HATİCE TARKAN DOĞANAY-ALİ'Yİ GÖTÜRÜN

Hatice Tarkan Doğanay "Ali'yi Götürün" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da

ALİ’Yİ GÖTÜRÜN
Hatice Tarkan Doğanay

Mart 1910 -Samsun

Karasabanın ahşap gövdesini tutan yaşlı adamın elleri soğuktan buz kesmişti. Kılcal damarlarının kırmızıdan mora geçen renk dalgaları sanki yüzyıllar öncesine ait bir kralın siluetini ellerine resmetmişti. Gece bastıran tipi evin öveninde bir köşeye istiflediği aletlerin üzerindeki çulu savurup içini dışını karla doldurmuştu. Adam bir yandan elleriyle karları temizliyor bir yandan da Allah’tan ölen öküzlerinin yerine bir öküz istiyordu. Kar evlerin üzerine beyaz bir örtü sererken, yoksulluktan yorgun düşen insanları ortalıkta gezinmelerine imkân vermeyerek, köyün fakirliğine de ıpıssız bir asalet getirmişti. Adam, karları temizlediği aletlerin üstüne çulu tekrar çektikten sonra vücudunu hafif öne doğru eğerek, hızlı hızlı ellerini birbirine sürtüp avuçlarına birkaç kez hoh dedi. Başını kaldırdı, uzakta karlara bata çıka yürüyen bir atlının köy içine doğru gelmeye çalıştığını gördü. Kasabadan geldiği her halinden belli olan bu adam, dağların tepesindeki Çekalan’ın karlar altında kalabileceğini hesap edememiş olmalıydı.

At, inip kalkan burun delikleriyle birkaç kez acı acı kişnedi ardından da sarsıla sarsıla soluyarak bir metrelik buhar saldı köyün meydanına. Doru at karları kütürdete kütürdete çiğnedikçe ortaya saçılan ses, sessizliğe gömülmüş hane bireylerinin çoğunu cama dizmişti. Köy, karşılıklı iki hilal şeklindeki genişçe bir meydanın etrafına kondurulmuş evlerle çevriliydi. Muhtarın evi köyün orta kısmındaydı.  Çok geçmeden esneye esneye açılan tahta kapısının gıcırtı sesi geldi. Muhtar, üstünü başını düzelterek hızlı adımlarla atın dizginlerine asılan yabancının yanına koşturunca, kapı tekrar gıcırdayarak kapandı. Muhtar yabancıyla bir şeyler konuştu, sonra da eliyle yaşlı adamın olduğu tarafı gösterdi. İkisi birlikte yaşlı adamın evine doğru yürümeye başladılar. Neler olup bittiğini anlamaya çalışan yaşlı adam, bu hareketliliğin nedenini merak edip kapıya çıkan iki oğlunu da, havaya kaldırdığı eliyle oldukları yerde kalmalarını emrederek durdurdu. Etrafı tedirgin gözlerle süzen adam, yaklaşan atın rengi gölge gibi karın beyazına düştü sandı bir ara. Ve evin övenine herkesten önce kara bir bulut gibi girince içine anlamlandıramadığı bir korku oluştu. Yüzünü gözünü dolakla sarıp sarmalayan yabancı, yaşlı adama yaklaşınca dizginleri çekip atın başını şaha kaldırarak kişnetti, bir müddet sonra da dizgini iyice gerdirerek olduğu yerde durmasını sağladı.

Yabancı selamünaleyküm dedikten sonra koynundan çıkardığı evrakı adama uzatırken askerlik şubesinden geldiğini söyledi. Yirmi yaşlarına henüz basmış Ali ile Halil tedirgin gözlerle birbirine bakıp babalarının yanına yaklaştılar usul usul. Yabancı tıpatıp birbirine benzeyen gençleri görünce hayretini gizleyemedi ve gözlerini bir müddet Ali’nin ve Halil’in yüzünde gezdirdi. Ulak olduğu anlaşılan bu adam işini halledip biran önce gitmek istediğini belli eden bir telaşla yaşlı adama; ikizlerden birinin askere alınacağını, o askerden geldikten sonra da diğerinin alınacağını söyledi. Devletin, seferberlik durumu haricinde eğer bir evde askerliği gelmiş iki kişi varsa önce birinin, o geldikten sonra diğerinin askere alınmasına dayalı bir kanunu vardı. Adam okuma yazma bilir gibi evrakta yazanlara göz gezdirirken; ulak, ortalığa güm diye düşen tok bir sesle; oğullarından hangisini askere alalım amca, dedi. Yaşlı adam beklemediği bu soru karşısında sus pus oldu, az önce övene yürüyen kara bulutun içine girip vücudunu yere göğe sığamayan koskoca bir top kadar genişlettiğini hissetti. Yanında olup bitenleri izleyen ikizlerine kaydı gözleri sıkıntıyla. Allah bu ikizleri ona üç kızın ardından nasip etmişti. Yine martın karlı bir gününde doğmuştu oğulları. Herkesi şaşkına çeviren benzerlikleri köyün diline düşmüştü zaman içinde. Bir erkek evladın özlemiyle yanıp tutuşurken, Allah onlara iki tane birden verdiği için her zaman şükrederdi. Evde bayram havası estiren doğum günlerini anımsadı ve gözlerini karın ışığıyla daha da bir aydınlanan oğullarının yüzlerine kaydırınca gözü kamaştı. Orta boyları, açık tenleri, güzel yüzleri, ince buruları ve hafif dalgalı saçlarıyla öyle yakışıklılardı ki, sanki Allah dünyaya güzelliği onlarla indirmişti. Düzgün kaşları altındaki ela gözleri ve yüzlerindeki huzur tedirgindi. İkisi de gözlerini babalarına çevirmiş vereceği nihai kararı duymak için dikkat kesilmişlerdi. Yaşlı Adam gözlerini oğullarının meraklı bakışlarından sıyırıp ulağa baktı. Düştüğü durumu pek umursamayan ulağın sabırsız bekleyişini gördü. İyice bunalınca içinde dikenli bir topuz peydah oldu, vücudunu parçalayıp kalbini ciğerini delik deşik ederek bir uçtan bir uca yürüdü durdu. Soluğu boğazında yumruk olup düğümlendi adamın. Derin bir nefes aldı, en az, atın genişleyip daralan burun deliklerinden çıkan buhar kadar yoğun bir buhar üflemişti nefesini verdiğinde. Düşündü düşündü hangisinin adını söyleyecekti şimdi. Bunun kararı neden kendisine bırakılmıştı. Bir baba evlatları arasında, hele de ikizleri arasında nasıl tercih yapardı. Hangisi olursa olsun başlarına bir şey gelecek olsa kendini suçlu hissetmeyecek miydi? Derin bir düşünceye dalarak eliyle sakalını sıvazladı, dilinin ucuna Ali geldi… Diyemedi. Tekrar düşündü ya da düşünüyormuş gibi yapıp neyi düşüneceğini bilemeyerek sakalında gezinen eliyle yüzünü kaşıdı dilinin ucuna Halil adı yerleşti yine diyemedi. Ulağın ver artık kararını soğuktan dondum, diyen gözleriyle buluşunca devlet görevlisini zatürre edecek olmaktan bir ara imtina etti ve sessizce “Ali’yi götürün” dedi. Yaşlı adamın daha o dakikadan itibaren bacaklarının dermanı kesilmişti ama oğullarının yanında güçsüz görünmek istemediğinden, hem de açıklama olur umuduyla; ha şimdi ha sonra eninde sonunda herkesin askere gideceğini, aslanlar gibi vatanına, milletine bağlı iki evlat yetiştirdiğini, eğer başlarına bir şey gelirse Allah’ın takdiri olduğu gibi şeyler söyledi ulağın soğuktan üşüyen yüzüne bakarak. Muhtar, öyle öyle dedi Allah askerlerimizi korusun Ali’ye de sağ salim gidip gelmeyi nasip etsin diye dua etti.

Ali, babasının “Ali’yi götürün” cümlesinden sonrakileri duymadı! Zira o dakikada vücudundaki kan damarlarından çekilerek basınçla beynine nüfuz etmişti. Görünmeyen bir el kardeşini, babasını, muhtarı, acı acı kişneyen atla birlikte ulağı, Ali’nin görüş mesafesinden alıp metrelerce uzağa fırlatmış, geriye bir tek babasının “Ali’yi götürün” sesini bırakmıştı. “Ali’yi götürün” demişti babası… “Ali’yi götürün”…  Babası, kurduğu bu iki kelimelik cümleyle Ali’nin beyninde biriken kan gölünün ortasına koca bir taş atmıştı. Gitgide büyüyen halkalar beyin duvarına çarpa çarpa geri döndükçe Ali vücudunun yavaş yavaş uyuşmaya başladığını hissetmişti. Buz gibi havaya inat cayır cayır yanmıştı içi ama üzüntüsünü belli etmemesi gerektiğini düşündü. O görünmez el sonra tekrar uzağa fırlattıklarını toplayıp geri getirdi övene ve kardeşi, babası muhtar, at ve ulak evin avlusundaki yerlerini aldılar sırayla.  Ulak, Allah sağlıkla gidip gelmeyi nasip etsin, en geç bir hafta içinde Hüseyin oğlu Ali Elazığ’daki birliğe gitmek üzere askerlik şubesine teslim olsun haydi selametle, dedi ve atın dizginini asılarak geldiği yola geri çevirdi. Uğurlar ola, diyen yaşlı adam ve oğulları at gözden kaybolana dek derin bir sessizlik içinde öylece uzakları izlediler. Sonra muhtar da gitti. Üçü de övende sessizce dikiliyordu. Ama en çok Ali susuyordu. Ali’nin çıldırtıcı sessizliği, rüzgârın ıslığına sarınıp evin öveninde koskoca bir hortum estirmişti sanki. Hortum üçünü de olduğu gibi alıp aynı girdabın içinde evire çevire döndürüyordu. Anneleri hadi içeri geçin soğuktan donacaksınız demese belki sabaha kadar o girdabın içinde dönüp duracaklardı. Baba boğazını temizleyerek gözlerini yerden ayırmadan arkasına döndü ağır ağır eve yürüdü. Halil kolunu tuttuğu ikizinin yüzüne çevirdi hemen gözlerini. Ne desindi şimdi. Kırgınlık sezinlediği kardeşinin bakışlarından gözlerini bir an olsun ayırmadan hadi üşüyeceksin içeri girelim, dedi. Ali ayakları boşluğa basar gibi yürüdü…

O akşam evli olan ablaları da gelmişti eve. Gizlemeye çalışsalar da herkesin yüzünün orta yerine çöreklenmiş hüzün idare lambasının cılız ışığında bile gün gibiydi. O gece kimse çok konuşmadı. Yaşlı adam Ali’nin yüzüne bakacak cesareti bulamamıştı. Ne yapmıştı böyle! Neden Ali’yi seçmişti. Onu seçmese Halil’i seçecekti ikisi de birdi onun için. Acaba bu soruyu Ali de soruyor muydu kendine diye düşündü. Ya baba neden beni seçtin derse ne diyecekti? Kendi de bilmiyordu ki nedenini. Belki a harfi h harfinden önce akla geldiği için ağzından onun adı çıkmıştı. Ama her zaman ikisini de ayırt etmeden sevdiğinden emindi.

Oğulları kendilerine laf düşmedikçe babalarının yanında konuşmazlardı ama o gece kimsenin içinden konuşmak gelmiyordu zaten. Çocukluklarından beri ikizlerin arasında bambaşka bir bağ vardı. Fiziksel görünüşleri gibi duyguları da benzerdi birbirine. En belirgin farklılıkları Ali sağlakken, Halil solaktı. Küçükken birinin canı yansa diğeri de aynı acıyı duyardı. Annesi kızıp da birini azarlayacak olsa hemen diğeri arka çıkardı. Lakin Ali, o gece ilk defa içindeki sıkıntıyı kardeşinin anlamadığını düşünüyordu. Zira küçükken yere düştüklerinde kanayan dizlerinin acısı gibi değildi bu. Ali bunu yaşamadan kimse bilemez diye düşünürken Halil’e baktı. Halil’in kendini izlediğini fark edince garip bir telaşla yere devirdi gözlerini. Sedirde kardeşiyle babası yan yana oturuyordu ve bundan sonra da yan yana oturacaklardı ama kendisi aralarında olamayacağı için bunu göremeyecekti. Halil’in babasının gözündeki üstünlüğünü fark ettiğinden beri kendini o eve ait hissetmemişti. Babası “Ali’yi götürün” dediğinde Halil’i öyle bir sahiplenmişti ki yirmi yıllık duygularını hissettiği, içini dışını herkesten daha iyi bildiği ikizini kendisinden koparmıştı. Bir ara gözleri babasının şakırdata şakırdata tesbih çekişine takıldı.

Duygularını içine atarak sessizce hasırın üstünde oturan Ali, rahat görüntüsünün aksine diken üstündeydi. Doğup büyüdüğü ev, ara ara kendini süzen ikizi ve babası ona yabancı geliyordu. Eşyalar havalanarak odanın boşluğunda yüzerek üstüne üstüne gelmeye başladı. Babasının parmakları arasında dolaştırdığı tesbihin şakırtısı annesini uyuşturmuştu sanki kendi halinde bir köşede dut yemiş bülbül gibi susuyordu. Babası boğazını temizleyerek Halil’e döndü, dün geceki tipinin evin avlusunda ne var ne yoksa her şeyi birbirine kattığını anlatmaya başladı. Halil de gitgide büyüyen tipi sesinin sabaha karşı kendisini tokatlamış gibi uyandırdığını anlatıyordu. Ali, baba oğlun sıradan muhabbetini içi burularak dinlerken birden “Ali’yi götürün” diye bağıran bir ses kafasını karıştırdı, muhabbeti kaçırdı. Kulakları da uğuldayınca etrafındaki sesler iyice azaldı, kardeşiyle babasının görüntüsü bulanıklaştı. Neden babası kendisini tercih etmemişti. Bunun bir nedeni vardı ve neydi o kendisinin bilmediği. Eğer babası ikisini de eşit tutsaydı hanginiz gitmek istersiniz diyerek fikirlerini öğrenebilirdi ya da yazı - tura da atabilirdi. Zaman ilerledikçe kafasındaki sorular da büyüyordu. Yoksa birkaç hafta önce yaşadıkları tatsızlık yüzünden miydi bütün bu olanlar. Sıtmaya yakalanan annesi yakacak odunumuz kalmamış oğlum üşüyorum deyince, Ali baltayı kaptığı gibi bahçedeki ceviz ağacını kesmişti. Babası eve geldiğinde ceviz ağacının kesildiğini görünce sinirden deliye dönmüştü. Çekalan boy boy ağaçların, tür tür çamların yetiştiği bir orman köyüydü, halk fakirlikten kırılsa da herkes yakacak odununu bulmasını bilirdi. Ama Ali, annesini öyle zangır zangır titrerken görünce ne yapacağını bilememiş o hışımla kimseye sormadan ceviz ağacını kesivermişti. Babası, kesilen ceviz ağacı için günlerce homurdanmıştı. Acaba yaşadıkları bu münakaşa mı adını vermesine neden olmuştu. Ali düşündükçe, evden önce kendisinin gidecek oluşunu babasının o günkü kızgınlığına bağlıyordu. Kafasındaki “Ali’yi götürün” sesine bir de babasının o günkü homurtusu ve çektiği tesbihin şakırtısı eklenince iyice daraldı, nefes alamayacak hale geldi. Ali’nin gitgide midesi bulanmaya başlamıştı ki  “Ali sana diyorum duymuyor musun” diyen bir sesle irkildi. Sesin nerden geldiğini anlayamayan Ali, sıradan herkesin yüzüne saf saf bakınırken birden babasının elinde şakırdattığı tesbihin ipi koptu ve kırıldı, odanın ortasına saçılan tanelerin çıkardığı ses, kafasından geçen düşünceleri kurşun gibi delerek dağıttı. Efendim baba, dedi Ali irkilerek. Daha bir hafta var oğlum hemen karaları bağlama, dedi babası. Yok, baba bağlamıyorum, dedi Ali belli belirsiz. Bir müddet sonra ablaları gitmek için ayaklandı Ali’ye daha bir sıkı sarıldılar, saçlarını güzel yüzünü sıvazlayarak yanaklarını öptüler vedalaşırken.

 Ali o gece yatağa girdiğinde de o eve ait hissetmedi kendini. Odanın bir köşesine serilmiş yer döşeğinde kendisi, diğer köşedeki döşekte ikizi vardı. Kimi geceler saatlerce sohbet ederlerdi yattıkları yerden. Köyün en güzel kızının kim olduğunu konuşurlardı. İlerde evlenecekleri kızların kendileri gibi tıpatıp birbirine benzeyen ikizler olma olasılığını düşünüp, eğer böyle bir şey olursa nasıl olur acaba diye hayaller kurarlardı. O gece ikisinin de keyfi yoktu. Ali rahat bir nefes almak umuduyla yönünü soldan sağa çevirdi. Sonra sağdan sola… Tekrar sağa ve tekrar sola… Derken Halil yumuşak bir ses tonuyla konuşalım mı biraz, dedi. Ali, ikizinin sesine gizlenmiş merhameti sezer sezmez babasının kırılan tesbih taneleri geldi boğazına dizildi bir bir. Kendini toparlamaya çalışarak, çok uykusunun geldiğini, daha önlerinde konuşabilecekleri koskoca bir hafta olduğunu söyledi.

Halil o gece geç de olsa uykuya varmıştı ama Ali sabaha kadar kulaklarının dibinde atın kişnemesini, tesbih tanelerinin şakırtısını, babasının “Ali’yi götürün” diyen sesini dinledi. Bu sesler bazen öyle dayanılmaz oluyordu ki, Ali acıyla gözlerini yumuyordu. Yumduğu zaman da şaha kalkan atın üstündeki ulak, gözkapaklarının arasından karları kütürdete kütürdete babasının yanına doğru yürüyordu. Evinde geçirdiği en zor geceydi. Neyse ki köyün imamı sabah ezanını acı acı okumaya başlayınca içine garip bir huzur doğdu. Sabah ezanında insanı alıp uzaklara götüren bir hüzün vardı. Ezandaki hüzünle içindeki hüzün başa baş geliyor hatta hoca ikinci hanyalesselayı çeke çeke uzatınca iki hüzün birbirine sarılıp büyüdükçe büyüyordu. Hoca en son söylediği la ilahe illallah’ı öyle güzel söylemişti ki, Ali’nin dudağına içli bir tebessüm kondu o anda.

Ali, sabah namazına kalkan annesinin tıkırtılarını duyunca usulca yerinden kalktı. Hava buz kesmişti. Annesi namaz kılacağı odanın ocaklığındaki odunları tutuşturmaya çalışıyordu. Hemen odunları elinden alıp ben yakarım anne sen kıl namazını hadi, dedi. Annesinin neden bu saatte uyandın oğlum, sorusuna hiç uyuyamadım ki, diyemedi. Az önce tuvalete kalktığını, tıkırtılarını duyunca da yanına geldiğini söyledi. Annesi ocaklığın kenarındaki ibriği ve bakır leğeni aldı bir köşeye çekilip abdest almaya başladı. Ali ateşi çarçabuk parlatmış, avcundaki son kozalakları da ateşe atmıştı. Elli beş yaşındaki annesi, babasından on yaş küçüktü ama yaşlılık ona daha erken çökmüştü. Ali soğuktan titreyen elleriyle tutmaya çalıştığı ibriği annesinin elinden alıp ona abdest verdi. Derisi kırışmış ellerini ovalamasını, üç kere ağzına su götürmesini, suyu idareli harcamak için arada ibriğin ucunu eliyle yukarı kaldırışını, üçgen yapıp başına taktığı yazmanın uçlarını sağlı sollu kafasının üstüne kaldırışını ve elinin serçe parmaklarıyla kulaklarını yıkamasını izledi. Sonra bakmaya doyamadığı o güzel yüzünü gıdım gıdım suyla üç kere yıkayışını seyretti. Seccadesini de sererdi ama onun serişini izlemeyi tercih etti. Namaza durduğunda rahatça doya doya izledi annesini. Kardeşiyle kendisini doğurduğu o günkü anlatılanları anımsadı. İlk Halil doğduğu için annesiyle daha uzun süre bağ kurmuştu. Aralarındaki zaman farkı beş altı dakika arası olsa da, Ali her zaman annesinin küçük oğluydu. Aradaki o beş dakikalık süre o kadar uzundu ki aslında herkesin baktığı gibi bakmıyordu ikizlerine.

Annesi, esselamünaleyküm verahmatullah, deyip namazı bitirdiğinde, kendisini izleyen oğluyla göz göze geldi. Dudaklarının kıpırdanışını bitirmeden oğluna el ederek yanına çağırdı. Boynunu bükmüş bir vaziyette annesini seyre dalan Ali, irkilerek kendine çeki düzen verip yanına gitti. Dua etmeye devam eden annesi bağrına bastığı oğluna sıkıca sarılıp sağa sola sallanırken ellerini de saçlarında gezdirdi ara ara da yüzüne, eline, koluna vücuduna okuduğu duaları üfledi. Akşam hiçbir şey yememişti oğlu. Elini midesinin üstünde gezdirdi sevgiyle tekrar kendine çekti. Kadın, oğlunu kendine öyle sıkı bastırmıştı ki, bir hafta sonra ondan nasıl ayrılacağım diye iç çekti. Gözlerinden sızan yaşı oğluna göstermeden yazmasına sildi. Son duayı da dudakları arasından çıkarıp oğlunun ruhuna göndermek istermiş gibi tepeden tırnağına kuvvetlice üfledi.

 Ali annesinin aç mısın oğlum, diyen sesiyle irkildi. İki dakikada annesinin koynunda içi geçmişti. Bu kucakta yıllarca uyuyabilirdi böyle. Efendim ana, dedi uyku sersemliğiyle, sonra annesinin sorusunu anımsayarak yok dedi, aç değilim. Oğlum, dedi annesi… Efendim ana, dedi Ali… Yok, bir şey oğlum hadi gir yatağına yat hadi daha konuşacak vaktimiz var nasıl olsa sonra konuşuruz, dedi. Ali başını kaldırıp dudaklarını annesinin yüzüne yaklaştırdı kokusunu içine çeke çeke öptü. Tamam, ana yatıyorum, dedi ama önce sen yat sabah sofrayı kurarken de beni uyandır sana yardım edeceğim dedi. Hiç kıyamazdı annesine. Elinde onu zorlayacağı bir iş olsa hemen koşar yardım ederdi. Annesinin elinden tutarak kalkmasına yardım etti yine, yattığı odanın kapısına kadar götürüp ağır ağır içeri girişini seyretti. Annesi içeri girince kalakaldı evin çardağında yalnızlığıyla bir başına. Öyle yalnızdı ki bunu tarif et deseler zahmet edip ağzını bile açamayacaktı. Geri döndü annesinin serili bıraktığı seccadeyi katlayıp yerine koydu. Odasına döndü derin bir uykunun ortasındaki kardeşinin açılan üstünü örttü, sessizce döşeğini topladı sonra ikizine kendine bakar gibi baktı uzun uzun. Hayat onları ilk defa ayıracaktı, düşündükçe acı çekti yüreği. Aniden kalktı, hızlıca giyindi, dolağını boynuna ve başına doladı, sessizce kendini dışarı attı. Ali, baba ocağından böyle çıkıp kendini yollara vurdu…

Henüz hava aydınlanmasa da yolu biliyordu. Karları kütürdetmemeye özen göstererek attı ilk adımlarını. Bir yandan da acele etmeliydi zira ikizi bir terslik gittiğini hissedebilirdi. Kar altında kalmış kimi ahşaptan, kimi kerpiçten yapılma evleri ardında bırakarak yürüdü. Çocukluk arkadaşı Sami’nin evinin yanına gelince durakladı. Bıkmadan usanmadan oyun oynadıkları övendeki çocukluklarını hayalledi. Birden yere çömelmiş bir şeyler yapan Halil’le Sami’ye takıldı gözü. Yedi sekiz yaşlarında ya var ya yoktular.  Hayırdır dediler Ali’ye nereye böyle? Hiç dedi Ali, bir yere değil. Gelsene dediler ikisi bir ağızdan… Yok dedi Ali, ben bugün oynamayacağım siz devam edin. Onlar da omuz silkerek sen bilirsin deyip oyunlarına döndüler. Onlar dönünce o da ağır ağır geride bıraktı Sami ile Halil’i. Ali iyice uzaklaşmadan önce arkasına dönüp doğup büyüdüğü eve son bir kez bakmayı çok istedi ama camda babasının gözleriyle karşılaşmaktan korktuğu için dönemedi. Adımlarını sıklaştırdı ve ardına bakmadan yürüdü gitti.

İki saatlik yol kar nedeniyle beş saatte sürmüştü. Kasabaya vardığı o beş saatte soğuktan, açlıktan ve ve gönül yorgunluğundan neredeyse beş kilo birden vermiş, şubeye adımını attığında ise yere yığılmamak için zor tutmuştu kendini. Şubede işlemleri çarçabuk hallettiler, yemek verip karnını iyice doyur dediler. Büyük bir iştahsızlıkla yedi verdikleri yemeği. Elazığ askeri birliğine gidecek olanlar, vakit kaybetmeden Amasya’ya gitmek üzere yola çıktı.

Ali uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra birliğine teslim oldu. Şaşkın bakışlı yüzlerce kişinin oluşturduğu kalabalığın içinde onun ruhu hala ıstırap çekmekteydi. Gözlerini kapatınca babası “Ali’yi götürün” diyordu kulağına. Ortama uyum sağlamaya çalışan acemi askerler birbirine memleketini soruyor aynı şehirden olanlar bir araya gelip ortak tanıyabilecekleri kişiler üzerinden sohbet kurmaya çalışıyordu. Komutan gelince uğultu kesildi. Davudi sesli, yumuşak tavırlı komutan; evlatlarım hepiniz baba ocağınızdan kopup peygamber ocağına geldiniz dedi. Birden Ali’nin ifadesi sertleşti. Komutan baba maba deyince kızgınlaştı ve bundan böyle ona dünyayı bağışlasalar hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşündü kahırla. Komutan burada ananızda babanızda biziz dediğinde ise içinin kapıları ardına dek açıldı “Ali’yi götürün” diyen ses, babasıyla birlikte dışarı çıktı onun yerine karşısında babacan babacan konuşan Halil komutan girdi içeri. Komutan ana, baba, ocak, dedikçe bilmeden Ali’nin içindeki ateşi harlıyor bir yandan da yumuşacık sesiyle tutup yaralarını tekrar sarıyordu. Komutan bir müddet daha konuştuktan sonra askerleri mangalara ve bölüklere ayırması için çavuşa emir verdi. Aynı kıyafetlerin içindeki birbirine benzeyen askerler çavuş ne dediyse yapıyordu, Aldıkları emirle herkes boy sırasına diziliyordu. Her zaman ip gibi duracaksınız böyle, dedi çavuş, sonra da teçhizattan, silahın da vatan gibi namus olduğundan söz etti. Vatani görevini büyük bir sadakatle yerine yetiren askerlerin ömürleri yettiğince onurlu bir yaşam süreceklerini, şayet şehadet şerbetini içerlerse şehitlik mertebesine ulaşacaklarını her iki durumun da onlar için önce Allah katında sonra tüm milletin karşısında mukaddes bir durum olduğunu dile getirdi. O güne kadar tarihin şanlı sayfalarına isimlerini yazdıran kahramanlar, sadakatli askerler sayesinde bundan sonra da yazdıracaktı. Ülkenin kahramanları bitmez, bayrak inmez, Türk asla esaret kabul etmezdi. Bugüne kadar kazanılan şanlı zaferler gerektiğinde de bu güzel evlatların sayesinde kazanılacaktı. Daha gür bir sesle; evlatlarım peygamber ocağına hepiniz hoş geldiniz dedi, canınız da kanınınız da bize emanet, diye ekledi. Orada görecekleri eğitimden ve bir kısmının acemi birliğinden sonra ülkenin dört bir yanındaki birliklere dağıtılacağından da bahsettikten sonra karınlarını doyurup koğuşlarında iyice dinlenmelerini söyledi. Çavuşu can kulağıyla dinlediğini sanan Ali, çoktan başlamış olan bir savaşa silah kuşanıp Allah Allah nidalarıyla gidiyor, vatanını kendi canından üstün tuta tuta aslanlar gibi düşmanla çarpışıp daha beş saati bile doldurmadan kalbine saplanan hain bir kurşunla vatan uğruna şehit düşüyordu. O şehit düşünce de naaşını asker arkadaşları omuzları üzerinde birliğe götürüyor, sonra cansız bedenini ivedilikle köyüne götürüp babasının ayakları dibine seriyorlardı. Oğlunun cansız bedenini karşısında gören babası büyük bir pişmanlıkla yıkılıyor, boğuk bir sesle ben götürün demiştim seni böyle mi getirdiler oğul, diyerek feryat ediyor,  ortalığı yıkıyordu. Timsah gözyaşlarıydı bunlar, hiç üzülmüyordu kendi ölümüne üzülen babasına. Derken babası birden ayağa kalkıp geride kalan tek oğluna daha sıkı sarılması gerekirken okkalı bir tokat patlatıyordu. Halil’in savrularak övendeki karlara yuvarlandığını görünce Ali’nin içi cız etti. Şimdi onun ne suçu vardı! Oğlunun naaşına kapaklanan annesinin ağlamasını duyar gibi olunca cesedini evin önünden kaldırıp koğuşta kendisine gösterilen yatağa serdi.

Kedi yavrusu gibi büzüldüğü yatakta yastığı sırılsıklam edene kadar gözyaşı dökmek istedi ilk gecesinde ama peygamber ocağına yakışmaz korkusuzla tuttu yine kendini. Yoksa tutmasa mıydı iyiydi. Zaten az önce arkadaşları tarafından babasının yüzüne tokat gibi çarpılan cesedine de ağlayamamıştı. Ah! Annesi olmasa… O babası annesine dua etsindi yoksa asla kendine acımaz, cesedini babasının ayaklarının dibine sererdi. Sonra annesi geldi aklına yine… Yakın bir zaman önce içine çektiği kokusu tüttü de tüttü burnunda. Birkaç dakika da olsa koynunda dünyanın en tatlı uykusunu uyumuştu saatler öncesi. Oysa şimdi bütün yorgunluğuna ve hali hazırda nefes alan bir ceset olmasına rağmen bir tek uyku girmiyordu gözüne. Annesi ve Halil ne yapıyordu şimdi acaba? Gidişinin ardından annesinin elini bağrına vura vura Ali’m bize küsüp de mi gittin ah oğul, diye diye ağladığını hayal ettikçe gözlerine hücum eden yaşların basıncı karşısında aciz kaldı ama, hemen aklına babasını getirerek içinde sel olup taşan gözyaşını kaynağına geri yolladı. Yalnızlığı anlaşılacak cinsten değildi. Allah’tan içi gibi dışarısı da buz kesmişti de güllük gülistanlık açıp düştüğü durumla inatlaşmamıştı. Kendini o kadar çaresiz hissediyordu ki bu sızı kolay kolay geçmez dedi, iç sesiyle konuşarak. Saatler geçmek bilmiyor gözüne bir gram uyku girmiyordu. Sağa sola dönüp durdukça yatak taştan daha sert, babasının sesinden daha sevimsiz bir hal almaya başlamıştı. O geceyi hayırlısıyla atlatırsa belki diğer geceler daha kolay geçerdi.

Saatler saatleri, günler günleri kovalayınca Ali geçmez sandığı o gecenin benzerlerini defalarca yaşadı. Daha ilk günlerde bitlenen Ali, kaşınmaktan düşünmeye vakit bulamamıştı. Nöbetlerde soğuktan donuyor, bir hastalandı mı haftalarca kendini toplayamıyordu. Babasının kendisine reva gördüğü bitli pireli o zor günleri büyük bir gayret sergileyerek üstesinden gelmeye çalışıyordu. Bir gün ona bir mektup geldi. Halil’den geldiğini tahmin ettiği mektup eline tutuşturulunca büyük bir iştahsızlıkla olduğu yere çöktü. Parmakları zarftaki Halil yazısının üzerinde gidip geldi, içinin yağları başından aşağı dökülen kaynar suyun altında eridi gitti. Nasıl özlemişti ikizini, annesini, ablalarını, köyünü... Ali, mektubun içinde yazanları merak etse de düşünmek istemedi. Kalktı dolabının bir köşesine attı mektubu. Sonraki aylarda gelen mektupları da yine aynı köşeye fırlattı. Halil bıkıp usanmadan her ay bir mektup yolluyordu kardeşine. Dolabında biriken mektuplar birkaç parça eşyasından daha çok yer kaplamaya başladı zamanla. Ali mektupları bir gün olsun okumayı aklından geçirmedi sonrasında. İç sesi ona onları okumanın tehlikeli olduğunu söylemişti. Biliyordu ki eğer o mektupları okursa ki açması bile yeterliydi; içindeki kahır mayalanmış hamur gibi tekrar kabaracak sıcak bir ekmek gibi sürekli tütecekti.

Ali dağıtıma tabi tutulmamış Elazığ’daki birliğinde kalmıştı. Halil komutan olmasa onca sıkıntıya nasıl katlanırdı bilmiyordu. Askerde babalık etmişti ona. Komutanının sıcak bakışlarından kendisini çok sevdiğini anlıyordu. Babası tarafından tercih edilmemiş birisi olarak komutanının yüzlerce askerin içinden en çok onu sevmesine seviniyordu. Tezkereye az bir zaman kalmıştı. Artık babasının “Ali’yi götürün” sesi eskisi kadar aklında yankılanmıyor, rüyalarına girmiyordu. Ama yine de köye dönmek istemiyordu. Istırapla geçen yıllarını köye dönüp de babasının sevincine kurban vermek istemiyordu. Mademki bunca yıl kendisine ziyan olmuştu o yıllar bundan sonra ki yıllarda babasına ziyan olsundu. Ali, komutanıyla konuşacak Elazığ’da kalması için ondan yardım isteyecekti.

Halil komutan yanına gelen Ali’ye artık seni köyüne gönderme zamanı geldi, deyince yüzü düştü. Başını yere eğdi, komutana köyüne dönmeyeceğini eğer ona yol gösterirse Elazığ’da yaşamak istediğini söyledi. Komutan önce Ali’ye köye gitmesi için ısrar etti. Ali, babası yerine koyduğu bu insanın sözünü tutmak isterdi ama geri dönerse küllediği yaralar alevlenip tekrar kanayacaktı. Unutmuştu artık o ızdırap dolu günleri ve tekrar yüzleşecek gücü de yoktu. Derin bir nefes aldı burada kalmaya kararlıyım komutanım, dedi. Komutan, Ali’nin kararlı halini görünce düşündü taşındı odunculuk yapan bir arkadaşına yönlendirdi onu. Selamımı söyle, Halil komutan gönderdi beni de, o anlar, dedi. Gözlerinin içi ışıdı Ali’nin. Sonra helalleşip sıkıca sarılarak vedalaştılar.

Ali, dört yılın yorgunluğuyla nizamiyenin kapısına çıkınca önce ne tarafa gideceğini bilemez halde bekledi. Derin bir nefes alınca kendini yenilenmiş hissetti. Ürkek adımlarına tezat içi koşuyordu adeta. Sora sora Oduncu Ahmet’in yerini buldu. Elli elli beş yaşlarındaydı Oduncu Ahmet. Asık suratının verdiği korku, konuşmaya başladığında dağılıyordu. Oduncu Ahmet, komutanın selamını aldıktan sonra Ali’ye nereli olduğundan başlayıp, neden orada bulunduğuna kadar ardı arkası kesilmeyen sorular sordu. Durdu durdu bir daha sordu. Derin derin düşündü ve kedi yavrusu gibi ne diyeceğini bekleyen temiz yüzlü gence artık yaşlandığını, odunları kırmak için eski gücü kendinde bulamadığını, zaten yanında çalışacak birini aradığını söyledi. Arka tarafa odunların yanına bir döşek atarız sana şimdilik, dedi. Her öğlen karısının ya da kızının kendine getirdiği aştan ona da vereceğini söyledi. Ali, komutanın bir selamıyla birkaç saat içinde hayatını düzenleyen bu adama minnetle baktı.

Günler geçmiş Ali işini ziyadesiyle sevmişti. İyi bir oduncu olmuştu. Ustası Ali’yi o kadar sevmişti ki onu küçük yaşta kaybettiği oğlu yerine koymuş gibi sahiplenmişti. Ağırbaşlılığı, efendi tavırları ona güven vermişti. Ne var ki Ali oduncunun kızıyla birbirlerine aşık olmuşlardı. Daha ilk gördüğü an ısıtmıştı içini Ayşe’nin bakışları. Zamanla öğlen yemeklerini hep Ayşe getirir olmuştu. Ali de dört gözle Ayşe’nin ayak seslerini beklerken bulmuştu kendini. Oduncu durumu sezince, karısından kızıyla konuşmasını istemişti. Ayşe babasının kendisine ve kimi kimsesi olmayan sevdiğine gösterdiği anlayış karşısında sevinçten havalara uçmuş, kavuşacakları günü iple çekmeye başlamıştı.

Bir müddet sonra Halil komutana haber salındı. Adet yerini bulsun diye bir akşam Ali’yle birlikte Ayşe’yi istemeye gittiler. Allah’ın emri peygamberin kavliyle Ayşe’yi Ali’ye verdi oduncu. Oduncu sonra ağır ağır kederli bir ifadeyle; Allah bana üç kız bir oğlan verdi ama üçünü elimizden alıp, geriye bir Ayşe’mi bıraktı, dedi. Şimdi bir de en az oğlum kadar sevebileceğim kimsesiz, yaralı bir kuş gönderdi dedi. Bundan böyle iki evladım var benim birbirlerini sevsinler saysınlar isterim. Varlıklı bir aile değiliz ama karnımızı doyurmaya yetecek kadar kazanıyoruz şükür. Eğer çocuklarımız yanımızda yaşamayı kabul ederlerse, yaşlılığımızda bize göz kanat olurlarsa daha da güzel olur diyerek, aynı evde yaşama niyetini dile getirdi. Komutan Ali’nin ne düşündüğünü anlamak için yüzüne baktı. Ali memnuniyet duyacağını anlatan bir ifadeyle gülümsedi. Ona bir hayat veren, işveren, aş veren, tutup bir de güzeller güzeli kızını veren bu adama ömrünün sonuna kadar minnettardı. Hiç bilmediği bir şehirde ona kol kanat gerdiği için savrulmamıştı oraya buraya. Bir günden bir güne karnı aç uyumamıştı. O, onu oğlu gibi bağrına bastığı için artık rüyalarında “Ali’yi götürün” diye bağıran kimse yoktu. Ailesiyle ilgili ketum duruşuna da saygı duymuş fazla irdelememişti geçmişini.

Ayşe’yle annesi büyük bir heyecanla başladılar düğün hazırlıklarına. Ali kendisine denileni yapıyor, bütün gün sevgiyle koşturuyor, çarşıdan alınacakları kelebek hafifliğinde bir koşu alıp eve getiriyordu. Ayşe bazen unuttukları bir şey olunca âşık olduğu bu yakışıklı adamın yüzüne onu tekrar yoracaklarından mütevellit doğan bir üzüntüyle bakıyor, nazikçe alınacak malzemeyi söylüyordu. Ali de sevdiği kızın küçük ağzından çıkan efsunlu sesi büyülenerek dinliyordu yorgunluğu umursamadan. Üzülme sen diyordu, bunun için üzülünür mü hiç, ben bir koşu alıp gelirim... Mütevazı bir düğünle evlendiler. Yıllardan sonra yeni bir aileye kavuşmanın verdiği mutlulukla işine, eşine sıkıca sarılmıştı Ali. Yıllar önce yapayalnız kaldığı Çekalan’daki gibi değildi günleri. Oduncu, birkaç defa köyünden söz açmaya çalışmıştı ama Ali her defasında büyük bir ustalıkla konunun üstünü örtmesini bilmişti. Onun bu ustalığı olanları artık kendisinden bile gizleyebilmesinden dolayıydı. Aslında babasına duyduğu kırgınlık da yıllar içinde törpülenmişti ama yaşadığı incinmişlik ruhunu öyle parçalara ayırmıştı ki eski Ali’den geriye bir şey bırakmamıştı. Neyse ki zaman acıların ilacıydı ve artık eskisi kadar içi acımıyordu. Bunca yıldan sonra eskiyi kurcalayıp da yaralarını kanatmanın kimseye bir faydası yoktu.

Ali’yle Ayşe’nin ilk bebekleri kardeşiyle kendi gibi ikiz olmuştu. Ali, ikizlerden birine kendine güzel bir hayatın kapılarını açan Halil komutanın ismini vermek istedi. Belki bu istek komutanı üzerinden kardeşi Halil’e duyduğu özlemin ortaya serilişiydi. Ayşe de ikizlerden diğerine âşık olduğu kocasının adını vermek istedi. Hem belki böylelikle kocası oğullarına Ali, Halil diye seslendikçe geçmişi hatırlar köyüne gitmek isterdi. Ayşe kocasının bir kez de olsa ikiziyle, annesiyle, babasıyla buluşmasını çok arzu ediyordu. Çünkü üzülüyordu canı gibi sevdiği kocasına. Bazı geceler uykusunda Halil diye bağırıyordu bazen de çok açım anne diye sayıklıyordu, gökteki kuşları vurdular anne diyordu. Ali uykusunda bunları konuştukça Ayşe oturumuna gelip gözyaşları içinde kocasının bu gariban halini izliyordu. Ne zaman rüyanda sayıkladın, Halil gibi bir şeyler dedin diyecek olsa, yanlış duymuşsundur deyip, söyleyeceklerini dinlemek istemediğini belli ederek kestirip atıyordu kocası. Ayşe, kardeşinin gönderdiği mektupları ahşap bir kutuda sakladığını da biliyordu ama kocasına en ufak bir şey soramıyordu. Babasına bahsetmişti Ayşe mektuplardan. Babası daha lafını bitirmeye kalmadan haberi varmış da kızının ne diyeceğini biliyormuş gibi başını sallamıştı. Lakin Ali’ye bu konuyla ilgili bir şey söylememesini tembihlemişti. Eğer kendisi isterse döksündü içini. Ailesinden ayrı bambaşka bir memlekette yaşam kurmak, Ali için de zordu, anlayış göstermek gerekirdi.

Birbirinin aynısı olan ikizler tıpkı babalarına benziyorlardı. Allah ikizlerden sonra iki de kız evlat vermişti onlara. Ali mutlulukları her geçen gün artarak yirmi üç yılı devirdi Ayşe’yle. Tam tamına yirmi üç yıl geçmişti. Ali Elazığ’a yirmi yaşında gelmişti. Şimdi kırk üç yaşında orta yaşta bir adamdı. Oduncu ve karısı da iyice yaşlanmıştı artık ama çok şükür elleri kolları tutuyordu. Oduncu evde Ali’den başka kimsenin olmadığı bir gün Ali’yi yanına çağırdı. Ali hemen yanı başına oturdu söyle baba dedi, bir derdin mi var? Yaşlı oduncu şefkat dolu gözlerini Ali’nin yüzünde dolaştırarak ellerini tuttu. Bak evladım dedi, ağır ağır. Seni bunca yıl öz oğlum gibi bağrıma basmamın efendiliğinden, güven veren temiz yüzünden, sana olan sevgimden, Halil komutanın hatırından ve kızımın kocası oluşundan başka senin bilmediğin bir nedeni daha vardı, dedi. Ali garip bir şaşkınlıkla ama neye şaşırdığını da bilmeden baktı oduncunun yüzüne. Oduncu yaşlı sesiyle; bunca yıl oğlunu bağrına basamayan bir babanın yerine de bastım seni bağrıma dedi. Geçmişte ne oldu, ne bitti, doğru neydi, ne değildi bunu seninle konuşmayacağım. Sana iş verdim, aş verdim, canımı verdim yanlış anlama maksadım yüzüne vurmak değil bunları, ben her şeyden önce sana sevgimi verdim ve bu güne kadar senden hiçbir şey istemedim, dedi. Bir ayağım toprakta artık, biliyorsun kızımla, çocuklarınla çok mutlusunuz ama eğer bir kez de olsa köyüne gitmezsen benim gözlerim açık gidecek oğul, dedi duygulu duygulu. Allah benden aldığı evlat yerine seni verdi, ben de sana iyi kötü bir hayat bırakıyorum ve ilk defa senden bir şey istiyorum. Ali oğlum lütfen ailenin başına kötü bir şey gelmeden bir kere de olsa köyüne git dedi ve nemlenen gözlerini penceren dışarı çevirdi. Ali başını öne eğerek derin bir sessizliğe büründü. Düşündü. Gitse de bir şey değişmeyecekti bunu biliyordu ama kendisine güzel bir hayat veren bu adam ilk defa yine kendisi için bir şey istiyordu. Ona, olmaz demesi mümkün müydü? Oduncunun ellerini sıktı başını yerden kaldırmadan peki baba, dedi. Yaşlı adam Ali’nin bu cevabı karşısında kendini içinde duyduğu huzura teslim edip hafifçe tebessüm etti.

Ertesi hafta Ali Samsun’a gitmek için yola çıktı. Köyüne gitmenin kurulu düzenini bozduğunu yıllar sonra kafasının tekrar karışmasına sebep olduğunu düşünüyordu. Elbette kökleri, sevdikleri vardı o köyde, elbette ki köksüzlük büyük öksüzlüktü ama bunca yıldan sonra herkes ona yabancı gibi gelmeyecek miydi? Ne konuşacaklardı uzakta birbirlerinin neler yaşadıklarını bilip bilmeden. Ama oduncuya söz vermişti onca yaptıklarından sonra onu kıramazdı.

Ali, memleketi Vezirköprü’ye vardığında saat sabahın sekiziydi. Bahar gelmiş memleketinin orman kokulu havasını içine çekince özlediğini hissetti. Hele Çekalan, Vezirköprü’den de yeşil kokardı. İçini kaplayan huzur, köy yoluna girdiğinde kayboldu. Yıllar önce büyük bir kırgınlıkla düştüğü yolu yıllar sonra tekrar adımlıyor olmaktan doğan duyguyu nereye koyacağını bilemedi. Öyle bir ağrıyla yürümüştü ki bu yolları, o gün soğuğun acısını zerre duymamıştı. Ali yürüdü yürüdü... İçinden belki yıllar önce buralara döktüğüm gözyaşıyla karşılaşır mıyım acaba diye düşündü ama ne o gece ne diğer geceler bir tek gözyaşı dökemediğini hatırladı. Dökseydi dökseydi annesinin bağrına yaslandığında dökerdi. O zaman da annesini üzmemek için tutmuştu kendini.

İki saate vardı köye Ali. Köyü görünce şaşırdı önce. Köyde hane sayısı artmış daha bir kalabalıklaşmıştı. Muhtarın evi işte şurasıydı dedi, yanında görünmez biriyle konuşuyormuş gibi. Sırasıyla Kara Ahmetgilin evi, Kel Memetgilin evi, diye mırıldana mırıldana geçti evleri. Çocukluk arkadaşı Samigilin evinin önüne gelince, yıllar öncesi gibi durdu yine. Oyun oynadıkları övene başını çevirince Halil’le Sami’nin hala orada oynadığını görünce şaşırdı. Nerelerdesin sen, dediler ikisi bir ağızdan. Ali gülümseyerek geldim, dedi… Geldim Halil… Geldim Sami…

Ali, bir ev daha geçip kendi evinin övenine girdi. Ne hissettiğini bilemeden uzun uzun baktı etrafa. Övende kardeşiyle oyun oynadıklarını, annesinin yazın oraya bakır kazan atıp, altında çalı çırpı yakarak ısıttığı suyla kardeşiyle ikisini yıkadığını izledi gülümseyerek. Su sıcaksa kaçıveriyorlardı annelerinin elinden... Sonra ansızın gökyüzü karardı, kar yağmaya başladı, tipi bastırdı, tipinin ardından da ulak geldi babası çıktı kapıya, tesbih tanelerinin şakırtısı gibi “Ali’yi götürün” dedi üst üste. Birden midesi bulanan Ali, vücudunun titrediğini hissedince gözlerini sıkıca yumdu. Daha sıkı yumdu… Gözleri açmak istemiyordu. Ya az sonra sabah namazını kılan annesi onu bağrına basıp gözyaşlarına boğulursa… Korkuyordu Ali. Ya Ali evden çıkıp yine kaçarsa? Gözlerini açıp durdurmalı mıydı onu durdurabilir miydi ya da. Bilmiyordu bunu bilmekte istemiyordu. Bildiği tek şey yıllar önceki acı, en taze haliyle yüreğini acıtıyordu şimdi. Geçmemiş miydi ki?

Kolunu tutan bir elin onu sarsarak “geçti artık Ali… Geçti” dedi. Duyduğu sesle irkilince açtı gözlerini Ali. Aynada kendini izler gibiydi. Halil gözyaşları içinde sarıldı kardeşine. Nerelereydin sen, dedi ağlarken üst üste. Nerelerdeydin sen kardeşim? Biraz hesap sorar gibi, biraz hesap sormaya kıyamayıp sevip okşar gibi. Ali’yi hangi duyguyla sarıp sarmalayacağını bilemez halde şaşkındı kardeşi. Sarılıyor sarılıyor sonra tutup kendine çekiyor bir daha sarılıyordu. İnsan yirmi üç yılda unutmaz mı Ali dedi, nihayet ağlamasını bitirerek. İnsan insanın yüzünü bile unutur Ali, dedi yalvarır gibi. Unutmadım dedi Ali, nasıl unuturum yüzün bende değil miydi? Çok şükür sağ salim geldin, içeri geç hadi kim bilir ne kadar yorgunsundur dedi kardeşi. Ali kâh hüzünlenip kah sevinen ikizini, duygu geçişlerini büyük bir soğukkanlılıkla izledi. Yirmi üç yıldır nerede olduğunun açıklamasını kendisi yapması gerekirken onun yerine ikizi parçalıyordu kendini Ali ise olabildiğine sakindi.

Halil ile Ali daha fazla beklemeden eve girdiler. Halil kardeşini başköşeye oturttu, karısına hemen aş hazırlayın dedi. Köyden bir kızla evlenmişti Halil. İki kız, iki oğlu da onun vardı. Sırayla hoş geldin, dediler Ali’ye, misafir telaşına düşüp ne yapacaklarını bilemediler şaşkınlıktan. Ali, birilerini arar gibi etrafına bakınınca, öldüler dedi Halil, ortalığa bomba atmış gibi. Ali baktı Halil’in yüzüne öylece ne diyeceğini bilemedi sustu öylece. Beş yıl önceydi dedi. Yaşlıydılar zaten senden sonra da iyice göçtüler. Bir ay arayla da yaşlılıktan öldüler. Anlatacağım sana her şeyi hadi yemeğini ye de dinlen biraz, dedi Halil.

 İkizi yapmasını istediği şeyleri söyler söylemez itirazsız yerine getiriyordu Ali. Dinlendikten sonra kendisindeki durgunluk Halil’e de geçmişti. Gittiği sabah evdeki herkesin nasıl acı çektiğini dinledi kardeşinden. Hele annesi yıkmıştı ortalığı, kendini karların içine atmıştı da yine dinmemişti ateşi. Babası o yaşlı haliyle kar tipi demeden ertesi gün kasabaya inmişti askerlik şubesine gitmişti ama çoktan gittiğini söylemişlerdi babasına. Her ay mektup yazdık sana, dedi kardeşi. Evde okuma yazma bilen tek ben olduğum için önce babamın söylediklerini yazıyordum, sonra annemin hıçkırıkları arasından seçtiğim kelimelerini kendimce düzeltip onları yazıyordum, dedi. En son da bir köşeye çekilip kendisininkileri yazdığını anlattı. Bir şey demeden dinledi Ali. Cevap verir diye bir yıl beklemişlerdi ama ikinci yılın sonunda ümitlerini yitirmişlerdi. Hele dört yılın sonunda öldüğünü düşünmüşlerdi artık. Ali bütün bunları tepkisiz dinledi. Kardeşine, o sabah ansızın neden gittiğinden, gönderdikleri mektupları açıp okumadığından bahsetmedi. Sustu, sadece sessizce dinledi. Yıllar önce evden çıkıp gidişinin bedelini en ağır kendisi ödemişti kime ne söylemeliydi.

O gece her zamanki yerine serilen yer döşeğinde yattı Ali. Geç de olsa daldı uykuya. Sabah ezanı okuyan imamın sesine uyandı tekrar. Gittiğinin gecesi gibi bağrı yandı birden. Hoca, yirmi üç yıllık kederi, itilmişliği, yalnızlığı, hasreti, anasının kokusunu ve daha birçok şeyi olduğu gibi toplayıp doldurmuştu Ali’nin içine. Beyninde annesinin sabah namazı tıkırtısını duyar gibi olunca, yıllardır dökemediği yaşlar gözlerine yürüdü ama tuttu yine. Duramadı öyle, kalktı ağır ağır giyinip yıllar öncesindeki gibi sessizce dışarı attı kendini.

Ayakları onu mezarlığa getirmişti. Ali yan yana yatan annesiyle babasının mezarını bulmakta zorlanmadı. Bir müddet ikisinin arasında durdu öylece. Mezar taşlarını okudu ağır ağır. Sonra yavaşça çömelip oturdu annesiyle babasının arasına. Elleri açıp dua okumaya başladı. Okudu, okudu elini yüzüne sürerek annesi gibi üfledi duayı mezarlara. Bir müddet nereye baktığını, ne düşündüğünü bilemeden daldı gitti öylece mezarlıktaki çalılıklara. Ağır ağır elini hırkasının içine soktu, koynunda sakladığı torbanın içindeki yıllardır okunmadan eskittiği mektupları çıkardı. Tam yirmi üç yıllık mektuptu bunlar. Mektupta yazılanların bir kısmının şimdi toprağın altında yatan anne ve babasına ait olduğunu düşününce içi ezildi. Titreyen elleriyle açtı birini. Halil’in kaleme aldığı mektup önce babasının sözleriyle başlıyordu. Mezarlığı dolduran boğuk bir hıçkırıkla okudu. Babası,

-Canımdan çok sevdiğim oğul! Diyordu…

 

 

 

 

 

                                                                                                                                                                                

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*