HATİCE YILDIRIM - AYNA ÜLKESİ

Hatice Yıldırım, "Ayna Ülkesi" adlı fantastik öyküsüyle Edebiyat Daima'da

AYNA ÜLKESİ

Hatice Yıldırım

Ben, tüm kış sıcak sobanın kenarında, rengârenk örme çorapları ayağına büyük gelmiş, buna rağmen koltuğunda neşeyle şeker pancarı kemiren bir cüceyim.

Öyle her gün dışarı çıkmam. Eğer hava güneşliyse, karlıysa, rüzgârlıysa, yani yağmur haricinde başka bir hava olayı varsa, haftalarca evimden çıkmadığım zamanlar olur. Yalnızca ama yalnızca, yağmur yağdığında dışarı çıkmak isterim. Kara yanakları ile evimin penceresinden kafasını uzatıp geçen her bulut beni heyecanlandırır. Elbiselerimi giyer, çizmelerimi ayağıma geçirir, kapının yanındaki pencerenin dibinde söylene söylene beklemeye başlarım. Elimde baloncuk tabancam, sırtımda süpürge otlarından örülme çantamla, zıp o yana zıp bu yana geçer, kapı ile pencere arasındaki o kısacık mesafeyi sabırsızlıkla adımlarım. Bazen tüm bu hazırlık, heyecan boynunu büker. Aldatıcı bulutlar uğramıştır gökyüzüne. Sıcacık koltuğumdan kaldırdığı yetmiyor gibi, tüm o acele hazırlıklarımı da boşuna yaptırır bana.

Yağmur tanesi yakalamak amacıyla dışarı çıkacağım her gün, benim için özenilerek hazırlanılması gereken bir gündür. Doğru ya! Size işimden hiç bahsetmedim. Artık yaşlanıyorum. Bu yıl 871’e girdim. Haliyle zaman zaman söyleyeceklerimin yerini karıştırıyorum. Biz cüceler, sizin dünyanızın birkaç kilometre üstünde, en yüksek bulutun da üstünde, dünyaya bakan kocaman bir aynanın içinde yaşıyoruz. Sizin dünyanızın aynadaki aksinde… Aynı dünyada sayılırız bu bakımdan. Aranızda geziniriz, masalarınıza oturur, yemeklerinizden yeriz. Düğünlerinizde kolunuza girer sizinle dans ederiz. Siz ağlarken mendil uzattığımız bile olur. Ne yazık ki, bizim patates yuvarlağı gövdemiz, ancak bu yansıma dünyada görünebilir.

Gerçek dünyadan bizimkine geçebilen hiçbir şey yok mu demeyin. Elbette var: sahipleri tarafından serbest bırakılmış hayaller. Havaya bırakılan balonlar gibi, hayaller de vazgeçildiği zaman gökyüzü aynasına kadar yükselir ve oradan yağmur damlası olarak bizim dünyamıza geçer. İşte bu yüzden yağmurlar yağdığı zaman, benim gibi birçok cüce için dışarı çıkmaya değecek bir sebep oluşur. Hepimizin içi neşeyle dolar. En çok da benim! Yağmur tanesi yere düşüp parçalanmadan, olabildiğince çok sayıda tane toplamak isterim. Gökyüzüne yükselip aynadan geçen her hayal, tepemizden şıpır şıpır yağacak diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Aynanın homurtusu gök gürültüsünü andıran koruyucuları, o hayalleri bir bulut otobüsü dolana kadar bekletir. Bulut ancak dolduktan sonra gönderilir. Ben de ne zaman ağırlığını taşıyamayan, asık suratlı bir bulut görsem, hemen hazırlığımı yapar, yağmur damlası toplamak için kapı önünü adımlamaya başlarım.

Bugün kuşluk vakti yine yağmur yağdı. O kadar yoğun bir sağanaktı ki, cücelerin en hızlısı olmakla övünen ben bile kan ter içinde kaldım. Onca damlanın arasından doğru olanı bulmak için öyle koşturdum ki, cüce annemden emdiğim süt burnumdan geldi. Elbette her damlayı alacak değilim! Mesela ulaşılması kolay hayallere dönüp burnumun ucuyla dahi bakmam. Ne münasebet! Benim topladıklarım nadir bulunan, ulaşılması zor hayallerdir. Onlardan birini gördüğümde hemen anlarım. Benim peşine düştüklerim, yağmur damlası şeklinde, pembe, mavi, yeşil, kırmızı ve daha pek çok renkte parlayan kristallerdir.

Konuyu ekmeğime şeker pancarı reçeli sürer gibi iyice dağıttığımın farkındayım. Neyse, bu gün çok bereketli bir yağmurdu. Birbirinden renkli, eşine az rastlanır bir düzine yağmur tanesi yakaladım.  İnsanlar hayal kurarken ona bir de duygu rengi verdiklerini bilmiyorlar; ama bu sayede her biri eşsiz binlerce renk meydana çıkıyor. Mesela bu gün yakaladığım yağmur tanelerinden biri, mercan yeşilinin biraz daha açık bir tonuydu. Ve sahibi olan çocuk, içerisinde koskoca bir dünya kurmuştu. Uçan bir tekerlekli sandalye yapmanın hayaliydi bu. Herkes yürürken o uçarak okula gitmenin, hiçbir yere tutunmadan binanın en tepesine çıkmanın dünyasını tasarlamıştı. Bir sahnede arkadaşları ile futbol maçı yapıyorlardı ve o havadaki topa kafası ile vurup gol atıyordu. Çok yazık! Hayali, proje olarak gönderdiği “ülken en üst bilim kurulu” tarafından bütçe israfı olarak yorumlanmış, geri çevrilmiş. O gün gökyüzüne sanılmış bu hayal. Yağmur damlası olarak onu ilk gördüğümde, yeşilinin berraklığı beni adeta büyüledi. İçerisine çok göz gezdirme ihtiyacı hissetmeden baloncuk tabancamı ona doğrulttum ve tetiğe bastım. Çocuk için üzülsem de, koleksiyonuma ekleyeceğim eşsiz bir damla yakaladığım için koca ayaklarımı kaldırmaktan üşenmeyerek, hoplaya zıplaya evime geri döndüm.

Gençlik yıllarımda bulutları tam tanıyamadığım için kaçırdığım yağmur damlalarına hala hayıflansam da, ülkenin en değerli damlalarını toplayan cüce olmaktan gurur duyuyorum. Bu gün yakaladığım hayalleri, itina ile koleksiyonuma yerleştirdim. Size anlatacak bir sürü hikâyem var. Ama biz cüceler günü sadece 12 saat yaşıyoruz. O yüzden, saat on ikiye gelmeden, ucu ponponlu uyku şapkamı giyip, kocaman bir çorabı andıran yatağıma girmeliyim.

İkinci Bölüm

Bir haftadır sağanak yağmurlar yağıyor. İlk günlerde çok sevinmiştik. Yetişkin cüceler, yağmur tanesi toplamaya çocukları bile götürmeye başlamıştı. Düşünsenize, saygısından önümden geçemeyen iki yüz üç yüz yaşındaki yeni yetmelerle, yağmur tanesi için sağa sola bakmadan koştururken birçok kez kafa kafaya çarpıştık.

Sağanakların her gün devam ettiğini gören büyükler, işlerin yolunda gitmeyeceğine dair eski kehanetleri tekrar gün yüzüne çıkarmaya başladılar. Ne var yani o hastalıklı havuca benzeyen burunlarını hemen ilk günden meseleye sokmasalar!

İlk iki gün, benim gibi şapkasını düşürmeden damla toplayabilen deneyimli cücelerin sayısının yeterli gelmemesi üzerine, gençlere de ehliyet verildi. Önemli damlalar olabildiğince kurtarılmalıydı. O yüzden de baloncuk tabancası fiyatları çok yükseldi. Uyanık cücelerden bazıları, yeni model diye daha küçük ve taşıması kolay tabancalar ürettiklerini söylediler. Kısacık boynumuza astığımız eski model tabancalarımız, güya gövdemizin gölgesi gibi duruyormuş. Taşıması zor olduğu için avcıları yavaşlatıyormuş… Peh!

Baloncuk tabancası demişken, bu isim size ciddiyetsiz gelebilir. Ama bizim damla yakalamada elimiz ayağımız olan bu tabancalar, kendisine sıktığımız her şeyi, görünmez bir baloncuğun içindeymişçesine merkezde tutarak, havada asılı halde durmasını sağlıyor. Böylece damlaları yere düşme tehlikesinden kurtarıyoruz.

İnanır mısınız bu tabancayı, topladığımız hayallerden bir tanesi sayesinde yaptık. Önceden bitki köklerinden yaptığımız çok yumuşak bir jel kullanıyorduk. Jel bozulunca damlalar da bozuluyor ve çürüyen jelin içinde kayboluyordu.

Birkaç günde çok sayıda sahte tabanca üretildi. Zaten sağanak altında göz gözü görmez bir havada koşuşturan biz ihtiyarlar için, ayaklarımıza dolanan sahte baloncuk mermiler durumu iyiden iyiye içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Bir de her yeni yaşla biraz daha uzayan ayaklarınız olunca…

Ülkenin en yaşlı cücesi olan (ve laf aramızda, ayakları kapıdan geçmediği için hep evinde durduğu söylenen) Ulu Ayak bu sabah bir açıklama yaptı. Yağmurun bu şiddette yağması durumunda, ülken genelinden seçilecek bir cüceler kurulu toplanacağını ve durum değerlendirmesi yapılacağını bildirdi.

İşte, yılın dört mevsiminde yansıma bir dünyanın tek gerçek canlısı olan biz cüceler için bu yağmur, yüzyıllardır süren düzenli hayatımıza sıkılmış bozuk bir limon etkisi yaptı. Ne tadımız kaldı ne tuzumuz. Yağmurlar gün geçtikçe şiddetleniyor. Ama damlaların kalitesi eskisi gibi değil. Dünyalı kardeşlerimiz neden bir anda her türlü hayalden bu kadar kolay vazgeçmeye başladı merak ediyorum doğrusu. Dünyanızın benim bulunduğum kısımdaki yansımasında her şey normal gibi görünüyor.

Her cücede olduğu gibi ben de huzursuzlaşınca, kışın geldiğini donan burnundan anlayan teyzeler gibi telaşla çorap örerim. Bu hafta üç çift bitirdim. Umarım ters dönmüş çileğe benzeyen minik evim tamamen örgü çorapla dolmadan olan biteni öğreniriz.

Üçüncü Bölüm

Çok fena! Çok fena!

Her yeri su basıyor. Evlerinden çıkamayan yaşlı cüceler için sel gelmesi tam bir felaket! Şeker pancarı yetiştirdiğimiz bahçeler mahvoldu. Yirmi gün sık aralıklarla yağan yağmur, iki gündür hiç kesilmeden devam ediyor. Yollar, evlerimizin arasındaki gizli toprak geçitler, her şey kullanılmaz hale geldi.

Neyse ki yağmur başladıktan ilk hafta sonra, ülkenin en uzak köşesinden temsilciler geldi de durum biraz aydınlığa kavuştu. Söylendiğine göre dünyada, en çok çocuğun olduğu yerlerde başlayıp hızla diğer yerlere yayıldığı söylenen bir savaş varmış. Küçük büyük demeden herkes, geleceğe dair planlarını, hayallerini bir kenara bırakıp, korkuyla evlerinde savaşın kendilerine gelmesini bekliyormuş. Toplu hayal kırıklıklarının ardından gökyüzüne bırakılan umutlar o kadar fazlaymış ki, bulut otobüsleri de bu kadar sık sefer attığı için kullanılmaz hale gelmiş ve gelen damlaları hiç bekletmeden göndermeye başlamış.

Ulu Ayak ve yeni temsilcilerden oluşan Cüceler Kurulu durumu enine boyuna tartıştılar. Durumumuzla dalga geçer gibi bir de isim koydular: “Umut Kıtlığı”  Kıtlık yaşayan biz değiliz ki! Aksine biz böyle giderse umut seli yüzünden boğulup öleceğiz. Kıtlık dünyada. Neyse ki aklıselim olan bir temsilci cüce çıkmış da isim aramak yerine, çözüm yolu aramanın daha öncelikli olduğunu söylemiş. Hararetli geçen tartışmalar sonunda, şimdiye kadar bizden saklanan bilgileri de paylaşmak zorunda kaldıkları bir çözüm sundular:

“Gücü yeten her cüce, nöbetleşe dünyaya gidip insanlara umut aşılayacak!”

Bu güne kadar duyulmuş görülmüş şey değil gerçek dünyaya gidebilmek! Bunu duyunca bir yaşıma daha girdim ama bu sefer ayaklarım uzamadı. Heyecandan içim kıpır kıpır. Ayaklarımın altının karıncalanmasına bakılırsa, biraz da korkuyorum.

Normal günde sabah güneşinden önce uyanır, öğlen 12 olunca yatağımıza çekilirdik. Meğerse tam öğle vakti sıfırlanan gölgeler yavaş yavaş uzamaya başlayınca, dünya ile aramızda bir kapı açılıp gün batımına kadar da kapanmazmış. Bu felakete kadar her gün ülkece 12 de uyutulduğumuz için bunu kazara dahi öğrenememişiz. Durumun “aciliyeti ve ciddiyeti” sağ olsun, bu önemli bilgi açıklandığında, ayna ülkemizde bir heyecan dalgası meydana geldi. Kurul kararı olarak artık, güneş doğumunda uyuyup tam öğlen vakti uyanacak ve dışarı çıkacağız. Dünyanın yansıması olan bir ülkede yaşadığımız için yağmur güneşi engellemiyor. Tek yapmamız gereken, selin ulaşmadığı bir gölge bulup içine zıplamakmış.

Her cüce, kendisine verilen görevi güneş batmadan yerine getirip, yine aynı gölgeden geçerek buraya dönmek zorundaymış. Dünyaya ait olmadığımız için orada insanlar bizi göremeyecek. Ama eğer güneş batmadan geri dönmeyi başaramazsak, sonsuza kadar görünmez olarak dünyada kalacakmışız. Hem de, oranın hiçbir yiyeceğine dokunamadan… Tam bir hayalet olarak kıyamete kadar insanların dünyasında hapis olacakmışız.

Hepimizin içi, dolu mideyle zıplıyormuşuz gibi boğazımıza tırmanan sıcak bir ağırlıkla eziliyor. Evlerimizde endişe ve sessizlik hâkim. Ama ülkemizi ve dolaylı olarak da dünyayı kurtaracağımız için gururluyuz. Şimdi hepimiz için uyumak bir devlet meselesi haline geldi. Tam öğle vaktinde uyanmak için yataklarımıza girdik.

Dördüncü Bölüm

Sağanak hala devam ediyor. On dakikadır dışarıdayız. Görevli cüceler bize yapmamız gerekenleri tekrar hatırlattılar. Ellerimizde dut yapraklarına yazılmış görev listeleri var. Benim bu günkü görevim uyuyan insanların kulaklarına her şeyin güzel olacağını fısıldamak. Böylece rüyalarında güzel günler geleceğini gören insanlar, biraz olsun umutlanacak ve hayallerinden vazgeçmeyi erteleyecekler.

Yanımdaki gence görevini sordum. Zavallı çocuk, insanları batıl inançların gerçek olduğuna inandırmaya çalışacakmış. Hayli zor bir görev. Nasıl yapacağını sorduğumda, elindeki dut yaprağına uzun uzun baktıktan sonra bana dönerek açıkladı: “Güneş tutulurken bulutların güneşi kapatması, zor günlerin yakında geçeceğinin işaretidir inancını,  gördüğüm her insana fısıldamalıyım. Sonra da arkadaşlarımla birlikte, ikindi vaktinde tutulacak olan güneşin önüne bulut yığmaya çalışacağım. Diğer görevim de “hapşırmak gerçeği gösterir” inancı. İyimser cümlelerin ardından, konuşanların genzini gıdıklayıp hapşırtacağım. Böylece dinleyenler de, konuşanlar da geleceğin mutluluk getireceğine inanacaklar.” Söyleyecekleri biten genç cüce başını tekrar yere eğip düşüncelere daldı.

Arkamdaki kırmızı yelekli cüce teyze, gönüllü olarak görev alanlardan biriymiş. Görevlileri beklerken ona neden gönüllü olduğunu sordum. Çünkü 1200 küsur yaşındaki bir cüce için hareket etmek hiç de kolay değildir. Bana, güzel hayalleri olan insanlardan birini gözüne kestireceğini ve akşama kadar ona, sahip olduğu nesnelerin uğurlu olduğunu fısıldayacağını söyledi. “Tam da kadına verilecek bir görev!” diyerek keyifli keyifli güldü.

Falcılarla, şans oyunu oynayanlarla ve totemcilerle ilgilenmek zorunda olan cüce arkadaşlar da var. Herkes onların görevi ile dalga geçiyor. Duyduğumuza göre, özel olarak seçilen bir cüce grubu, çocuklara mutlu sonla biten yeni masallar yazmak ve bunları annelerinin kulağına fısıldamakla görevlendirilmiş. Savaşın tüm zorluğunu, o hassas yürekleri ile hisseden çocuklar için umudunu yitirmek, ne yazık ki doğal bir süreç haline gelmiş. Bu yüzden de eğitimli cüceler, güneşin son dakikasına kadar görevini yapmak, gerekiyorsa bu görevde kendilerini feda etmekle sorumlularmış. Neyse ki işi en kolay olan benim.

Hepimizin gerginliği yüzlerimizden okunsa da, birbirimize gülümsüyor ve görevi için iyi dileklerde bulunuyoruz. Benim sıram gelmek üzere. Önümdeki cüce arkadaş, toprağa değdiği yerden yeni yeni görünmeye başlayan bir ağaç gölgesine zıpladı ve gözden kayboldu. Ben ise hemen yanındaki diğer ağacın gölgesine zıplayarak dünyaya geçtim.

İlk anda fark edemedim. Her şey görünürde, yıllardır içinde yaşadığım dünyayla aynı geldi. Ama sonra esen rüzgârın serinliğini hissettim. Balkonlara konan çiçeklerin ve pazarlardaki meyvelerin konusunu alıyordum. Benim için sadece görüntüden ibaret olan dünya, her detayıyla beni kendine çekmeye başladı. İnsan, hayvan ve diğer cansız şeylerin sesleri havayı o kadar doldurmuş ki, yıllardır sadece komşularımın sesinden başka ses duymamış zavallı koca kulaklarım, tonlarca ağırlık altında eziliyor gibi hissettim. Dikkatimi toplamalıydım. En yakındaki eve doğru yürüdüm. İnsanlar üstüme üstüme gelirken, bana çarpacaklar diye korkup kenara çekiliyordum. Gözlerini bana dikmiş gibi gelen uzun boylu erkekler, elbisesi kenarlara savrulan kadınlar, sağına soluna bakmadan koşuşturan çocuklar, kısacası insanlar her yerdeydi! Bir kuytu köşe bulup, kalp atışlarımın sakinleşmesini beklemeliydim. İçinde yaşadığım ülke ne kadar tüm dünyayı yansıtıyor olsa da, görüntüden ibaret bir aynadan başka bir şey değildi. Oysa şimdi… Dokular, kokular, sesler… Dünyanın yıllarca habersiz yaşadığımız büyük kısmını bunlar oluşturuyordu. Hayranlıkla gözlerimi kapatıp etrafı dinledim. Tüm bu olan biten, düşüncelerimi sihir gibi etkisi altına almıştı. Benim yaşadığım dünya ile burası arasında, beynimde hızla gidip gelen karşılaştırmalar, etrafın yoğunluğuna iyice kapılmama sebep oluyor ve beni sarhoş gibi olduğum yerde amaçsızca bekletiyordu. Kendime gelmeliydim. Yapmam gereken bir görev vardı. Telaşla çevreme bakındım. Diğer cücelerin durumu da benden farklı değildi. Hepsi mest olmuş bir halde geziniyor, kocaman ayakları ile birbirine takılıp düştüklerini bile fark edemiyorlardı. Hemen en yakınımdakinin kolundan tutup sarstım. Ne dediğimi anlaması uzun sürmedi. Asıl görevlerimizden önce, çevremizdeki diğer cüce arkadaşlara geliş amacımızı hatırlatmalıydık. Dünyanın cazibesine kapılıp zamanı boşa geçirmemek için herkes en yakınındaki cüceye, zincirleme görev hatırlatması yaptı. Böylece her cüce işine koyuldu.

Ben de en yakın eve girip uyuyan birisi var mı diye kontrol ettim. Maalesef ev boştu. Yorgunluktan sırt sırta yaslanmış ve öylece oldukları yere yığıla kalmış gibi görünen bir düzine evi de aynı hızla kontrol ettim. Gündüz uyuyan birini bulmak, düşündüğüm kadar kolay olmayacağa benziyordu. Bir cadde boyunca girdiğim tüm evlerde insanlar uyanık, günlük işlerini yapıyor; televizyonlarda ve gazetelerde savaşın yakında buraya da geleceğini söyleyen haberleri tırnaklarını ısırarak izliyorlardı. Her yerden insanların kıtlık ve salgın hastalıklar ile mücadele etmek zorunda kalacağı, buna hazırlıklı olmaları gerektiği uyarıları yapılıyordu.

Gölgesine zıplayıp geri döneceğim ağaçtan çok uzaklaşmadan ev ev geziyordum. Nihayet birkaç sokak ileride, küçük evin bahçesindeki telaşlı konuşmalara aldırmadan uyuyan birini buldum. Hemen kulağına eğildim ve yüz yıllarca dünyada olan bitenleri gözümün önüne getirerek, aklıma gelen tüm güzel ihtimalleri sayıp döktüm. Umarım rüyasında, söylediğim her şeyin gerçek olduğunu görmüştür. Hava kararmadan geri dönmeliydim. Gün boyu uyuyor bulabildiğim tek insana veda etmek gibi garip bir isteğe kapıldım. Başucundan ayrılırken, saçlarını okşayıp son kez kulağına fısıldadım: Tatlı rüyalar…

Beşinci Bölüm

Savaş iki yıl sürdü.

Dünya çok kayıp verdi. Biz cüceler de çok kayıp verdik. Bazı arkadaşlarımız orada gördüğü güzelliklere kapılıp zamanında geri dönmeyi unutarak sonsuza kadar dünyada kaldı. Çünkü bir gölge kapısı sadece bir kez kullanılabiliyor. Güneşin batması ile bir günlük zaman katmanı, açılmamak üzere dünyanın üstüne kapanıyor.

İki yıl boyunca her gün, kendi ülkemizin hiçbir işine bakmadan dünyaya gidip geldik. Gördük ki insanlar, zor zamanlarda ihtimallere daha sıkı sarılıyor. Bir varlık mücadelesi olan “umudun peşinden koşma” özellikleri sayesinde, savaşın en kızgın zamanlarında bile insanlar, yeni hayaller kurmayı başardılar. Benim gibi gençlik çağlarını artık geride bırakan cüceler için gençleştirici, heyecan ve hüznün birbirine karıştığı unutulmaz bir deneyimdi. Önceden, vazgeçilen hayallerin en güzelini yakalamak, beni en mutlu eden işti. Ama şimdi, sahibi tarafından terk edilen her hayal damlası içimi sızlatıyor.

Genç cüceler, dünyanın zorluklarını gördükleri için, şimdilerde şeker pancarı tarlalarında çalışmaya can atıyorlar. İhtiyarlar ise, iki sene kesintisiz yağan yağmurun açtığı tahribatı nasıl düzeltebilecekleri hakkında, birbirlerinin sakallarını çeke çeke tartışıyorlar. Ulu Ayak’ın emri ile gökyüzü aynası, yakın zamanda başka bir gezegene taşınacak. Savaş bitene kadar zorlukla hayatta kalmayı başaran insan neslinin, ileride nasıl bir dünya kuracağını merak ediyorum. Bunu asla göremeyeceğimi biliyorum ama umarım insan kardeşlerim, en zor zamanda sıkı sıkı tutunduğu hayallerini, daha rahat zamanlar geldiğinde kolayca bırakmaz.

Bugün tüm cüceler, şimdiye kadar biriktirdikleri damla koleksiyonlarını dünyaya geri götürecekleri son bir sefer yapacak. Yıkık dökük şehirlerin tekrar inşa edilmesi gibi, en güzel, en değerli hayalleri insan kardeşlerimize iade edeceğiz ve geleceği tekrar kurmaları için onlara umutlarını geri vereceğiz.

Şimdi ayna ülkesinde herkes yorgun, uzun ayaklarını sürüye sürüye yataklarına doğru yürüyor. Bu yansıma ülkemizin son uykusu olacak. Ben de sizlere veda edip çorap şeklindeki yatağımda son rüyamı göreceğim.

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*