HATİCE TARKAN DOĞANAY'LA SÖYLEŞİ

Hatice Tarkan Doğanay: İnsanın direnişi daha hayata doğarken başlıyor.Ve ölüm gerçekleşene dek devam ediyor. İnsanın direnmekten vazgeçmesi, kendine yaptığı en büyük kötülüktür.

“SAF SEVGİYE ULAŞAN İNSAN, KENDİNE DÖNÜK YAŞAMAYI TERCİH EDİYOR”

HATİCE TARKAN DOĞANAY’LA SÖYLEŞİ

Konuşturan: Muhammet Erdevir

 

Şiirlerinizi okuduğumda dikkatimi çeken ilk özellik, hemen tüm şiirlerin doğum sürecinden beslenmesi oldu. Doğumu bir yaratılış ve inşa ediş olarak tüm boyutlarıyla ele almışsınız. “Doğum”a karşı bu ilginizin kaynağı nedir?

Çünkü her şey doğumla başlıyor. Burada bahsi geçen konu ister canlı bir varlığın doğması olsun ister bir düşüncenin, kitabın ya da şiirin doğması olsun; doğum zorlu bir süreç ve nihayete erdiğinde ortaya koyduğu şey yeni bir şeydir. Doğum yeniliktir ve benim için en besleyici olandır.

“İnşa ediş”e gelince hepimiz doğduğumuzda yeniyizdir fakat daimi surette yeni kalmamız mümkün değil. İstesek de istemesek de bazı bedeller ödeyerek olgunlaşma sürecine doğru sürükleniriz. İnsanın kendini bilme ve kendini inşa etme yollarında aklını ve hırslarını doğru kullanmayı öğrenmesi için kendini gerçekleştirmesi, aydınlanması ve bunu insanlarla paylaşabilmesi için yeniden doğmaya ve doğurmaya ihtiyacı var. Esasen doğmak ve doğurmak iç içe olan kavramlar. Bu süreç bize doğurmanın da doğumun ön şartı olduğunu öğretiyor. Doğurmaya çalıştığınız şey her neyse dogmatik bir zeminde gerçekleştirmeye çalışıyorsanız bir işe yaramayacaktır. Ama akılcı bir yolda doğurmuşsanız bu yaşamın içinde sadece doğmuş ve ölmüş olmazsınız, bir iz ya da bir yaşam bırakmış olursunuz.

Şiirlerimde doğumdan beslenmemin kadın olmamla da yakından alakası olduğunu söyleyebiliriz. Hayata üç kız evladı hazırlamaya çalışan bir anne olarak kadın olmanın anlamını, yaratılışımdan gelen narin ve güçlü yanlarımı; doğurganlığı, yenilenmeyi ve temizlenmeyi iyi bilen tabiatımı en iyi bu şekilde ifade ediyorumdur.

Yaratılış konusunu biraz daha açalım. Şiirinizde vurguladığınız insan, bir et parçasının çok ötesinde kendi kimliğini inşa eden, kuran, o kimlik üzerinde varoluşunu anlamlandıran bir insandı. Bu doğum ya da oluş hangi şartlarda ve nasıl gerçekleşiyor?

Bu çok doğru.  Sadece vurgulamaya çalıştığım insana değil yazdığım her varlığa ve nesneye bir anlam yüklüyorum. Eşyalarla bile bağ kurabilecek kadar hassas bir yapıya sahibim ve hayatta aradığım tek şey “anlam”. Anlamın mutlulukla bir ilişkisi olduğunu söylemek belki şöyle doğru olmayacaktır: Yaşam ya sığdır ya mana doludur. İnsan sığ yaşamayı da anlam aramayı da mutlu olmak için seçer. Yani temelde daha mutlu, daha huzurlu yaşamak arzusu var. Hangi bakış açısıyla bakacağımıza kendimiz karar veririz. O zaman sığ yaşamak ya da anlam aramak bir tercihtir diyebiliriz. Bu doğum ya da oluş da işte bu tercihin getirdiği şartlarda gerçekleşiyor.

İnsan olma yolunda çektiğimiz acıları nereye koyuyorsunuz? Acılar bizi pişiren ve olgunlaştıran sürecin bir parçası mı yoksa varolmanın dayanılmaz ve kaçınılmaz bir sonucu mu?

Evet, kesinlikle insan olma yolunda çektiğimiz acılar bizi pişirir, olgunlaştırır ve bu varolmanın kaçınılmaz sonucudur. “Acı bilgidir, akıllı adamların hocasıdır” diyor Byron.  Ne kadar doğru bir tespit. Eğer bir konuda acı çekmemişsek semantik çerçevede o konuyu tam manasıyla nasıl kavrayabiliriz? Acıyla karşılaşırız ve kozasında evrile çevrile pişmeye başlarız. Zamanı geldiğinde de içinden olgunlaşmış bir insana dönüşmüş olarak çıkarız. Bu sürecin öğretisini iyi toplamak lazım.

Acılardan devam edelim. Bir şiirinizde “ben seni yandım/sevmek yanmaktır sandım” diyorsunuz. Bu bağlam, Mevlana’nın “Hamdım, piştim, yandım.” düşüncesine yaklaştırıyor sizi. Sevgi, sizi ve şiirinizi olgunlaştırıyor mu gerçekten?

Mevlana hayatı üç kelimeyle özetliyor. “hamdım, piştim, yandım”. Mevlevi düşünce insanın hamlıktan kâmil olma yolunda yaşadığı süreci ve dönüşümü en güzel anlatan düşüncedir. Bir zamanlar ne zaman kendimi çıkmazda hissetsem tasavvuf okurdum.  Temelinde barındırdığı sevgi, hoşgörü ve hümanist bakış açısı beni oldukça rahatlatırdı.  Sevginin olduğu her şey daha derin, daha değerli, daha sahici... Ben sevgiyi büyütmek olarak tanımlıyorum. Küçük şeyleri seversin ve onlar büyür,  yavaş yavaş seni büyütür (olgunlaştırır).  Şiirlerini büyütür, dünyanı büyütür, bakış açını büyütür... Bu böyle uzayıp gider…

Her kavuşma içinde bir ayrılığı ve uzaklaşma/kaybetme riskini taşımıyor mu?

Elbette… Kesinlikle içinde kaybetme riskini taşıyor. Ama ben bu riskin alınmasından yanayım. Kavuşma arzusu sevginin getirdiği bir arzudur. Sevginin getirdiği her ne varsa yaşamaya değer diye düşünüyorum.

Sevginin bencil bir tarafı yok mu? Siz de bir şiirinizde “ben kendi kendimi sevmek zorunda kaldım” demişsiniz. Sevgi, içinde taşıdığı bencilliğe rağmen nasıl oluyor da böylesine yaratıcı ve besleyici olabiliyor?

Sevmek, sevilmek ihtiyacından doğduğu için belki de en bencil kavramdır. Bencillikse,  insanın kendini sevmesinin yolunu açan bir şey.  Boş bir bencillik değil bu. İnsan o yola girince kendinin, bedenin, ruhun, güzelliğin, bilgeliğin, yaratıcılığın arayışına düşüyor. Sanırım bu durum sevdikçe insanı bencilleştiren, bencilleştikçe saf sevgiye ulaştıran bir döngü. Burada bahsettiğimiz bencillik boş ya da zararlı bir bencillik değil. İnsanın kendisine değer vermesinden doğan bir asillik barındırıyor içinde. Kendini keşfetmeye de tekabül ediyor ve bu da içinde yaratıcılığı barındırıyor. Ancak yaratıcılık yeteneğinin farkında olan insan onu geliştirebilir. Saf sevgiye ulaşan insan, kendine dönük yaşamayı tercih ediyor. Aslında bu, kendine ve sonsuzluğa bakmak gibi bir şey.  Bu durum olgunlaşmanın son hali gibi geliyor bana.

Tarçın Etkisi adlı şiirinizde “izledim Kırım’dan beri süregelen birlikteliğimizi” diyorsunuz. Kırım denince ne yazık ki akla ilk gelen sürgün hatıraları oluyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Yazdıklarımda Kırım’dan bahsediyorum çünkü Kırım Tatarıyım. Atalarım yaklaşık iki yüz elli yıl önce oradan gelmiş. Kırım Tatar sürgünü yani bahsettiğiniz büyük sürgün 1944 de yaşanmış. Ama yüzyıllar boyunca orada yaşayan halk zorunlu göçlere, sürgünlere hep maruz kalmış. Bu acıları ben yaşamamış olsam da ecdadımın yaşadığı o acıları bütün hücrelerimde hissedebiliyorum. “Dut Ağacı”  kitabında bu konuyu işlemedim ama ilk kitabım Kalbim Kafesim’de bu sürgünü anlattığım bir öykü var. Hatta o öykü Emir Kalkan Hikâye Yarışması’nda ödül almıştı.

Yine aynı şiirde “gitmesek de kalmasak da diyebileceğimiz bir evimiz yok uzakta” demişsiniz. Kırsal yaşam, köy hayatı ve taşra gerçekliği şiirinizi ne biçimde besledi? Pastoral manzaranın imge evreniniz üzerindeki etkileri ne ölçüde oldu?

Şanslıyım ki köyde doğdum ve sekiz yaşıma kadar da orada yaşadım. Pek çok yazarın beslendiği dönem çocukluluk dönemidir. Ben de en çok çocukluğumdan ve çocuklarımın çocukluğundan besleniyorum. Bu noktada çocukluğumun köyde geçmiş olması benim için büyük şans. Zira o dönemde çok iyi gözlem yaptığımı düşünüyorum. Ve ne yazacak olsam farkında olmadan köydeki çocukluk dönemimi irdeliyorum. Düşününce bu çok normal çünkü kişi nereye giderse gitsin içinde taşıdığı, özlediği, farkında olmadan aradığı doğup büyüdüğü topraklarda öğrendiği o ilk kültürdür. Geçmişe dönüp baktığımda beni en çok etkileyen olay köyden ayrıldığım zamandır. O olayla hayatım köydeki ve köyden sonraki diye ikiye ayrıldı ve benim aklım hep köyde babaannesinin koynunda yatan, bahçede doğanın sesiyle uyuyan Hatice’de kaldı.

Bir de öykü kitabınız var. Hatice Tarkan Doğanay’ın öykücü kimliği için neler söylemek gerekir? Öyküyü edebi yaşamınızın neresine konumlandırıyorsunuz?

İnsan hayatta en çok öyküyle karşılaşıyor. Gazetede, dergilerde, günlük sohbetlerimizde karşımıza çıkıyor. Herkesin çevresinde en az bir tane hikâye anlatıcısı vardır. Kaldı ki gün içinde duyduğumuz, okuduğumuz hikâyeleri en yakınımızda kim varsa ona anlatma gereği de duyarız. O yüzden öykü yaşantımızın tam merkezinde yer alıyor. Öykü benim de hayatımın merkezinde ama edebi yaşantımın merkezine şu sıralar şiir var.

Öykü ve şiir ilişkisinde kendinizi hangisine daha yakın hissediyorsunuz?

Öykü yazarken öyküye şiir yazarken şiire yakınım. Şu an daha çok şiirle ilgilendiğim için şiir demek geliyor içimden ama bu bir yanılsama olabilir. Yine de şiire yakın hissettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Daha şiir nedir bilmezken öykü değil şiir yazmaya çalışıyordum.

Neden? Bu içsel bir motivasyonla mı doğuyor yoksa bir edebiyatçı olarak bilinçli bir tercihin sonucu mu?

Yazmak içsel motivasyonla doğan bir şey ama yazacağı türü insan kendisi deneyerek bulmalı. Hasan Ali Toptaş’la bu konuda kısa bir sohbet etme imkânım olmuştu. Bana, yazmak isteyen insanın her türü denemesi gerektiğini söylemişti. Edebiyatçı hangisinde daha iyiyse ona yönelmeli demişti. Ben de böyle düşünüyorum. Tabii burada ister istemez şiiri ayrı tutuyorum. Zira şiire yatkınlık daha erken yaşlarda peyda oluyor. Bununla birlikte yazarlığın tanrısal olduğunu, doğaüstü bir yetenekle geliştiğini düşünmüyorum. Yüzde yirmisi yetenekse yüzde sekseni çalışmaktır.

Şiirlerinize baktığımızda uzun, alt bölümlerden oluşan ve yer yer anlatımcı şiirlerin ağırlıklı olduğu görülüyor. Özellikle kitabın son şiiri “Gül ve Kül” mesela. Bu durum öykücü kimliğinizin etkisiyle olabilir mi? Anlatımcılık poetikanızı nasıl etkiliyor?

Gül ve Kül mensur şiir diyebiliriz. İçinde heceyle yazılmış ağıt var, sıkıştırılmış şiir var, mitolojik şiirsel bir metin var açıkçası bunları bilinçli olarak karıştırdım. Köyüme ait gerçek bir olayı tarihe farklı bir şekilde not düşmek istedim. Ve içimden geldiği gibi de harmanladım. Bu durum tam olarak öykücü kimliğimden kaynaklanıyor diyemeyiz. Bu daha çok öyküleme tekniğiyle yazılmış şiirleri sevmemle alakalı.

Peki mitoloji? Şiirlerinizi okuduğumda Ramses’ten Musa’ya, Eros’tan Yusuf’un kuyusuna birçok mitolojik imgeyle karşılaştım. Mitolojiyle olan ilişkinizi nasıl değerlendirirsiniz?

Mitoloji çok eğlenceli geliyor hem yazmayı hem okumayı çok seviyorum. Hangi türde eserler verirse versin mitoloji bir yazar için en büyük esin kaynağı.

Mitolojiye olan ilginiz sadece şiirlerinizle mi sınırlı yoksa okuma ve yazma serüveninizi kuşatan bir kaynak mı mitoloji?

Mitolojiye ilgim sadece şiirle sınırlı değil. Yukarıda bahsettiğim Kırım Tatar sürgününü konu alan hikâyem aynı zamanda mitolojik bir hikâyeydi. Hatta hikâyenin adı da Umay Ana’ydı. Onu yazmadan önce Türk Edebiyatında Mitoloji Kaynakları kitabını okudum ve hangi mitleri işleyeceğime öyle karar verdim. Mitolojinin birçok yazar için geniş bir kaynak olduğunu düşünüyorum.

Eşeysiz Çoğalma şiirinizde “hem düştüğü yerde gizlidir direnişi insanın” diyorsunuz. Hatice Tarkan Doğanay, hayatı bir direniş olarak mı görmektedir?

İnsanın direnişi daha hayata doğarken başlıyor. Doğum yaptırmış bir sağlıkçı gözüyle de bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sağa sola savurdukları kol ve bacaklarıyla, parmağınızı sımsıkı saran elleriyle, hastaneyi inleten ve artık ben de varım, buradayım diyen çığlıklarıyla başlıyor insanın direnişi. Ve ölüm gerçekleşene dek devam ediyor. İnsanın direnmekten vazgeçmesi, kendine yaptığı en büyük kötülüktür. Çünkü “yaşamak direnmektir.”

O zaman şiir bu direnişin neresinde?

Şiir bu direnişin kalkanında bazen de kılıcında.

Düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ediyorum. Kitaplarınızın okuru bol olsun.

Ben de bana konuşma ve kendimi anlatma fırsatı sunduğunuz için Edebiyat Daima’ya ve okurlarına teşekkür ediyorum.

 

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*