GALİP ÇAĞ-AKADEMİSYENLİK ÜZERİNE-II

Galip Çağ, "Akademisyenlik Üzerine" adlı yazı dizisinin ikinci bölümüyle Edebiyat Daima'da

AKADEMİSYENLİK ÜZERİNE-II

Galip Çağ

 

Kitapla Yaşamak

Modern zaman ve hızın zamana eş tutulduğu bugünler, özellikle genç zihinleri ciddi korkularla bezedi. Bir an önce "olmak" arzusu ile teknik ve olması gereken süreçleri geçerek gelinmesi gereken noktayı eşlemek, işin daha başında tek düzelik ve biçimliliği kaçınılmaz kıldı. Okulun vaktinde bitmesi, tezin vaktinde bitmesi, bir an önce kadro almak... Tüm bunlar zaman kavramının hız kavramına eşitlenmesi ile onun doğru kullanılmasını imkânsız kılan bir süreci başlattı. Bu, aslolanı yani kitabı, bu zamanın dışına itti. "Gerekeni okumak" ve "çok okumak" gibi iki yanlış algı ders kitabına hapsolmuş bir akademisyen adayını giderek düzenin içine hapsetti. Arkasından okumalara isimler verilmeye başlandı: Alan okuması, serbest okuma, edebiyat okuması vd. Sonuç, kitapla yaşamaktansa çıkara dayalı bir ilişkiye tabi olmak.

Bu noktada çok bilinen ama sadece sonu dijital âlemin kıt kanaat sahalarına karakter sayısına esir edilerek paylaşılan bir hikâyeyi paylaşmak iktiza eder. Walter Benjamin, Nazizm döneminde Almanya'dan kaçmış, Paris'te küçük bir stüdyo kurmuştu. O yıllarda Fransız Dışişleri Bakanlığında müsteşar yardımcılığı yapan Saint John Perse adlı kadın şair, bir gün onu stüdyosunda ziyaret eder. Perse, stüdyoya girdiğinde, bir sürü kitap olduğunu görse de; kütüphanenin altında açılmamış paketler içindeki kitaplar gözüne çarpar. Benjamin'e taş atmaya yeltenen Perse, "Mösyö Benjamin, bütün bu kitapları okumadınız herhalde, aşağıda açılmamış paketler var daha" deyince; Benjamin de kadını kırmadan, tatlı bir cevap verir: "Azizim Madam, kitaplar sadece okumak için değil, birlikte yaşamak için de alınır". Hikâye kabaca budur ama önemli bir yargıyı da yıkar ya da en azından iflah olmaz kitapsevere de kendini kurtarmak için ciddi bir dayanak sunar.  Bu noktadan hareketle akademisyen olmak isteyen talibe kitapla yaşamayı vaz etmekten öte, bir alışkanlık, birliktelik hatta bağlılıktan öte bir sadakati zaruri kılmak yine işleri zorlaştırıcı bir tavsiye olacaktır. Walter Benjamin eskilerde kaldı ise belki daha moda bir ruhtan da destek alınabilir, mesela Murathan Mungan'dan: Kitaplar yalnızca okunduklarında sizde uyandırdıkları, kışkırttıklarıyla değil, raflardaki varlıklarıyla bile hesaplaşmalara sürüklüyor insanı. Kitap, ömür ölçüyor. Ömür ölçmektense yüksek bir ortalamanın peşine düşmek çok daha faydacı ve acısız bir uğraş olmaz mı sizce de?

Okumak ve kitaplarla yaşamayı başaramadıktan sonra özgürleşemeyecek olan talip, akademi denen modern dünya için görece özgürlük alanında zerre miskal yol alamaz. Hareket eder hatta bir anlamda ilerler ama yol alamaz. Zira yolda olması mümkün değildir. Yol insanı terbiye eder ve yola girmeyenin olması gerekene ulaşması mümkün değildir. Bir gün istediği yere gelir ama asla olmuş olamaz. Kitaplar kendileriyle meşgul olanların hakkını katiyen yemez. Her okunan satır, insanı iyiliğe götüren bir bilgi halinde zihne kazınır ve zamanın nasıl geçtiği hissedilmez derken Nobel Edebiyat ödüllü ilk kadın edebiyatçı olan Pearl S. Buck belki de bunu anlatmaya çalışır, kim bilir?

Jules Genard, demek ki kitapsız kaldığım anda vasat birine dönüşüyorum: Derinliğim azalıyor[1] diyor küçük güncesinde. Yazmak tutkusunu okumak üzerinden kurarken. Ama ortaya koyduğu özeleştiri çağının ötesinde bir tespit sunuyor. Derinlik için kitapla kalmak lazım yani. Derinlik yani talibi farklı kılan, aslolanı fark ettiren, sisi dağıtan şey. Hazinelerin derinlerde saklı kaldığını düşündüğünüzde, okuduklarınız ya da okumadıklarınızda yüzeyde geçirdiğiniz vakit sizi nereye taşır, hangi hazinelere malik olursunuz?

Okuyorsanız kaybettiğinizi zannettiğiniz zaman aslında kazandığınız bir tecrübe olarak hayatınızın sonuna misliyle eklenen bir bonus hükmüne geçer. Hazzın hıza kurban edildiği çağda sonuçları itibari ile evvela bir doyum ortaya koymasa da zaman içerisinde size sağladıkları ile farkında olmadığınız bir kazanımı en karanlık zamanda önünüze sunar. Okul bahçesinde ya da bir kafede, çevrenizde akıp giden zamanı unutarak kitapla geçirdiğiniz bir zaman zarfında, bölüm birincisinin kendine ufuk seçtiği biçimsel hoca figürü yanında geçirdiği zamanın, tek başına ona kazandırdıkları, sizin kazanımlarınız ile karşılaştırılamayacak elbette. Ta ki hayat yaratılış gayesini talibin önüne bir gün getirdiğinde. Unutulmamalıdır ki "gibi olmak" ile "özgür olmak" arasındaki fark Epicuros'un ifadesi ile kendine yeterliliğin en güzel meyvesidir, yani hürriyet.

Zor da olsa kabul edilmelidir; bir kitapçı, bir kütüphane, bir kitap hatta kitaba dair herhangi bir unsur ilk anda, ruhundaki sükûnete, gecenin bir yarısı aniden yere düşen bir eşyanın çıkardığı sesin yarattığı irkilmeyi yaşatmıyorsa işler talip için istenilen noktaya doğru gitmiyor demektir. Kaldı ki sonuna kadar özgürleşmeniz gereken akademide size en saf özgürlüğü kitaplar sunacaktır, tıpkı Cemil Meriç'in dediği gibi: Seçiş hürriyetimizin sınırsız olduğu tek dünya, kitaplar dünyasıdır.

Belki daha da basitleştirmek gerekirse burada bir ahkâm kesmek çok da yersiz olmaz. "Akademisyen olacağım" diyen bir talip, okumak için sürekli birinin tavsiyesine ihtiyaç duyuyor ise bu konuda düşünmesi gereken çok fazla şey var demektir.

Korkuyu Yenmek Kendin Gibi Yazmak

Çalışmanın bu kısmı belki de bu yolda yürüme çabasındaki genci en fazla ürkütecek kısım. Zira yazmak eylemi de olgusu da her açıdan bir mücadele ve kendi korkularıyla yüzleşmesine eş talibin. "....Yazmak , acı verici bir hastalığın  uzun süren nöbetleri gibi insanı bitiren korkunç bir mücadeledir"[2]. Sadece Orwell'ın bu cümlesini okuduktan sonra, akademisyenliği biraz yukarıda ifade edilen sürecin içine sıkıştıran genci bekleyen en büyük mücadelenin ne olduğunu anlamak çok da zor değildir. Ve ayrıca bu mücadelenin, çalışmanın düzeni içerisinde, kitapla yaşamak ve okumak başlığının sonrasına yerleştirilmesi de tesadüfî değildir elbette.  Çünkü okumak ile yazmak arasındaki ilişki, genç zihne, çözdüğü takdirde dünyaya asılı duran hayallerini şimdi bir ideale bağlama şansını verir. Yine Orwell'ın dediği gibi, ne karşı koyabileceği ne de anlayabileceği bir iblis tarafından itilmese, insan asla böyle bir işe kalkışmazdı[3]. Bu cümlenin ağırlığı ve iddiasını düşündüğünde talip, akademisyenlik dediği idealin önündeki hangi teknik engeli kendi varlığının bir gereği sayar ki.

Özgür insan, aklını sonuna dek zorlamaktan çekinmeyen insandır. Okumalarının her biri filizlenen bir tohum bırakır ardında[4]. Bu tohum zaman içerisinde meyve vermelidir. Ama doğru beslenir ve muhafaza edilirse. Ve çalışmak elbette.

Çalışmak ve emek akademisyenlik yolunun en yanlış anlaşılan gereği. Zira çalışmayı yaşamak ile birleştirmeyen bir zihin dönemsel uğraş ya da zorlamalar ile varmak istediği yere varamaz. Çalışmak yaşamaktır akademisyen için ve yazmak için de yaşamak gerek, yoksa yaşamak için yazmak değil[5].

Yazmak konusunda bir heyecan duymalı talip. Yazamasa da yazmayı istemeli, özenmeli. Yazmanın kokusunu, bir çocuğun annesinin yaptığı sıcak çöreklerin kokusunu daha sokak başından duyması gibi duymalı iştahla. Ama bu heyecanı yok ise, yazının heyecan duyamayanda heyecan uyandırmaya gücü yetmez. Ve yine talibin tek işi oldum demeden yazmayı öğrenmeye devam etmek olacaktır. Peki ya yetenek?

Yetenek olmalı, hem de büyük yetenek. Sonra disiplin olmalı, Sonra ise olasılıkları kucaklayan bir kavrayış ve taklitçiliği önleyecek katışıksız bir bilinç gerekli. Bunlardan başka, yazan/yazar zeki olmalı, önyargısız olmalı ve en önemlisi hayatta kalabilmeli. Bir insanda tüm bu özellikler olsun, üstüne de onu bunaltan tüm o baskıdan da sağ çıksın ki işini yapabilsin. Zira zaman öylesine kıt ki, talibin/yazarın en büyük başarısı hayatta kalmak ve işini bitirebilmek olmalıdır[6].

Yazmak asla yapılabileceği kadar iyi yapılamayan bir şeydir. Sürekli bir meydan okumadır ve hayatımda yaptığım her şeyden daha zor der bir röportajında Hemingway[7]. Yazmak kendini ifşa etmektir. Yazmak "hadi gelin ve beni eleştirin" diyebilmektir. Artık bahaneler uydurulamayacak şekilde çıplak kalmak ve belki de zihni bir beden gibi düşündüğünde, arızalarını saklayacak her türlü elbiseden arınıp çıplak şekilde ortaya çıkmaktır. Bu yönüyle en başta ifade edildiği manası ile akademinin bizatihi kendidir yazmak.

İnsan, içinde bir yabancıyı barındırır, yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır. Budur ya da hiç bir şey değildir. Yani yazarak kendini tanımaya başlar. Onu yazmaya iten dürtülerini tanır. Ve dürtülerden hangisi etkinse yazan odur.

Yazmak talibin kendini gizleyemediği tek alan. İşte ben buyum diyeceği yer. Savunmasız tek saha. Bunu göze alabilecek kadar özgürleşmenin çok fazla da yolu yok. Okumak, okumak ve yine okumak.

 

 

[1] Jules Renard, Yazmak Üzerine Notlar, Çev. Orçun Türkay, Sel Yay., İstanbul, 2014, s. 22.

[2] George Orwell, Neden Yazıyorum, Çev. Levent Konca, Sel Yay.,İstanbul, 2014, s.15.

[3] Orwell, Neden Yazıyorum, s. 16.

[4] Renard, Yazmak Üzerine Notlar, s. 26.

[5] Renard, Yazmak Üzerine Notlar, s. 56.

[6] Ernest Hemingway, Yazmak Üzerine, Haz. Deniz Cansever, Altıkırbeş Yay., İstanbul, 2015, s. 9.

[7] Hemingway, Yazmak Üzerine, s. 13.

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*