YOK BU ŞEHR İÇRE SENİN GİBİSİ

Barış Erdoğan yazdı: "Bugün 'Huzur içinde ölmeme izin verin.' diyen Voltaire yaşıyor, son nefesinde roman kahramanı doktorunu anarak, 'O, beni kurtarabilirdi.' diyen Balzac da yaşıyor."

YOK BU ŞEHR İÇRE SENİN GİBİSİ

Barış Erdoğan

 

"Ben gördüğümü değil, bildiğimi resmederim." (Picasso)

Sen nehri kıyısında bir sandviçle karnınızı doyurabilirsiniz ama Paris'i yaşamış olmazsınız. Paris kesintisiz bir rüyadır; coğrafyasıyla, kiliseleriyle, köprüleriyle, hele hele resim ve edebiyat dünyasıyla. Yolunuz Paris'in ilk kahvesi Procope'a düşerse Diderot'yla ya da , "Her insan, yapmadığı tüm iyiliklerden suçludur." sözlerinin sahibi Voltaire'le XVIII. yy'ın havasını soluyabilirsiniz. Candide'i okuyup da Procope'a girenin soluduğu oksijen daha çoktur, bunu da unutmayalım. Normandiya taraflarına geçerseniz, John Berger'in, "Yirmi sekiz yaşından itibaren para sıkıntısından kurtuldu. Otuz sekiz yaşından itibaren zengindi. Altmış beş yaşından sonra da milyoner oldu." diye nitelediği Picasso'yla selamlaşabilirsiniz. İşin içinde hayal kırıklığı olabilir, üzülmeyin. Berger şöyle der: "Alkışlamaktan avuçlarınızın kızardığı Charlie Chaplin, o Charlie Chaplin olmayabilir." Hani küçük bir çocuğun Picasso için söylediği ve hayal kırıklığına uğradığı bir hikâye vardır, öyle: "Ben bu Picasso'dan daha iyisini çizerim." Sadece çocuklar değil, büyükler de sanatçılarla karşılaştıklarında hayal kırıklığına uğrayabilir. Berger bu konuyla ilgili de bir gerçeği yazar: 1920'lerdeki Picasso'yla karşılaşan Maurice Raynal şöyle yazıyor: "Gözlerindeki yıldızlardan bazıları sönmüş." Yıldızların sönmesi anlık olabilir, ama Nietzsche ve Strindberg'le içini dolduran Picasso bir dehaydı ve sanatın güneşiydi.

Bugün "Huzur içinde ölmeme izin verin." diyen Voltaire yaşıyor, son nefesinde roman kahramanı doktorunu anarak, "O, beni kurtarabilirdi.” diyen Balzac da yaşıyor. Sanatçı dünyanın rengidir, o renkleri bir bir solduranlarsa zavallı ve lanetlenmiş ölümlülerdir.

"Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm

Bir peri suret görünmüş, bir hayal olmuş sana"

Kentlerin annesi İstanbul neden "bahar"la özdeşleştirilir? Sanırım şairlerin bahar ateşini diğer kentlerden önce tutuşturmasından. Kışın fotoğrafı kestane patlatan Bursa'ya, buz kesen Ankara'ya ya da bozkırdaki kentlere özgüyken istanbul çoktan şöminenin çevresinde keyif çatıyordur. Sonbaharı kıyıda köşede yaşarız; birkaç yaprak kalmıştır Boğaz taraflarında, hemen döküp rüzgârın önüne katarız. Vakit geçirmeden Attilâ İlhan'ın, "ağaçlar sonbahara hazırlanıyor/ bu şehir o eski İstanbul mudur" ıslığıyla yol alırız. Çınarları olmayan kentlerde sonbahar hüznün öksüz çocuğudur. Bir kraliçeden söz ederken kaşından gözünden başka neyi kalmış deyivermişsek kraliçeden bize miras kalan bir şey olmadığından. Emirgan'dır o kraliçenin kaşı gözü. Yahya Kemal orada da kaşlarının yolunduğundan mı yoksa Erenköy taraflarında bir kraliçe hayaliyle yaşadığından mıdır -fazla kurcalamayalım- baharı alıp kapımıza getirir: "İstanbul'un öyledir bahârı/ Bir aşk oluverdi âşinâlık/ Aylarca hayâl içinde kaldık/ Zannımca Erenköyü'nde artık/ Görmez felek öyle bir bahârı"

Bahar yalnız mevsim değildir; anlam yüklü sözcüktür. Mevsimdir her şeyden önce. Düz bahardır, çiçeklerin konuk olduğu ilkbahardır: "Biz çiçeği bahardan bahara görürürüz." (Tarık Buğra). Biraz baharattır, zeytin çekirdeği ve ceviz büyüklüğündeki kavundur, yeşilliktir, yenilebilen otlardır. Kimi yörelerde sigara tütünü, karabiber, karanfil, ceviz ve kahvedir. Çin ikliminde puthane, Türkistan'da ateşe tapanların ibadet ettiği bir yerdir. Divan şairi onu "bağ u bahar" diye dile getirir. Sevgilinin ömrünü temsil ettiği çok görülmüştür. Hayali'nin “Düşmeninin ola pejmürde bahâr-ı ömri/ Vird idinirdi Hayâlî bunu leylen ve nehâr” beyti kanıtıdır. Daha derinlere çeken de olmuştur, "güzellik" ifadesi olarak, ancak sevgilinin yüzündeki ayva (ince) tüyler için kullananlar okurları şaşırtmışlardır. Yaprak ve çiçektir en çok, mevsimdir mutlaka. Turunç ve narenciye dersem şaşırmasın okur. Sığırgözü ya da papatya dersem aklını oynatmasın. Ahmet Arif, "Kaç leylim bahar"la uykudadır. Sezai Karakoç'un daveti başkadır: "Gelin gülle başlayalım şiire atalara uyarak/ Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine.”

Toroslardan bir kere olsun geçemedim diye

Utanıyorum (Nazım Hikmet)

Galiba Sartre’ın, "İki kent arasındayım şimdi. Biri bilmiyor beni; öteki artık tanımıyor." sözleri günümüz insanının seslendiremediği çaresizlik... Eco ise son yirmi yılın İstanbul'unu okumuş gibi: "Kent bugün sizin, bizim çobanı olduğumuz, Tanrı'nın kullarının yaşadıkları yerdir. Zengin din adamlarının yoksul ve aç insanlara erdem üstüne vaaz verdikleri bir rezillik yeridir..."

İzmir için ne yazarsam sana adıyorum! (Necati Cumalı)

Haydi bir yere bağlan diyor gönül, bir yere yani bir kente. Ben bütün kentlerin seyyahıyım oysa, gönlüm beni tanımaz mı? Bir ırmağın ağzından kopan otun kıyısı mı olur? Her kıyıda bir çalıya, bir kamışa tutunduğum olur; soluk aldığımı bilmez onlar. İniltimi suya veririm hep. Aynı gökyüzüne baktığımı sanarlar. Kuşların olmadığı, bulutların depreşmediği bir gökyüzüne bakmadım ben. Kırlangıcım, dağıtıveririm yuvamı kirlenmişse yuva. Burnunu çıkarmamış bir denizin kentindeyim, orda yaşarım. Nefesim suda. Çıplak bir kent alırım kendime, yollarını, şatosunu kendim kurarım. Yok benim kentim. O hangi kentte ben de o kentteyim. Varsın Coelho bir kente bağlılıktan söz etsin:

"Neredensiniz?" diye sordu delikanlı. "Birçok yerden."

"Kimse birçok yerden olamaz," dedi delikanlı. "Ben bir çoban olarak değişik yerlerde bulunabilirim, ama aslım bir yerdendir: Çok eski bir şatosu olan bir kent. Orada doğdum."

Picasso İzmir’e gelmiş, izninizi istiyorum.

 

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*