını istemek içimden gelmedi. Çayın diriliğini ve sıcaklığını sağlayan ateş, tadı acılaşan çayın yazgısını değiştiremezdi ki. Bir ara, sokağa bakan arka balkona çıktık. Nisan girdi söze: “Yalnızlık ömür boyu. Ne çok severdik bu şarkıyı Sevinç. Ben tahammül edemiyorum artık dinlemeye. Çok lazımmış gibi, yalnız olduğumuz gerçeğinin değişmeyeceğini yüzümüze vurup duruyor her seferinde.” dedi. Ona, kurduğumuz ilişkilerin hiçbirinin yalnızlığımızı gidermek gibi bir görevi olmadığını söylemedim. Aşkın bile yalnızlığı gidermediğini, çoğalttığını da söylemedim mesela. Söylesem, sesim ulaşacak mıydı Nisan’ın dip odalarına? Sızacak mıydı pencerelerinden içeriye? Nisan’ın duvarlarının önünde büzüşüp kaldım çaresizce.

“Yine gel.” dedi yanından ayrılırken. “Bir gün de, sana üzümlü kek yapayım.” Sesinde içtenlik yoktu. “Bekliyorum.” diye yineledi ardımdan.

Evet, Nisan bekliyordu. Ama neyi? Bunu kendisine itiraf etmeliydi. Kendi gerçeğine doğru yola çıkmalıydı yeniden. Birinin yüzüne ayna tutmasını beklemekten vazgeçmeliydi. Aynanın önüne geçip, korkusuzca kendi gözlerinin içine içine bakmalıydı. Maskelerinin en gerisindeki yüze ulaşmak için yapmalıydı bunu. Yolcuyduk madem. Zamanı gelmişse, kaçınılmazdı yol.

Nisan’a iyi yolculuklar diledim içimden. Onu da, zihnimin tavan arasındaki eski baharların arasına sakladım. Tüm geçmiş zaman emanetçileri gibi.

Bir daha görmeyecektim onu!                                                                                       

1 Yorum

  1. Sabah keyifle okudum, kalkıp bir çay demlemeli şimdi. Kalemine sağlık Lale Şeyda Gülsoy.

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*