ESRA ÖZDEMİR DEMİRCİ: ÖYKÜ, GERÇEKLİKTEN PAYINI ALMAKLA YÜKÜMLÜDÜR

Esra Özdemir Demirci: Gizi seviyorum. Her şeyi açıkça ortaya koymak yerine okurun zihninde merak uyandırmayı, anlatıyı gizli yapısıyla bir bütün olarak sunmayı yeğliyorum.

ESRA ÖZDEMİR DEMİRCİ: ÖYKÜ GERÇEKLİKTEN PAYINI ALMAKLA YÜKÜMLÜDÜR

MÜNEVVER SARAL, ÖYKÜCÜ ESRA ÖZDEMİR DEMİRCİ İLE SÖYLEŞTİ

Bize bugünün içinden, şimdiden seslenen bir öykücü Esra Özdemir Demirci. Esra Hanım’la edebiyata ve ilk öykü kitabı Kıyı’ ya dair söyleştik.

 

“Kıyı” bir ilk kitap. İlk kitapların yeri başka olmalı yazarları için. Öyleyse Kıyı’nın hikâyesiyle başlayalım söyleşimize.

Kıyı’nın bir hikâyesi var mı, bundan emin değilim. Öykülerin yazılma aşamasından yayımlanma aşamasına kadar olan süreci bir hikâye olarak düşünecek olursak, bu hikâyede en önemli bölüm sanırım dergilere ait. Pek çok yazar gibi ben de öykülerimi ilk olarak dergilerde yayımladım. Orada görünen, orada okura sunulan ve orada pişen, olgunlaşan öyküler nihayetinde bir araya gelip Kıyı’yı oluşturdu. 

 “Kıyı” adlı öykünüzün başına alıntıladığınız “Beni kıyı zannettiler, bende biriktiler.” sözü size mi ait bilmiyorum ama öykülerin, roman bölümlerinin başlarına alıntılanan sözler hep ilgimi çeker. İzleri sürüldüğünde kim bilir ne okumalar çıkar karşımıza. Peki, ilk kitabınızdan sonra neler birikti sizde?

Bu alıntı kıymetli şair arkadaşım Hüseyin Karacalar’ın “Allah İzin Verirse” adlı şiirinde geçen bir dize. İlk okuduğum andan itibaren beni çok etkileyen bu dize, öykünün konusu ile benzerlik gösterince alıntılamak istemiştim. Sonraları okuyuculardan aldığım tepkiler de olumlu oldu. Buradaki benzerlik, öykünün şiir ile olan bütünlüğü sevildi.

İlk kitaptan sonra uzun bir süre tek kelime yazamadım. Dergilerde yayımlandığı zaman olmayan bir şey olmuştu ve sanki içinde benim için kutsal, değerli, biricik olan duyguların, oluşturduğum karakterlerin gün yüzüne çıkışını zaman zaman onlara yabancılaşarak, uzaktan seyreden birine dönüşmüştüm. İlk kitap heyecanı dedikleri şey belki böyle bir şeydi. Bu süreci atlattıktan sonra tekrar eski düzene geri döndüm ve yazılan yeni öyküleri dergilerde yayımlamaya devam ettim. Üzerinden dört seneyi aşkın bir süre geçti ve elbette bu zaman zarfında birçok duyguyu yaşama, pek çok farklı hayatı gözlemleme ve çokça kitabın sayfaları arasında gezinme imkânı buldum. Tüm bu birikimlerle yazılan yeni öyküler, şimdilerde hazırlığı içinde olduğum ikinci öykü dosyasında yerini almaya devam ediyor

Bu güzel bir haber, heyecanla bekleyeceğiz. Öykülerinizi nasıl tanımlarsınız ya da tarzınızı nasıl özetlersiniz?

Yaşamın bazı özel dönemlerine, ayrıntılarına dokunduğum öyküler yazıyorum en çok. Küçücük gibi görünen bir ayrıntı benim için büyük bir anlam içerebiliyor. Bunu yakaladığım an o ayrıntının elinden tutup, öykü sonuna kadar onunla birlikte yol alıyorum. Karakterler bu ayrıntı etrafında ortaya çıkıyor. Bir de gizi seviyorum. Her şeyi açıkça ortaya koymak yerine okurun zihninde merak uyandırmayı, anlatıyı gizli yapısıyla bir bütün olarak sunmayı yeğliyorum.

Öyküleriniz kendi halinde, sessiz, sakin ilerlerken birden duvarlar, kapılar çıkıyor karşımıza. Kırılmayı derinden hissediyoruz bu çarpışma anlarında. Merdiven boşluğuna da birkaç öykünüzde rastladım. Kapılar, duvarlar, merdiven boşluğu, pencere… İmgenin öykünüzdeki önemi nedir, imgelerle aranız nasıl?

Yeni bir söyleyişe kapı aralamak bakımından imgeyi önemsiyorum. Her yazarın kaleminde ayrı ayrı şekillerde oluşan imgeler, farklı dünyalara kapılar aralamamızı sağlıyor. Her sanatçının duygu ve düşüncelerini ifade ediş şekli ve elindeki malzemeyi kullanma biçimi birbirinden farklıdır. Herhangi bir imge bir yazarda tek cümleye sığdırılırken, başka bir yazar için aynı imge, anlatının başından sonuna kadar pek çok yerde görünür haldedir. Özgünlük dediğimiz şey de tam olarak burada ortaya çıkar.

İmgelerle aram oldukça iyi. Bir imgeyi yakaladığımda, tabiri caizse sıdkı sıyrılana dek yakasını bırakmıyorum. Çevremde gördüğüm, tanık olduğum olaylara yeni anlamlar yüklemeyi, günlük hayatın içinden seçtiğim herhangi bir karaktere yeni değerler kazandırmayı seviyorum. Tüm bunları o imge yahut imgeler çerçevesinde yaptığımda ortaya bazen beni bile şaşırtan sahneler çıkıyor. Seviniyorum.

Kitabınızı okurken şu dikkatimi çekti. Öykülerinizin geneli akıcı ama bazı öyküleriniz tam kıvamında akıp giderken yer yer durağanlaşıyor. Bu bir yazma hali mi, dahası kendinizi yazarken nasıl hissediyorsunuz?

Bu bir yazma halinden ziyade bir seçim benim için. Bir noktaya geldiğimde oraya kilit vurmayı, hızlandığımı fark ettiğim an frene basmayı yeğliyorum. Akıp giden zamanın içinde istesek de istemesek de ortaya çıkan durağanlıklar gibi. Öykü de büsbütün kurmaca değildir çünkü. Gerçeklikten payını almakla yükümlüdür.

“Yolculuk” adlı öykünüze iç içe geçmiş iki öykü diyebilir miyiz, bilmiyorum. Ses ve Yankı. Özellikle Yankı beni gülümseten bir öykü oldu. Kitabın tam da nerede bitmesi gerektiği konusunda okuyucuyla editör hemfikir. Siz ne dersiniz, öykü nerede bitmeli?

Yolculuk iç içe geçmiş iki öykü gibi görünse de özünde tek öyküdür. Sesin yankısını buluşunu farklı sahneleri birleştirerek anlatır. Öykünün tam olarak nerede biteceği noktasında her ne kadar kararı veren yazarmış gibi görünse de asıl karar elbette okura ait olacaktır. Okuyucu öykünün nerede bittiğini düşünüyorsa öykü orada bitmiştir. Belki ilk cümlede, belki son.

“Eşikte durmuş, karşı dairenin kapısıyla aramdaki mesafeyi hesaplamaya çalışıyorum sadece.”  Bu cümle, “Mesafe” adlı öykünüzden. Şimdi karşı daireden biri yani sadece bir okuyucu olarak günümüz öyküsü hakkında neler söylemek istersiniz? Son yıllarda yayımlanan kitaplardaki ve dergilerdeki öykülerin bir kalemden çıkmışçasına birbirine benzediğini düşünüyor musunuz?

Aksine, öykünün gün geçtikçe anlatı bakımından çeşitlendiğini görmek beni mutlu ediyor. Her anlatıcının kendine özgü dünyasında, kendi sözcükleriyle var olma çabası takdire şayan. Bu anlamda bilhassa genç öykücülerin ilk kitap başarılarını görüyor ve önemsiyorum. Aynı kuşağa ait olduğum öykücü arkadaşlarımı da dergiler ve kitaplar üzerinden takip ediyorum. Hepsine yetişemesem de çoğunlukla öyküleri üzerine kalem oynatarak yahut kendileriyle söyleşiler yaparak da heyecanlarına ortak oluyorum.

“Nerede görülmüş bir kelimenin öldüğü, diğerinin oturduğu. Ben gördüm; kelimelerin üzerimdeki saltanatına boyun eğdim çoğu kez. Birike birike, çoğu zaman bir müziğe dönüşerek içime doluştuklarını biliyorum. Biraz durup, soluklanıp, sonra çekip gittiklerini. El sallama ihtiyacı bile hissetmediklerini.” Bu cümleler kitaba adını veren “Kıyı” adlı öykünüzden yine.  İçinizde yaşattığınız kelimelerinizle anlatacağınız öykülerinizi bekliyor olacağız. Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Çok keyif aldığım bu güzel söyleşi için asıl ben teşekkür ederim.

 

“Gözümü kapadığımda bana sırtını dönecek olan geçmişten ya da gözümü açtığımda içine düşüvereceğim gelecekten söz etmiyorum.”  Çilingir

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*