SÜKÛT KELEPÇESİNİ KIRMAK

Rahmi Kızıltoprak yazdı: Bazen sükûnet, bazen bir haykırış, bazen derinlere dalış bir heves bir sabırla gelecek günler için akıntıya karşı olan gönlümle yeniden yutkunmak...

SÜKÛT KELEPÇESİNİ KIRMAK

Rahmi Kızıltoprak

 

Yeniden, yenilen insanlığımıza! Kaybettiğimiz, kaybolan insanlığımıza!

Bugün güneşin hüzünlü batışı erkenden geldi gökyüzüne sığmayan efkârlı gönlüme. Gecenin sukut eden karanlığında öksüz köşeme sığındım yalnızlığımla. İnsanlık bir mahşer gibi içimizde ölürken, çaresizliğin alevi taşkın bir nehir gibi uçsuz bucaksızlığında…

Vefasızlığa alışmış yüzler gelip geçiyor etrafımdan. Kimseler bilmez, anlamaz, görmez rüzgârların götürüp getirdiği savrulan çaresizliğimi. Bağırsam bilmem kaç kişi duyar sesimi? Karanlığın ürpertisinde sağır duvarlar duymaz eğilmiş masum başakların sessizliğini.

Bir o yana bir bu yana sükût naçar bozgunlarda savrulurken bir hançer acısı kıymık gibi derinliklerde içimde.  Üstüme gelen günah yüklü bulutların altında başım masum bir ekin tanesi gibi suskun bakarken, acıyı çoğaltan bakışlar sanki günahımdı üzerimde.

Kapılıp gidiyorum yıkıntılar arasından acımasız sellere, bir yol bulup kurtulup,  geçemedim merhametli ötelere. Apansız geceler uzarken acımasızlığında, ölümün gölgesi düşerken çaresizliğime, sığınıyorum sukutun burçtan kuşatılmış sabır kalelerine.

Bazen sükûnet, bazen bir haykırış, bazen derinlere dalış bir heves bir sabırla gelecek günler için akıntıya karşı olan gönlümle yeniden yutkunmak... Ve yıkık dökük kalpler arasında aynı bilinene uyanmak, istenmeyen unutuluşa gömülmek gözlerimi aydınlığa kapamak ve uykuya dalmak... Fakat uyanışla birlikte değişmeyen her şeye yeniden başlamak…

İçimde tutuşan bir ateşle siyah tül giymiş geceler, önümde insanlığı kemiren paslı demirden parmaklı pencereler, sıcak kurşun sesine hasret duvarlar, karanlıktaki karanlık insanlar ve ölmeden önce ölüme çıkan sessiz çıkmaz zindan sokaklar... 

Geceler uzadı, hava, su ve toprak kirlendi artık kuşatılmış uçsuz bucaksız bir vadide. Karanlık ağızlar konuşurken masumiyete, heybetli dağlar çökerken, rüzgâr artık neden esmiyor üstümüze, insanlığı yıkıyoruz kendi ellerimizle. Kaybettiğimiz içimizdeki savrulan insanlığımız hangi dehlizlerde şimdi nerde, kimlerle.

Medine çeşmesi gözlerinizde sancılanmayan vicdan tasmalarını göğsünüzde taşırsınız yol bulduğunuz mabetlere. Bizim susamış insanlığımız vardı şimdi onlar nerede hangi yerde kimlerle? Çıtırdayan ocaklarda biz vardık şimdi o düşmeyen başlar biz nerede. Hesap günü gelince, utanmazlık yüzümüze değince, sonsuzluğun ufkunda güneş bir mızrak boyu yükselince, ahlak zabıtası siz nerde, göğsündeki yangını söndüremeyen o biz nerede.

Karanlıklar dağılsın, gök yıkansın kirli dumanlardan. Gün artık batmasın aydınlansın imanın güneşi yüzlerimizde. Dağlar başlarını önlerine eğerken alacakaranlıkta bir seher vaktinde rüzgârların sıcaklığı göklere savrulsun. Kırılsın artık sükût kelepçeleri, parıldayıp saçılsın ortalığa vicdanın meşaleleri, yaksınlar artık ölene dek sönmeyecek bir insanlık ateşi.

Ve anlat ölüme ölmeden önce ulaşan, yaralarını sağaltan bizim de, yalın ayak insanca yaşamak istediğimizi, insanlığın yavan vicdan sofrasına.

Yeniden, yenilen insanlığımıza! Kaybettiğimiz, kaybolan insanlığımıza!

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*