HATİCE TARKAN DOĞANAY-KAYBOLMACA

Hatice Tarkan Doğanay "Kaybolmaca" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da

KAYBOLMACA

Hatice Tarkan Doğanay

Bisikletin arkasında oturan kardeşim şimdi sıra bende geç arkaya dedi. Sonra da gözlerini sıkıca kapat… Bisikletin arka oturağına düşmeyecek şekilde iyice yerleştim ve gözlerimi kapadım.

Oyun başladı!

Her fırsatta oynadığımız, sadece birkaç kuralı olan bu oyunun adı “kaybolmaca” oyunuydu. Birinci kural, arkaya geçen kişi son derece dürüst davranacak ve gözlerini hiç açmayacaktı, ikinci kural ise arkadaki kişi tahmin yöntemiyle bisikletin nereye gittiğini, hangi yollardan geçtiğini ve son olarak nerede durduğunu bilecekti. Arkadaki kişi bisikletin hangi güzergâhlardan geçtiğini son derece muhkem bir şekilde tahmin etse de her defasında sürpriz bir yerde açardı gözlerini. Oynadığımız onca kaybolmaca oyununda hiçbir zaman düşündüğümüz yerde bulamadık kendimizi. Bu kardeşimle bizim keşfettiğimiz en zevkli bisiklet oyunuydu.

Benden dört yaş küçük olan erkek kardeşim bisikletin başına geçti mi oyunun başını çekmenin sorumluluğuyla yüklenirdi pedallara. Bütün amacı bana çaktırmadan bisikleti dolambaçlı yollardan geçirerek doğru başlayan tahminlerimi allak bullak etmekti. Bense her defasında gözlerim kapalı alıcılarım açık yaz sıcağında bir yudum serinlik bulmak ümidiyle kollarımı kanat misali açarak sadece hislerimle değil kulaklarımla, kollarımla hatta bacaklarımla da dikkat kesilirdim. Oyunu bazen evin önünden bazen de evimizin az ilerisindeki boş alandan başlatırdık.

Yine sıcak bir yaz günü kaybolmaca oyunu oynamaya karar vermiştik. Bütün ciddiyetiyle gidonu kavrayan kardeşim bisikletin yönünü önce sağa birkaç yüz metre sonra da sola çevirince civardaki ağaçlığa gitmeye çalıştığını anlamıştım. Az sonra bisiklet hızlanınca ağaçlığa giden yokuşu indiğimizden emin oldum. Gözlerim kapalı, kollarım açık doğayı kucaklar gibi, esrarengiz bir özgürlüğe uçar gibiydim. İnsan bu şekilde gözlerini devre dışı bırakınca ruhunun, doğanın ruhuyla nasıl bütünleştiğini daha iyi anlıyordu. Gözlerimin göremediği ama seslerini hiç olmadığı kadar net duyduğum kumrular en canlı halleriyle hemen kulağımın dibinde dem çekiyordu örneğin. Biz bisikletle uzaklaştıkça ya da farklı sokak aralarından gelip geçtikçe top oynayıp ip atlayan çocukların cıvıltısını duyuyordum ve içim dışım neşe doluyordu. Çocuklar en masum halleriyle oynarken içlerinden biri arkadaşına “ara vermesiz değmesiz oynayalım mı” diye soruyordu. Yakan top oynadığını tahmin ettiğim diğeri de “vuruldun işte çık oyundan” diye sesleniyordu bir diğerine, o da “etek cansız, vurulmuş sayılmam” diye diretiyordu ve oyun tatlı bir çocuk münakaşasına dönüşüveriyordu. Ayırt edebildiğim ses sayısına göre zihnimde canlanırdı çocuklar ve neşe içinde zıplayarak ip atlamaya, oradan oraya sıçrayarak top oynamaya başlarlardı göz kapaklarımın arasında. Hep bir ağızdan Laleli Belkıs, içeriye gir kız diye bağırınca istemsizce ipten tut, dışarıya çık diyordum ben de bisikletin tepesinde. Bazen de esner gibi miyavlayan bir kedi göz kapaklarımın arasında tepine tepine top oynayan çocukların yanından en miskin haliyle geçiveriyordu. Her gün bakıp da görmediğin, işitip de duymadığın her şey en anlamlı halleriyle kaybolmaca oyunu sayesinde doluyordu içime ve son derece kıymetleniyordu gözümde.  Şimdi daha iyi anlıyorum ki ailemizin bizleri korumak adına gündelik hayatta koyduğu kurallar çocuk ruhumuzu sıkardı ya hep, işte bisikletin arkasında gözlerin kapalı gitmek küçük özgürlüklerden kaçıp doğanın ruhundaki gizemli özgürlüğe sığınmak gibi bir şeydi. Bisiklet her çocuk gibi bizi de keşfedilmemiş özgürlüklere yelken açmamızı sağlayan yegâne nedendi.

Ben dünyayı içimde taşırken kardeşim direksiyonu sağa kırdı sola kırdı, düz gitti yokuş indi derken bisikleti durdurdu. Bisiklet durunca tabiatın coşkulu sesi de durdu sanki bir ara. Yanından geçtiğimiz çocukların ip atlamaları, kedinin tembel tembel yürüyüşü içimin gerçekliğinden çıkıp kendi gerçekliklerine kavuştu. Ortada ip atlayan kızın saçları hayalimdeki gibi sarı, gözleri mavi miydi acaba? Belki sarıydı belki mavi bunun için aynı yollardan tekrar geçmek gerekecekti ama emin olduğum bir şey vardı ki kedinin tüyleri kesinlikle siyah değildi. Beynimin kıvrımlarında kuyruğunu kıvıra kıvıra gözlerini sağa sola devirmekten aciz kedi, miyavlamasını esnete esnete ulu orta yayarken siyah tüylü olmasının imkânı yoktu. Siyah kedilerin kurnaz duruşları çevik adımları olurdu. Kardeşim de aklıma patileriyle tutunmuş turuncu renkli miskin kedi gibi kelimelerini yaya yaya şimdi gözlerini açmadan tahmin et bakalım neredeyiz dedi. Derin bir nefes aldım, duyularımı geri sararak tekrar kontrol ettim. Ağaçlıkta biraz dolaştıktan sonra çevredeki sokak aralarından geçip yaklaşık beş altı yüz metre ilerdeki köprünün yakınında sürücü kursu öğrencilerinin çalıştığı alana gelmiştik.  Hatta girişte türünü bilmediğim cılız yapraklı bir ağaç vardı işte o ağacın dibinde olmalıydık. Gözlerimi açmadan, geçtiğimiz güzergâhları anlatarak cılız yapraklı ağacın altında olduğumuzu söyledim. Kardeşimin bıyık altından fırlayıp yüzüne yayılan tebessümü ağzından yayıla yayıla çıkan gevşek sesli kelimelerinden görebiliyordum adeta. Cık bilemedin dedi sırıtarak. Aç şimdi gözlerini… Heyecanıma bulaşan garip bir mutlulukla açtım gözlerimi. Yine her zaman ki gibi bambaşka bir yerde bulmuştum kendimi. Kardeşimin omuzları şahlanıp kabarınca sen de bilememiştin daha demin geç arkaya sıra bende dedim ve oyun tekrar başladı.

Çocukluğumuz bisikletin tepesinde geçti. Babam bize daha bisiklet al demeye kalmadan almıştı bisikleti. Kıpkırmızı parlayan bmx bisikleti görünce üçümüz de büyülenmiş vavv çekmiştik. Babam bisikleti bize verirken mahallede bisikleti olmayan çocuklarla paylaşma zorunluluğumuzun olduğunu söylemişti. Bunu kabul edersek bisiklete istediğimiz kadar binebilecektik. Eğer gözü kalan bir çocuğu görmezden gelirsek gözümüzün yaşına bakmadan derhal bisikleti elimizden alıp o çocuğa hediye edeceğini söylemişti. Mahzun mahzun bakanın kendimiz olmasını istemiyorsak bisikletsiz çocuklar önceliğimiz olmalıydı. Bir ara bana babam bisikleti bize değil de mahallenin çocuklarına almış gibi gelmişti. Bu kuralı bisiklete binme heyecanın yanında ziyadesiyle küçük bir kural olarak algıladığımız için hemencecik kabul ettik. Yaldır yaldır yanan bisikletin güzelliği içimize işlerken o kural da aynı derecede içimize işlemiş olmalıydı ki bisikletimizi paylaşmak hiç zorumuza gitmedi. Kardeşimle keşfettiğimiz kaybolmaca oyununu bir müddet sonra diğer çocuklar da oynamaya başlamıştı ama bu oyunu en çok biz oynuyorduk. Ziyadesiyle ciddiye aldığımız kaybolmaca oyununu bir kez de olsun doğru tahminle noktalamak zamanla tek hayalimiz oldu. Hatta ben sır gibi sakladığım güzergâhlardan az az ipucu bile vermeye başlamıştım ama ne zaman gözlerimizi açsak kendimizi olduğumuzu sandığımız yerde bulamamıştık. Hayır, ama burada olmamız imkânsız derdim ben sık sık. Zihnim tahminimin doğruluğuna o kadar inanırdı ki gözlerimi açtığımda kendimi bambaşka bir yerde bulmuş olmak önce zihnimle ters düşmenin hafif bir şokunu yaşar sonra sanki gözlerimi bambaşka bir dünyada açmışım gibi nerede olduğumuzu anlayana dek etrafı hafif ürpererek hafif de büyülenerek izlerdim.

Bisiklet deyince çocukluğum ve kaybolmaca oyunu gelir aklıma. Bizim için kaybolmaca oyunu adeta hayatın kaçış vitesi gibiydi. Şimdilerde bu vitese daha çok ihtiyacımız olduğunu görüyorum. Bisikletle büyüklerin saltanatından son sürat kaçarak kaybolduğumuzu sanarken, zamanla kendimizi hayatın tutsaklığına kök salmış bulduk. Tıpkı hiçbir zaman doğru tahmin edemediğimiz kaybolmaca oyununun esrarengiz finali gibi…

                                                                                            

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*