SÖZCÜKLERLE SÖYLEŞİ

İsmail Kılınç yazdı: Yahu bu “aşk” geldi geleli konuşmuyor, sen anlar mısın bunu dilinden, dedim. Ben olmadan o konuşmaz, dedi. Öyle ya, gönül tezgâhında dile gelmiş bir kordur aşk…

SÖZCÜKLERLE SÖYLEŞİ

İsmail Kılınç

Ne zamandır aklımda, şu sözcükleri çaya çağırmak lazım diyordum. Kısmet bugüneymiş. Yahu, sözcük çaya çağrılır mı demeyin! Şimdi Sözcüklerin muhabbeti size o kadar güzel gelecek ki, siz de sözcüklerin müptelaları olup çıkacaksınız. Nitekim seçtiğim sözcükler, öyle etimolojik özellikleriyle falan olmayacak karşınızda. Tam anlamıyla bir temâşa edeceğiz. Bazen hüzün, bazen sevinç, biraz korku, biraz heyecan… Reklamları bitirdiysek başlayalım…

Kapıyı ilk çalan “Aşk” oldu. Geçti başköşeye oturdu. Daha çay demini almadan, buluşma vakti gelmeden, evin bir elemanıymış gibi ve hatta sanki her şeyin ve hepimizin sahibiymiş gibi kuruldu koltuğa. “Aşk” dediysek öyle çok konuşan, yol gösteren, üstat edâlı birini beklemeyin! Mesela uzun süre pencereden dışarıya baktı. Gülümsedi. Bazen gözleri doldu. Bir insan yaşam örgüsünde hangi duyguları tadarsa hepsini yaşadı ve yaşattı. Konuşmadık. Konuşmaya gerek kalmadı. Eline bir defter almış ve kendisine yazılan şiirleri kaydetmiş. Uzattı bana. Öyle herkesin her şiirini de almamış. Defter “Gel gör beni aşk neyledi!” ile başlıyor. Yunuslar, Fuzûlîler, Bâkîler, Nedimler, Karacaoğlanlar, Dıranaslar, Karakoçlar… Bir çırpıda görebildiklerim. Okuyayım belki yorumlar dedim. “Aşk imiş her ne var âlemde” dedim, misafirimizin böbürlenesi tuttu. Derin bir nefes alıp kafasını kaldırması vardı ki, sanarsınız Yaradan’ın sağ kolu… Hızlıca çevirdim, Şu dedim, Karacaoğlan’ı “gördüğü güzele âşık olan” bir çapkına çeviren hakikaten sen misin? Gözüyle bir sayfa daha çevirmemi işaret etti. Karacaoğlan’ın tek dörtlüğünü yazmış:

“Bir yiğit de bir güzeli severse 
Emrettiği yere hemen gitmeli 
Ardına düşmeyle güzel sevilmez
Güzelleri koşup koşup bulmalı”

“Eeee?” dedim! Gülümsedi. Konu değiştireyim dedim, Yunus’tan söz açacaktım. Susturdu. Bu susturmasını anladım sanki. Bu, “haddin değil” susturmasıydı. Hani bazı arkadaşlar vardır. Bazı uzmanlık alanları vardır. Siz o alanla ilgili konuşacak olsanız, küçümseyici gözlerle sizi süzer. Anlık olarak onu yaşadım. O yüzden Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirine de değinmeden geçtim. Paparayı yemek var sonuçta. Ama bir mısra buldum. Dedim ki, bu sefer konuştururum onu. “Lambada titreyen alev üşüyor”sa sebebi sen misin, dedim. Hüzünlendi. Gözleri doldu. O hüzne gark olurken kapı çaldı.

“Gönül” Efendi teşrif ettiler. Hoş geldin, dedim. Elini kalbine koydu, hoş bulduk dedi. Şikâyetlendim. Yahu bu “aşk” geldi geleli konuşmuyor, sen anlar mısın bunu dilinden, dedim. Ben olmadan o konuşmaz, dedi. Öyle ya, gönül tezgâhında dile gelmiş bir kordur aşk… Benimkisi utanılası bir cahillik… Ben çay doldurmaya giderken bunlar muhabbete koyuldular. Bu arada ikisi bir olunca mıdır nedir, odanın samimi dokusuyla beraber sıcaklığı da arttı. Muhabbete koyuldular dediysem öyle benim anlayacağım lisandan konuşmuyorlardı. Sanki aralarında hiçbir medeniyetin konuşmadığı/konuşamadığı bir lisan vardı. En azından “Gönül” Efendi’den birkaç güzel cümle alırım diye bir soru sorayım dedim. Türkçemizde en çok senin üzerine deyim varmış. Bu kadar popüler olmanın sebebi nedir? Kısa ve öz bir cevap verdi: “Ben hepinizin olabildikleri ile olamadıklarının ana kaynağıyım. Âşık olursunuz ‘gönül yangını’ dersiniz; dostu/ahbabı incitirsiniz, ‘gönül kır’mış olursunuz; küser, tavır alırsınız, ‘gönül koy’muş olursunuz. Sonra barışmaya uğraşır, ‘gönül al’mış olursunuz. Beni bulamadığınız tek bir mekân veya zaman dilimi yoktur. Beni yaratan, sizin teraziniz olarak yarattı. Bu yüzden benim olduğum yerde umut vardır. Ve yine bu yüzden ‘gönlünüz ferah ol’sun!”. Bu arada “Aşk” ile “Gönül” bu cümleler bitince bakışıp gülümsediler ve çaylarını bir dikişte bitirdiler. En azından belli bir minvalde muhabbete gark olmaya başlamıştık. Bunun arkası gelir diye düşündüm. Peki, dedim, seni nazal n ( ñ) ile söyleyene kızıyor musun? Yine net bir cevap verdi: “Benim adım Anadolu irfanının dilinde hangi şekle bürünürse bürünsün. İfade ettikleri değişmeyen bir mahiyete sahiptir. Kızıp kızmadığımı sana şununla ifade edeyim. Ben en çok Neşet Ertaş’ın türkülerini severim.” Bu sözü üzerine hemen mırıldanmaya başladım:

"Gönül dağı yağmur boran olunca
Akar canözüme sel gizli gizli…
Bir tenhada can cananı bulunca
Sinemi yaralar, dil gizli gizli…”

Bir tını sesi duydu ya, hemen kapıyı çalıverdi. Kim diyeceksiniz. Kapıya gelen misafirimiz “Türkü”ydü. Elinden sazı hiç eksik olmaz kendisinin. Hoş-beş derken içerdeki muhabbetin hepten koyulaşması, içimi ferahlattı. İlk gelen misafirin ağırlığı beni panikletmişti çünkü. Lafa daldım, herkesin mutlaka sevdiği bir türkü vardır, dedim. En sevilen türküler neler diye sordum. “Benim referanslarım kuvvetlidir. O yüzden her türkü herkese az veya çok bir şey anlatır.”dedi. Referanslarını sorunca, alaycı bir cevap verdi. “İkisi de burada.” dedi. Sonra sazı aldı eline ve başladı:

“Bir gönüle aşk girince hey can hey can
Ateşte yanmışa benzer hey can hey can
Bir de hasretlik olunca
Yanmış tutuşmuşa benzer
Hey can hey can hey…”

Tam “Türkü”nün ezgisine kaptırmışım kendimi, bir misafir daha çaldı kapıyı. Gelen çok muhterem “Fikir” Bey’di. Türkü sustu. Herkes onun konuşmasını, bir şeyler anlatmasını bekliyordu. Selamlaşmadan sonra bir sessizlik oldu odada. Aslında “Fikir” ile “Aşk” birbirini sevmez diye düşünmüştüm. Ama “Fikir” ondan “Üstât, müsaaden olursa…” diye izin aldı. “Aşk”, başıyla onayladı. Gene yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. “Fikir” bir başladı, siyasetten ekonomiye, spordan sağlığa, eğitimden kültüre abartısız bir saat konuştu. İşin garibi diğer misafirler hiç bıkmadı. Hatta arada bir “Fikir”in eleştirdiklerine paralel taşlamalar çalındı. Tüm bu curcunanın sonunda “Fikir” Bey bana dönüp “Tefekkür olmadan tebessüm olmuyor.” dedi. Sonra odadaki kitaplıktan kitaplar seçip yorumlamaya başladı.

Kapıyı açık bırakmışım, “Hüzün” girdi içeriye. Destursuz girince tüm misafirlerin suratı düştü tabi. “Fikir” Bey, onun girişiyle filizlenen kasveti bir alıntıyla özetledi. “Hüzün” de bizden tabi, hoş gelmiş, sefa gelmiş… Ne demiş Haşim, ‘Melâli anlamayan nesle, aşina değiliz.’” Yeri ve zamanı geldiğinde “Fikir” Bey, lafı cuk diye oturturdu zaten.

Gelmesi gecikince “Mutluluk”u telefonla aradım. “Biraz işim çıktı, mümkün olursa beş dakika uğrarım.” dedi. Hep böyle savsaklar zaten beni. “Töre”yi aradım, yanına “Kültür” ve “Tarih”i almış, sokaklarda eylem yapıyormuş. Başka zaman söz, dedi. Sözünü tutar biliyorum.

Sözcükler teker teker kalkmaya başladılar. Hepsine minnet duygularımı bildirdim.  “Türkü”yü bir kafede toplanan Suna, Leyla, Mihriban ve Zahide aramış. İlk kalkan o oldu zaten. “Fikir” Bey bir kitabımı ödünç aldı. Umarım, getirir. Ne yalan söyleyeyim, ödünç kitap alanı da vereni de sevmem. “Aşk”, “Gönül”de kalacakmış, beraber çıktılar. Ha bu arada, en son gelen hep en son kalkar. Ne çay bitti, ne “Hüzün” gitti. Kaldık mı baş başa… Misafir de kovulmaz ki… Ya yatıya kalırsa!

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*