HATİCE YILDIRIM-DUYGU MİSAFİRHANESİ

Hatice Yıldırım "Duygu Misafirhanesi" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da

DUYGU MİSAFİRHANESİ

Hatice Yıldırım

 

Tık tık!
-Kim o?
-Kasvet.

Kapıyı aralayıp, gelene göz ucuyla baktım. Çatık kaşları ve iri yarı vücuduyla heybetli mi heybetli bir Kasvet gelmişti misafirhaneme. Yarı şaşkın yarı ürkek içeri buyur ettim. Kayıt işlemleri için resepsiyona kadar eşlik etmem gerekiyordu. Sıkılmış tavırlarının altındaki patladım patlayacağım diyen asabiyet, beni biraz tedirgin etti. Göz ucuyla tepeden tırnağa süzdüğümü fark etmiş olacak ki, yüzünü iyice astı. Homurdanmaya başlaması da cabası... Durumu telafi etmek için hemen atıldım:
 -Kusura bakmayın Kasvet Bey. Duygu Misafirhanesine daha önce hiç kasvet gelmemişti. O yüzden heyecanlandım biraz.

Ne kadar aksi olduklarını önceden beri duyduğum bu kasvet duyguları, belirsizlikleri ile tüm âleme ün salmıştı. Yine de müşteri müşteridir diye omuz silktim. Söz konusu kasvet bile olsa, müşteri memnuniyeti esastır. Kayıt masasına geldiğimizde, tek çalışan ben olduğum için, karşılama görevlisi rolümden çıkıp resepsiyona geçtim.
 -İsim?
 -Kasvet dedik ya!
 -Hayır efendim. Sahibinizin ismini söylemeniz gerekiyor. Ancak öyle kaydedebiliyoruz.
Tek kaşını kaldırarak homurdandı. Ama kızmadığı belliydi.
-Dost.
- Dost mu? Ama efendim, dost diye bir insan ismi olmaz ki.
-Dost diyorsam dosttur! Benden iyi mi bileceksin sen?

İşte bu sefer öfkelenmişti. Yüzüme sevimli bir gülümseme kondurup sesimi yumuşatarak şansımı bir daha denemeliydim.
- Tabi ki siz daha iyi bilirsiniz efendim. Ben yanlış anlattım. Sizi misafir hanemize kabul edebilmek için sahibinizin dünyada kullandığı gerçek ismi yazmamız gerekiyor. Yoksa siz haklısınız. Her duygu sahibine nasıl isterse öyle hitap eder. ( Yalvaran bakışlarıma bu sahte gülümseme hiç uymuyordu ama yapacak bir şey yoktu.)
- İyi tamam. (Dik dik suratıma baktıktan sonra önümdeki kayıt defterini kendine çevirerek ismi yazdı.) Sahibimin isminin anlamı dost demektir. Zaten ne geldiyse başımıza o dost tabiatından geldi. O yüzden gerçek ismini söylemiyorum kimseye.
-Anlıyorum efendim. Sahibinizin zor bir hayatı olmalı. Maaşallah sizi böyle kocaman büyüttüğüne göre!

Son sözlerim nasıl bir tepki oluşturacak bilmiyordum ama ben de altta kalır mıyım? Bu güne bu gün ne öfkeler, ne gazaplar savuşturmuş birisiydim ben! İri kıyım bir kasvet gözümü korkutamazdı. Neyse ki o da bu sözlerden rahatsız olmadı. Hatta bıyık altından güldüğünü bile düşünüyorum.
- Ihım ıhım. Yok canım. Bu daha küçük halim. Bizim sahip bazen öyle hale gelir ki, ben evine sığmam. Bazen de apartmana dar geldiğim olur. Bu gün iyi günündeyim.
- Yaa!? (Masanın arkasından çıkıp onu odasına götürmek de yine benim işimdi. Yapışkan gülümsememi takınıp misafirimin koluna girerek asansöre kadar onu lafa tuttum.) Sizin de işiniz zor. Sahibinizin hayatının tüm yükü sizin omuzlarınıza binmiş. Zavallı insan! Bu adamın hayatında hiç mi onu rahatlatan bir şey yok?
- Var canım. Olmaz olur mu? Buraya nasıl geldim sanıyorsun? O şimdi evde çocukları ile vakit geçiriyor da ben de azıcık dışarı çıkıp böyle zamanlarda etrafı dolanabiliyorum. Maşallah, üç tatlı bebeği var. Onların yanında öyle keyfi yerine geliyor ki, dünyayı unutuyor. Ama bazen onları uyurken izliyor, işte o zaman yandık ki ne yandık! Aklına kötü senaryoların en kötüleri hücum ediyor bir anda. İnsanların gidişatı, ahir zaman fitneleri, çocukların gelecekleri, güvensizlik, bozulan toplumsal ahlak... Üüfff! Sorma gitsin... İşte öyle düşünceler sağ olsun, büyüdükçe büyüyorum ben de.

Göğsünü kabarta kabarta anlattığı şeylerin hoşnutsuzluğunu gizlememesi şaşırtıcıydı. Doğru ya, hangi duygu sahibini kötü halde görmek ister ki! Geçen de bir umutsuzluk gelmişti misafirhaneye. Sahibim intiharın eşiğinde demişti de, onu odasına kilitlemiş, duygu bakanlığına şikâyet edilme pahasına haftalarca odasından çıkarmamıştım. Neyse ki bu seferki müşterinin öyle bir derdi yoktu. Burada iyi ağırlarsam, sık sık gelir, sahibini de rahat bırakırdı. Asansörden indik. Ona, ortalığı istediği kadar kırıp dökeceği kocaman bir oda verdim. Umarım o buradayken, sahibi dünyada bir nebze de olsa huzur bulur. Zaten duygu misafirhanesinin de kuruluş amacı bu değil mi? Gideyim de şu Dost beyin hayatını biraz araştırayım. Malum, ufak dokunuşlar gereken yerleri öğrenmek lazım ki, sahibinin bu kasvet efendiye ihtiyacı olmasın.
_________________________________________
Tak tak tak!
- Tövbe bismillah! Gecenin bu saatinde kim ola ki?
(Apar topar üstüme hırkamı, başıma şapkamı alıp kapıya koştum. Dışarıdan gelen seslere bakılırsa, kalabalık bir gurup gelmişti yine.)
-kim o?
- Biz mutluluğuz. Aç kapıyı!
(eyvah! İşte en sinir olduğum durum. Yine bu mutlukları kim yerinden etti de bu saatte kalkıp kapıma dayandılar! Açsan olmaz, açmasan duygu bakanlığı bu sefer misafirhaneyi kesin kapatır.)
-Aç kapıyı! Çok durmayacağız merak etme.
(Bu duygular her geçen gün daha mı akıllı olmaya başladı nedir! Aklımdan geçenleri tahmin eder oldular. Neyse gülümseyerek açacağız, başka çare yok.)
-Buyrun, buyrun. Hoşgeldiniz. Ooo maaşallah son görüşmemizden bu yana daha bir güzelleşmişsiniz efendim. (Hakikaten bu mutluluk duyguları pek bi güzel yüzlüydüler. Ama sık sık sahipleri tarafından kovuluyorlardı. Duygu bakanlığı da hiç düşünmüyor ki, her geldiklerinde bunlara kapıyı açarsak, dünyadaki insanların hali ne olur diye! Amaann bana ne canım. Herkes kendi mutluluğuna sahip çıksın!)
- tekrar kayıt yaptırmamıza gerek var mı? Zaten tanıdık müşteriyiz. Hahaha!
(Mutluluk değil mi işte, neşeleri hiç bitmiyor. Sahibi tarafından kovulan sanki benim! Espirilere de bak sen!)
-Hah hah ha! Yok efendim. Buyrun geçin. Odanız zaten size zimmetli gibi mübarek, hiç boş bırakmıyorsunuz.

Bu son cümleyi kısık sesle söylemiştim. Ne olur ne olmaz. Müşteri memnuniyeti önemli tabi! Neyse ki böyle iğnelemeleri takan tipler değildi şu mutluluk duyguları. Gülüp geçtiler her zamanki gibi. Odalarına çıkmaları da zaten o kadar hızlıydı ki, beni uğraştırmadıkları için çıkarken teşekkür etsem yeridir. Ne yapsam acaba? Koridordaki kontrol panelinden odaların genişliğini mi azaltsam, yoksa yükseklik ayarını mı düşürsem? Ama bu mutluluklar daracık alanda, sıkış tepiş hallerde bile rahatsız olmuyorlar ki! Başka bir yol bulmam lazım. Şeytan diyor, git dünyaya, bul şunların sahiplerini... Ama işte, şeytan... Dur bi dakika! Duygu bakanlığından restorasyon izni alsam da o fırsatla ufak bir kaçamak yapsam. Ama daha geçen ay aldım. Yine istersem şüphelenirler.  Böyle eli kolu bağlı da duramam ki! En iyisi kapıya bir yazı asayım. "duygu kabul saatleri 00.00-04.00" Hay aklımla bin yaşayım! Bu saatlerde nasılsa çok sık duygu değişimi olmaz. Saatlere riayet etmeyen duyguyu da almam. Bakanlık da sorarsa tadilat yapıyorum derim. İyi iyi! Haydi Dilek, düş yola! İlk iş, şu mutlulukların sahiplerini bulmada. Bi kulaklarını çekeyim de görsünler. Sonra gider kasvet beyin sahibine bir selam verir geri dönerim. Nerde benim uçan şemsiyem?

________________________________________________________________________

Sert bir iniş oldu bu seferki. Az kalsın tüm milleti çatıya toplayacaktım. Allahtan doğru adrese geldim: Orkide Apartmanı. Kovulan mutlulukların çoğu bu binadan geliyor. Daha fakir bir mahalle bekliyordum ama binanın ışıklı süslemelerini ilk gördüğüm anda yanlış tahminde bulunduğumu anladım.

İlk adres daire 89, Süleyman Varyemez. Adamın ismi bile Süleyman yahu! Zaten Süleymanlar ya çok zengin oluyor ya dibine kadar fakir, hiç orta halli bir Süleyman görmedim. Sıradanlık, ismin asaletine yakışmıyor bir kere! Zili çalalı da hayli zaman geçti. Nenden açan yok ki? Dur bir kere daha çalayım.

-Kim o?

(Bir de soruyor, sanki söylesem tanıyacak! Neyse, gerginliğe gerek yok. İşimize bakalım.)

-Hanımefendi, Süleyman beyle görüşecektim. Kendileri müsait mi acaba?

Kapıyı açan hizmetçinin arkasında kocaman bir öfke vardı. Beni huysuz gözlerle süzdükten sonra beklememi söyleyip içeri girdi. Geri döndüğünde kaşlar havada, Süleyman beyin salonda beni beklediğini mırıldanarak içeri buyur etti. Daha gölgem bile içeri girmemişti ki, arkamdan çarpılan kapı sesi ile kadının öfkensin ne kadar dişli olduğunu anladım. Zaten bizim misafirhaneye de hiç gelmemişti bu öfke. Dönüşte kadına güzel kelimeler söyleyip belki bir de şaka yapsam, siniri geçer mi diye düşünürken salona geldik. Yaldızlı tavan süslemeleri ve lüks mobilyaları ile bizim Süleyman da Süleyman’dı hani! Renkli taşlarla süslenmiş kakmalı ahşap bir masa, odanın ortasına açılmış kermes meydanı gibi her çeşit yiyeceği sergiliyordu. Sahibinin hoşnutsuz bakışları altında güzelliklerini kaybeden onca nimet, bir fakirin elinde iştahla mideye indirilmekten daha mutlu olacakmış gibi görünüyordu. Masayı uzun uzun süzmemden rahatsız olmuş olacak ki bizim efendi gürledi:

-Sizi tanıdığımı sanmıyorum. Neden buraya geldiniz?

Daha sorusu bitmeden arkasında birbirinden farklı üç duygu boy gösterdi. Şu iri yarı olan Asabiyetti, nerede olsa tanırım. Bak bak, üst dudağını tek taraflı nasıl da havaya kaldırıyor, gıcık işte! Onun yanındaki biraz daha orta halli bir Kıskançlık. Doğru ya, bizim Süleyman’ın kıskanacağı çok insan yoktur şu ülkede, ondan daha kısa kalmış bu zavallı duygu. En köşede ise kocaman göbeği ile varlığını ilan eden bir Hoşnutsuzluk, sahibinin birebir kopyası gibi dibinde bekliyordu.

-Sana diyorum huuu!

Tam ağzımı açıp aklıma gelen ilk bahaneyi söyleyecektim ki hizmetçi telaşla salona daldı. Elindeki telefonu ateş tutar gibi sahibine uzatıyor bir yandan da tedirgin hareketlerle ezilip büzülüyordu.

-Efendim, sekreteriniz acil durum bildirmesi için arıyor!

Araya giren sekreter yüzünden ben derin bir nefes almıştım ama aynı şey zavallı hizmetçi için geçerli değildi. Peşi sıra onunla gelen Telaş’a bakılırsa, kadıncağız bu telefonu hiç hayra yormuyordu. Bizim Süleyman Bey telefonda malumat veren sekreteri sessizice dinliyordu. Tabi görünüşte… Orta boylu kıskançlığın giderek uzamasına bakılırsa, birileri bizimkini fena halde geride bırakmış olmalıydı.

-Bu nasıl olur? Bizim hisse senetleri rakip firmanınkinden daha çok değer kaybetti de ne demek! Pazarda otoritemizi sürdürmek onlara yenilmemeye bağlı, anlamıyor musun?

Zavallı sekreter karşı tarafta ecel terleri döküyor olmalı diye geçti içimden. Arkadaki asabiyet duygusu da hop oturup hop kalkıyordu ama sahibi daha onu kullanmaya karar vermemişti anlaşılan.

-Ne! Bak bu iyi işte.

Bir andan sahibinin yarı boyunda ve ancak ortaokul öğrencisi kalıbında bir mutluluk çıkageldi. Uzun zamandır sahibinin onu çağırmadığı çok açıktı. Süleyman’ın yüzündeki gülümseme genişledikçe bizim misafirhanenin müdavimlerinden olan bu mutluluk da o oranda boy attı, genişledi. Tam sahibinin içine doğru süzülecekti ki, Süleyman yine yaptı yapacağını.

-Böyle ufak haberlerle sevineceğimi sanıyorsan kendini kandırıyorsun sekreter hanım! Dolar bu, bu gün yükseldiyse, yarın düşer. Oraya geldiğimde detaylı rapor istiyorum.

Telefonu şak diye kapadı. Hoşnutsuzluk ile mutluluk sahibinin önünde yan yana duruyordu. Süleyman bey, benim varlığımı unutmuş, aldığı haberleri kafasında evirip çeviriyor, hangisinin daha önemli olduğuna karar vermeye çalışıyodu. Mutluluk boynu bükük bir şekilde ellerini önünde bağlamış, yanındaki Hoşnutsuzluğun gerine gerine meydan okumasına göz yumarak bekliyordu. Sahip Süleyman dudaklarını büzüştürdü, burnunu kıvırdı. Hoşnutsuzluğa kayan bir surat ifadesine bakılırsa, bizim mutluluk misafirhanede daha çok uzun kalacaktı.

Derin bir nefes aldım ve sessizce salondan çıktım. Koridoru geçip kapıya ulaştığımda, bu sahiplerin yaptığı duygu seçimlerinin ne kadar çıkara dayalı olduğunu düşünüyordum. Kapıyı da sessizce kapadım. Malum hizmetçi de arkasında tehlikeli duygularla geziyor. Hiç bulaşmamak gerek. Yarın bir gün misafirhaneye gelir, al başına belayı. Müşteri ile tartışmanın cezası da ağır. Duygu bakanlığı bu konuda çok hassas.

Neyse, sıradaki adres neresi acaba?

-Meyhaba!

Paçalarımdan çekiştiren bu kavun pembesi duygu da neyin nesiydi böyle?

-Sana da merhaba minik duygucuk. Sen hangi duygusun bakalım? Bu kadar şirin görünen bir duygu hiç görmemiştim.

-Ben huzuyum. Sahibimi kaybettim.beni ona götüyüy müsün?

Daha önce hiç Huzur duygusu görmemiştim. Çünkü sahipleri bunların büyümelerine hiç yardım etmiyor, bu zavallılar da dikkate alınmayacak kadar kısa boylu kalıyorlardı. Hatta cüce duygular olarak kabul edildikleri için, benimki gibi büyük misafirhanelere de girmeleri yasaktı.

-Hayır, götüremem huzurcum. Benim başka önemli işlerim var. Sen sahibini kendin bulabilirsin. Mesela git, deniz kenarına falan bak, ya da ne bileyim yeşilliğin bol olduğu doğal arazilere falan! Sen sahibini bulamasan da, en azından birileri seni bulur.

Son söylediklerimi mırıldayarak söylemiştim. Müşteri olamayacak da olsa, hiçbir duyguyu başımdan atmaya çalışamam değil mi? En azından bunu açık açık yapamam.

-Ama yütfeennn… Saydığın yeylere hep baktım. Hatta bebekleyini izleyen anne babalayın yanına da gittim, biybiyinin dizine yatmış aşıklayı bile kontyol ettim. Onlayın hepsinin biy huzuyu vay. Benim sahibim değil hiçbiyi.

Off! Şimdi yandım işte. Sürem de az kaldı. En iyisi onu da alıp misafirhaneye gitmek. Kimseye fark ettirmeden yarın geri getirir sahibini bulurum. Benim gibi duygusuzların bile işi çok zor. Dünyadaki insanlara bu yüzden arada acıyasım geliyor, ama işte duygusuzum, yapamıyorum. Duygusuzluk bazı mahrumiyetleri olsa da, dünyada hayatta kalabilmek için en büyük kalkan. Benim yerimde normal bir insan olsaydı, şimdiye kadar çoktan yelkenleri suya indirmiş, bu şirin duyguyu sahiplenmişti. İnsan zaten hep acıdığı şeyleri sahiplenmez mi?

-Hadi benimle gel minik huzurcuk. Bu gece misafirhanemde kal. Yarın söz sahibini bulacağız.

Bu teklife sevindiğini hemen belli etti. Onu omzuma aldım ve çatıya çıktım. Artık uçan şemsiyemi açmanın zamanı geldi. Bekle beni dünya, yarın yine geleceğim!

Saat tam gece yarısı.  Misafihanenin ışıkları hala yanıyor. Kasvetin değil mi şu pencere, uzun uzun ah çektiğine bakılırsa sahibi hala onu çağırmamış. Bu iyi işte!

-Hadi in bakalım minik huzurcuk, sakın arkamdan ayrılma. Burada seni gördüğüne hiç sevinmeyecek duygular var. Şişt! Dur, heeyy!

Beni hiç dinlemeden zıplaya zıplaya açık kapıdan kendini içeri attı. Ne hareketli bir yumurcak! Yuvarlak gövdesini top gibi sektirerek oradan oraya fırlatıyor. Peşinden yetişebilmek için koşmam gerekti. Yine de merdivenlerden çıkarken soluğumun kesilmesine engel olamadım. Tabi onun fiziksel bir bedeni yok, istediği zaman büyüyüp küçülüyor, aşağı inip yukarı çıkıyor… Biz, dilimiz sarkıyor peşinde koşmaktan! Eyvah!

-Durr! Orası çok tehlikeli. Orada kocaman bir kasvet var. Sakın içeri girme!

Uyarımın aniliği onu bir an duraksatmıştı. Koşarak yanına varıp tam kapının önünde yakaladım. Eğer kasvet onu görürse, parça pinçik ederdi. Kucağıma alıp hızla koridoru geçerek mutlulukların olduğu kata çıktım. Ne de olsa akraba sayılırlardı. Ben işlerimi halledene kadar minik huzura bakmalarını isteyebilirdim. Kapılarını çaldım ama kahkaha sesinden duymadılar.

-Efendim, rahatsız ediyorum ama kapıyı açabilir misiniz?

-Kendi evin gibi rahat ol, çekinmeden gir hanım efendi!

İçeriden gelen bu cevaba bir la havle çektim ama mutluluk işte, söylediğini düşünerek söylemiyor ki, gamsız bunların hepsi! Cebimden çıkardığım anahtar ile kapıyı açıp içeri girdim. Kucağımdaki huzuru gören mutlulukların yüzü aydınlandı. Güneş gibi parlamaya başladı desem, abarttığımı düşünen çıkabilir. Yine de doğru söylüyorum, mutluluklar huzur ile birlikteyken öyle yüksek bir enerji saçıyor ki, bazen güneşin sadece bir yıldız değil mutluluk ile huzur adlı bir karı kocanın evi olduğunu düşünüyorum. Sevinerek gelip kucağımdaki huzuru aldılar. Şimdi neşelerinin odağında bizim sevimli huzurcuk vardı. İçim rahat, onları baş başa bırakarak geri resepsiyona indim.

Yapılacak tonla iş vardı ama aklımı yarın atılacağım macera meşgul ettiği için odaklanamıyordum. Bu haftanın tüm misafir bilgilerini hesap defterine geçirip duygu bakanlığına göndermem gerekiyordu. Ayrıca en sık ziyaret eden duyguların ziyaret sıklıkları ve nedenleri gibi bir sürü detayı barındıran bir istatistik hazırlayıp, duygu borsası kontrol daire başkanlığına bizzat teslim etmeliydim. Kendime bir duygu seçebilseydim, böyle zamanlar için sıkıntıyı seçmek isterdim. Çünkü ancak o zaman düşüncelerimi hissettirecek bir kalıba dökmüş olurdum.

Üç saat sonra işlerim bitti. Şimdi gidip huzuru mutlulukların yanından alma vakti. Yorgun adımlarla tırmandığım merdivenler sanki ayaklarıma yapışıyor gibi geliyor. Her bir basamakta adımımı yukarı kaldırmak daha da güçleşiyor, bu olaylı günün sonucu olan yorgunluktan bir an önce kurtulmam gerektiğinin sinyalini veriyordu. Neyse ki odaya ulaştığımda hala uyumamışlardı. Mutluluk ve huzurlar uyuyunca uyandırmak da bir bela! En kolay uyanan duygular asabi duygular. Tabi mutsuzluk vs de nispeten kolay uyanıyor ama işte bunlar…

-Aa sen mi geldin? Gel gel!

Saki benden başka kapılarını çalan var! Mutlulukların bu neşeli halleri dünyada da bazen çekilmez oluyor mu merak ediyorum. Gülümseyerek içeri girdim. Bizim yuvarlak huzuru aradı gözlerim. Ama o da ne? Minik huzur mutlulukların yanında büyümemiş mi! Dört beş yaşlarında bir kız çocuğu olmuş çıkmış. Şaşılacak şey doğrusu, mutluluk nelere kadir!

-Hadi gel bakalım huzurcum. Bu gün bizi yorucu bir gün bekliyor. O yüzden uyuyup dinlenmemiz ve gücümüzü toplayarak kendimize gelmemiz lazım.

Hiç ses çıkarmadan döne döne yanıma geldi. Eteklerinin ucundan tutmuş tatlı hareketlerle hoplayıp zıplıyor, bir yandan da kendi uydurduğu bir şarkıyı mırıldanıyordu. Mutluluklara teşekkür ederek aşağıya indik. Odama girdiğimizde kapıyı kilitlemeyi ihmal etmedim. Ben uyuyunca afacan huzur kesin yine bir yerlere kaybolur, başıma iş açardı. Onun sevecen hareketlerini izlerken uykuya dalmışım.

Güpegündüz şehrin meydanına inmek çok tehlikeli olur diye düşünüp, şehre çok da uzak sayılmayan bir çiftliğin ay çiçeği tarlasına iniş yaptık. Ben böyle tozlu topraklı yerleri pek sevmem ama bizim huzurun keyfine diyecek yoktu. Ayçiçeklerinin arasından geçerken neşeyle zıplıyor, güneşin yüzüne vurması için ara sıra durup başını çiçekler gibi ışığa çeviriyordu. Tarladan çıktığımızda çoktan bir karış uzamıştı bizim huzur hanım.

Gökyüzünün mavisini daha rahat görebildiğimiz bir düzlük ile karşı karşıyaydık. Boş bırakılmış bu tarlanın kenarında, tek tarafına akasya ağaçları dikilmiş bir yol vardı. Bizim huzur ayaklarının toprakla oynaşmasından ne kadar keyif alıyorsa ben de ayakkabıma dolan kum tanelerinden o kadar rahatsız oluyordum. Ama yanımda huzur vardı. Şikâyet etsem yine küçülür diye alnımı bile kırıştırmıyordum.

Akasya çeklerinin kokusu beni bile mest etmişti. Huzur zehirlenmesi yaşıyor gibi bir uyuşuklukla yolun sonuna ulaştım. Bizim huzur, şimdi görenleri kıskandıracak kadar güzel bir genç kızdı. Bir de her gördüğü kuşun, kedinin yanında durup vakit harcamasa… Karıncaları izlemeyi sevenler için güzel haber, huzur onlara bile kendinden bulaştırdı. Kuş sesleri, kedi mırıltıları, rüzgâr, mavi ve yeşilin her tonu, ağaçlar… Hepsi kendine düşen huzurdan payını aldı. Huzur da böylece gelinlik bir kız oldu çıktı.

Duygusallaşmaya mı başlıyorum ne? Ne de olsa elimde büyüdü kerata! Daha dün gibi hatırlıyorum r’leri söyleyemeyen komik konuşmasını. Doğru ya! Bunların hepsi dündü zaten! Kendimi kaptırmamalıyım. Topla kendini Dilek!

-Aaa! Baksana aynı bana benzeyen biri…

Yumuşacık sesi ile kendime geldim. Gösterdiği yere baktığımda, çiftlik evinin çiçekli bahçesini seyreden bir kız gördüm. Tıpkı bizim huzura benziyordu, bir farkla: kahverengi gözlerinden derin bir hüzün akıyordu. Durgun yüzü aydınlık gözlerine yakışmayacak kadar ifadesiz, daldığı düşüncelerle boğuştuğu her halinden belli oluyordu.

-Bu kesin benim sahibim! Hemen yanına gitmeliyim.

Koşarak sahibinin oturduğu kamelyaya gitti. Tabi ben de peşinden… Huzuru göremeyen genç kız, yaklaştığımı fark edince tedirgin oldu. Aceleyle doğruldu ve soran gözlerini yüzümde gezdirmeye başladı. Neden olduğunu anlayamadığım bir yakınlık duydum bu bakışlarda. İstemsizce gülümsedim. Bu gülümseme ile yüzü aydınlandı ve o da karşılık verdi.

-Hoş geldiniz.

-Hoş bulduk. Ben sanım kayboldum. Burası neresi acaba?

-Amcamın çiftliği.

Kızın yanındaki huzura kısa bakışlar atıyordum ama neyse ki kız hiç birini fark etmiyordu. Aklını kurcalayan düşüncelerden sıyrılmış, hayatına kattığım ufak farklılık sayesinde günü renklenmişti. Bizim huzur hanım da sahibine sokuldukça sokuluyordu.

-Affedersiniz adınız neydi? Sorum ani olmuştu ama kız gülümseyerek cevap verdi:

-Zübeyde. Sizinki?

-Ben de Dilek memnun oldum.

Biz sohbeti koyulaştırırken huzur hanım sahibinin içine iyice yerleşti. Zübeyde’nin bakışlarındaki derinlik, kahverengi gözlerindeki huzurla bütünleşiyor, gülümsemesi ile çevreye yayılıyordu. Onun bu halini görünce sevinmiştim. Ayrılık vakti geldiğinde hafif bir burukluk hissettim. Bana çiftlik kapısına kadar eşlik ettiği için, içimde kabaran duyguları dışarı vuramıyordum.

O ve huzur uzaklaşırken arkalarından bakakaldım. İnsan huzurun eksikliğini ne de çabuk hissediyor böyle! Dünden beri yaşadıklarım geldi gözümün önüne, burnumun direkleri sızladı bu kısacık hatıraları düşünürken. Normal insanlar böyle üzülüyordu demek! Olsun, nasıl olsa dönünce duygularımı aldırıp eski halime döneceğim. O yüzden şimdilik gözlerimin dolmasına izin verebilirim…

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*