NİSA LEYLA-BİR MODERN ZAMANLAR AĞIDI: AĞIR ÇIVGIN

Nisa Leyla, Şair İlhan Kemal'in Ağır Çıvgın adlı şiir kitabı üzerine yazdı

BİR MODERN ZAMANLAR AĞIDI: AĞIR ÇIVGIN

Nisa Leyla                                                                                                

İlhan Kemal, Ağır Çıvgın’da diğer kitaplarına nazaran ( Mağmum, Hiç, Kimsenin Bildiği, Ücra Söz, Değişik, Yağmur Konalgası, Beni Güzlerimden Öp) daha yetkin ve olgun, şiirlerle çıkıyor karşımıza. 2006 yılında şiirlerini bastırmaya başlayan Kemal’in şiirinde kendine özgü kullandığı sözcükler, biçim ve her kitapta değişik bir çizgi izlemesi bize kendine göre bir karakter, bir şiir kişiliği ifade ediyor ve ilk kitabının isminden hareketle mağmum (üzgün, tasalı)  bir şiir sergiliyor. Fakat İlhan Kemal, kendi şiir çizgisini veren sözcük kullanımını bırakmıyor ve bu kitabında da halk dilini şiirinde sürdürüyor, “çıvgın” sözcüğünden başlayarak yerel sözcükleri gün ışığına çıkarıyor.

Çıvgının bir eylem olduğu hareketle; protest bir tavırla, başta eylemsel bir hareket sunuyor, sonra o eylemsel harekete, şiirlerinde çeşitli alanlar sunuyor ve onları; umut, isyan, arayış, umutsuzluk, aşk, savaş, barış konularında işliyor. 

Çıvgın; rüzgâr ve karla karışık eğri yağan yağmur. Rüzgârın eğrilediği yağmur ve kar, elbette hayatın eğri gitmesini sağlayan kötülüğü, aşkın yerine oturmamışlığını, özel ve sosyal koşullarda verilen mücadelede kırıklığı ve bu mücadelede insanı ıslatan kederi tazeleyen kendi iç döküşüyle, dünyayı sarmal bir yapıda, helozonik bağla işliyor. Yine çıvgın; İlhan Kemal şiirinin eğik ve ağır yağmur olup pencerelere değil, imgelem dünyamıza tutulan bir ayna olması özelliği de taşıyor. Ve kitaba adını veren eylem de     

Kitap “Yaralı Zamanlar” ve “Aşka ve Hayata” olmak üzere iki bölümden oluşuyor. “Yaralı Zamanlar” çıvgın ve çılgındır. Hatta bu sözcükleri kimi zaman eş anlamlı kullanmış, kitabın başında şiirin çılgınlık olduğunu ama bunu bile isteye kabul eden şairin ıslanacağını, ıslanması gerektiğini haykırır.       

 “Çılgın! Bir ağır çıvgında yürüdur!/ Şiir, çok ıslanmak! Islan,dur!”

Bu dizeler, şiirin ağır bir çıvgın yani meşakkat olduğu ve şairin bundan kaçamayacağını belirtmiş olmakla beraber, kitabın ilerleyen bölümlerinde yer alan şiirlerde; ”çıvgın” hayata, hayattan mücadeleye, mücadeleden umut ve umutsuzluk savaşına ve en sonunda; barış, iyilik, adalete teslim olmak isteyen dizelere bırakır kendisini.

Cemal Süreya “ resim, mobilya olarak da kullanılabiliyor; roman vakit öldürmek için okunabiliyor; şiir ise kendi akışı dışında, yararlanılabilecek bir nitelik taşımayan bir sanat. Asi bir sanat.” der. Şiirin isyanını Ağır Çıvgın’da, diğer kitaplarından farklı bir şekilde dile getiriyor İlhan Kemal ve umutla umutsuzluğu karşı karşıya getirip çarpıştırıyor:          

 “Boynun ! Papatya kolyesi takılası güzel şey”  

Boynu umuttur, hayata yakışan da kolyedir. “Gitti giyotin önünde bahar tarlası aradı” Umudun yerini bilmeyen yürek sonra büyük umutsuzluk, en sonunda da; “sürecek atını ölümün üstüne buna inanılsın” bir umut doğuyor. Kitabın ilk şiiri olan “İksir”in ilk bölümünde; ölümü baharda arar, ikinci bölümünde kendisine itiraz eder ve son iki dizesinde, tıpkı bir kompozisyon gibi şiiri sonlandırır:

kolye ve giyotin? Seçti. Diyor:-Bu hayat iksiridir,
Boynunda güzel günlere salınsın içindir, al!

Umut etmekten çekinen, lirik, toplumsal, sürrealist şiirler gizli bir iç döküşü de yanına ekleyip ilerliyor. İlk şiirdeki giyotini, ilerdeki şiirlerde de görüyoruz. “Boğuluş” şiirinde dünyaya tutunamayışını, kanatları ve zırhı olmayanın dünyada boğulduğunu ve büyük balığın küçük balığı yuttuğunu anlatırken, bu boğulmaya sebep olan aslında dünyanın şifresinin bilinmeyişidir.: “birden irkildi! caydı iyimserliğinden./ nasıl oldu bilemedi bunu, çözemedi şifreyi”  Oğuz Atay’ın tutunamayanlar’ını (tutunamayan listesinde yaldızlı harfler/ ardında parlayıp sönen bir çift göz, iki zifiri zümrüt) anımsatır.                 

İlhan Kemal burada modern şiirin ötesine uzanmış ve bu kıyıda toplumcu konuya el atmıştır. Toplumcu şiirin modernize edilmiş hali, sürrealist yönünü bırakmadan kıyıcılara, hayatı darmadağın eden, insanlığa kıyan iktidarlara seslenir:

Sen bir kıyıcısın
Çiçekleri yoluyorsun daha yeni
günlere başını uzatmışken
Hep gözünden vuruyorsun kuşları
Gözesinden su içtiğimiz
bal pınarlara baldıran döküyorsun”

İroni de katıyor şiirine: 

"Her gün kalbimize fırlattığın bıçak
Sana da
bir iyilik düşünecek elbet”     

Bireysel ya da tikel duygularla konuşan şair, insanla evren arasında bir bağ kuruyor ve bu yolla evrensel dile ulaşmaya çalışıyor. Bunu yaparken, Adorno’nun evrensel ile tikel arasında, bütün suçu evrensele, bütün iyilikleri de bireye yüklemekten kaçınan fikrini de misyon edinmektedir.  Nitekim Adorno bireyi ezen evrensel yasa değildir aksine  “evrensel olanın daima, kuvvet ve zorlamanın artık herhangi bir rol oynamadığı ahlaki bir toplumu temsil etme yolunda örtük bir iddiası” olduğundan hareketle, İlhan Kemal de şiirlerinin sonunu bireyin gücüne yaslamış fakat evrensel söylem edinmiştir. Bu eylemsel hareketleri toplumsaldır ve dünya ahlaksal bir tavır içinde olmalıdır. Buradaki etik; hem bireyin topluma kendini uydurması, hem de toplumun olması gerektiği konuma göre kendini ayarlamasıdır. Birey kendi sıkıntısını dışa vurur : “birer sürgünüz ayrı sahillerde ayrı denizler kıyısında” sonra diğer bireye uzanır; “ sana çarpan denizlerin aynısından bana da çarpar/ bir denizcinin suya fırlattığı kibrit çöpünü kırılırız/ yarısı sana yarısı bana gelir hüznün, ikiye bölünerek” sonra umudunu ekler evrensel duyarlıkla:” –oysa biz ekmeği ikiye bölüp pay etmeyi isterdik Afrika’da- Sonra eyleme geçer : “Ses kıran bir çekiç nöbettedir dilimizin ucunda/ Aşağıdan yukarıdan kasırgalar koşar; kara kışlar olur/ Deli zemherilerde üşür şarkılarımız. Aşk da. / Çok boğuluruz bu sularda, yine de ölmeyiz, yerin göğün inadına!”               

Bunu yaparken aşkın barışın kavgasında şair de bir kıyıcıdır ama nasıl bir kıyıcı? Uçurum kıyısında yalnız kalmış çiğdeme gözleriyle damla taşıyan, aşkın kavgasında cengaverleşen bir kıyıcı. Bütün kötülükleri yok etme savaşımındaki bir kıyıcı.             

Anlatmak istediğini ifade etmeye çalışırken, bölümler kullanıyor. Bu bölümler şiirden şiire değişiyor; üçlü beşli, fark etmiyor meramını anlatırken bunun derdine düşmemiş İlhan Kemal…               

Bir söyleşisinde iyi şairlerin hepsini sevdiğini ama bununla beraber illa ki Ece Ayhan, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve Atilla İlhan’ın isimlerini anmadan geçemez.

Şiirlerinde özne çekirdek; kavgadır. “Tohum yeşerdiğinde bir sevdaya durmuştur/ Başak sarardığında bir kavgayı kazanmıştır” Yine de savaş istemez aşk dururken ; “Bir öpüş izidir olsa olsa alnının ortasındaki güzel leke” Buğday öz ve kavramdır burada: “Bunca bademi, narı, ayvayı elmayı da/ Bir başaktan dökülen buğdaya sayıyoruz” insanların kötülük ve/veya iyiliğe göre aletleri kullanma yeteneğinden söz ediyor: ”Bıçak her zaman kötü değildir, haksızlık etmeyelim” Lirizmin dozunu arttırıyor: “Ekmeği ortasından bölerken mesela” masumiyetini öne çıkarmaya çalışıyor.          

İlhan Kemal, doğayla konuşur, doğadan yararlanır. Bülbül, başak, tohum, toprak, yaprak, yeryüzü, gökyüzü, badem, nar, ayva, tarla, kuş, rüzgâr, dağ bol bol kullanılmış. Peki, bir taraftan tabiatın dilini kullanırken, diğer taraftan ne yapmıştır? “Bıçak, neşter, giyotin, cellat, iksir” sözcüklerini kullanmıştır. Bıçak, neşter metalik ölüm simgelerini kullanmış, cellat, iksir, giyotinle de ortaçağ ölümlerini günümüze uyarlayarak bütün ölümlerin aynı korkunçlukta olduğunu ve kıyımın modasının geçmediğini söylemek istemiştir.            

İlhan Kemal, şiirlerini yazarken de çıvgın gibi davranmıştır. “Yenilme” şiirinde “Böylece kara evlerde eski camlar kırıyoruz/ Seviniyoruz: Dışarı çıkıyor yeni çocukları umudun!” umudu, “yaşamak rüzgâr sağanağında kalmak değil, direnelim” direnci, Tancı Şiiri’nde “İbrahim, taşta gül biter insanda ot bitmez bazan” umutsuzluk ve karamsarlığı konuşturur. İnsana dair güveni kalmamıştır, tanıdıkça insanları yüzü solmaktadır. O artık Tancıdır. Güneşin doğmasını bekleyen bir tancı (bu arada kitapta evrilmiş ve yapım ekleriyle kaynaşmış yeni sözcüklere de rastlıyoruz)  ve karanlığın en koyu anında yani aydınlığa dönüşeceği o anındadır ve aydınlığı bekliyordur. Fakat burada da umudunu kesmiş bir şairin tancı olması, en karanlıkta aydınlığa yani yine umuda bağlanması demektir.

İlerleyen şiirlerde, kıyımlarda ölen insanlardan;   “Ey körler kavminin ışık gözlü kızı!/ recmle çekmiş fotoğrafını barbarlar”, ezilen insanın suskunluğundan; “Benim hiç kimseye yok sorum sorulacak/ Cevap vermez dudaklarım kendime bile”, masum insanın korkusundan; “güvercin ürkekliği bu, kalpte kanat çırpmakta!” söz eder. İlk bölümün son şiiri, yani yaralı şiirlerin sonuncusu; yarın, inanç ve umut biriktirir : “”yarın” biriktirdim seni dünkü kuytuda/ Küçüğüm, inanç çoğalttım seni eski yarada”

AŞKA VE HAYATA           

İsyan eden eylemsel sözcükleri umudun bittiği yerde yeniden yeşerir ama bu yeşerme bir güzellikle aşkla yeniden kendini konumlandırır. Kitabın birinci bölümü;

“Yaralı Zamanlar” yaralıdır, asidir, umut ve umutsuzluğun karşı karşıya gelmesi ve bu kavramların da kavgasıdır. Buna rağmen yeniden filizlenmiş umut aşka ve barışa tutunur. İlk bölümde “Bir insan yenilmez, bir de şiir” dizeleriyle bu hayat savaşında yenmenin ve ayakta durmanın koşullarını bize böyle açıklarken, ikinci bölüm “Aşka ve Hayata Dair” de aşkla güzelleştirecektir dünyanın insana dair bütün güzellikleri aşkla tanımlayacak ve insanı aşka konduran bir dünyaya açılacaktır. Bu aşka açılmalarda insanın insan ve aşk güzelliği dünyanın acı gerçeklerini bertaraf etmiş ve kendini güzelliklere teslim etmiştir: “tut ki tepeden tırnağa bahar suyuyla yıkandım/ tut ki gözlerim ışıklı bir bakış edindi, güneşi kıskandırdı/ tut ki afilli bir karanfil iliştirdi yakama hayat/ tut ki yüzüme ıtır sürdü aynalar, amber çatlattım/ tut ki tutamadım, kendimi günlerde karnaval ettim”            

Kitabın birinci bölümü; isyan, eylem, umut, umutsuzluk ve aşk karmaşasından ikinci bölüm; aşkın ve dolayısıyla güzelliğin insana hükmetmesini artık yorgun düşen insan kaos ve yalnızlığının aşka sığınmasını anlatır : “çiçeği solmuş günlerdir benim yüzüm/ Sonbahar çarşısında poyrazsız savrulmuştur/ Filizlenen dallarda aklına kuş kondur beni”               

İnsanlar var oluşlarına bir dayanak olarak yalnızlıklarına bir çözüm bulma ve evreni açıklayabilecekleri bir ideolojiye bağlanma ihtiyacı hissederler. Bunun için dinler, kurumlar oluşmuştur. Bir araya getirme, yığma, toplama ya da ibadet için alevilerin bir araya geldiği son derece ayrıntılı kurallara bağlanmış ibadete cem denir. “Cem” aynı zamanda cemaat ve cami anlamına da gelmektedir. Genel olarak din; doğaüstüdür, kutsaldır ve değişmezdir ve gönülden bağlanmayı gerektirir.

İlhan Kemal de “bir yalnızlık karnavalında “cem” gibi” dir. Dünya bir yalnızlık karnavalıdır ve kendisi de bütün kurallara uyan, taşkınlık yapmayan kendi çizgisinden sapmayan, inandığını gerçekleştirmeye çalışan ve kendisi de kalabalık olan birisidir.                

İlhan Kemal için dünya; avuç içi kadardır, yeryüzüne dağılmanın atlarına binmektir ve sevdikçe büyüyecek olandır. Aşk da bu dünyaya en uygun olandır fakat o bu dünyaya kenardan bakmak ve seyretmeyi yeğler ve “Zeyl” şiirinde; kendisini aşka ve hüzne teslim eder : “Ey aşkın ve hüznün şairi! Ey sözcüklerin efendisi!/ Olsa olsa el almışımdır senden şu şiirde bir yerde/ Hayat defterine düştüğün dizelerden öperim/ Biliyorum bir dudak payı ayırmışsın, bu/ Başka ne olsun, içinde benim için sakladığın/ patikalardan geçerim.-Sevda sevdaya değsin!”             

Diğer kitaplarında olduğu gibi mitos yine vardır. Ledanın Zeus’la macerasında; Yalnız ve Ahraz Zeus vardır, bir celladın elleri kadar kötü Leda vardır, güzellikten umudu kesmeyen dizelerle: “Şimdi ekmeği bile kesmiyor bıçak”  şairin kendisi  “biz yitersek şiir olur!/ çağır, ben de geleyim, birlikte yitelim orada,/ şiir olsun az ötede boynunu gölgemize uzatan lale” vardır.             

Kitabın sonlarına doğru, “Om” adlı şiirinde, dünyayı ve varoluşu sorgulamaya başlar. Om; Hindistan’ın inanç sistemlerinde, kutsal değeri en yüksek olan sözcüktür. Sanskrit dilinde; a, u ve m harflerinin üçünü birden veren om(aum); yeryüzü, gökyüzü ve gök katlarından üç dünyayı temsil eder. İlhan da; üç bölüme ayırmış şiiri; ilk bölümde uyanan boşluğu derken gökyüzünü, ikinci bölümde genişleyen maddeyi derken yeryüzünü kast eder. Üçüncü bölüm; varlıktır, kalptir yani sevgidir. İnsanı, özden varlığa bir armoni gibi sevgiyle işler:  “Genişledi madde, içindeki özle: mânâ!”, “Zerrenin zahire dönüştüğü yere bak!/ Şu varlık kilimine, ona incelikle dokunan/ desene, dilde ballanan hevenke bak!/ İçine merhamet, sevme yetisi ve/ Her gün hayat için atma yetkisi/ bırakılan kalp!..Bak, ne mükemmel saat!”                

İlerleyen şiirlerde; her şeye rağmen sevgisizliğin yarattığı boşluğu, hayal kırıklıklarından sonra yarınlar için yeni günler biriktirdiğini, umudu beklediğini ve aşkın vazgeçilmezliğini söyler. Kitabın sonu iki düz yazı şiirle sonlanır. İlki;  ”Barbarın Elinde” şiirdir, kitabın başında yer alan “İksir” şiiriyle bir çağrışım yaparak bir kompozisyon görevini üstlenir ve kitabı bitirir. İkinci düzyazı şiir “Şairler Durağı”ysa; bir sondeyiş şiiri gibi şiir, şair, im, okur, aşk’tan bahseder ve şairin iç dökmesini şiir acısını yansıtarak bitirir: “Şairler durağında vakit boş yere mi bekler durur aşkın, şiirin ve gülün güneşini?/ Benim hatırıma, lütfen, eğil kulağıma, söyle. Söz kimse duymayacak./ Yoksa bütün şairler adına susmaksızın ağlayacağım burada, bu arada.”

                  

Kaynakça:    

Ağır çıvgın, İlhan Kemal, Mühür Kitaplığı, İstanbul, Mayıs 2016

Batı Klasikleri, İnsanın Estetik Eğitimi üzerine bir dizi mektup, Schiller, İstanbul, 1990, çev: Melahat akça

Edebi Söylem ve Varoluş, Oktay Taftalı, istanbul, şubat 2015, mühür kitaplığı

Theodor W. Adorno, Ahlak felsefesinin sorunları, metis, 2. Basım eylül 2015

Umut İlkesi, Ernst Bloch, 3. Baskı 2013 istanbul, iletişim yayıncılık

https://tr.wikipedia.org/wiki/Om

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*