KÜLTÜR AKTARIMI

İsmail Kılınç yazdı: Günümüz Türkiye’si, belki de kültür aktarımın çilesini iki asırdır yaşamaktadır. Adına “kuşak çatışması” dediğimiz bu kültürel aktarım başarısızlığı...

KÜLTÜR AKTARIMI

İsmail Kılınç

 

Kültürün tanımı TDK tarafından şöyle veriliyor: “Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin.” (ET: 27.03.2019).

Kültürün ilk ortaya çıkışı diye bir milattan bahsetmek ne kadar doğru olur bilmiyoruz ama insan ne zaman var olduysa o gün kültürel serüveni de başlamış olmalıdır. Kültürlerin kökleşmesi, insana has olması, insanların çoğalması ve milletlere ayrılması, beraberinde kültürlerin de ayrışması anlamına gelir. Kültürün ayrışması fikirlerin ayrışmasıyla paralel ilerler. Bu da milletlerin kimlik oluşumlarını sağlar. Yani kültür, kimliktir. Millî kimliğin oluşumu, tarihî bir seyir içerisinde gerçekleşir. Nesilden nesile aktarım, çeşitlenerek kültürel zenginliğe dönüşür. Zenginlikten kastımız asla “Her kültürel öge faydalıdır.” anlamında değildir. Çeşitlenip ritüel halini alan kültürel unsurlar bazen zararlı da olabilir.

Kültürü fikir doğuruyorsa fikrin de bir tarihi vardır. Türk tefekkürü, Orta Asya’da at koşturduğumuz günlerden bugüne kadar köklü bir medeniyetin doğmasına vesile olmuştur. Orta Asya sözcüğünü özellikle kullanıyorum. Çünkü İslâm öncesi kültürel kimliğimiz, İslam sonrası kimliğimizle doğrudan ilişkilidir. Hilmi Ziya Ülken, fikir tarihimizi en genel çizgilerle üç aşamaya ayırır:

1-Payen Türk Tefekkürü

2-İslamî Türk Tefekkürü

3-Modern Türk Tefekkürü

Ülken’in ilk fikir aşamamıza “Payen” demesinin sebebi, muhtelif tanrılara inanıyor olmamız ve hudutsuz bir mabet anlayışımız olmasıdır. En azından kitaptaki açıklama bu yönde (TTT, s. 16). Türk kozmogonisi ve mitolojisine dayanan “Payen”den sonra gelen İslâmi tefekkürde Türkler, ümmetin lideri olma yolunda uzunca bir çıraklık dönemi yaşar. Bu noktada özellikle Acem ve Arap etkisi kendini hissettirir. Modern Türk tefekkürü ise Batılılaşmanın başladığı Tanzimat öncesine dayanır. İslam kültürüne birçok şey borçlu olan ümmet, Ülken’e göre bir anlamda Batılılaşarak İslam’dan kopuk yaşamaya başlar. Tabii bu, yazarın yorumudur. Yazar, son fikir dairesini amelî yani pratiğe dayalı görür.

Son kültür dairesini determinist gören bir başka düşünür de Nurettin Topçu’dur. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren tekniğin insan ruhunu esir alması, Topçu’ya göre yaşayan ceset olmamıza neden olabilir. Çünkü tam anlamıyla başaramadığımız teknik, taklide yönelmemize ve milli kültürden ayrışmamıza yol açabilir. Oysa milli kültür, bir milletin şahsiyetine sahip çıkmasıdır: “Hayatımızı hâkimiyeti altına alan milli kültürümüz, bizim gerçek sahibimizdir. Biz, onun zaruri kıldığı, bizi çevirdiği istikamette hareket etmeğe macburuz. Etmezsek, başka milletlerin kültürünü taklide yeltenirsek, varlığımızda buhranlar başlar.” (KM, s. 29)

Hatta baştan beri kültür kaynağı olarak gördüğümüz fikir, Topçu’ya göre artık gücünü kaybetmiştir. Yazar, “Fikirlerin başlı başına bir kuvvet olabileceklerine inanılan devirde değiliz.” (KM, s. 30) diyerek fikrin eski kuvvet ve kudretinin kalmadığını belirtir. 

Her iki düşünür de esasında mistik olanın arayışı içerisindedir. Modern çağ ile milletin ruhunu kaybettiğini düşünmektedirler ve çareyi “mukaddes” olan değerlere dönüşte bulurlar: Tarih şuuru, millet olma şuuru ve İslâm şuuru…

Kültürü korumanın yolu, millî kalmak ve kültürel değerleri muhafaza etmekten geçmektedir. Yani milliyetçilik ve muhafazakârlık, sadece siyasi birer kavram olarak düşünülmez, mecazlaştırılmaz, gerçek anlamıyla kullanılır ve “değer”leri “diğer”lerinden ayrıştırırsa kültürün de korunması sağlanabilir. Bu aktarım sadece yazılı materyallerle kısıtlanmamalıdır. Bir millet, genetik kodlarını kaybederse millet olmaktan çıkıp kültürel anlamda “ceset”leşebilir. Kültürel kodların neler olduğu ve aktarılma gerekliliği, İskender Öksüz tarafından “Yaşayanlara ve yaşayacaklara dilini, ortak yüksek kültürünü, tarihini, mensubiyet şuurunu, etnosembollerini aktarabilmesi lazım” (MM, ss. 359) diye belirtilir.

Günümüz Türkiye’si, belki de kültür aktarımın çilesini iki asırdır yaşamaktadır. Adına “kuşak çatışması” dediğimiz bu kültürel aktarım başarısızlığı, beraberinde özümüze ilişkin birçok kültürel ögeyi yok etmeye başlamıştır. Gençlik, ya fikirlerden bîhaber ya da fikirlerin fanatiği durumundadır. Öncelikle halletmemiz gereken, nitelikli bir eğitimle kültürü aktaracağımız gençlerin vatanperverlik anlayışını geliştirmektir. Bir çöpü yerden alıp çöpe atmanın, kütüphaneleri mesken tutmanın, halayda başı çekmenin ve elbette cephede süngü takmanın da vatan sevgisiyle ilişkili olduğunu onlara idrak ettirmek şarttır. Onlara muhafaza ettiğimiz kültürü aktarırken onlardan da bilim ve teknik anlamında yararlanırsak medeniyetimizin çıtasını yükseltmeyi başarabiliriz. Bir gençlik inşa ederken “şahsiyet ve mensubiyet” kavramlarını iyi öğretmemiz şarttır. Atsız’ın söylediği üzere “Bize bir gençlik lazımdır, temelinde cehalet, duvarlarında riya, tavanlarında dalkavukluk bulunmasın.”(TÜ, s. 140).

Eski çağlardan bu yana nice medeniyetler inşa etmiş Türk milleti, bu medenileşme silsilesini kadim kültür ve bu kültürün nesillere aktarımıyla sağlamıştır. Nitelikli milletler, kökü sağlam devletler, kültürünü milli bir dava sayıp muhafaza ettiklerinde zamana meydan okuyan bir çınar misali, hem ruhen hem bedenen çökertilemezler. Bir milletin kültürünü oluşturan ögeler, dili, dini, tarihi, sanatı ve coğrafyasıdır. Bu ögelerin hiçbirisi bir diğerinden önemsiz değildir. Coğrafya, İbn-i Haldun’un dediği üzere bizim kaderimizdir. Sanat, bizim ruhumuzdur. Tarih, bizim mirasımızdır. Din, bizim yaşam gâyemizdir. Dil, bizim birliğimizdir. Ve nihayetinde kültür bizim kimliğimizdir. Kimliksizlik, kaostur.

 

 

Kaynakça

ATSIZ, H. Nihal (2011), Türk Ülküsü, İstanbul: Ötüken Yayınevi

ÖKSÜZ, İskender (2017), Millet ve Milliyetçilik, Ankara:Panama Yayınevi

TOPÇU, Nurettin (2016), Kültür ve Medeniyet, İstanbul: Dergâh Yayınevi

ÜLKEN, H. Ziya (2011), Türk Tefekkür Tarihi, İstanbul: YKY

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*