RÜZGARGÜLÜ HAYALİ

Osman Yücel: Yaşamak denizinde zaman erimişti. Tam elli beş yıl, ömür tasımda gün gün birikmiş ve şeffaflaşmıştı. Yaşananlara âyinelik ediyordu sanki bu tarifsiz mayi.

RÜZGÂRGÜLÜ HAYALİ

Osman Yücel

 

Deli rüzgâr esiyordu yine. Deli olan bir o değildi. Ben deli, yoldaşım Ergin deli. Saçlarımız zırdeli.

Dokununca, külleri savrulan briket duvara oturmuş, ayaklarımızı yerçekimine inat sallıyoruz bir aşağı bir yukarı. Ayaklarımız az çekmemişti çarıklardan. Sonra lastik çarıklarımız yere düşerken ayak parmaklarımız derin bir oh çekiyor ve atıyorlar kendilerini özgürlüğün salıncağına, firari.

Tam yedi yerinden şişlenmiş çarığımın aylara meydan okuyan tamir serüveni yazılsa uzun bir mesel olur. Her sabah anamın açtığı bazlamaları pişiren şişin gözü benim çarıklarımdadır aslında. Onları şişlemekten haz duyar sanki. Ve hep başarır bunu.

Biz iki yoldaş ve iki hayaldaş. Ben ve Ergin, gece gündüz beraberiz.

Yeni bir bazlama sabahında, yedinci kez şişlenen çarıklarımdan tüten keskin naylon kokusu Ergin'in burnuna deyince, kaptığı gibi çarıklarını, ilk soluğunu anamın yanında alır. Çarıklarımız da ayrılmaz iki yoldaştırlar, bizim gibi.

-Teyze kız, kızarmış şişle benim şu çarığın kayışını da yapıştır hele. Top oynarken koptu da.

Kızgın şişin sırtından yükselen duman ve koku, öğle sıcağının dalgalarına binerek İslahiye’nin sararmış ekin tarlalarının üzerinde güneşle kucaklaşırdı hep. Köz kora, kor kömüre ve kömür gri küle dönünce, gün de külden biraz zifiri örtüsüne sarılırdı. Ay başını gösterince usul usul şitillenirdi uzak hayallerim fikrimin ilk deminde. Ve bir hasbıhâlin ilk damlaları düşer iki yüreğe; saf, temiz bir o kadar da bu memleket sevdalısı, bıyıkları henüz terlemiş iki inanmış yüreğe.

-Keşke şu deli rüzgâra gem vurulsa. Gücünden elektrik elde edilse keşke. Keşke…

-Deme yoldaş. Hiç söyleme, benim de en büyük umudumdur, şu dağlarda açacak rüzgârgülleri. Devasa güller. Temiz ve ucuz bir enerji. Ve bizim. Kimseye minnet etmeden.

-Ergin! Sence bu dağlara rüzgârgülleri dikilir mi?

-Biz görür müyüz bilmem yoldaş. Çocuklarımız için o güller dikilmeli. Dikmeliyiz, dört yapraklı ak gülleri. Belki de kırmızıya boyarlar. O zaman dört yapraklı al güller oluverir dağlarımızda, öbek öbek. Güllerin en tepesindeki taç ay-yıldızlı bayrağımız olur, kim bilir.

 

Kim bilir…

Hatıralar gemisinde, anlık yolculuğumdaki dalgınlığımdan silkindim. Birden, istemsizce gözlerimi açtım. Ve Akyokuş’un zirvesindeyim. Karşımda hayallerimizin gülü. Evet gerçekleşmişti. Güller açmıştı Gâvur Dağlarında. Uzakta, dağların göğe değdiği yerde, Torosların hülyalarda büyüttüğümüz gülleri, saçlarını vermiş deli rüzgâra dönüyor/taranıyordu yaprak yaprak.

Bir bayram anındayım. Sıradağların zirvesine serpilmiş rüzgârgülleri, ak gelincikler gibi açmışlardı. Fikrim yüreğimle sarmaş dolaş. Yürek atışlarım fikrime tutulan alkışlar adeta. “Sen başardın!” diyordu yüreğim fikrime. Ve ekliyordu, “Hayal ettin, işte oldu. Hayal etmeyi sana veren sonunda, hayallerini dua diye kabul etti ve hediye etti hülyalarınızı sana”.

Yaşamak denizinde zaman erimişti. Tam elli beş yıl, ömür tasımda gün gün birikmiş ve şeffaflaşmıştı. Yaşananlara âyinelik ediyordu sanki bu tarifsiz mayi. Onbeşindeki yüreğim, ellibeş’inde bir hayalimle göz göze şimdi. Bu demirden güller, muştunun vücut bulmuş haliydi. Fikrimizin goncası rüzgârgülleri açmıştı artık. İnancımız sınırlarını aşmış, maksuduna ermişti.

Rüzgârgüllerimiz solmasın. Savrulmasın hayallerimiz zamanın yeliyle ve dağılıp yok olmasın.

Tüm yürekler saf ve temizdir aslında. Fikretmek duadır, inanmaktır.

Ve “akletmek” insanidir. Aslolan da budur, değil mi?

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*