İSMAİL KILINÇ-“KUVAYI MİLLİYE’NİN HAZİNESİ” HAKKINDA BİR TAHLİL DENEMESİ

İsmail Kılınç, Metin Savaş'ın Kuvayı Milliye'nin Hazinesi adlı romanı üzerine yazdığı yazısıyla Edebiyat Daima'da

“KUVAYI MİLLİYE’NİN HAZİNESİ” HAKKINDA BİR TAHLİL DENEMESİ

İsmail Kılınç

“Biz bu romanı kalemimizle değil, yüreğimizle yazdık.”

Metin Savaş

Ömrünü okumaya ve yazmaya vermiş bir üstâdın, Metin Savaş’ın “Kuvayi Milliye’nin Hazinesi” adlı romanı, 2014 yılında ilk, 2017 yılında ikinci baskısını Ötüken Neşriyat’tan yaptı. İlk bakışta tarihî bir roman imajı veren eser, esasında postmodern imkânlar kullanılarak vücuda gelmiş bir toplum eleştirisi niteliğinde… Birden çok alana dair getirilen dönem eleştirileri, yazarın esprili diliyle okuyucuya sunulmuş. “Sunulmuş”tan kastımız, her türlü çarpıklık, aleni bir şekilde veriliyor anlamında değil elbette. Zaten “yazarlık mahareti” dediğimiz şey de burada devreye giriyor.  Bu maharet, yazarın “güzel” bir eser yaratmasını sağlayan özü oluşturuyor. Bu konuda M. Heidegger, “Sanat, sanat eserinde yaratılmış hakikatin saklanmasıdır. Eğer hakikat bir sanat eseri içine gizlerse o zaman güzellik olarak görünür.”[1]diyor.

Roman, bir tarihî roman hüviyetinde olmasa da kaynağını Balıkesir’in kurtuluş mücadelesinden alıyor. Romana göre zor durumlarda kullanılmak üzere Balıkesir’in kurtuluş mücadelesinde toplanan bir hazine, az sayıda kişinin bildiği bir yere saklanmıştır. Savaş sona ermiş, aradan yıllar geçmiş ve günümüze kadar bu hazine belli kişilerin sırrı olarak kalmıştır. Romanın başkahramanı, esasında bu konularla hiçbir alakası olmayan Ebesiz Doğan’dır. Muzır bir arkadaşı onun adını mahallede “istihbaratçı”ya çıkarır. Mahalleden birçokları da bu yalana inanır. Kasketli bir adamın ona gizemli bir flaş bellek vermesi ve Ebesiz Doğan’ın hazineden haberdar olmasıyla okuyucuyu merakla besleyen trajikomik bir serüven başlar. Bu serüvene bilinçsizce dâhil olan Ebesiz Doğan, yeri geldiğinde, kurtuluş mücadelesinden beri varlığı sezdirilen Teşkilât-ı Mahsusa elemanlarıyla bile sırt sırta çalışır. Ancak şunu hemen belirtelim,  bu hazine arama mücadelesi, şahsî bir kazanç elde etmenin ötesindedir. Bulunan hazine Balıkesir Belediyesi’ne teslim edilecek, böylece ilk baştaki toplanma amacı, hâsıl olacaktır. Ebesiz Doğan eğlenceli bir kahramandır. Bu eğlencesi, diğer tüm kahramanlardan ayrışmasıyla ilgilidir. Kahramanların çoğunda amaçsızlık hatta yozlaşma söz konusuyken Ebesiz Doğan, yaratılışı itibarıyla onlardan farklıdır. T.Eagleton, “Ahlâken bozuk bir toplumda masumiyet her zaman biraz eğlencelidir.”[2] der. Ebesiz Doğan’ın eğlenceli mizacını burada aramak doğru olacaktır. Serüven devam ederken yazar, postmodern kurgu imkânlarından da bolca yararlanır. Zaman zaman masalsı ögeler karşılar okuyucuyu. Başkahraman, okuyucunun da şaşırıp kalmadığı zengin kurgusal zeminde hiçbir absürtlük sezmeden yoluna devam eder. Yani gerçekle hayal, iç içe geçerek eserin sanatsal büyüsü korunur. Burada hemen, G. G. Marquez’in başını çektiği Büyülü Gerçekçiler gelebilir aklımıza. Zira bu akım minvalinde kalem oynatanlar gerçeğin üzerine mitsel bir büyü şalı çekerek gerçekliğin sınırlarını genişletirler. Böylece gerçekle hayalî olan iç içe geçer, düşler gerçek olanlarla birleşir ve anlatıma hâkim olan masalımsı atmosfere rağmen okuyucu gerçeklik duygusundan kopmaz.

Kuvayi Milliye’nin Hazinesi’nde farklı değer ve hayat tarzına sahip birçok kahraman vardır. Bu kahramanlar özelinde yazar, çağın getirdiği farklı yaşam tarzlarına ironik göndermeler yapar. Ebesiz Doğan ile duygusal ilişki içerisinde bulunan Özlem’in şöyle ya da böyle bir davanın peşinden giden Ebesiz Doğan’a olan desteği, Türk kadınının dirayetine ve koşulsuz desteğine örnektir. Okuyucu bozuk medya düzenini ise Mega Star yarışması birincisi Gamze Şirin vasıtasıyla öğrenir. Medyanın yapay ve çürümüş dünyası, yazarın esprili anlatımıyla gözler önüne serilir. Ütelek adlı fakir üniversite öğrencisi idealsiz ve boş emellerle uğraşan gençliği temsil ederken gençler için gerçek “amaç”ın ne olduğu konusunda soru işaretleri vardır. Nitekim Deli Gücük adlı bir kahramanın başını çektiği “Tokmaklı Gençlik Hareketi”, saçma davalarla ömrünü çürüten bilgisiz gençliğin eylem ve söylemlerinin tehlikeli boyutlara ulaşacağını düşündürür. Çünkü bu absürd oluşum, artık rayından çıkarak zararlı bir faaliyet halini alacaktır. Bu oluşum, devletin kontrolü dâhilinde olmayan, başına buyruk bir yapılanmadır. Yazar burada popüler kültürden doğmuş, maksadı belirsiz yapay davaların her halükarda zararlı olacağı kanaati uyandırır. Hem bu harekette hem de farklı kahramanlarla yaratılmış birçok olguda medya, yazarın mizahi ve sivri dilinin kurbanı olmuştur. Yozlaşmaya çanak tutan medya, tüketim çılgınlığı, ülküsüzlük, hayvani dürtüleri ön plana çıkarma, yarış, niteliksizin reklamı ve öne çıkarılması, yapay gündem vb. taraflarıyla gençlerin (Aytmatov’un diliyle) mankurtlaşmasının ana kaynağıdır. Romanda paralel bir şekilde hikâyesi anlatılan ve okuyucunun “Bu adam da nerden çıktı!” dediği kahraman olan Refih Bey, Ebesiz Doğan’ın kuzeni olarak tanıtılır. Ancak Ebesiz Doğan ne kadar dava meraklısıysa Refih Bey de o kadar davasız biridir. Bir bakteriden farksızdır. Kapitalizm uşaklığını temsil eder. En büyük iki ülküsü vardır: Cinsellik ve marketlerdeki indirimleri takip etme. Burada özellikle cinselliğe dair iç konuşmalarının fazla argoya kaçtığını ve abartıldığını da bir eleştiri olarak söyleyebiliriz. Tüm kahramanlara baktığınızda gerçek ve kurgunun absürd bir şekilde iç içe geçtiğine şahit olursunuz. Bu karmaşık karakter çeşitliliği içerisinde her ne kadar garip bir görünüşe sahip olsa da Benli Bahri “değerin temsili” gibi durur. Onun eylem ve söylemleri, hem kahramana yön verir hem de okuyucuya mesajlar içerir. Bu arada Metin Savaş’ın bir kahraman olarak romanda yer alması, okuyucuyu bekleyen sürprizler arasındadır. Okuyucu yaratılan bu kahraman ile yazarın Balıkesir ve tarihine merakını görür.

Zaman, romanda düz bir çizgide ilerler. Zaman zaman geriye dönüşler de mümkündür. Hazinenin aranması açısından macera romanlarına da benzeyen eserde mekânlar çok çeşitlidir. Hareketliliğin esas olduğu kurgu düzeninde normal olarak dış mekânlar oldukça fazla kullanılmıştır. Yazar, bazen tanrısal anlatıcıyı bazen de kahraman anlatıcıyı kullanmıştır. Bu, geleneksel romanda pek karşımıza çıkmayan ama artık postmodern romanlarda alışık olduğumuz bir tercihtir.

Şu inanç üzerinden yürüyebiliriz. Türü ne olursa olsun, her edebî eserin az veya çok bir tezi vardır. Romanların konu açısından değerlendirilirken tarihi roman, macera romanı, tezli roman gibi türlere ayrıldığını görürüz. Kuvayı Milliye’nin Hazinesi bu açıdan bir harmandır diyebiliriz. Kurgu başlangıcını tarihten alan, macera dolu, belli bir tezi olan ve tüm bunları postmodern tekniklerle anlatan bir romandır.

Dil ve üslup anlamında başarılı olduğunu düşündüğümüz Metin Savaş’ın bu eserinde aktarılan tezler, tahlil denememiz için önemlidir. Metin Savaş fikrî maksadını, sanat eserlerinin kabulleri çerçevesinde iletmeyi başarmıştır. Zira doğrudan yapılan iletiler, sosyoloji, tarih, siyaset, yasa ve yönetmeliklerin işidir. Metin Savaş, Kuvayı Milliye’nin Hazinesi’nde bizi, tüm yozlaşmış dünya ve mankurtlaşmış halk kitlesine karşı bir harekete çağırır. Bu hareket, mukaddesata sahip çıkma hareketidir. Bir hazine tekelinde yazar, değerlere sahip çıkılmasının derdindedir. Bu derdini tarihten güç alarak anlatmaya çalışır. “Tarih, insanın gerçek vatanıdır.”[3] diyen Mehmet Kaplan, nasıl tarihten aldıklarımızla geleceği kurgulayacağımızı ima ediyorsa Metin Savaş da bu eserle aynı sonuca varıyor. Eserde gerçek bir hazinenin varlığının muamma olması ve bazı pasajlarda hazineye dair kurulan cümleler, kaliteli bir tefekkür haline işaret ediyor. Mesele bir hazine bulmaktan öte “arayış”ın kendisi oluveriyor. Bu arayış, bir milleti ayakta tutacak manevi güce işarettir. Mukaddesata bağlılığıyla bildiğimiz yazarın böyle bir iletiyi verdiğini söyleyebiliriz. Kutlu davalar için mücadele etmek, yozlaşmaya çanak tutmamak, sadece tüketmek için yaşamamak, tarihten aldığı gücü geleceği için kullanmak, boş dedikodular, safsatalar yerine eylem adamı olmak, romanın fikir anlamında ana iskeletini oluşturmaktadır. Benli Bahri’nin şu cümleleri, bahsettiğimiz “arayış”a işaret etmektedir: “Senin görevin saklı hazineyi aramaktır. Hazineyi bulursun yahut bulamazsın. Keza senin görevin saklı hazineyi bulmanın ötesinde aramaktır. Bir mefkûre peşinde koşmak. Anladın mı?[4] Kuvayı Milliye’nin ne’liği konusundaki şu cümle de romanın alt metnini çözmek açısından önemlidir: “Kuvayi Milliye salt bize özgü değildir. Kuvayi Milliye sadece şehrimizin yahut sadece milletimizin malı da değildir. Kuvayi Milliye, evrensel bir ruhtur. Kuvayı Milliye’nin romanı yazılacak olsa, bu roman milli bir anlatı olmanın ötesinde evrensel bir anlatı olacaktır. Yine de Kuvayı Milliye ruhunun en şanlı tezahürü bizde vücut bulmuştur.[5]

Kuvayı Milliye’nin Hazinesi, birden çok hikâye veya bir roman; birden çok ironi veya bir gerçek diyebileceğimiz kaliteli bir eser. Metin Savaş, bu romanla çağın hastalıklarını okurun yüzüne yüzüne vururken alt metinde reçeteler sunmayı da ihmal etmiyor. Her tahlil veya eleştiri, tek kullanımlıktır. Kalıcılık sağlaması düşünülerek kaleme alınmaz. Ancak Kuvayı Milliye’nin Hazinesi hem kurgusu hem dil ve üslûbu hem de içerdiği iletiler açısından kalıcı bir roman olmaya adaydır.

 

 

[1] Seyhan, Recep, Bana Hikâye Anlatma, Bilge-Kültür Sanat, Ekim 2017, 1. Basım, İstanbul, s.95

 

[2] Terry Eagleton -Edebiyat Nasıl Okunur -İletişim, çev: Elif Ersavcı,4. Baskı, 2019-İstanbul, s.63

 

[3] Mehmet Kaplan, Edebiyatımızın İçinden, Dergâh Yay., 2014-İstanbul, s.281

[4] Metin Savaş, Kuvayı Milliye Hazinesi, Ötüken Neşriyat, 2017-İstanbul, s.108

[5] Metin Savaş, Kuvayı Milliye Hazinesi, Ötüken Neşriyat, 2017-İstanbul, s.411

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*