UMUT HEP VAR! - LALE ŞEYDA GÜLSOY KALEME ALDI

Lale Şeyda Gülsoy yazdı: İnsan, bir varoluş hikâyesidir. Bu hal de içinde bir sorun değil, bir sır taşır. Sır ile sorun, birbirinden farklı şeylerdir. Sır, bir sorun gibi çözülemez.

UMUT HEP VAR!

 

“Yarın farklıdır bugünden,

Adı değişir hiç olmazsa.

Kara bir suyu

Geçiyoruz şimdilerde

Basarak yosunlu taşlara.

 

Sen bugünden yarına

Birazcık umut sakla.”

METİN ALTIOK

 

 

Gabriel Marcel’in düşünce sisteminde, insan tamamlanmış bir varlık değildir. O haline, henüz ulaşmamıştır. Bir anlamda, “oluş” halindedir. Somut bir durumdan diğerine geçecek şekilde ve bunun içini daima bir yolculuk halinde olan bir gezgin varlıktır insan. Gabriel Marcel’in deyimiyle, insan bir “umut insan”dır. Nedir ki umut? Marcel’in kastettiği umut, bir tür kararlılıktır: İnsanın kendini gerçekleştirme yolunda sergilediği türden bir kararlılığa işaret eder. Bu kararlılıkla, aslında bir katılım biçiminden söz edilir. Çünkü umut, varlık sırrına bir katılım biçimidir. Kişi, varlıkla ilişkisine göre kendi anlam ve derinliğinin farkına varır. Bazen, umut eder ve samimiyetle varlığa yönelir. Bazen de, umutsuzlukla onunla arasındaki tüm ipleri koparır. Yolculuk halindeki insanın rotasını, umut belirler.

Her geçen gün, insanın daha da kendine yabancılaştığı bir dünyada umut yolculuğun yönünü tayin eden bir rehber gibidir. Bu öyle bir rehber ki, insana kendine ve dünyaya yabancılaşmayı reddedebilmesi için ona büyük bir güç verir. Böylece, insan umut ile umutsuzluk arasında ya da kendi varlığını onaylamak ve yolda olmak ile kendi yolunu ve varlığını reddetmek, yolunu kaybetmek arasında seçim yapar. Hem de her an yapar bunu. Bilinçle ya da bilinçsizce…

Umut, başkasına kendini açar; kendisini samimiyetle ortaya koyar. Oysa umutsuzluk, bu ilişki biçimi yerine kendi benliğini merkeze alır, başkasına kapılarını kapatır. Böyle bir zeminde, güven duygusu yeşeremez ve kişi, kendini gerçekleştirme şansını elinin tersi ile iter.

Marcel, varlığa ilişkin soyut bir metafizikten çok somut deneyimlerden ve onlarla ilgilenmekten söz eder. İnsanın ne olduğundan çok, sahip oldukları ve fonksiyonları ile değerlendirildiği ve bunların öne çıkarıldığı modern dünyada yabancılaşmanın, yalnızlığın, tedirginliğin ve bunaltının ayyuka çıktığı gerçeğini görmezden gelemeyiz. Mademki, bu dünya anlamsal bir boşluk içermektedir. O halde, o anlamı biz aramaya çıkmalıyız. Çünkü anlam, ancak bizim kendi bütünlüğümüzle gerçekleştirebileceğimiz bir şeydir. Mevcut koşullarından memnun olmayan birey, ortaya ürün koyma ihtiyacı duymaz mı? Bu, tinsel bir deneyim yaşama isteği değil midir? Varlığa susamak değil midir bu? Var olma ihtiyacı duymak değil midir?

Var olma ihtiyacı, arzu edilen bir şey demektir. Ancak, buradaki ihtiyaç bir objeye duyulan arzu değildir; talep edilen bir şeydir. Talep edilen, modern dünyada değerini ve kutsallığını yitiren varlıktır. Bu gerçeğin farkına varan ve kendi özgünlüğünü seçen birey, yalnızca sahip olmakla yetinemez. Onun talep ettiği, var olmaktır. Varlığın çağrısını duyar ve ona umut yolu ile yanıt verir ruh. Böylece, var olmakla sahip olmak arasındaki, o ince ayrıma ayar. İnsanlar, çoğu zaman kendilerini sahip oldukları şeylerle özdeşleştirme yanılgısına düşerler ve kendilerini, objeler seviyesine indirirler. Bu yaklaşım, onları bir insan olarak değerlerinden ve kendi renklerini saçmalarını sağlayacak o metafizik yolculuktan alıkoyar.

İnsan, bir varoluş hikâyesidir. Bu hal de içinde bir sorun değil, bir sır taşır. Sır ile sorun, birbirinden farklı şeylerdir. Sır, bir sorun gibi çözülemez. Onu düşünmek, tasavvur etmek ya da ispatlamaya çalışmak mümkün değildir. Bunların hepsi sırrı objektifleştirir. Öte uyandan, sır anlaşılmasa da içten içe sezilen bir şeydir. Varlık sırrını tanımak için, varlığa katılmak gerekir. Varlığın kendisi, varlığa katılım durumunda, etkin olmakla kavranabilir. Varlığa katılımın üç türü vardır: Bedenin duyumuyla gerçekleşen bedene bürünme düzeyi; aşk, umut ve sadakat düzeyi; dua, umut ve yaratıcılık yolu ile kendini varlığın huzur ve mutluluğuna açan aşkınlık düzeyi. Kısaca, varlık en iyi deneyim yolu ile kavranır; yaşayarak doğrulanır; yaşayarak tanınır; yaşayarak ona yaklaşılır.

Demek ki, biz yalnızca sahip olduklarımız değiliz. Daha fazlası var bizde. Aşk, sadakat ve umutla mutlak varlığa yönelince ayrımına daha da fazla varılacak şeyler var. Varlığın ve var olmanın inkâr edildiği bir dünyada, yaşam gözümüze umutsuzluğa mahkûm, boş ve anlamsız bir yerden farksız görünebilir. Belki de, bazen ışığın değerini kavramamız için karanlık gereklidir. Belki de, bu anlam boşluğu, mutsuzluk, umutsuzluk, çaresizlik, ihanet gibi olumsuz duyguların da bir işlevi vardır. Belki de, tüm bunlar umut, mutluluk, aşk gerçek değerini bulsun diyedir.

Kierkegaard haklıdır belki. İnsan sonlu olanın ve sonsuzluğun; geçici ve kalıcı olanın; özgürlüğün ve zorunlu olanın sentezi olduğu için, tümüyle umutsuzluktan kaçması diye bir şey söz konusu olamaz. Bu, aynı zamanda bir avantaj da olabilir. İnsan, bu noktada kendisinin ve diğer insanların umutsuzluklarını; insanların bazen benliklerini nasıl unuttuklarını hatta inkâr ettiklerini görür; aşkın varlıkla ilişkisinin kesilmesinin sonuçlarının bilincine varır. Bu nokta, onun için artık bir dönüşüm noktasıdır.

Diyelim ki hayatımız hem belli bir doyuma ve anlama ulaşmıyor, hem de istediğimiz biçimde hareket edemiyoruz. Böyle bir durumu değiştirmek için, risk almamız gerekir. Harekete geçmemiz ve bir şeyler yapmamız, yani seyirci koltuğundan artık kalkmamız gerekir. Umutsuz insanla umutlu insan arasındaki fark, böyle ortaya çıkar. Umutsuz insan ise olumsuz durumların hep öyle devam edeceğini ve ne olursa olsun,  hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünür. Onun için gelecek, sıkıcı şimdiki zamanın tekrarından başka bir şey değildir. Zaman, adeta akmaz. Umutsuz insan, kendi çaresizliği ile büyülenmiştir. Onun için çıkar yol yoktur, var olan duruma yapışıp kalmak vardır; durumu yani gerçeği kabullenememek vardır; korku ile kendine kapanmak vardır. İçsel bir tükeniştir bu. Arzunun bir uzantısıdır umutsuzluk. Çünkü ısrarcı, benmerkezci ve açgözlüdür arzu, yalnızca sahip olmakla ilgilenir. Sahip olduğu ya da olduğunu düşündüğü şeyi kaybetme korkusu, onu sabırsız ve tahammülsüz yapar. Fazla iyimserlik de, tıpkı arzu gibi benlik düşüncesine saplanır ve orada kalır. Her şeyin yolunda gideceğine inanmak güzeldir ama bunun için de bir şeyler yapmak, yapılması gerekenleri yapmak gerekir.   

Umutlu insan, yaşamın zorlu yönlerinden kendini izole ederek korumaz. Aktif bir katılımcıdır o ve gerekirse, beklemeyi göze alabilir. Bu, karşılaşabileceği şeylere karşı hazır bulunmayı gerektiren, harekete geçmeye istekli ve aktif bir bekleyiştir. Umudun bekleyişidir. Umut, tembel tembel oturup beklemez. O, zamanın getirdiklerine ve götürdüklerine teslimiyet gösterir. Yani, olanları kabul eder ve bu sırada, yapabileceğinin en iyisini yapar ve sonuçlara güvenir. Yaratıcı varoluş sürecinin kendinde ve başkalarında açığa çıkması ile bir derdi olmayan umutlu insanın rahatlığını, nerede görseniz tanırsınız. Bu rahatlığın asıl adı, sabırdır. Umutlu insanın aktif bekleme, sabır ve kabullenme ile ilmek ilmek ördüğü hikâyesi, mutluluğa açılan bir kapıdır adeta.

Umudumuzu koşullara bağlamak ya da belli bir obje üzerine kurmak, onu sınırlamaktır. Umut, özgürdür. Biz ise onun etrafını dikenli tellerle çeviririz. Koşul koymamanın, umut edilenden vazgeçmek anlamına geldiğini varsayarız. Tam tersi, koşul koymamak ben ya da sen değil biz diyebilen sahici bir umudun çağrısına kulak kabartmaktır.

Umutsuzluğa düştüğümüzde bize tüm çıkış yolları kapalı görünürken bile, umut etmek bizim elimizde mi dersiniz?

Marcel, bize sorunun cevabına dair ipuçları versin:

“Bu soruyu bana soruyor olman bile, aslında kendi hapishanenden bir kaçış denemesidir. Gerçekte bana sorduğun basit bir soru değildir; bana yönelttiğin bir başvurudur ki, bu başvuru karşısında ben yalnızca bana güvenmekle kalma, aynı zamanda sakın pes etme, teslim olma ve mütevazı bir şekilde bu umut senin içinde yaşıyormuş gibi davran, her şeyden önce bu umudu ifade etmeye çalış...”  

 

LALE ŞEYDA GÜLSOY

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*