NECATİ BEY'İN BİR GAZELİ PEŞİNDE

Ecel gelince borç ödenir, defter kapanır ve hesap günü gelir. Zira sevgiliye kavuşulmadan geçen her gün ayrı bir ecel, ayrı bir ölümdür. Ölüler tekrar öldürülemez.

NECÂTÎ BEY’İN BİR GAZELİNİN PEŞİNDE

1.

Halk-ı âlem bir yana oldu bu şeyda bir yana
Cennet-i kûyun komazam olsa dünya bir yana
 

2.
Ermesin dersen cemal-i ber-kemale bir zevâl
Gün gibi ey şâh-ı âlem gitme tenha bir yana
 

3.
Bulamadılar arayıp şive-i reftârını
Gitti tûbâ bir yana serv-i dil-ârâ bir yana
 

4.
Devlet-i aşkında senden artık olur leşkerim
Bir yana tursa za'if olan tüvânâ bir yana
 

5.
Aşka mâni olamaz nâsih kelâm-ı hûş-mend
Kimsene karşı duramaz aksa deryâ bir yana
 

6.
Söz ile ben hastaya bin kez müdâvâ eyledin
Etmedin ey İsî-i şekker-leb ammâ bir yana
 

8.
Gamzen üstündür lebinden söz yok ammâ hastana
İki rahmetten birisin eyle cânâ bir yana
 

9.
Canına oldu Necâti'nin havâle çeşm-i yâr
Ey ecel sen de gelip etme tekâzâ bir yana

 

NECÂTÎ BEY HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ

 

Necâtî Bey, 15. yüzyılın en güçlü kalemlerinden biridir. Sultan II. Mehmet devrinde 1444-1446 civarında Edirne’de dünyaya geldiği, kendisini köle olarak alıp sonradan evlat edinen yaşlı bir hanım tarafından büyütüldüğü düşünülmektedir. Daha sonra Kastamonu’ya gelmiş ve burada hat sanatıyla meşgul olmuştur. Bu dönemde şiire başlamış ve şiirlerinde bu yöreye ait söyleyişlere de yer vermiştir. “Döne döne” redifli meşhur gazelinin Bursa’da Ahmed Paşa’ya ulaşması üzerine hızla tanınmıştır. II. Bayezid devrinde şehzadelerin hizmetinde bulunmuş, bir süre sonra yeni bir görev istemeyerek evine çekilmiş ve ilimle meşgul olmuştur. 1509’da vefat etmiştir. Öğrencisi ve tezkiresiyle meşhur Sehi Bey tarafından mermer bir mezar yaptırılmıştır. Mezar taşına tarih beytinin yanında şairin, “Bir seng-dil firâkına ölen Necâtî’nin / Billâhi mermer ile yapasız mezârını” beytini yazdırmıştır.

 

Osmanlının büyük tezkirecisi Latîfî’ye göre Necâtî, şiirde atasözü söylemeyi kemale erdirmiştir. Bu yüzden ondan “mesel-gûy” (özlü söz söyleme ustası) olarak söz eder. Yine ona göre Necâtî, gazel tarzında ustalığıyla yeni bir çığır açmış ve kendisinden önceki şairlerin üslûbunu geçersiz kılmış bir şairdir.

 

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE KISA YORUMU

1. Bütün âlem bir yana toplandı, aşktan aklını yitirmiş bu çılgın âşık bir yana. Bana bütün dünyayı verseler benim nazarımda bir cennet olan mahallenden vazgeçmem.

Eski şiirimizde mübalağa oldukça önemli bir yer tutar. Hatta bu yüzden zaman zaman şairlerin doğru sözlü olmamakla itham edildikleri de çok olmuştur. Burada da âşık, aslında bizatihi şairin kendisi, aşkı uğruna bütün dünyayı karşısına alsa umursamayacağını ilan etmiş oluyor. Şiire çok güçlü bir iddia hatta bir restleşme ile giriş yapıyor. Öyle ki devamında gelecek benzetme ve imgeler okuru hiç şaşırtmayacaktır. Din etrafında gelişen bir ödül ve ceza algısı, eski hayatımızı şekillendirmekteydi. Bir mümin için hiç şüphesiz en büyük ödül cennete girebilmektir. İkinci mısrada sevgilinin semti ile cennet kıyaslanıyor ve çok güçlü bir şekilde sevgilinin bulunduğu mahallin cennetten üstün olduğu söyleniyor. Bunu iki şekilde okuyup anlamak mümkün: Birincisi elbette tasavvufi bir yorumla gerçek sevgili olan Allah’ın katına yaklaşabilmek cennetlere bile değişilmeyecek bir ödüldür mümin için. İkincisi beşeri anlamda, aşığın sık sık sevgilisinin mahallesinde dolaşması, onun gezdiği yerlerde dolaşıp adeta ayak izlerini takip etmesi aşkın derecesini ispat etmenin bir yoludur.

 

2. Ey âlemin güneş gibi parlayan şahı! Eğer kemale ermiş, mükemmeliyete ulaşmış güzelliğine bir zeval, bir eksiklik gelmesin istiyorsan başını alıp tenhalara gitme.

Eski şiirimizin dünya ve düzen algısı oldukça gelişmiştir. Hiyerarşik bir algıdır bu, belli bir protokol içinde herkesin ve her şeyin yeri ve sırası bellidir. Gök cisimlerinin şahı Güneş’tir, dünyada ise onu hükümdar temsil eder. Hükümdar, ülkesine tıpkı bir güneş gibi hayat ve ışık saçar. Dolayısıyla âşığın gönül ülkesinin hükümdarı olan sevgiliyi bir güneşe benzetmesi gayet makul bir istiare olur.

 

Sevgili, gönül mülkünün şahı ve üzerinde parlayan güneşi olmakla kalmaz, kemale ermiş güzelliğiyle de kendine rakip kabul etmez. Nasıl ki hükümdar tektir, sevgili de ortak kabul etmez. Âşığın dilinden tenhalara gitme, şeklinde bir uyarıyı birkaç şekilde okuyabiliriz. Sevgilinin tenhalara gitmesi, aşığın kalbinden uzaklaşması demek olur. Ki hiçbir âşık bunu kabul etmez. Bir başka açıdan hükümdarların nasıl ki dışarıda gezmesi güvenlikleri için bir problem oluşturuyorsa, sevgili de zarar görmemek için tek başına dolaşmamalıdır. Yoksa güzelliğini kıskananlar ona zarar vermeye yeltenebilir, belki de kem gözlerin nazarına uğrayabilir.

 

3. Senin salına salına işveli yürüyüşüne denk bir yürüyüşü çok aradılar ama bulamadılar. Sonunda cennet ağaçlarından tûbâ bir yana, gönül avutucu servi bir yana gitti.

Servi ağacının rüzgârda nazlı nazlı salınan görüntüsünün etkilemediği bir divan şairi var mıdır, bilmiyorum. Haliyle servi mazmununun geçmediği bir divan yoktur diyebiliriz. Ahmed Paşa “serv-i ra’na”, Nedim “serv-i revan”, Karamanlı Nizami “serv-i çemen” diyerek kullanır söz gelimi. Servi, salınışı ve zarif yapısı nedeniyle sevgilinin sokaktan salınarak geçişini gösteren bir sembole dönüşür şairlerin dilinde. Servinin yanında tûbâ da uzun boyu temsil eden bir ağaçtır. Tûbâ, cennetin altıncı katında bulunur ve dalları ile cenneti kuşatır. Her ısırışta farklı lezzetler veren meyveleri vardır. Altıncı kat, insan aklının algılayabileceği son huduttur ve yüksekliği itibarıyla sevgilinin boyunu çağrıştırır. Cennetin altıncı katında bulunan bir başka ağaç da “sidre”dir. Bu ikisi hem mükemmellik hem de boy yönüyle sevgilinin remzi olarak yer bulur şiirlerde. Necâtî Bey, servi gibi dünyaya ait bir ağacın yanında tûbâ gibi bir cennet ağacının da adını anarak sevgilisinin güzelliğini cennet varlıklarıyla mukayese etmiş oluyor. Bu mukayesenin sonucu baştan bellidir: İster bu dünyaya ait olsun ister öbür dünyaya, sevgilinin güzelliği ile yarışabilecek hiçbir varlık yoktur.

 

4. Güç ve kuvvet sahipleri bir yana zayıflar bir yana ayrılsa aşkının kazandırdığı talihle benim askerim onlardan fazla olur.

Hükümdarın gücünün kaynağı meselesi, siyaset felsefesinin en önemli konularındandır. Hükümdar merkezli inşa edilen eski şiirimizin mazmun dünyasında da bu konunun geçmesi çok doğaldır. Âşık, bitmek tükenmek bilmez sayıdaki rakiplerinin orduları karşısında tek bir güze bel bağlıyor, sevgilinin aşkı. Aşkın talihinden doğan bir kuvvetle sadece rakiplere meydan okumaz âşık, adeta tüm dünyaya kafa tutar. Gönül ülkesinin askeri kalabalıktır çünkü aşkın doğurgan ve üretken bir gücü vardır. Bu güç, zorluklara karşı aşığın yegâne sığınağı gibidir.

 

5. Nasihat edenlerin hoş ve akıllıca sözleri aşka mani olamaz. Eğer deniz bir yana akacak olursa kimseler ona karşı koyamaz.

Aşkla ilgili en büyük yanılgılardan biri de onun sınırlanabileceği düşüncesidir. Hâlbuki aşkı kurallarla sınırlamaya çalışmak onun şiddetini artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Nasihat sahipleri, özellikle dini hassasiyetleri gözeterek âşığı aşktan vazgeçirmeye çalışırlar. Oysa sadık bir âşık kendi kalbine kurallar koymadığı gibi bu konudaki nasihatleri de ciddiye almaz. Burada “denizin bir yana akması” düşüncesi etrafında zarif bir mecaz var. Deniz bir yana aksa önünde hangi set durabilir? Hangi şiddetli nasihat veya uyarı bir insanı aşktan vazgeçirebilir?

 

6. Sözlerinle ve İsa’yı andıran nefesinle, tıpkı onun ölülere hayat üflediği gibi sen de benim gibi bir hastaya defalarca deva verdin. Ey İsa gibi şeker dudaklı sevgili, bir kez bile baş başa kalmadık ki benim asıl dermanım buydu.

Hz. İsa, babasız olarak mucizevi bir şekilde dünyaya gelmiş kitap sahibi bir nebidir. Onun mucizeleri eski şairlerimizin her zaman ilgisini çekmiş, mucizelerle sevgilinin halleri arasında bağlantılar aramalarını sağlamıştır. Hazreti İsa, Cebrail’in Meryem’e üflediği ruhtur. Dolayısıyla onun nefesi canlandıran, iyileştiren, tedavi edici bir nefestir. Çamurdan kuşlar yapıp onlara üfleyerek Allah’ın izni ile can vermesinden körlerin gözünü açmasına kadar pek çok mucizesi eski şiirimize konu olmuştur. O, genelde nefes ve mesh (elle sıvazlama) sözcükleri ile bir arada anılır.

Sevgili, âşığın dertlerinin ve hastalığının tek çaresidir. Birçok kez sözleriyle aşığın kalbindeki yaraları tedavi etmiştir ancak âşığın asıl dermanı sevgilinin dudaklarından alınacak bir bûsedir. Fakat bunun gerçekleşeceği bir ortam olmamış, asla baş başa kalmamışlardır. Bu beyti tasavvufi bir gözle okuyacak olursak şunu görürüz: Kul ile Allah arasındaki özel ilişkiyi engelleyen en önemli şey kulun çevresini kuşatan masivadır. Kul, Allah’la baş başa kalırsa kalbini tamamen ona döner ve maddiyata bulanmaktan kaynaklı hastalıklarından ve nefsin arazlarından kurtulur. Zira dünyalık mal, mülk ve zevkler kulun kalbini kirlettiği gibi Allah’la baş başa kalmasını da engeller. Burada tabii ki somut bir baş başa kalma durumu değil, kalbî bir mesele kastedilmektedir.

7. Gamzen benim nazarımda dudaklarından üstündür, buna itirazım yok. Ama hastana en azından iki rahmetten birini bağışlasan ne olur?

“İki rahmetten biri” deyimi ağır hastalar için kullanılır. Artık çile çekmekten bitap düşmüş, kurtulma ümidi neredeyse hiç kalmamış bu hastalar için iki rahmetten biri dilenir: ya şifa ya ölüm. Şifa zaten arzulanır ancak ölümün rahmet olarak görülmesi hem hastalığın acılarını dindirmesiyle alakalıdır hem de inanç sisteminin bir getirisidir. Çünkü bir inanan için en güzel son, kalbinde imanla ruhunu teslim edebilmektir. Bu durum rahmet olarak yorumlanır. Şairin tavrına gelince burada aşkın büyüklüğü ile yüz yüze geliyoruz. Âşığın aşkı o derece büyüktür ki tarifsiz mutluluklar yaşattığı gibi dayanılmaz acılar da çektirebilmektedir. Sevgiliden ayrı olmak, ona kavuşamamak, gözlerini görememek, iltifatına mazhar olamamak âşık için en büyük acılardır. Böyle bir halde ya bu dünyada kavuşmayı yani vuslatı arzular ya da ahirette cennet bahçelerinde kavuşmayı ister. Sevgiliye seslenerek iki rahmetten birini dilemesi bundandır.

8. Ey ecel, zaten sevgilinin yaralayıcı ve can yakıcı gözü Necâtî’nin canına havale edilmiş; bir de sen çıkıp borcunu tahsil etmek için kapıma dayanmasan olmaz mı?

Sevgilinin güzelliğini betimlerken en çok onun gözü dillendirilir eski şiirimizde. Göz, sevgilinin güzelliğinin dışa vurduğu, tüm güzellik unsurlarını kendinde barındıran bir azadır. Tebessüm, öfke, naz, alay, zalimlik, şefkat gibi aşığın boğuşmak zorunda olduğu birçok “işve” gözde zuhur eder. Sevgilinin bakışları kimi zaman bir hançer olup aşığın kalbinin lime lime eder kimi zamansa açtığı yaraları tedavi eden bir hekime dönüşür. Gözler içsel mananın dışa taşındığı bir çıkış noktasıdır ve bu sayede adet aşığın gönlüne bir şeyler anlatır. Sevgiliyi her görüş yeni his ve fırtınaların da kapısını açar. Âşık sevgiliyi gördükçe hem iyileşir hem yaralanır. Tüm bu tezatlar sevgilinin gözünü aşk yangınının ortasına yerleştirir.

“Can borcu” deyimi kulun dünyadaki muvakkat (sınırlı) yolculuğunun özeti gibidir. İnananlar hayatı, Yaratıcının bir hediyesi ve lütfu olarak görürler. Hayatta kaldıkları ve yaşayabildikleri için kendilerini Yaratıcıya borçlu hissederler. Ecel vakti bu borcun ödeneceği zamanı gösterir. Ecel gelince borç ödenir, defter kapanır ve hesap günü gelir. Şair burada sevgilinin yaralayıcı bakışlarının canını almak üzere olduğunu, ecelin gelip onun gözünü korkutmasına gerek olmadığını söylüyor. Zira sevgiliye kavuşulmadan geçen her gün ayrı bir ecel, ayrı bir ölümdür. Ölüler tekrar öldürülemez.

 

 

Faik Muharrem

 

1 Yorum

  1. Necati Bey'in gazellerini çok severim. Kaleminize ve yüreğinize sağlık diyorum.

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*