SURET YONTUSU

Heykel kadına saygı duymak gerektiğini hatırlatıyor bana. Dişil gücün kudretini, ateşiyle, kırılgan doğasıyla yaşama nasıl tutunabileceğini öğretiyor.

SURET YONTUSU

Aydın Akdeniz

“Gideceğin yeri bilmen demek sonunu da bilmen demektir.”

Eskilerden Bir Deyiş

 

Denizköpüğü renginde ısrar etmişti yontucu. Pahalı da olsa o beyaz damarlı mermer bloklar mutlaka yerin üstüne çıkarılmalıydı. Elbette görkemli, ölümsüzlüğü çağrıştıracak heykeli hala bu kadar istiyorlarsa. Ama bunun için şehirde nam salmış varlıklı, gezgin tüccarların şehir konseyine bağlılıklarını bir kez daha sınamak gerekecekti. Gümüş sikkelerini saklayıp yanlarında götürmelerine artık göz yumulmamalıydı. Kötüydü huyları, üstelik kimseye faydası dokunmazdı. İş bitiminde, gerçeği kadar canlı, hatta ondan daha üstün bir suret yontmaya söz vermişti. Heykeli gören herkes efsunlanmışçasına donup kalacaktı olduğu yerde. Uzak memleketlerden insanlar akın akın onu görmeye gelecektiler. İşte, dedi yontucu tüccarlara, size çil çil altın kazanma fırsatı. Silmeleme pek çok amforayı dolduracak kadar hem de. O gün bunları söylemişti merakla toplanan kalabalığa, sanata dair yüreğinde beslediği sarsılmaz bir inançla.


Fakat aklından geçenleri bugün tam olarak bilemiyoruz. Yazık ki arşivlerde yeterince kayıt da yok. Hem tarih yazıcılarının ilgi alanının dışında kalıyor bu ayrıntılar. Ancak tahmin yürütebilirim. Yüce bir amaç için. Ya da rekabetten hoşlanan biri olabilir kendisi. Belki başka nedenler, pek de önemi yok aslında bunların. Fakat yonttuğu heykel bir şaheser olarak hala ortada. Düşünüyorum da yontucunun üstün yetenekleri, kararlılığı olmasa sanat acaba nasıl bir gelişme gösterecekti? Bunları duymaktan hoşlanır mısın bilmiyorum, canını da sıkmak istemiyorum senin. Ama gece işte ağırlığıyla sınamaya başladı şimdiden bizi. Ve içimde bunca zaman biriken ne varsa bunlar artık deşilip dışa akıtılmak istiyor, anlıyor musun beni? Ve sen, nasıl söylesem, onca yıl hasta yatağında böyle yatıp dururken, evet, yazık ki bilincin bir uyanıklığa hep özlem içinde kıvranıp dururken şu anlattıklarım uygun düşer mi! 

İyisi mi sana biraz kendimden söz edeyim. 

Sabahları yine balkonda oluyorum, güneşin ufukta yayılışını, renklerin ışıl ışıl canlanıp uyanışını iyice görebileyim diye. İlk uyanan kim olursa gün ışığının hemen daha oracıkta yanağına bir yaşam öpücüğü kondurduğu söylenir. Renk renk açarak aslında doğa eşsiz bir serenat yapıyor bizlere. Gören gözlere elbette, ben böyle düşünüyorum.

Işık deyince bak ne geldi aklıma, tanıştığımız günü hatırlarsın, sana içimdekileri dökebilmek için fırsat kollayıp duruyordum. Hani sana bir demet yasemin uzatacaktım. Arkamda garson, elinde tepsi. Olduğu gibi üzerimize yuvarlanmıştı... Ha, ha, ha. Ellerini yüzüne kapamıştın da katıla katıla gülmüştün buna, hatırlarsın değil mi? O gün ışıl ışıldı yüzün, gözlerim kamaşmıştı gülüşünden. Heykelin işte belki böyle bir etki uyandırmasını umuyordu yontucu. Gün ışığıyla zihinlerde oluşacak ortak düşleri simgeleyecekti o. Bu nedenle herkesin anladığı kendine diyorum. Düşü kadar, evet hatta bunu dahi aklına hiç getirmeden içinde yaşattığı salt bir gerçeklik algısı kadar.

Heykel artık hatırlamadığımız, üzerinden yıllar geçtiği için unuttuğumuz suretlerin gerçek bir karşılığı asla olamadı. O yüz çizgileri belki bu nedenle belirsiz, soğuk kalacak şekilde yontulmuştu. Ama yaşıyor heykel, daha doğrusu yaşatılıyor. Ona dair hakikat yalnızca zihnimizin kabullenişinde var. Yoksa ölümlü suretlerin peşine takılıp kalacaktık, soyut güzelliğe açılan pencerelere bir türlü ulaşamayacaktık.

Bir dönem için beğenilen, yüceltilen ne olmuşsa bu sonra bizlere hep bir düş kırıklığı yaşatacaktı. Emin ol hep yanındayım senin. Dün nasılsa bugün için değişen bir şey yok hislerimde. Zaman zaman ayrılmak gerekmişse de sen bilirdin bu uzaklaşmaları. Biricik eşim, oğlumuzun geleceği için katlanılanları... Eve dönecek olmanın özlemini duyardım, inan. İşte bak yanındayım artık ve bir daha asla ayrılmayacağım. Bağları koparıyorum dışarıyla. İşimi bırakmalıydım, bıraktım. Hısım, akraba, dostlara ayrılacak zaman kalmadı. Anlayış göstereceklerdir, biliyorum. Güceneceklerini sanmıyorum.

Okulu bitiyor çocuğun. Ama asıl haberi şimdi veriyorum, oğlun bir şampiyon! Gurur duymalısın onunla. Ben ikimiz için de kucakladım, bir güzel sarıldım ona. Akıllı, cesur bir çocuk. İçim rahat. Ve sağlığı şükür ki yerinde. Tahlillerde hiçbir belirti görmedik şimdiye kadar... Beni dinlerken aklından neler geçiyor bilmiyorum. Ama söylediklerimi işitiyorsundur şüphesiz.

Şu yontucu hakkında anlattıklarıma devam etmeliyim, henüz bitirmedim çünkü. Adam diyorum, denizköpüğü renginde acaba niçin bu kadar ısrar etmişti? Baş döndürecek bir etki için onca zahmete katlanır mı hiç? Hımmm, ne dersin buna? Hem o günün şartlarında mermere ulaşmak öyle kolay değildi ki. Düşünsene eli kazma kürek tutan pek çok kölenin yerin derinliklerine doğru milim milim inerek orada sayısız dehliz açması gerekiyordu, hayatlarını hiçe sayarak üstelik. Ve bulunanlar önce kabaca yontulacak, mermer amaca göre dilim dilim kesilip biçilecekti. Sonra denizköpüğünde bir renk elde etmek için tonlarca ağırlıkta mermer blok tek tek elden geçirilecekti.

Çoğu kez sabahtan akşama yapılan bu yorucu çalışmaların ardından insanlar eli boş olarak geri dönüyorlardı. Günler, haftalar süren kazılara girişiliyordu yeniden. Sabır istiyordu yaptıkları iş. Anlıyorsun değil mi? Ama sonraki nesillere söz söylemenin bundan başka etkili bir yolu da yoktu. İnançla yürüyor işler hep. Kararlılıkla hedefe ulaşılıyor. Evet, bu, değişmez kural.

Heykelin değerini tam olarak işte burada aramalıyız, inanç ve alın terinde. Biraz da şans gerekiyor. Yontucu sanırım bunları hesaba katmıştı. Denizköpüğü tercihine geçmeden önce son bir şey daha, yüzümü güldüren bazı şeyler oldu benim. Bunu öğrenmeni istiyorum, yaşamın türlü türlü cilvesi var çünkü. Sana, yürekten kopup gelen bir sesle sesleneyim ki ardımda kırık bir gönül kalmasın. Yontucu o eşsiz düş gücüyle zamanı aşıp günümüze ulaşmayı başarmıştı. Belki abartılı bulacaksın, ama esere duyduğu inançtı bunun biricik nedeni. Gerçeğini hiçbir şekilde aratmadı, en az onun kadar ilgi gördü, ama bundan öteye de gidemedi. Bir sanrılı düşe karşılık geliyordu çünkü.

Sana ulaşmak benim için güç olmadı. Koşturmam gerekmedi bunun için. Üstelik o günlerde evlilik dahi geçmiyordu aklımdan. Ya sen! O yaşlarda farklı olabilir miydin? Hayır, sanmam. Kader sanki birbirimize yakınlaştırmıştı bizi. Başta oyun sandığımız bir kovalamacanın ortasına düşmüştük aniden. Mıknatıs ve demir gibi iki insan herhangi bir çaba göstermeden birbirinin yazgısına doğru çekilmişti. Nasıl açıklanır bilemiyorum. Ama o yazgı ete kemiğe bürünmüş olarak işte karşımızdaydı. İlk bununla güldü yüzüm. Varlığınla mutlu oldum. Ve bunun değerini çok sonra anlayacaktım.

Sen de bilirsin yaşam, sanatçıları kıskançlığa düşürecek olağanüstü bir güzelliğe sahip. Sanatçı, nedense bununla rekabet etmek ister. Yeteneklerini bununla sınamak ister. O doğurganlıktan payına düşeni de alır. Durmadan, hiç yorulmadan çabalamasının nedeni gerçekte bu olsa gerek. Doğayı dişi bir varlık olarak düşünüyordu eski insanlar. Heykel yapma fikrini bizim yontucunun aklına sokan şey, insanların o dişil güce duyduğu hayranlığı görmesi oldu. Dişil gücün, doğacak yeni canlara kendi ruhundan neler aktardığını düşünebiliyor musun? Tanıştığımız nisan ayının o ilk sabahı sana gönlümü kaptırmam hoş bir tesadüf oldu. Aradığım kişiyi bulmuştum.

Bilirsin, kuyumcu gibi insanın ederini, kaç karatlık değer taşıdığını anlarım ben.  Tamam, ufak tefek kusurlarım yok değil ama bazı yeteneklerim olduğu kesin, bunu sen de inkâr etmezsin. Ama şundan emin olamıyorum bir türlü, bugün dahi buna cevap verebilmiş değilim. İçim içimi kemirip duruyor. Seni yaşama sevinciyle dopdolu bulduğum zaman içimde kök salmış kaba saba, kahrolası bir ruh haline seni bilerek ortak mı ediyordum? Eğer böyleyse ve eğer bendeki o kabalığı gerçekten iyi şeylere dönüştürebilmişsen ne mutlu sana, şanslıyım demektir. Beni, bir adama benzeten çabaların için sana sonsuza dek minnettarım. Ama kendimi bağışlayamam. Çünkü bu durumda o tertemiz yüreği zorlamış, yıpratmış oluyorum. 

Hani ateş, su, hava, topraktan ağır basan, ruh beden ilişkisine etki edermiş ya, sen toprak gibi oldun bana. Hatalarımı örttün yıllarca. Bense bir anda bunların hepsinin rengine girebilecek fıtrattaydım. Sıra sıra, duruma göre hangisi uygunsa. Ama bunlardan tek, toprak dışında. Sabırlı biri değildim çünkü. Gerçi yaşamı kolaylaştırdığına inanılıyordu. Her tür akıl tutulmasına, ikircikli ruh hallerini açıklamaya faydası dokunduğuna inanıldığı için bu denli kabul görmüştü bu inanç. Elbette bir safsata. Yine de doğru yönleri olabileceği hesaba katılmalı. Boşanmanın eşiğine gelen çiftlere, taraflar için bir çözüm fırsatı sunabilir. Yalanına haklı gerekçeler arayan benim gibilerin elini güçlendirebilir mesela. Bu kesin. Ama kurnazlık istiyor biraz. 

Sen sık sık yakalardın yalanlarımı, eğer hatırlarsan. Bil ki şimdiye dek kötü niyetlerle hiç yalan söylemedim sana. Yemin edebilirim bunun için. İnan. Evet, zaman zaman gerçekliği sorgulamadım değil. Ama istersen iyi niyetime verelim bunları. Toprak gibi durgun, onun kadar doğurgan bulduğum karakterine, duruma göre, o an ihtiyaç ne ise, bazen ateş, bazen su ve bazen hava olup dokunmak, onu canlandırmak isteğiydi diyelim.

Sabır senin yaradılış mayanda var. O üçlü bileşen eğer toprağın dengeleyici gücü olmasa bir arada duramaz, dağılıp giderlerdi. Geride varlık adına bir şey kalmazdı. Bu nedenle değerliydin bizim için. Aileyi sıkı sıkı bir arada tutan hep sen oldun. Şahit ol söylediklerime, bu sözlerim şimdi göğe yükselsin. Orada gökkuşağının en berrak renklerine karışsın da çoğaldıkça çoğalsın diğer seslerle birlikte. Ve içimizde yaşatılması gereken ne varsa bunu gür sesiyle haykıran ortak bir iradeye dönüşsün... Yontma eylemi sanatçının tek taraflı gayretleriyle olacak şey değildir. Belki eser çıkar ortaya ama bu asla anıtsal bir nitelik kazanamaz. Çift yönlü bir yontma işlemi gerek bunun için. Önce kendisinden yontulacak doğru parçaları bulmalı kişi. İri iri, hiç acımadan eksiltmeli içinde yaşattığı kabalığı. İncelmeli önce o ruh. Esere yontacağı zarif çizgiler için hangi fazlalığı atması gerektiğini bilmeli. Bunu ise ona ancak sanatçı duyarlılığı gösterebilir çünkü. 

Yaşama çok şey borçluyuz. Kabul edelim, etmeyelim yorgun düştük ikimiz de. Yaşlandık zamanla. Varsın gözlerin kapalı olsun hep böyle. Uyu sen. Nabzın buralarda atsın yeter ki. Düşlerine senin sınır yok bugün istediği yere kadar uzanabilirler. Kendin için kurduğun o düşlere kapılıp gidebilirsin gönlünce. Yeter ki uyu sen, hemen yanı başımda ol. Örtünü üstüne ben nasılsa çekerim. Yastığını başının altına usulca bırakırım. Yanında olurum hep senin. Boncuk boncuk terleyen o alnını yine silerim. Yaptıklarım, yapmak istediklerim, yeterli gelmez senin için, biliyorum bunu. 

Mermer doğası gereği soğukken tutmuş bir yontu hikâyesi anlatıyorum sana. Oysa dinlerken seni yormayacak başka konular açabilirdim bu gece. Heykel kadına saygı duymak gerektiğini hatırlatıyor bana. Dişil gücün kudretini, ateşiyle, kırılgan doğasıyla yaşama nasıl tutunabileceğini öğretiyor. Ama yine de taşa yontulması yazık ki onu ölümsüz kılmıyor. Ölüm... Keşke hazır olduğumuz vakit çalsaydı kapımızı. Belki erken sayılacak yaştayız henüz, bu sarsacak şimdi beni. Ama biliyorum ki tekrar deneyeceğiz. Sonsuza açılan yola usulca düşecek adımlarımız. Birbirimizden inançla yonttuğumuz her bir kusur için, adımlarımız rahatlamış olarak... 

Denizköpüğü engine düştüğü zaman her dalga, her rüzgâr esintisi ile orada billur, şeffaf, saf varlık biçiminde boy gösterirken karaya yaklaştığı oranda yazık ki berraklığını yitiriyor. Kirli bir beyaza dönüşüyor.

 

 

 

 

 

 

 

Görsel: Alexandre Chambon

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*