SİYAHIN TERCİHİ Mİ?

Hiç düşündünüz mü siyah ister miydi bu şekilde anılmayı? Mor kadar yönetici, kırmızı gibi coşkun, yeşil kadar yaratıcı yeşilin en koyu haliyle anılmayı istemez miydi?

                                   

SİYAHIN TERCİHİ Mİ?

Melek Temur

 

Ne alıp veremediğimiz var sanki şu siyah rengiyle? Toplum, inanışlar, gelenek görenek, ön yargı,  yoksa yanlış batılılaşma mı siyaha kötü düşünceler giydiren?

Zannımca ilkokul yıllarına dayanıyor bunların temeli ne ana ne de ara renklerde yer verdik siyaha ilk ötekileştirme belki de buradan geliyor. Sonra sonra kehanet gibi bu ötekileştirme tüm yanıyla sardı siyahın dokunduğu ve ulaştığı her yeri sanki nerde bir kötülük varsa siyahın doğuşuna mal edildi. Ölülerimizden sonra adet edindik siyah giyinip karalar bağlamayı sonra çocukları karanlıkla yani siyahın en canlı haliyle korkuttuk, ya siyah tenliler sanki öyle olmak onların işlediği bir suçtu…

Sonra halkın mirası dediğimiz halk hikâyelerinde de siyahın rolü değişmedi, kahramanların mezarına dahi sevenler kavuşmasın diye karaçalıyı reva gördük. Ya Ahmet Cemil Mai ve Siyah’ta siyahın sembolünü hayal kırıklıkları olarak nitelemedi mi? Mai’nin(hayalin) asıl hakikate(siyaha) kavuşacağını bildiği halde. Peki, Dede Korkut hikâyelerinde çocuğu olmayanları kara çadıra oturtmadılar mı? Tüm bunlar belki de siyahı kendi özünü inkâr etmeye yöneltti. Hiç düşündünüz mü siyah ister miydi bu şekilde anılmayı?

Mor kadar yönetici, kırmızı gibi coşkun, yeşil kadar yaratıcı yeşilin en koyu haliyle anılmayı istemez miydi?

Bu düşünceler sadece gözlerimi değil hafızamı da ta uzaklara götürdü. Tozlu, köhne ve yaprakları yırtılmış hayatın bir bölümünde yönünü bulmaya çalışan Cemil Meriç’i bana hatırlattı. Gözlerinin âmâlığını kabullenemeyişi ve aslında o koyu evrenin içindeki ırak mı ırak beyazı bulmayı çabalayışını... Hepimizin insani diye nitelediğimiz o tepkiyle irkildi ilkin koyu siyah ölüm gibi soğuk ve ürpertici, elini uzatsa sanki düşecekti bu hayattan nefes nefese kalacaktı ya da nefessiz… Kanayacaktı vücudu değil ama duyguları, düşünceleri koyulaşacaktı ama inanışı değil…

Peki, böyle böyle alışmadı mı en güzel eserlerini yazmaya; sadece hissederek dünyayı, şekilleri, renkleri, gülümsemeyi, acıyı hep böyle tarif etmedi mi? Karanlıkken hayat, daha sağlam basmadı mı ayakları, tüm ön yargıları ezip geçmedi mi inancıyla?  O diğer tüm renklere olan zaferini kazanmıştı filhakika tıpkı Âşık Veysel’in yalın, sade ama dosdoğru bir şekilde, eğilip bükülse bile hiç yılmadan, heceyle yazdığı şiirlerin divan şiirine hiç karışmaması gibi…

Ya Cenap Şahabettin neden hep siyahta ab-ı hayatını aradı? Siyah gece, siyah bulut, siyah mezar sembolleri onun için neden hep tek kurtuluş yolu oldu. Diğer renkler ilham kaynağı olsa da bazen; şiirlerinin, tiyatrolarının köklerini neden hep siyah oluşturdu? Çünkü farkına varmıştı siyahsız renklerin ifadesizliğini, müphemliğini, yalnızlığını… Siyahla ete kemiğe bürünecekti tüm renkler farkındalığını özünü böyle bulacaktı hayat, bulut maviliğini böyle kazanacaktı ağaç yeşiliyle bu şekilde huzur olacaktı.

Örtülü sorular artık yanıtını bulmaya başlamıştı gökyüzünü tüm renklere boyayan tumturaklı o güzellikler tereddütsüz hakikate kavuşmuştu. Karanlığı aydınlık yapmaya iyilik kavramını lügate kazandırmaya yok oluşun içindeki var oluşa, dirinin ölüye, hastalığın sağlığa, gücün zayıflığa… Kâinatı rengârenk boyayan tüm güzelliklerin zıddı olan siyahtı güneşin geceye teslimiyeti gibi…

 

 

 

 

Fotoğraf: Nahid

             

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*