İŞKENCE

Atölyenin ahşap kapısı gürültüyle açıldı. İçeri uzanan tanıdık yüz dünyanın en sıradan haberlerinden birini verir gibiydi, şaşkınlık, korku, dehşet hiçbirinden eser yoktu çehresinde.

İŞKENCE

Semanur ULU

 

Mavi minibüs soğuk kış sabahında işe yetişmeye çalışan işçilerle tıklım tıklım doluydu. Öyle ki eski Magirüs’ün sarı demirlerinden birine ulaşıp tutunarak ayakta güvenle durmak için herkes birbirinin önünden, arkasından kolunun altından, burnunun dibinden elini kutsal borulara uzatıyordu. İçeriye sızan mazot kokusuna sigara aromalı nefesler ekleniyor, bu kısacık yolculuğu daha da dayanılmaz hale getiriyordu. Dolmuş, Önder’i geçip Kavaklar’dan Siteler’e doğru ağır ağır inerken işçiler birer ikişer dökülmeye başladı. Yılmaz, Siteler’in çıkışındaki son durakta inmek için kuru boğazını bir öksürükle temizleyerek seslendi:

“Kaptan Site-1’de inecek var.”

Bir iki omuz darbesiyle kapı ağzında zebellah gibi dikilen iki işçiyi ittirerek kendini minibüsten aşağı attığında derin bir nefes aldı. Ciğerleri Ankara’nın üzerine simsiyah bir bulut gibi çöken karbonmonoksitten payına düşeni aldı. Dolmuştaki sıkışıklıkta biri ayağına basmıştı ince ince sızladığını yürüdükçe fark etti çok da umursamadı. Köşedeki pastaneden altı tane poğaça aldı. Ereğli Sokaktaki kargir binanın ikinci katına çıktı aksak adımlarla. İçinde anlam veremediği bir sıkıntı vardı. Atölyenin boyası yer yer dökülmüş ahşap kapısına anahtarı sokarken bir besmele çekti. Kilit yine sıkışmıştı. 

Yılmaz, yıllardır burada çalıştığı için artık kapının, makinaların, ustaların, patronun huyunu suyunu gayet iyi biliyordu. Önce kapıyı kendine doğru çekti anahtarı sola doğru iyice çevirip vücuduyla yüklendi, kapı açılmıştı. Dükkânda her şey dün akşam bıraktığı gibi yerli yerinde duruyordu. Camlar o kadar kalın bir toz tabakasıyla kaplanmıştı ki güneş ışıklarının dükkânın içine girmesine neredeyse tamamen engel oluyordu. İçeriyi aydınlatmak için elektrik panosuna yönelip sigortaları kaldırdı. Işıkların yanmasıyla beraber tozlu radyodan cızırtılı bir bozlak havalandı, kompresör deposunu havayla doldurmak üzere homurdanmaya başladı.

Yılmaz, kese kâğıdı içindeki sıcak poğaçaları belki de dükkândaki yegâne tozsuz ve temiz yer olan alçak masanın üzerine bıraktı. Tutkal ve polimarin lekeleriyle dolu yer yer yırtılmış tozlu iş giysilerini giyindi. Talaşı sıkıştırıp sobayı tutuşturdu. Dışı yanmış ve yer yer bir yağ tabakasıyla kaplanmış çaydanlığı musluktan aldığı suyla şöyle bir çalkalayıp suyu dükkânın içine rastgele saçtı. Demliğe en ucuz çaydan göz kararı ekleyip çaydanlığı iyice alev alan ve sıcaklığını yavaş yavaş dışarıya vermeye başlayan teneke talaş sobasının üzerine yerleştirdi. Kocaman nasırlı ellerinde bu çay koyma işi olabildiğince eğreti duruyordu. Evde bugüne kadar böyle bir işe hiç el sürmemişti.

Çay kaynarken bir önceki gün tutkallayıp işkencelerle sıktıkları mobilyaları şöyle bir kontrol etti. Frezenin önünde biriken talaşları süpürdü çırağa küfrederken. O sırada Hasan ve Naim ustalar gelmişti. Beraberce alçak masanın etrafına tabure yerine kullandıkları ters çevrilmiş yağ tenekelerinin üzerine tünediler. Yılmaz, çamaşır suyu ve deterjan yüzü görmemiş sadece suyla yıkanmaktan sapsarı olmuş ince belli çay bardaklarını sıcak suyu birinden diğerine aktararak sırayla çalkaladıktan sonra suyu yine rastgele döktü dükkânın içine. Çayların demini koymuştu ki bir bağırtı koptu. Koşturan ayak sesleri duydular. Atölyenin ahşap kapısı gürültüyle açıldı. İçeri uzanan tanıdık yüz dünyanın en sıradan haberlerinden birini verir gibiydi, şaşkınlık, korku, dehşet hiçbirinden eser yoktu çehresinde. Sadece göz altlarındaki hayata kahreden mor halka biraz daha büyümüştü belki. Sesi donuktu:

“Turgut kendini asmış.”

“Yapma yahu!..”

Yılmaz, Hasan ve Naim hep birden ayaklanıp hızlıca üst kata çıktılar. Dükkânın kapısı ardına kadar açıktı kendilerinden önce haberi alıp koşan birkaç komşu esnaf oradaydı. Sağlık ekipleri ve polis henüz ortalıkta yoktu. Dükkânın tavanındaki kirişi büyük boy işkence ile sıkıştırmış, naylon ipi bu alete bağlamıştı. Yazıhaneden aldığı sandalye devrilmiş şekilde ayaklarının altında duruyordu. Turgut’un cansız bedeni ipe asılı öylece duruyordu. İnce ip boynuna oturmuştu. Moraran yüzünde dudaklarının arasından hafifçe dışarıya çıkmış dili sarkıyor diğer işçiler yan yana durmuş aralarında konuşuyorlardı. Yılmaz’ın kulağına bazı sözler çalınıyordu:

“Niye asmış kendini?

“İflas etmişti, karısı da evden atmış Sadık Usta yanına aldı hayır olsun diye dükkânda yatıp kalkıyordu.”

“Varını yoğunu kumarda kaybetmiş diyorlar.”

“Yok yahu, bizim bacanağın köylüsü bu. Pavyona gidermiş. Tutku Naz diye bir pavyon sanatçısına vurulup dağıtmış evi ocağı.”

“Ben de duydum. Kırıkkale’deki on dönüm bağını satmış o kadın için.”

“Ne oldum demeyeceksin ne olacağım diyeceksin.”

“Kimseye bir zararı yoktu kendi halinde adamdı.”

“Neyse Allah taksiratını affetsin. Neme lazım.”

“Allah rahmet eylesin.”

“Âmin, âmin…”

 

 

Görsel: Dominik Martin

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*