KÜRŞAT YOZCU, METİN SAVAŞ'LA SÖYLEŞTİ

METİN SAVAŞ: Türkçemizin ufukları daralmamıştır. Türkçeyi kullanan bizlerin ufku dardır.

"Son elli yılda kısır bir dönem geçirdiğimiz algısına iştirak etmiyorum. Bu algı yaygın bir yanılsamadır fikrindeyim. Yazarlığa yeni başladığım yaşlarımdayken ben de böyle düşünüyordum. Daha iyi bir yazar olabilmek hedefiyle dünya edebiyatının sadece klasiklerine değil güncel edebiyatına da eğilme kararı aldığımda karşıma pek çok birinci sınıf yazar çıktı. Keşfetmeye karar verdiğinizde düş kırıklığına uğramıyorsunuz."

 

KÜRŞAT YOZCU, ROMANCI METİN SAVAŞ İLE SÖYLEŞTİ

 

İlk sorumu Türkçe üzerine sormak istiyorum. Zira biliyoruz ki millet, edebiyatı olandır. Güzel Türkçemiz dünyada konuşulan binlerce dil arasında edebiyat dili olmuş yüz altı dil arasındadır. Fakat ne yazık ki şu an hangi mahiyetten –sokakta konuşulan dilden tutun da çok satan kitaplarımızın ve çok tanınan yazar/şairlerimizin dil, üslup ve bu minvaldeki hassasiyetlerine– bakarsak bakalım kaygı içerisindeyiz. Sözlük haznesi zayıflamış, ifade ufukları daralmış, şiiriyeti yok edilmiş bir Türkçenin hâkim olduğu topluma yazarken hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Her mülakattaki olağan tavrımı takınarak bu söyleşideki sorulara da açık yüreklilikle, dürüstçe, kıvırmaksızın cevaplar vereceğim. Tabii ki vereceğim her cevap kendi görüşümdür. Görüşlerime tamamıyla katılanlar da olacaktır, kısmen katılanlar da olacaktır ve haliyle hiç katılmayanlar da çıkacaktır. İlk olarak şunu söylemeliyim ki, daha önceki muhtelif mülakatlarda da ısrarla vurguladığım üzere, Türkçemizin dil dağarcığının yoksullaştığını kesinlikle düşünmüyorum. Bunu sayılarla şöyle açıklamaya çalışayım: TDK Türkçe Sözlük’te 130 bin madde başı var. Aynı sözlüğün sanal ortamdaki halinde ise 300 bin madde başı bulunduğunu işitmiştim. Entelektüel seviyesi en yüksek bir yazar bile hem gündelik hayatında hem de yazılı çalışmalarında bu kadar çok kelimeyi kullanamaz. Kullanması da gerekmez. Türkçenin sözlük haznesinin zayıfladığı veya zayıflatıldığı söylemi bir efsaneden ibarettir. Tevazuu bırakarak söylersem, benim gerek romanlarımdaki gerekse dergi yazılarımdaki kelime sayısı epeyce zengindir. Günümüz yazarları içerisinde Metin Savaş’ın yanı sıra Murat Gülsoy, Hamdi Koç, Murat Menteş ve Hasan Ali Toptaş gibilerin metinleri pek çok milletin yazarlarını imrendirecek derecede rengârenktir. Şüphesiz ki Türkçemiz birtakım badirelerden geçmiş, birtakım sorunlar yaşamıştır ama dimdik ayaktadır. Asıl problem Türkçemizin imkânlarını kullanmasını beceremeyen yazarlardadır. Türkçemizin herhangi bir suçu bulunmamaktadır.

Dilimizin zenginliğine tek bir örnek vermekle yetineyim: Hakkın rahmetine kavuşmak, kalıbı dinlendirmek, tahtalıköyü boylamak, vefat etmek, ahrete intikal etmek, gizlenmek, kara toprağı boylamak, mort olmak, cavlamak, adres değiştirmek, duası okunmak, sıfırı tüketmek, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek ve daha pek çok imkân ile “ölmek” durumunu ifade edebiliyoruz. Argodan da yardım alarak ve belki biraz basite indirgeyerek vermiş olduğum bu örnek bile Türkçemizin ifade zenginliğinin apaçık kanıtıdır. Kimi yazarlarımız kendilerini yeterince donatmadan yazarlığa soyundukları için, mesela tek sayfada “ölmek” fiilini biteviye kullanıp duruyorlar. Oysaki kelime ve ses tekrarına düşmemizi engelleyecek muazzam bir imkânlar alanına sahip bulunduğumuzu görebilseler zengin metinler üretmenin hiç de zor olmadığını idrak edecekler. Üstüne üstlük, Türkçemizde birebir eşanlamlı kelime bulunmadığını, eşanlamlı ya da birbirine yakın anlamlı kelimelerin haz verici nüans farklılıklarını da hesaba katarsak, rahatlıkla söyleyebiliriz ki Türkçemiz halen daha dünyanın en zengin dillerinden biridir.

Bununla beraber ilkel dil yoktur. Her dil kendi tarihi sürecinde işlenmiştir. İşlenmiş olduğu için o zaten bir dildir. Türk felsefeci Takiyettin Mengüşoğlu şöyle diyor: “Bazı diller hakkında ileri sürülen fakirlik ya da zenginlik o dilin kendisinin değil, taşıyıcılarının düşünme ve görme, hayat ve dünya karşısındaki tavırlarının fakirlik ve zenginlikleriyle ilgilidir. Eğer bir dil ile bir şey düşünülmüyorsa, bir dil ile bir şey görülmüyorsa, o dilin gelişmesi, zenginleşmesi nasıl mümkün olabilir? Fakirlik ve zenginlik gibi nitelikler, ancak o dilin taşıyıcılarının düşünüş ve görüşleriyle ilgili olabilir.”

Mengüşoğlu demek istiyor ki; dilimiz fakir değil, bizim kendi dilimizi kullanma becerimiz kısırdır. Fakat bizler kâh ideolojik önyargılarımızla kâh entelektüel gururumuzla suçu kendi üzerimizden savuşturabilmek derdiyle bir günah keçisi arıyoruz ve bütün suçu, yoksullaştığı veya yoksullaştırıldığı söylemine bel bağlayarak Türkçemize yıkıyoruz. Fakat bu demek değildir ki Türkçemiz güllük gülistanlıktır ve hiçbir problemi yoktur. Dikensiz gül bahçesinde kalem oynatmak zaten hüner değildir. Asıl marifet ise mevcut şartlar altında biz yazarların kendi becerilerini son raddesine kadar sergileme azmidir. Türkçemizin şiiriyetinin tavsadığını inkâr edemem. Bilhassa tercüme edilmiş kitaplardaki dil aksaklıkları Türkçe eserlerin üslubuna da yansıyor ki bunu biz dublaj Türkçesinin gündelik hayattaki konuşma tarzımızı bozmasına benzetebiliriz. Bir örnek: Türkçemizde “park yapmak” söyleyişi çok yaygınlaştı ama bunun doğrusu “park etmek” şeklindedir. Sabahları kahvaltı yapılmaz, kahvaltı edilir. Fransızcadan tercüme bir sosyoloji kitabında “oydaşımsal farkındalık” tarzında ucube bir ifadeye rast gelmiştim. Bunun anlamını hâlâ çözemedim. Türkçemizin sorunlarını biz yazarlar çözeceğiz fakat bu görevimizi yürütürken de sırtımızı Türkçemizin gücüne yaslayacağız.

Türkçemizin ufukları daralmamıştır. Türkçeyi kullanan bizlerin ufku dardır. Türkçe ile Türkçeyi kullananlar arasında karşılıklı (olumlu ve olumsuz) etkileşim elbette bir vakıadır. Fakat dilimiz bizim tek sermayemizdir. Türkçemiz varlık sebebimizdir. Türkçe yoksa Türk de yoktur. Türkçe yazıp Türkçe konuşmayan bir insan Türk değildir de başka bir insandır.

Her toplum sokakta kısır bir kelime haznesiyle konuşuyor. Bu konuya dair pek çok çalışma bulabilirsiniz. Sokakta az kelimeyle konuşmak salt bizim toplumumuza has bir olgu değildir. Bütün dünya ülkelerinde bu böyledir. Ama tabii ki bazı ülkelerin vatandaşları sokakta biraz daha fazla kelimeyle konuşuyorlar. Yine de aradaki fark abartılacak kadar değildir. Örneğin Japonlar sokak dilinde teknolojik kavramlarla idare ediyorlar. Fransızlar ise o hayran olduğumuz Fransız yazarların ve Fransız felsefecilerin yazdıkları gibi konuşmuyorlar. Türk dizilerini izleyen Suriye ve Irak’taki Araplar bir Türk gördüklerinde şöyle soruyorlarmış: “Türkiye’deki herkes Türk dizilerindeki erkekler gibi yakışıklı ve kadınlar gibi güzel mi?” İşte bizler de birtakım komplekslerimizle buradan dışarıya baktığımızda Fransızları veya Japonları gözümüzde büyütüyoruz. Gündelik hayatımızda hiçbir Türk erkeği Türk sevgilisine şöyle demiyor: “Baharı bekleyen kumrular gibi, sen de beni bekle sakın unutma!” İşte bu şiirsel söyleyiş tertemiz bir Türkçe olmasına rağmen gündelik hayatın Türkçesi olmaktan uzaktır. Sevgilimize şöyle sesleniyoruz: “Nasılsın bebeğim?” Evde ve sokakta şiir gibi konuşmuyoruz. Ve hatta edebiyat mahfillerinde kürsüye çıktığımızda bile kitap gibi konuşmuyoruz. Ama tabii ki mesela Yağmur Tunalı’nın kürsüdeki hitabeti zengin iken Orhan Pamuk’un televizyon ekranındaki sohbeti vasattır.

 

Sanatçılar toplumların muallimidir. Sanatın sanat için mi veya toplum için mi yapılması gerektiği tartışmaları süredursun, sanırım biz arada önemli bir noktayı kaçırdık. Kanımca tüm arıza, sanatçının tarifi yapılmadan sanatı irdelemeye çalışmaktan peyda oldu. Bir nevi muhtevayı bırakıp, mevzu ile uzun zaman kaybedildi. Bu bağlamda sizden ricam, sanatçı duruşu ve sanatçı bakış açısının nasıl olması gerektiğini izah etmenizdir.

Öncelikle kendimize şunu soralım: Sanatçının tarifi yapılabilir mi? Aslında pek çok tarif yapılmıştır. Ne var ki hiçbir tarif yüzde yüz tatmin edici olamıyor. George Orwell “Yeni Kelimeler” başlıklı bir gazete yazısında özetle şöyle der: “Kelimeler, yüklendikleri anlamları yanılma payı olmaksızın aktaramıyorlar. Bir yazar kendi metnini ortaya attığında okur o metinden başka başka şeyler anlayabilir ve o metni tahrif eder. Çünkü kelimeler, düşünceyi doğrudan iletemediği için okurlar o kelimelerde bulunmayan anlamlar görüp dururlar.”

Kelimelerin anlamları bile kısmen muallâkta iken sanatın ve sanatçının kesinkes doğru tarifini yapabilmemiz herhalde imkânsızdır. Peygamberlere gelen vahyin ne olduğunu tastamam bilemediğimiz gibi ilhamın ne olup ne olmadığını da dosdoğru tanımlayamıyoruz. George Orwell aynı yazısında “iyi sanat, gökten gelen esrarengiz bir lütuftur,” diyor. Bununla birlikte ben de “sanat nedir” ve “sanatçı kimdir” sorularına cevap arayan epeyce deneme karaladım muhtelif dergiler için. Her birimizin kendi algılayışımıza özgü cevapları oluyor. Ve fakat hiçbir cevap tastamam doğru kabul edilemez. Sanat nedir sorusuna cevap mahiyetindeki bir makalemin başlığı şöyledir: “Yanılsamanın Yanılsaması Olarak Gerçekliği Tanımlamak”. Gerçeklik bir yanılsama ise, gerçekliği kurmaca zeminde yansıtan sanat da yanılsamanın yanılsamasıdır. Şöyle de diyebiliriz; görecelik prensibi evrenimizdeki her varlığa sirayet etmiştir. Sanat ve hayat da görecelik prensibi kapsamındadır. Bir diğer makalem ise “Sanat ve Sanatçı Bir Toplum Gerçeğidir” başlığını taşıyor. Bu ne demektir? Şu demektir ki, sanat ve sanatçı birer toplumsal gerçeklik olduğuna göre “Sanat sanat için mi yoksa toplum için mi?” sorusu anlamını yitiriyor. Benim yanıtım şudur: Hayvanların becerileri içgüdülerinden kaynaklanıyor. Düşünüp tasarlamıyorlar. Dolayısıyla hayvanların becerileri biz insanlara bir sanat harikası şeklinde görünse bile o sanatkârane beceriler bütünüyle tabiidir. Oysaki insan becerileri yapaydır. İçgüdü faktörüyle beraber daha ziyade akıl işidir. Yani tasarımdır. Biz insanların sanatsal becerileri insana özgüdür. Sanat ve toplum derken ise beşeriyet söz konusu olduğuna göre “Sanat sanat için mi yoksa toplum için mi?” sorusu kendiliğinden cevaplanmış oluyor. Sanat sanat için olsa bile, o sanat insan ürünüdür. Sanatın toplum için var olduğunu farz edersek, o toplum yine insan ürünüdür. Şu halde sanat her halükârda insan içindir. Düz mantık bu sonuca varmayı gerektiriyor. En azından ben böyle düşünüyorum.

 

Okumanın yararları elbette saymakla bitmez. Ne yazık ki genç kardeşlerimizin kitap seçimini reklâmların etkisinde kalarak yaptıkları muhakkak. Daha da vahim olanı ise kendilerine bu husustaki arzuhalimizi lisan-ı münasiple ilettiğimizde karşılık görmeyişimiz olmalıdır. Hâlbuki kitap ismi de vermemekteyiz. Biliyoruz ki yeni nesil muhalif ama maalesef körü körüne muhalif… Gençlerimizin kitap seçiminde hangi bakış açılarını gözetmelerini tavsiye edersiniz?

Yeni neslin muhalifliği bir moda gibidir. Ama geçmiş yıllarda bizim neslimiz yeni nesildi. Bizler yeni nesil iken, bizim eski nesil dediklerimizin de geçmiş zamanların yeni nesli olduklarını umursamıyorduk. Bu böyle böyle çok gerilere gider. Esas itibarıyla her nesil kendi çağının yeni neslidir. Bizler sanıyoruz ki “yeni nesil” sorunu bir piyango gibi sadece bize vurmuştur. Hâlbuki Şeyh Galib Dede hem yenilikçidir hem de artık eski tadımız kalmadı yakınmasıyla maziye hasret besleyendir. Ahmet Hamdi Tanpınar her sanatçıya nasip olmayacak kertede modernlik yanlısıdır ama ıstırap derecesinde geçmişe hayıflanandır. Şu halde bizim neslimizin şimdiki gençliğe yüklenmesinde kâh haklılık payı vardır kâh insafsızlık payı vardır. Sertlik ölçüsünde realist olursak, reklâm (tüketim) kültürünün yasaklanmasını talep etmekten başka çıkar yol bulamayız. Bizler milyon kez “reklâmların etkisinde kalmayın” desek bile gençler etki altında kalacaklardır. Her sanatçıdan malum duyarlılıkları gözetmesini isteme hakkımız vardır fakat kaç sanatçı o malum hassasiyetlere sadık kalmayı kabul edecektir? Gençlerin bizim arzuhallerimize karşılık vermeyi reddetmelerine dur diyemeyeceğimize göre öğüt vermekten öteye geçemeyiz demektir. Dolayısıyla, kitap seçiminde gençlere hangi bakış açılarını gözetmeleri tavsiyesinde bulunabiliyoruz ama onlara dayatmada bulunma hakkını da kendimizde pek göremiyoruz. İlle de dayatma gerekiyorsa ve dayatma elzem ise, öğüt vermek yerine reklâm kültürünü yasaklamak zarureti ile karşılaşırız. Fakat buna da gücümüz yetmez. Kaldı ki dayatmacılığa ve yasakçılığa karşı olanlar da bizler değil miydik? Demek ki yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok. Benim bu karamsar görüşüm kıyamet senaryosu değildir. İyimserim çünkü kaostan düzen doğabilir ve şerden hayır çıkabilir. Ama çıkmaya da bilir. İstikbal daima belirsizdir. Belirsiz olduğu için tarih vardır ve bizler de tarihin dışında durmuyoruz. Tarih ırmağı akmaya devam ediyor.

 

Dünya edebiyatının büyük üstatlar –üç beş isim hariç– çıkaramadığı kısır bir son kırk-elli yıl geçirdik. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Son elli yılda kısır bir dönem geçirdiğimiz algısına iştirak etmiyorum. Bu algı yaygın bir yanılsamadır fikrindeyim. Yazarlığa yeni başladığım yaşlarımdayken ben de böyle düşünüyordum. Daha iyi bir yazar olabilmek hedefiyle dünya edebiyatının sadece klasiklerine değil güncel edebiyatına da eğilme kararı aldığımda karşıma pek çok birinci sınıf yazar çıktı. Keşfetmeye karar verdiğinizde düş kırıklığına uğramıyorsunuz. Medyanın ve birtakım güruhların pohpohladığı kimi yazarlar karşısında hayal kırıklığı yaşayabiliyorsunuz çünkü onların övüldükleri kadar olmadıklarını görebiliyorsunuz. Bunun yanı sıra övgüyü gerçekten hak eden keşfedilmiş veya gizli kalmış yazarlarla da karşılaşıyorsunuz. Dostoyevski ya da Stendhal çapında günümüze ait bir yazar aramaya kalkarsak bulamayız. Çünkü onlar kendi çağlarının ortamında yetişmiş büyük yazarlardır. Bugünümüzün de büyük yazarları vardır ki onlar da bugünümüzün ortamında yetişip yazıyorlar. Aslında şunu demek istiyorum; bugünümüzün büyük yazarlarını gelecek nesiller daha iyi kavrayacaklardır ve gelecek nesiller o yazarlara bizim bugünde atfettiğimiz değerden daha fazlasını yükleyeceklerdir. Biz bugünden bakarak dünkü Tolstoy’a nasıl hayranlık besliyorsak, bugünümüzün yazarlarına da gelecek nesiller kendi zamanlarından nazar kılarak hayranlık duyacaklar. Bu söylediğim şey zaman algısı ve zaman farkı ile ilgili göreceli bir durumdur. Biz nasıl ki eski zamanların cumbalı evlerini yitirmişliğimize yazıklanıyorsak, çok sonraki gelecek nesiller de bizim şimdide ikamet ettiğimiz beş-on katlı apartmanların fotoğraflarını iç geçirerek seyredecekler. Diyebilirim ki hiçbir devir kısır değildir. Asırlar öncesinde herkes İbn Haldun okumuyordu. Onun değerini bizler onun çağdaşlarından daha fazla takdir edebiliyoruz. Bizim çağdaşımız olan münevverlerin kıymetlerini de gelecek nesiller bizlerden daha çok takdir edeceklerdir.

 

Her yazarın etkilendiği veya örnek aldığı yazarlar vardır. Şahsiyetinizi ve kaleminizi etkileyen yazarları sorsam ne cevap verirsiniz? Özellikle bu yazarların/şairlerin hangi yönleri sizi çok etkiledi?

İlk vereceğim isim Peyami Safa olacaktır çünkü onunla benim aramda birtakım benzerlikler bulunuyor. İşbu söyleşinin muhatabı Metin Savaş olduğu için “ben” diyorum. Peyami Safa’nın da benim de çocukluklarımız ve gençliğimiz sıkıntılı geçmiştir. İkimizin de benzeşen veya örtüşen psikolojik sorunları var. Peyami Safa babasız büyüdü. Metin Savaş ise kendi babası on dört yıl hapisteyken babasız büyüdü. Peyami Safa da ben de aynı semtlerin atmosferini soluduk. Fatih-Harbiye romanında tasvir edilen Fatih semtindeki Faiz Bey’in evi benim çocukluğumu yaşadığım apartmanla neredeyse aynı mevkide. Bu aynılığı söz konusu romanın tasvirlerini gözümde canlandırınca yakalamıştım. Peyami’nin tasvir ettiği muhitin içinde yaşamıştım çünkü. Ve ayrıca Peyami Safa da ben de aynı okulu, Vefa Lisesi’ni yarıda bıraktık. Babamın işyeri Şişhane’de idi ki Harbiye’ye çok da uzak sayılmaz. İşte bütün bu nedenlerden ötürü bana ve romancılığıma en fazla tesir eden yazar Peyami Safa’dır. Kaldı ki yine bana İkinci Peyami Safa lâkabını takanlar okurlarımdır. Bir eleştiri yazısında bir okurum aşağı yukarı şöyle yazmıştı: “Kitaplarının kapağındaki Metin Savaş adını gizleyecek olursak o kitabı Peyami Safa’nın yazmış olduğunu zannedenler çıkabilecektir.” Bu ifade tabii ki abartılıdır ama Metin Savaş’ın romancılığı üzerindeki Peyami Safa nüfuzunu da yansıtmış oluyor.

Tanpınar da benim üzerimde epeyce etkili olmuştur. Biliyorsunuz benim meşhur bir “komşu kızı” söylemim var. Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler romanındaki Sabiha da kanaatimce Ahmet Hamdi’nin Musul’daki veya İstanbul’daki komşu kızıdır. Tam olarak öyle olmasa bile kısmen öyledir. Oğuz Atay da bana üslup kıvraklığı yönünden çok şeyler öğretmiştir. Bir de haliyle Dostoyevski etkisi bende çok fazladır. Bilhassa Baykuşlar Geceleyin Öter adlı romanımda Dostoyevski etkisini kolayca yakalayabilirsiniz. Karamazov Kardeşler’in dünyasında gebe bırakılan bir deli kadın vardır. Baykuşlar romanımda da gebe bırakılan bir deli kadın var. Fakat bu bir intihal değildir. Doğduğum şehir Balıkesir’de gerçekten vuku bulmuş acıklı bir hadisedir. İşte bunun gibi birtakım sebeplerden dolayı Dostoyevski dünyası ile benim dünyam arasında edebî örtüşmeler yer alıyor. Bu örtüşmeler de ister istemez beni Dostoyevski etkisi altında kalmaya sürüklüyor.

 

Roman denince Metin Savaş ismi son yıllarda sık duyulan romancılarımız arasında. Acaba Metin Savaş, Türk ve dünya edebiyatında hangi romancıları ve hangi romanlarını okudu/okuyor?

Türk ve dünya edebiyatını gelişigüzel de olsa çok yönlü takip etmeye çalışıyorum. Sistematik bir takipten ziyade keyfe keder tercihlerim var. Çünkü malumunuz hem Türk edebiyatındaki romanları hem de dünya edebiyatındaki romanları okumaya ömür yetmiyor. Şu halde ya sistemli ya da keyfi okumalara yönelmek durumundayız. Amerika’dan Paul Auster en çok okuduğum yaşayan romancıların başında geliyor. Ölü romancılardan ise George Orwell en fazla kitabını okuduğum yazardır. Azerbaycan edebiyatından Elçin Efendiyev en gözde tercihlerim arasındayken Cengiz Aytmatov benim için olmazsa olmazdır. Ve tabii ki Cengiz Dağcı. Bizim ailemizin bir kolu Kırım’a dayandığı için midir bilemiyorum Dağcı’nın gönlümdeki yeri farklıdır. Daha pek çok romancı sayabilirim. Emile Zola ile Victor Hugo da benim nazarımda özeldirler. Bir espri olsun diye buraya eklersem; Victor Hugo çocukluğundaki komşularının kızına âşık olmuş ve onunla evlenmiştir. Fakat şunu itiraf etmeliyim ki, okuduğum teorik kitaplar okuduğum romanlardan kat kat fazladır. Sadece şiir okuyarak iyi bir şair olunamayacağı gibi, sadece roman okuyarak da iyi bir romancı olunamıyor. Şüphesiz ki Âşık Veysel gibi halk ozanları bu kuralın dışındadır.

 

Son sorum Türk dünyası ile ilgili olacak. Kanaatimce dil ve edebiyat birlikteliği kurulmadan Türk dünyasının izdivaç etmesi hayaldir. Hatta şöyle bir iddiam vardır, “Türk dünyası coğrafyasında geçici şöhret peşinde koşmayan, hakiki ve halis yirmi edebiyatçı yetişsin Türk birlikteliği kendiliğinden kurulur.” Bu tespitime katılır mısınız? Bu konu ile ilgili çalışmalar yapılmakta mıdır?

Kırk kadar etnik dilin konuşulduğu Fransa halkını Fransız milletine dönüştüren temel unsurlardan birisi Victor Hugo’nun Fransızca romanlarıdır. Amerikalı eleştirmen ve edebiyat tarihçisi Carl van Doren “Amerikan Edebiyatı Nedir?” başlıklı kitabında Amerikan milletini Amerika edebiyatının yarattığını belirtir. Türk dünyasının izdivacı da hiç kuşkusuz ki sizin çok doğru saptamanızla edebiyat ve dil sayesinde mümkün olabilecektir. Çünkü edebiyat ve dil milyonlarca vatandaş arasında duygudaşlığa yol açar. Çalıkuşu Feride’yi ve Küçük Ağa’yı herkes seviyorsa oradaki herkes aynı duyguyu paylaşıyor demektir ki bunun anlamı yığın olmaktan çıkıp milletleşmek demektir. Edebiyatın gücüdür bu. Dil ve edebiyat muayyen bir toplumun öz kimliğidir. Aynı zamanda güncel kimliğidir. İşte bu öz ve güncel kimlik kendiliğinden geleceğe taşındığı için o muayyen toplumun millet şeklindeki varoluşu pekişerek devam eder. Bir milletin varoluşu durdurulmak isteniyorsa dili ve edebiyatı sinsice yollarla kirletilip çökertilir. Kısacası edebiyat varoluştur. Edebiyatı bulunmayan yığınların geleceğe sağlam bir kimlikle intikali söz konusu bile değildir. Dil ancak edebiyat sayesinde hayata tutunabilir. Sokak dili yetersizdir. Edebiyat dili işlenmiş kültürdür.

 

Teşekkür ederim – KÜRŞAT YOZCU

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*