MİA NOMO ESTAS

Barış Erdoğan yazdı: "Dilimi severim, büklümlerinde duraklarım, dilime dahil olanları anne hatırası olarak saklarım. Aynı bahçede gül değilsek de o dili koklamaya çalışırım. "

MİA NOMO ESTAS ..... (*)

Barış Erdoğan

 

Çevirene güven olmaz.

(İtalyan atasözü)

 

Eğer Ludwig L. Zamenhof’un dünya halklarının ortak dili olarak icat ettiği “Esperanto”dan haberim olmasaydı şimdi azılı bir dil katili (!) olarak sözlüklerde çürüyor olacaktım. Biraz abartmış olabilirim, “azılı bir dil katili” sözünü de gerçek anlamında kullanmadığımı belirteyim ki okuru ürkütmüş olmayayım. Ataların, “Dilim seni dilim dilim dileyim.” sözünde bir kutsallık bulup dilimi de bir mabede dönüştürürken karşıma Esperanto çıkmasın mı?  Esperanto!! Dillerin çorbası!! Evet, ustalarımın “beynelmilel” dediği çorba. (Bu beynelmilel sözü tiridi çıkmışların hoşuna gitse de ben uluslararasını tercih ederim, biline!)

Çorbanın suyu Fransızcadan, nanesi Türkçeden, tuzu İngilizceden, ekşisi İspanyolcadan... İçenin damağı kaşınıyor. Bu dili konuşan iki milyon kişiden biri olamasam da anlayan iki milyon ikinci kişiyim. Tolstoy hazretlerine Esperanto’dan söz ettiklerinde, önce “Ya ne ponimayu” (Anlamıyorum.) demiş, biraz zorlayınca, “Yahu bu dil çocuk oyuncağıymış, yarın okumaya başlarım. Ne zaman konuşurum onu bilmem!” deyip öfkesini dile getirmiş. Öfkesi uzun sürmüş olacak ki çiftliktekiler hazreti zor yatıştırmış. Benim Esperanto’yu öğrenmedeki/ anlamadaki gecikme nedenim, önüme konan, “O kadın Afrikalı ama sarışın değil.” cümlesiydi. Bana bir “anıştırma” örneği olduğu söylenseydi sorun yoktu.

Dilimi severim, büklümlerinde duraklarım, dilime dahil olanları anne hatırası olarak saklarım. Aynı bahçede gül değilsek de o dili koklamaya çalışırım. Fransızcanın kaynağında beş altı yıl balık avladım, kurbağa taşladım, Latincenin eylemlerinde cengaverlik yaptım, İspanyolcada Don Kişot’u ağırladım, Latincede Dante ovasına rüzgâr estirdim. Esperanto’ya gelince... Esperanto, köken olarak Fransızca “esperer” sözcüğünün kapısını aşındırır ki “umut etmek” anlamına gelen “esperer”in başköşesine kalın döşeğini serer, uzun uzadıya dinlenir. Lakin Esperanto’yu konuşanların sayısı ne kadar artmışsa unutanların sayısı da en az iki katına çıkmış. Ancak melez dillerin dünyasında, tarzancada “Barbare geldi. Barbarus gitti. Barbaros döndü.” sözlerini duyan Esperanto’yu bildiğini düşünür ve gider “barbar” sözcüğünün merkezine elindeki gürzü saplar. Barbar sözcüğünün kökeninde bir olumsuzluk aramayın, günaha girersiniz. Çağlar önce, "anlaşılmaz bir dil konuşan kimse"lere “barbar” denmiş, sonra sözcük almış başını gitmiş, olumsuzluğun batağında debelenmiş. Ve Babil Kulesi Efsanesi’nde gün yüzüne çıkmış. Karışıklık, Tufan’dan sonra baş göstermiş. Aynı dili kullanan insanlar kuleyi gökyüzüne doğru tırmandırmaya başlamışlar, Tanrı - eli armut toplayacak değil ya - şunların belasını vereyim de akılları başlarına gelsin, deyip dillerini buruşturup atıvermiş; kule de insanlar da yerle bir.

Tevrat’ın sayfalarını aralayamasak da Bu Ülke’de Cemil Meriç bize yardımcı olur: “Ve Yehova, ‘Bunların hepsi tek kavim.’ dedi. ‘Konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. Gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların, birbirlerini anlayamaz olsunlar.’ Ve âdemoğulları kentlerini kuramadılar. Oraya Babil dendi. Babil, yani karışıklık.”

Derken yetmiş iki millet, yetmiş iki dil yeryüzünde çiçek açar. İki dil arasında köprü olanlar ondan ona söz taşır. Bu işin sonucunda ilkel bir çeviri doğar. Babil’de, Asur’da iki dil konuşanlar Nasrettin Hoca kesilir, kürklerini yukarı yığarlar. Zamanla Eski Yunan’da ve Latin ülkesinde kimi filozoflar/ düşünürler (Platon, Flavius, Horatius, Cicero, Plinius vs) kitaplar arasında dil aktörlüğü yaparlar. Şu ön bilgi işinize yarar mı bilmem, benim işime yaradı yaramasına, güldürdü de: "Beş gün çalışacaksın, İncil’in dediği gibi. Yedinci gün Tanrı'ya aittir. Altıncı günse futbola aittir." Ne berbat çeviri değil mi? Çeviriyi bir de Türkçeden Türkçeye yapalım: "İncil’de söylendiği gibi, haftanın beş günü çalışacaksın, yedinci gün Tanrı'ya aittir, altıncı günü de futbola ayırmak gerekir!"

Ataç olsaydı, çevirmeni sopayla kovalardı. Sultan IV. Mehmet'in baştercümanı Ali Bey bile bu çeviriye dudak bükerdi. Voltaire'e sunsam onun da dudağından, "Vay o çevirmenlere, hem harfi harfine çeviri yaparlar, hem de her cümlede anlamın canına okurlar!” sözü dökülürdü.

Çeviri, taşı elmasa dönüştürme işidir. Kolay değildir çeviri. Bilinen bir fıkra vardır: Farsçayı Farslardan daha iyi bildiğini ve konuştuğunu iddia eden çevirmene sormuşlar: “Hayyam rübailerini çevirirken sarhoş olmuyor musun?” O da cevap vermiş: “Hayyam farkında değildi.” Gerçekten çevirinin iyisi çevirmeni şah eder, kötüsü mat eder.

Aslında Mina Urgan olacaksın, sözünü esirgemeyeceksin: “Sabahattin, ‘Çeviri kadın gibidir; ya serbest ve güzel olur, ya da sadık ve çirkin.’ derdi. Bense, Sabahattin eskiden Fransız Dili ve Edebiyatında doçent, dolayısıyla hocam olduğu halde, usta-çırak ilişkisinin gerektirdiği saygıya boş verir, ona kafa tutardım. ‘Bana bak, bu karı hem sadık hem de güzel olacak.’ derdim.”

Günümüz çevirilerinin çoğu sanki Tercüme-i Telemak’tan, Graziella’dan yapılan çeviriler. Çevirmenler “skopos kuramı”ndan (çeviride amaç/ sonuç/ işlev’i önemseyen) haberdarlardı da mı öyle yaptılar, bilinmez.  Biraz Ahmet İhsan kokan, biraz A. Mithat Efendi... Bizim Mercimek Ahmet bile çoğundan önde. Cürmünden çok yer yakan Mercimek...

Taşı gediğine koymanın zamanı: Bir mujik yazar, ceviz büyüklüğünde bir şair, devasa bir çevirmen: Mercimek Ahmet.

Neden mujik dedim ben de bilmem. Doğumu ölümü bilinmemesi, yeri yurdu olmaması olabilir. Eh bir de mercimek mahlaslı olması elimi kuvvetlendirir. İyi ki II. Murat dönemini işaret eden bir çevirisi var. Aslında başka bir Promete’dir Mercimek. İçi dolu cevizdir. Hani Mevlana için "sanatı mabede sokan, sanatı ibadetten sayan adamdır" derler; Mercimek de insanlığı kabustan (!) kurtaran adamdır. Kabusname adlı nasihatname Mercimek’in eleğinden geçer, döneminin okurlarını allak bullak eder. Ahlak, tıp, ekonomi, şiir derken -okur beni bağışlasın- sözü uçkura kadar indirir. Kadınlarla ilgili yazdığı kısma hiç mi hiç giremem, meraklısı kitabı bulup okur. Kabusname çevirisi ve çeviriye eklemeleri dönemin karilerini (okurlarını) şaşırtır. Peki Kabusname bir şiir midir, şiirimsidir. Dedik ya düşünce torbası şiir olamaz. O bölümler için bir dize yakıştıralım, yorumu okura bırakalım: “balıkçı öldü, neden gözleri teknesinde”

Onu da siz cevaplayın. Hazır ekmek yok.

 

(*) Benim adım...

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*