YAĞMURLAR SANA SÖYLER NE SÖYLENECEKSE

"Göğsünde pembe güller ve inciler saklıyorsun. Göğsünün tam ortasında. Bir iğne, ucunda tılsım. Bir kolye, bir küpe, sonsuza kadar düşen damlalar."

YAĞMURLAR SANA SÖYLER NE SÖYLENECEKSE
Muhammet Erdevir

Binlerce saatten sonra karşı karşıya gelmiş bir saattir tıkırtısı duyulan. Binlerce saat yüz binlerce parçaya bölünmüştür. Sürüklenip durur zaman, hayat oradan oraya savrulur. Dalgaların sahile taşıdığı kum taneleri gibi önüne kapılır hayatlarımız. Günlerimiz ve yaşadıklarımız hem birbirine çok yakın hem de kırılgan ve ayrıksı bir düş olur kalır. Bağlamından her an kopmaya hazır bir yakınlıkta çoğaltırız anıları. Bir rüzgâr, bir dalga, bir hüzünlü ses bekler dalından kopmak için mevsimin son yaprağı. Sonra hep güz, baharda bile hep güz.

Eski ve paslı bir kapının ardında tutuyorum bazı korkuları. Tehlikeli ve ölüme yakın duygular onları diri tutuyor. Tehditkâr bir hırs parlayıp sönüyor tutsağımın penceresinde. Beni, şimdi kalkıp yanına gelmekten alıkoyan şey ne? Beni böyle uzakta tutan? Bir lav denizine dönüşüp kapına akabilirdim ama yerimde sayıyorum. Sana koşmamı ne engelliyor gerçekten? Kendimi yakmakla bitseydi her şey, yakardım şüphesiz. O vakit sahilin gevşek kumları eriyip cama dönüşür ve yekvücut olurdu. Kırılgan fakat asla ayrılmayacak birbirinden. “Bir” olan, “bir”leşen, “bir”de eriyen… Çatlamaya hazır olduğu kadar saldırmaya da kabiliyetli. Daha kesif bir karanlıkla kuşatabilirim aradaki engelleri.

*

Göğsünde pembe güller ve inciler saklıyorsun. Göğsünün tam ortasında. Bir iğne, ucunda tılsım. Bir kolye, bir küpe, sonsuza kadar düşen damlalar. Yağmur, ruhumdaki o karanlık koridorun ışığını açana kadar yağacakmış. Kulağıma öyle fısıldadı rüzgâr. Ben tam o anda dünkü cılız atların yelelerine mavi boncuklar takıp onları tımar ediyordum. Öyle ki iki kişilik bir sessizliğin ritminde buluyordum kalbimin ahengini. İki kişilik sessizliğim: susuyorsun, susuyorum. Gülüyordun, gülüyordum. Kendi hayalini inşa eden bir aynanın saflığında gülüşünde saadet buluyordum.

Anlıyor muydun, anlayacak mıydın, anlayabilir miydin?

Damlalar sonsuz biçimlerde yere düşmeye başlayınca her nedense sık sık cama bakıyorum. Onların camda bıraktığı izlere. Küçük, düzensiz, biçimsiz kabarcıklar yığını. Yağmur seni sağaltırken elma çiçeklerini incitiyor. Dökülüyor zeminin çamurlu sularına bembeyaz ve yer yer de pembemsi gelinlikler. Meyveye duramayacak binlerce gelin. Yağmurun işlediği o kibar cinayet! Baharımı ödünç al diye yalvarıyorum sana. Kendini çoğalt. Kendini çoğalt ve azalt beni. Yüküm ağır, yolum uzun, taşıdığım kıymetli. Bana bir iz bırak bulut ırmakları arasından. Ben o yoldan ilerleyerek menzilime varabilirim. Menzilim sen… Onca engele, mesafeye, imkânsızlıklara rağmen sen.

*

Masallar anlatabilirim sana. Bir buket çiçek koyarım önüne, kurutur ve beni düşünürsün. Daha iyisini yapacağım. Serseri bir rüzgâr gibi hiç ummadığın bir anda karşına çıkıp kulağına o büyük hakikati fısıldayacağım. Geçmeyecek bir yarayı, unutulmayacak bir hatırayı, uzun mektuplar ve sonsuz şarkıları avuçlarına bırakıp geldiğim gibi kaybolacağım.

*

Gecenin göğsüne gonca güller işliyorum. Yıldız yıldız ışıyor yüzün. Gözlerinin içinde bana dair görüntüler. Seni, göğsünde nice nehirleri uyutan engin bir denizin bilgeliğiyle bekliyorum. Dönüp dönüp aynı noktaya belki milyonuncu kez geldiğimi söylemeye lüzum var mı? İnanmazsan başını pencereden dışarı uzat. Belki beni o sokakta, adımını attığın kaldırım taşlarına başını koymuş bir halde bulacaksın. Üzerimden damlalar geçecek. İnce, sonsuz damlalar. Gülüşün kadar sonsuz.

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*