NİSA ESER-HEMDEM

Nisa Eser "Hemdem" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da

HEMDEM

Nisa Eser

Bir tur daha döndü yelkovan. Bilmem kaç sevgili mutluluktan uçtu, kaçı derin düşüncelerle umutlarını dümensiz bir gemi yapıp bıraktı denize, kaç çocuk yırtılmış ayakkabılarına bakıp iç çekti, kaçı annesinin yeni yaptığı peynirli poğaçaları kaçırıp mahallede arkadaşlarıyla yiyip bitirdi. İnsan denen varlığın ömründen bir dakika daha geçti işte. Kimi hisler hiç açılmamak üzere kilitli kapılara hapsedildi, ilk görüşte takılı kalan gözler misali kızardı kaç çift yanak, kaç anne baba ayrılık ve evlat acısı çekti bilmiyordu Tarık. Sadece radyoda güzel şarkılara rastlamak için uğraşıyordu. Hem de unutmak istediklerini dahi görmezden gelerek yapıyordu bu işi. Cızırtılı radyodaki kanalları beğenmeyip attı bir köşeye.

Siyah panjurlu pencereden esefle baktı. Hiç görmemişçesine dışarıda koşuşturan çocuklara dikkat kesildi. Dalya oynuyordu çocuklar. Topun yuvarlaklığına aldanmayan grup attığını vuruyor, karşı tarafa taş dizdirmiyordu. Hafiften gülümsedi Tarık, belli belirsiz sol yanağındaki gamzesi çıktı ortaya. Saate bakmak için başını pencerenin karşısındaki duvara çevirdi. Aile fotoğrafları çarptı gözüne. Uzun uzun baktı oturduğu somyadan fotoğrafa. Ardından ayağa kalkıp yakınlaştı. Eline alıp eşinin ve çocuklarının kahkaha atan suratlarına dokundu, okşadı. Mutlu anların sadece resimlerde ebedi kalacağını geçirdi içinden. Birkaç damla gözyaşı yine iz bıraktı fotoğrafın canımda. Dikkatli bir şekilde tekrardan yerine astı.

Havanın serin olacağını düşünerek omzuna bir ceket attı, anahtarı vestiyerden aldığı gibi sokağa fırlattı kendini. Dalya oynayan çocukların arasından gülümseyerek geçti. Üzerindeki bu ağırlığı ve tembelliği nasıl atacağını düşündü. Askerden gazi olarak döndüğü yetmiyormuş gibi aynı hafta eşi ve çocuklarını kaybetmenin acısını yaşamıştı yıllar önce. O günlerden bu yana bir daha toparlayamadı kendini. Ruhu sanki dipsiz bir kuyunun içinde gibiydi. Tıpkı Yusuf’un meşhur kuyusu gibi sancılı bir kuyu... İçindeki endişe kuyuyu daha da derinleştiriyor, tuzlu su gittikçe acılaşıyordu. Kendi benliğinde tutunacak dal bulamıyor ve her defasında akıttığı gözyaşları kuyunun serin sularına karışıyordu. Fakat bir gün o kuyudan tatlı hülyalarla çıkmanın umudunu kalbinin bir köşesinde taşıyordu. Dalgınlığını sol cebine, umutlarını da yüreğine koyup devam etti altı boş kaldırım taşlarına ağır ağır basarak.

Ana caddeye adımını attığı anda ağır bir şekilde yufka kokusu aldı. Gaziantep’in tatlıcıları mahalledeki çocuklar gibi güne neşeyle başlamıştı. Çalan radyodan, azarlanan çıraklardan ve caddeye yayılan bağlama sesinden alıyordu bu nefis enerjiyi. Tarık gözlerini kapatmış Antep fıstığının kokusunu almaya çalışırken dükkânların birinden “Gel bakalım Dertli Tarık, sana güzel haberlerim var.” diye bir ses işitti. Evet, yanlış duymadınız. Bizim Tarık’ın bir de lakabı vardı: Dertli. Her akşam yemeğinden sonra bir demlik çay demler, balkona çıkar ve Müslüm Gürses’in Bunca Gamı Bunca Derdi şarkısıyla başlatırdı geceyi. Mahallenin ışıkları tek tek kapanırken Tarık radyonun sesini kısar bir müddet daha otururdu serin balkonda. Önceleri mahallenin çocuklarından duymuştu bu lakabı. Gün geçtikçe küçük esnaf da ona öyle hitap etmeye başlamıştı, herkes memnundu halinden. Derdi çeken de derde güzel bakan da…

Ses etmeyip güldü Tarık, gözlerini açıp solundaki tatlıcıya girdi. Yorgun bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Hayırdır inşallah Salih emmi?” Kasanın yanında saz çalan çırağın yanına ilişti hemen. Salih usta da yaptığı işi bırakıp geldi yanına, çayını hızla karıştırırken söze girdi. “Caddenin başındaki boş dükkâna sahaf açılıyor duydun mu?” Oralı olmadı Tarık, gözlerini çırağın sazına dikti yine. Salih usta bir müddet sessiz kalıp çayını yudumladı. Ardından çırağın omzuna dokundu, arka tarafa geçip işinin başına döndü. Çırak sazı çalmaya başlayınca bir anlığını irkildi Tarık. Taburesini duvara doğru çekip yaslandı. Uzanıp çayını alırken derin bir iç çekti.

Çırağın sazında titreyen ise tel değil dertti adeta. Tarık bir kez olsun gözlerini sazdan almadı. Türkü bitene kadar çayını yudumlamadı. Kendi bam telini arıyordu sazda. Türkü bitince elindeki soğumuş çayı bir nefeste dikti tepesine. Çırağın omzuna dostça vurdu kalkarken. “Akşama doğru uğrarım sahafa Salih emmi, sağolasın haber ettiğin için kolay gelsin.” Dükkândan çıkarken elini ceketinin döş cebine atıp bir sigara çıkardı. Yine aynı yerden çıkardığı siyah çakmağıyla yaktı. Bir nefes çekti sigaradan, dilinin ucunda acı tütünü hissedince hemencecik tersinden yaktığı sigarayı söndürdü. Camda gördüğü silüetine baktı uzun uzun. Elindeki sigaraya esefle baktı, yere atıp ezdi iskarpinin ucuyla. Siyah çakmağı ceketinin döş cebine iliştirdi. Adımlarını hızlandırıp kendi dükkânına yöneldi.

Dükkânının önüne geldiğinde yan taraftaki berber çıktı hemen. “Bu saatte dükkân mı açılır ulan Dertli! Kaç müşteri kaçırdın haberin var mı?” Tarık hiç oralı olmadı, cebindeki anahtarları çıkarıp kapıyı açmaya çalıştı. Berber Tarık’ın gergin olduğunu anladı. Bir müddet onu göz ucuyla süzdü, kapıyı açamadıkça daha çok sinirlendiğini gördü, usulca kendi dükkânına girdi. Tarık ise anahtarı hızlıca yere attı, ceketinden sigarayla çakmağı çıkardı, bu sefer sigarayı düzgün yakmak için dikkat etti. Berberin taburelerinden birini kendi dükkânının önüne koyup oturdu. Sigarası bittikçe bir sigara daha yaktı. Yoldan gelip geçenleri süzdü uzunca bir müddet. Ceketini yoklayıp sigara paketini açtı, bittiğini görünce kalktı dükkânın önünden. Yere attığı anahtarı alıp cebine iliştirdi, tabureyi de yerine koyup yeni açılan sahafın yolunu tuttu.

Avare avare caddenin başına doğru yürürken ister istemez insanlarla göz göze geliyordu. Onlardaki bu manasız bakışlara anlam veremiyordu bir türlü. Başını yere eğip öyle devam etti yoluna. Yol üzerindeki bir marketten sigara almayı da ihmal etmedi Tarık. Hatta alır almaz paketi açıp bir sigara daha yaktı. Tanıdık esnaflara selam vererek sahafın önüne vardı. Başını kaldırıp maviye boyanmış duvarlara baktı, yine beyaz taban üzerine mavi italik yazıyla yazılmış tabelayı okudu. “Sevinç Sahaf” yazıyordu ve yazının etrafı çeşitli renklerde çiçeklerle süslenmişti. Camda “Askıda Kitap Bulunur” yazısını okuyunca Tarık’ın başından kaynar sular döküldü adeta. Mavi duvarlara bir daha baktı, tabelaya ve cama defalarca baktı. Aynısıydı. Çocukluğunun aynısı. Hayallerinin aynısı karşısında duruyordu. Bir müddet kendine gelemedi. Eli istemsizce yine döş cebine gitti. Sigara paketini ve siyah çakmağını çıkarır çıkarmaz ağzına götürdü. Yine acı nikotin ağzının tadını kaçırmıştı. Acıyla elindeki sigaraya baktı. Yere atıp iskarpininin ucuyla bir hamlede ezdi. Aceleyle çakmağı cebine koyarken sahafın karşısındaki pastaneye girdi.

Pastane fazla kalabalık değildi, sahafı gören bir masaya ilişti hemen. Genç kız siparişi almak için ona doğru gelirken eli tekrardan cebine gitti. Titreyen elleriyle sigarayı ağzına özenle yerleştirdi. Tam yakacakken “Efendim, burada sigara içmek yasak.” Diyen genç kızın sesiyle irkildi. Bir kıza bir de elindeki sigaraya baktı, bütün gün ne kadar da çok sigara içtiğini fark etti. Genç kızdan özür dileyip sigarayı pakete yerleştirdi. Masanın üzerindeki paket ve çakmakla yedi yaşındaki nazlı çocuklar misali oynarken saman sarısı bir çay istedi genç kızdan. Birkaç dakika sonra da çayı geldi masaya. Tuzluğun yanındaki küp şekerden bir tane alıp çayın içine attı. Usul usul karıştırırken sahafı gözetlemeye başladı.

Bir yandan da geçmişini düşünüyordu. Sahafı açanın çocukluk arkadaşı Şahin olduğuna adı gibi emindi. Henüz on beş yaşlarındaydı Şahin’le tanıştığında. Tarık’ın kardeşi koşa koşa gelip “Üst sokağa senin gibi biri taşınmış abi, evlerinde bir sürü kitap var. Akşama kadar kitap kolisi taşıdılar inanabiliyor musun abi?” Dediğinde Tarık sonuna geldiği kitabı bitirip bitirmeme arasında kalmış, koli koli kitap lafını duyunca okuduğunu bir köşeye fırlatıp Şahin’le tanışmaya gitmişti. O günden sonra iki güzel dost olmuşlar ve tüm hayallerini birbirleriyle paylaşmışlardı. İkisinin de ortak hayali bu sahaftı işte. Gaziantep sokaklarında gezip, soğuk şadırvan suyuyla abdest almak için Çınarlı camisinin önünde oturdukları gün geldi gözlerinin önüne Tarık’ın. İkisi de yorgunluktan bitap düşmüş bir şekilde abdest aldıktan sonra caminin önüne oturmuşlardı. Alınlarından yeni terlemiş bıyıklarına doğru süzülen su damlalarını ceplerindeki mendille sildiler. O mendilleri Şahin’in annesi vermişti onlara. Lafa ilk Tarık girmişti.

“Biliyor musun Şahin, ben dün gece çok güzel bir hayal kurdum.”

“Anlat bakalım ben de ortak olurum belki hayaline.” Deyip gülümsedi Şahin.

“Bir sahaf açmak istiyorum ama büyüyünce. Kitaplarım bundan yıllar sonra çok değerlenecek. Duvarları gök mavisine boyayacağım, tabelasının tabanı beyaz yazısı mavi olacak, yazının çerçevesi rengârenk çiçeklerle dolacak, adı da Sevinç Sahaf olacak. Kışın bile çiçek açacak o sahafta biliyor musun Şahin? Kitap, çay, kahve kokusu tüm sokağı saracak, insanlar huzur bulup iki çift laf etmek için gelecek oraya. Zamanla ellerinde iki kitapla çıkacaklar o kapıdan. Şundan adım gibi eminim ki, hoş muhabbet her kapıyı açar. O sahaf hoş muhabbetlerin durağı olacak Şahin.”

“Bu müthiş bir hayal, kulağa çok hoş geldiyor Tarık. Fakat bir fikrim var benim, askıda kitap da verelim mi gençlere, ne dersin?”

“Askıda kitap da ne demek?”

“Geçenlerde bir kitapta okumuştum, bir ülkedeki lokantalarda durumu iyi olan hayırseverler hesabı öderken bir çorba parası fazla veriyormuş. Akşam olunca sokakta yaşayan ya da karnı aç olan insanlar lokantalara gidip ‘Askıda çorbanız var mı?’ Diye soruyor eğer varsa afiyetle içiyorlarmış. Hatta ekmeği de bedava veriyormuş lokanta sahipleri. Okuduğumda çok hoşuma gitmişti, bizim insanlarımız fazladan kitap almaz ama biz de durumu olmayanlara ödünç kitap verebiliriz. Ne dersin?”

“Bu senin aklına nerden geldi şimdi, harika bir fikir. Anlaştık o zaman Şahin, ortağız. O vakte kadar birçok kitap okumamız ve biriktirmemiz lazım.”

“Anlaştık o zaman Tarık. Masmavi bir dünya yapacağız birlikte. Çok kitap lazım bize çook.”

Gülümsedi Tarık, hatta birkaç damla gözyaşı bile süzüldü yanaklarından. Saman sarısı çayından bir yudum bile içememişti. Şahin’in gözlerindeki heyecanı hatırladı. Hissetti geçmişteki yaşadığı güzel duyguları. En yakın arkadaşını özlediğini anladı. Çınarlı camiinin önüne oturup saatlerce ağlamak istiyordu. Aniden başında derin, sancılı bir ağrı belirdi. Buğulanmış gözlerini mavi duvarlı sahaftan ayıramıyordu. Bir elin onu silkelemesini bekliyordu sanki. Başına giren ağrı dinmeyince cesaretini toplayıp dışarı çıktı. Bir sigara yakıp kendine gelmek istedi. Pastanenin önünde dolanıp durdu bir müddet. Omzuna bir elin dokunmasıyla kendine geldi. Şahin’e benzeyen bir delikanlı ona bakıp gülümsüyordu,

“Her yerde seni aradım Tarık amca. Babamın mezarına gidecektik ya bugün söz vermiştin bana. Telefon ediyorum açmıyorsun da, endişelendirdin beni doğrusu. Hadi gel benim arabam arka sokakta, aklın sahafta kalmasın çırağı tembihledim.”

Tarık elindeki sigara paketiyle çakmağı cebine yerleştirirken göz ucuyla sahafa baktı. Sessiz sedasız kolundan tutan delikanlının peşinden gitti.

 

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*