ERAY SARIÇAM’LA SÖYLEŞİ

Editörümüz Ersin Kartal, Eray Sarıçam'la şiir ve edebiyat üzerine söyleşti.

ERAY SARIÇAM’LA SÖYLEŞİ

Ersin Kartal

Şiirlerinizde göze çarpan protest bir tavır var. Bu durum geleneksel şiirin artık yeterli gelmemesiyle mi yoksa şiirinizi bu şekilde daha iyi kurmanız ile mi ilintili?

Protest tavırdan bahsederken, geleneksel şiirin yeterli gelmediğini söylemek ne kadar doğru bilmiyorum. “Geleneksel” şairlerden Pir Sultan Abdal’ın şu dizelerinde protest bir tavırdan bahsedemez miyiz:  “Haktan inayet olursa/Şah Urum’a gele bir gün/Gazada bu Zülfikar’ı/Kâfirlere çala bir gün.” Ya da şu dizeler: “Çeke sancağı götüre/Şah İstanbul’a otura” Şimdi, Pir Sultan’ın 16.yy’da yaşadığını kabul edersek, Anadolu’nun neredeyse tamamı ve İstanbul Devlet-i Aliyye’nin hâkimiyetinde. Pir Sultan bunu bildiği halde, Şah’ın İstanbul’u fethetmesini istiyor. Veya Urum’a karşı yapılacak bir seferi “gaza” diye niteliyor. Ben Pir Sultan’ın bu dizelerdeki fikirlerine kesinlikle katılmıyorum. Yani ona göre, Urum’un 16.yy’daki hâkimi olan devlet kâfirdir. Ben buna katılamam. Fakat katılmasam da bu dizelerin protest bir tavır taşıdığı aşikâr.

Tabii Pir Sultan’ın protest tavrı “ilkel”dir. Herhalde sizin “yeterli gelmemek”ten kastınız bu ilkellik. Bu açıdan bakıldığında, evet, geleneksel şiir ben dâhil hiçbir şaire yeterli gelmeyecektir. Yeterli gelmediği için protest şiir de -hemen her şey gibi- dönüşmüştür. 1970’lerdeki protest şiirler de ilkeldir mesela. Hatta “Ey Şili…”, “Behey Vietnam…” gibi nidalarla başlayan şiirler Pir Sultan’ın bile gerisindedirler. Fakat Turgut Uyar protest şiiri dönüştürebilmiştir. Öyle bir dönüştürme ki “akıllı okuyucular” dışında herkes bu şiirleri bireyci sanabilir. Ancak, “yukarda dediğime bakma aslında/başarısız boktan bir kış geçirdik/kanımız bile doğru dürüst akmadı/bir sürü çocuğu öldürdüler.” dizeleri pekâlâ protesttir. Yani, “behey,” “ey”, “bre” gibi nidalara yahut bol ünlemlere gerek yok. Modern şiir de tam olarak böyle bir şeydir. “Ethos” ve “pathos” ilişkisi… Bu yüzden bugünkü sokak eylemlerinde Ataol Behramoğlu dizelerini neredeyse hiç göremiyoruz ama Ece Ayhan bol bol var.

Tüm bunların dışında, elbette şiiri daha iyi kurmamla doğrudan bir ilintisi bulunuyor. Aslında bu salt benimle ilgili bir durum da değil. Türk şiiri her zaman protest olmuştur. Koca İstanbul gül-bülbülden bahsederken bile, bir yerlerde, Azgur boğazında kavga kuruldu/Hain paşalara altın verildi/Şehir talan oldu evler yarıldı/Vah ki harap oldu güzel Ahıska” şiirini yazabilmiştir bir Türk şairi. Tabii bu biraz da şiirden ne beklediğimizle ilgili. Ben, “Saçaktır yosunları iki su/bıçkın ustura edası sallanıyor havada/gölgeleri loş ikindi vakti pencereler sarı” gibi bir “şey” mi yazmak istiyorum, yoksa “kanımız bile doğru dürüst akmadı/bir sürü çocuğu öldürdüler” gibi sarih ve “protest” bir şiir mi… Öyle düşünüyorum ki, şiir görgüsü olan herkes ikincisini seçecektir.

Protest tavır bağlamında kimleri kendinize daha yakın buluyorsunuz?

Yelpazesi çok geniş olan bir soru bu. Önceki soruda Pir Sultan’a kadar götürdüm işi. Ama “planlı-programlı” bir tavırdan bahsediyorsak, kendime yakın bulduğum ilk isim Namık Kemal.  Daha sonra Mehmet Akif. Elbette Mehmet Akif. Her dair Mehmet Akif. Toplumda “İstiklal Marşı Şairi” olarak tanınmasına ve hatta –Osman Konuk’un demesiyle- kıraathanelere veya berber dükkânlarına girmesine ya da muktedirlerin bilinçli olarak “sağcılaştırma” çabalarına rağmen, her zaman sivil bir şair olmuştur. Akif bahsedince Tevfik Fikret’i anmadan olmaz. Fikret benim için, bitmek tükenmek bilmeyen bir hıncın şairidir. Sis de, Balıkçılar da bu hınçla yazılmıştır. Bir Lahza-i Teahhür şiirini yazmaya kadar götürecek bu hıncı ile değil; fakat “öfke”siyle şiir dünyamda daima bir karşılığı vardır Fikret’in. Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın estetik ve siyasi düşüncelerini ise sadece Kemalist-Memleketçi şiire karşı verdikleri mücadeleden dolayı kendime yakın bulurum. Yoksa bu iki şairin de şiir ve fikir dünyamda hemen hemen hiç yeri yoktur. İlk soruya verdiğim cevaptan da anlaşılacağı üzere 1940 ve 70 toplumcu (=protest) şairlerinin de şiirimde bir karşılığı yok. Onlar benim için şiir tarihindeki verilerdir. Belki Attila İlhan’ı ayrı tutabilirim bir nebze. Çünkü İlhan, hemen her dönemde, “CHP şairi” ve “rejim şairi”  suçlamalarıyla karşılaşsa da, ne Kemalist-Memleketçi ne de Batıcı-Marksist bir şair olmuştur. Bugün hâlâ ondan bahsetmemizin nedeni, her şeyden önce Batıcı-Marksist şairlerin kof sloganik şiirlerine yüz vermemesinden kaynaklanıyor.

Akademinin “toplumcu-gerçekçi” şairler dediği kişiler arasında bir tek İsmet Özel’i kendime yakın bulurum. Yalnız şiir estetiği açısından değil, siyasi düşünceleri ile de beni en çok etkileyen isimdir Özel. Birinci soruda söylediğim ethos ve pathos ilişkisini Türk şiirinde en iyi anlayan ve kavrayan isim İsmet Özel’dir. Bu sebeple onu diğer tüm toplumcu-gerçekçi şairlerden ayrı bir yere koymak gerekiyor.

Literatürde protest şairler olarak geçmedikleri içim burada Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan’ın adını anmam tuhaf olabilir. Fakat ben bu isimleri de protest tavır bağlamında etkilendiğim kişiler arasında saymak istiyorum. Sanırım Uyar’ın ilk soruda örnek olarak verdiğim dizeleri bile bu düşüncemin kanıtı olabilir. Karakoç’un protest tavrı ise; kulağını, bastığı toprağa yapıştırmayan kişilere karşı bir mücadeledir. Bu mücadelenin kolları İstanbul’dan Cezayir’e veya Batılı ülkelere kadar uzanır. Tabii çoğu kez anlattıklarını, söylediklerini örtük bir şekilde verdiği için, Karakoç’u biz hep, mistik bir şair olarak ele alıyoruz. Ece Ayhan’ın durumuysa biraz daha farklı. Aslında Devlet ve Tabiat yayımlandığından beri ona protest şair yakıştırması yapılır. Bu yönüyle de hiç olmadığı kadar popülerdir günümüzde. Sol tandanslı her sokak eyleminde en çok ondan dizeler yazılıyor yollara, duvarlara, banklara… Bundan elli yıl önce böyle bir şeyle karşılaşamazdık. Peki, elli yıl önce kimlerin şiirleri slogan olurdu eylemlerde? Hiç şüphesiz Nazım Hikmet ve Ahmed Arif’in. Bugünkü gençlerin (=okurların) Ece Ayhan’ı Nazım Hikmet ve Ahmed Arif’in önüne koyması değişen estetik beğenilerimizin önemli bir örneği.

"Biz ki aşktan ödü kopanlar çağında yaşıyoruz artık" ve daha birçok dizenizde "Çağ" ile ilgili tespit ve şikâyetleriniz var. Bulunduğumuz çağın getirdiği bu yabancılaşma eğilimine karşı şiire ve şaire neler düşüyor?

Öncelikle, Yabancılaşma deyince kimleri anlamalıyız? Hegel ve Marks’ı mı, Dostoyevski ve Kafka’yı mı, Meursault ve Stephen Dedalus’u mu?

Hadi Türkiye’ye bakalım. Ahmet Haşim’i mi; Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı’yı mı, Demir Özlü ve Ferit Edgü’yü mü, Turgut Uyar ve Edip Cansever’i mi?

Yoksa Hz. İbrahim’i mi?

Hiç şüphesiz bu isimlerin hepsinde –Hz. İbrahim dâhil – Yabancılaşma kavramının bir izdüşümünü görebiliriz. Hâlbuki Yabancılaşma, özü itibariyle Marksist literatüre ait bir kavram. Ahmet Oktay’ın demesiyle, her kilide uyan bir anahtar haline geldi zaman içinde. Tabii biz bugün Yabancılaşma’yı sanat ve edebiyat için kullanıyoruz. Yabancılaşma’yı; ister emek, ister nesne, ister tür bağlamında ele alalım, sonuçta insanın hayatına dair bir “anlam kaybıyla” karşılaşırız. Bu anlam kaybıyla insan (=şair) ister istemez iç dünyasına dönecektir.

İç dünyaya dönmek, bizim gibi Doğu toplumlarında çoğu zaman, yeniden ve daha güçlü bir şekilde doğmayı ve halka karışmayı temsil eder. Ancak günümüzde içe dönmek, bırakın daha güçlü bir şekilde doğmayı, salt mite yaslanan soyut bir edebiyatın, şiirin ortaya çıkmasına neden oluyor. Şiirimizde 80 Kuşağı işte böyle soyut ve mit’çi bir kuşaktır. Bu şiirin de içinde “insan” ve “tarih” yoktur. İçinde insan ve tarih olmayan metinlere –büyük harfle- Şiir diyemiyorum ben. Bu anlamıyla ilk soruda örnek verdiğim, “Saçaktır yosunları iki su…” dizesiyle başlayan metni, toplumsal içerikten yoksun olduğu için şiir olarak düşünemiyorum. “Toplumsal” dediğim zaman, akla yalnız Marksist literatüre ait bir kavram gelmesin. Örneğin Turgut Uyar’ın Toplandılar kitabı tam anlamıyla toplumsal bir eserdir. Ama onu, Marksist Estetik dâhilinde ele alamayız.

Günümüzde Yabancılaşma deyince benim aklıma ilk elden teknolojik gelişmeler geliyor. İşte, sosyal medyanın bütünüyle hayatımızın vazgeçilemez bir parçası olması, tüm iyi niyetlerin ötesinde kapitalist bir biçimdir. Çünkü çağdaş teknolojilerin ve çağdaş bilimin bir ürünü olan sosyal medya, insanları bir geriliğin içine çekiyor. Bu da, şairler nezdinden Yabancılaşma duygusunu ortaya çıkarıyor.

İnsanın, kendinden uzaklaşmasını yani Yabancılaşmasını sadece sosyal medyayla açıklayamayız elbet. Bugün hangi şair kendini tam anlamıyla şiirine verebiliyor. Sanırım akranım şairlerin hayata dair öncelikleri arasında otomobil ve ev almak şiirden önce geliyordur. Toplumun otomobilleştirilmesi; şiiri, hayatının merkezine koyan şairlerle, toplumun göreneklerinin çarpışmasına neden oluyor.  İşte, şair, şiiri hayatının merkezine koyarak, bütün dünyanın sorumluluğunu omuzlarında hisseder. Ama gelin görün ki kendi mahallesi yani şairler bile onu anlamaz ve sonucunda Yabancılaşma kaçınılmazdır.

Bu dediklerimle Yabancılaşma’yı matah bir şeymiş gibi göstermeye çalışmıyorum. Çünkü en nihayetinde şair, varlığı ve çağın gerçekleri arasında da kalsa yoluna devam etmeyi bilmelidir. Kimileri “Çağrılmayan” olmak isteyebilir, kimileri annesinin cenazesinde ağlamayabilir; ama Türkiye’de yaşıyorsak ve kendimize Türk şairi diyorsak “hedefsiz” olamayız ve varlık nedenimizi unutamayız.

Benim şiirimdeki, “Çağ” ile ilgili şikâyet ve tespitlerim, Türk şairinin; kayıtsız, tavırsız, aidiyetsiz ve umursamaz olamayacağına, “bana ne” düşüncesine teslim olamayacağına dairdir. Çünkü ben Türk şairi olarak, insanın insan için bugün dahi bir şeyler yapabileceğine inanıyorum. Bir gerçeği dile getirmekten kaçınmakla, aşktan ödü kopmak burada aynı düşüncenin ürünüdür. Toplum, varlık nedenini unutmuş olabilir, otomobilleştirilmiş olabilir. Bundan, ister istemez, şair de payını alır. Fakat şair içinde bulunduğu durumun farkındadır. Tek derdi, site içinde ev almak olan birinden ayrıldığı nokta burasıdır. Burası şairi soyut şiirden kurtarır, uzak tutar.

Kısacası çağımızda şairi düşen, ölüm-yaşam arasındaki gerginlikten yaşamı seçmektir. Geçmişe, yani nostaljiye takılıp kalmamalı ve gelecek adına bugünü es geçmemelidir. 80 Kuşağı, geçmişe takılıp kaldığı için topluma Yabancılaşmıştır, ürünleri soyuttur. Varoluşsal sancılar arasında gidip gelir; iletişimsizdir.

Çağa karşı, Yabancılaşmaya karşı benim yapmaya çalıştığım şey 2010 yılında ilk şiirim yayımlandığından beri devamlı şiir üzerine düşünmek ve üretmektir. Çünkü şairin, önce kendine sonra topluma bigâne kalmamasının yolu düşünmek ve üretmekten geçer.

Şiirinizi kurarken nelere dikkat edersiniz?

Öncelikle, 2010 yılından beri şiir yayımlıyorum ben, yani on yıldır. Kendimden önceki şairlerle kıyaslayınca neredeyse “hiç”; ancak akranlarımı göz önünde bulundurunca kıymet-i harbiyesi olduğunu düşünüyorum bu sürenin. O yüzden şunu rahatça söyleyebilirim. Her türlü kuram ve tekniğin ötesinde şiiri kurmayı, oluşturmayı ve bunu yaparken de nelere dikkat etmem gerektiğini bu on yıl içerisinde yaza yaza öğrendim, öğreniyorum!

Şiir kurma meselesinde bildiğiniz gibi pek çok farklı görüş var. Bu görüşlerin en meşhur çalışmasını Edgar Poe vermişti zamanında. O kusursuz “Kuzgun” şiirini açıkladığı yazısı… Ondan sonra Valery, Mayakovski, Enzensberger gibi şairler de bu konuda kalem oynattı. Bilirsiniz yirmi, otuz yıl önce bizde de çok hararetliydi bu konudaki tartışmalar. Enis Batur ve Hilmi Yavuz’un karşılıklı yazıları mesela…  Tabii daha eskiye de götürebiliriz. Poe, bahsettiğim yazısında ne diyordu peki? “Yazar, eserlerinin oluşum sürecini anlatabilse keşke. Bu okuyucular için çok öğretici olur.” diyordu. Şunu da ekleyerek: Kibirli yazarları, eserin oluşum sürecini okuyucuyla paylaşmanın düşüncesi bile korkutur!

Esasen ben de Poe gibi hareket ediyor ve şiiri kurarken işimi rastlantıya bırakmamaya çalışıyorum. Açıkçası salt rastlantılarla ya da otomatik yazma ile şiir kurmaya da çok inanmıyorum. Dadacıların veya Sürrealistlerin şiirlerinde dahi alttan alta bir plan, program, hesap olduğunu seziyorum, birçokları gibi. Kim söyleyebilir İlhan Berk’in şiirlerinde bir “hesap” olmadığını. Buradaki hesap kelimesi menfi bir anlamda kullanmıyorum elbet. Kullanamam da. Çünkü ben de şiiri kurarken bu hesaba çok dikkat ederim. Ancak bir Mayakovski gibi şiir kurma işini tamamen tekniğe, kuramlara ve ideolojilere bırakmam, tıpkı tamamen rastlantıya bırakmadığım gibi. Çünkü bu ikisi de sanat için çok tehlikeli ve yersizdir. Şiiri tamamen tekniğe bırakmak yazdıklarımı “nesne” kılar. Rastlantıya bırakmaksa bir takım hezeyanların, şaklabanlıkların ortaya çıkmasına neden olur.

Biraz daha düşününce, bu tarz yaklaşımlar ister lirik ister siyasi olsun, şiiri “güdümlü” bir hale getirmez mi?

Kimi arkadaşlarım, “yazdığım şiire aylar sonra baktığımda, bunu ben mi yazmışım, nasıl yazmışım, hiç hatırlamıyorum bile!” gibi sözler söylüyorlar. Ben bunu samimiyetsiz, bir popçu edasıyla gayri ciddi buluyorum. Zaten şiiri kurarken rastlantıyla mümkün mertebe arama mesafe koymamın nedeni de büyük oranda budur. Yoksa “korku” ve “karamsarlık” anlarında yazdığım bazı şiirlerde pekâlâ rastlantısal kelimeler olabilir. Fakat dediğim gibi, şiirin oluşumu sırasında, yazdıklarımın hiçbir görüşün ve kuramın örneklenişi olmamasına çok dikkat ediyorum.

Tabii benim burada söylediklerim bir “kural” değil. Tıpkı Poe, Valery, Mayakovski, Barthes gibi isimlerin dedikleri gibi…

Şöyle toparlayayım. Şiir kurarken ben de, -inancımın da bir gereği olarak- ilhama(=vahye) inanırım. Herhalde, yine inancımın gereği hep “vasat” olanın peşindeyim. Bu sebeple iham kadar, “gözlem” de şiiri kurarken dikkat ettiğim bir noktadır. Hangi şairdi tam hatırlamıyorum. Behçet Necatigil olabilir. Şiir, tamamen iç sesin veya tamamen metalik bir sanatın hâkimiyetinde olmamalıdır, diyordu.

Tüm bunlarla birlikte, yeri gelir bir şiiri günlerce kafamda “taşırım.” ben. Kaç birim, kaç dize olacağını dahi kafamda kurarım, belirlerim. Çünkü zihinsel yoğunlaşma şiir kurma konusunda neredeyse her şeydir. (Her şeydir!)

Şiirinizi beslediğiniz yerli ve yabancı kaynaklar nelerdir?

Benim bu soruya verebileceğim “yeni” bir cevabım yok ne yazık ki! Aslında bu sorunun herhangi bir şaire yeni bir şeyler söyleteceğini de düşünmüyorum. Dünden bugüne hemen hep aynı cevaplar verilmiştir bu gibi sorulara. Sürekli aynı isimler ve kitaplar; aynı kuşaklar ve dönemler anılır sıkı sık. Edebi, siyasi, tarihi, felsefi metinler ya da resim, müzik, sinema… Fark etmez. Tüm şairlerin kaynakları aşağı yukarı aynıdır. Belki o kaynakları algılama konusunda farklılıklar olabilir. Zaten bu farklılıklardır şiirde belirleyici olan. Artık günümüzde kıyıda köşede kalmış ne bir isim ne de bir kuşak var. En fazla bunları yeniden yorumlarız. Yahut yorumları yorumlarız. Birkaç cümleyle özgün(!) tavrımızı ortaya koyarız. Bu kadar. 2020 yılında herhangi bir şairin okuduğu kitap ya da ismi, başka bir şairin bilmemesine imkân yok. Bu nedenlerle söyleyeceğim şeyler “yeni” olmayacak. Tekrara düşmek de istemiyorum. 

Gerçi şu da var.

“Edebiyat ortamında” bunca isim, bunca kaynak dolanıp duruyor; ama hâlâ bizim kuşaktan kimi arkadaşların çok sınırlı bir kaynaktan beslendiklerini görüyorum. Beslendiğim herhangi bir kaynaktan belirtmeyeceğim dedim, evet. Fakat bu minvalde, çokça “kaçındığım bir kaynağı” söyleyebilirim. Mitoloji! Tamam, mitoloji bir kaynaktır. Ancak mit en nihayetinde, insanüstü dünyayı açıklamaya çalışmanın en ilkel halidir. Bu ilkelliğe saplanmanın ve fazlaca bir anlam yüklemenin anlamı yok.  Ama bugün öyle şiirler okuyorum ki, sanki bunları yirmi beş yaşında biri yazmamış da elli yaşında bir şair yazmış. Sanki elli yaşında bir Melih Cevdet var karşımızda. Yani önceki örnekleri sarsmıyorlar, yerlerinden kımıldatamıyorlar. İlkel olanı, yine ilkel bir şekilde kullanıyorlar. İşte ben mitolojiyi uzun, çok uzun zamandır bir tıkanmışlık noktası olarak görüyorum bu nedenle. Genç şair, mitoloji “belası” yüzünden daha baştan kaybediyor.  Bugün Kibele demenin, Pan demenin, Demeter demenin nasıl bir karşılığı var edebiyatımızda ve hayatımızda. Belki edebiyat ortamında “iş yapar” bu şiirler. Ya hayatımızda? Toplum ve insanda karşılığı olmayan bir metin şiir değildir maalesef.

*

(Belki bu söylediklerim de kendince bir cevap olmuştur.)

6. Daha önce dergicilik ve editörlük yaptınız. Sizce Türkiye'de bir edebiyatçı için dergiciliğin zorlukları nelerdir?

Eğer lisans yıllarımda arkadaşlarımla yayımladığımız bir fanzini saymazsak Kanon 2010 benim “profesyonel” anlamda ilk dergi deneyimim oldu. Profesyonel dedim, çünkü bugün bir dergi çıkarmak kelimenin tam anlamıyla profesyonel bir iş. Görüyoruz, dergicilik artık kimi çevrelerce tamamen kâr işine dönmüş vaziyette. Geçenlerde Cemal Süreya’nın Papirüs serüveni ile ilgili yazılar okuyordum. Gerek Tomris Uyar gerek Muzaffer Buyrukçu maddi anlamda çok da iyi olmamalarına rağmen aşkın bir istek ile dergiyi çıkarabildiklerini söylüyorlardı. Yani ne maddiyat ne de okunurluk açısından öyle büyük büyük beklentilere girmiyorlar. Farkındalar yani, bu dergiyi bir avuç şiir sever okuyacak, ötesi yok. O şiir severler de kuvvetle muhtemel zaten yazan çizen kişiler. Buna rağmen dergicilik, gereksiz bir romantizme kapılıp, tamamen amatör ruhla yapılacak iş de değil. Bir kere yola beraber çıktığınız insanları iyi seçmeniz gerekiyor. Şiiri, gelip geçici bir heves yahut “reklam” olarak gören insanlarla çıkacağınız yol çok da uzun ömürlü olmaz. Evet, dergiciliğin büyük maddi sorunları var. Birçok dergide yayın kurulunun cebinden çıkıyor tüm giderler. Dağıtım sorunları var. Baskıyla ilgili sorunlar var. Dağıtımcılarla ilgili sorunlar var. Ki dağıtımcı meselesi çok büyük sıkıntıdır. Çünkü dağıtımcılar, onlar olmadan –Serkan Işın’ın demesiyle- koca bir hiç olduğumuzun farkındalar. Onu da, internet satışına ağırlık vererek kapatmaya çalışıyor neredeyse her dergi. Ne yapalım, ülkede şairler, öğretmenler, akademisyenler bile dergi okumayınca böyle oluyor!

Ancak benim dergicilikte gördüğüm en önemli zorluk, biraz önce de dediğim gibi, yola beraber çıkacağınız isimleri doğru seçebilmektir. Yani bunu hallettiğiniz sürece geri kalan hemen her sorun bir şekilde çözülecektir. Halletmediğinizde ise ilk sayıdan tatsızlıklar baş gösterir. Biz Kanon 2010’da bu hataya düştük işte. Derginin daha adını duyurur duyurmaz bir takım şairlerin saldırısına uğradık. Genel itibariyle Natama çevresindendi bu isimler. Kürtçüler…  Açıkçası, biz bu ilk saldırılara gerekli karşılığı veremedik! Niye? Çünkü yola beraber çıktığımız insanlar, gitti bizim aleyhimizde atılan tweetleri beğendi! Bu küçük bir örnek gibi görünebilir fakat “sembolik değeri” yüksek. “Bu kitap küçüktür, ama gücü büyük” diyordu yazar. Tıpkı bunun gibi. Ama menfi anlamda! Anlatabiliyorum değil mi? Yani bunu yapan kişi –en iyi ihtimalle- demek istiyor ki, “Bu dergi benim için basit bir heves, basamak. Benim asıl amacım kültürel iktidarı elinde bulunduranların yanında yer alabilmek.”  Kısacası, daha mutfaktaki kişiler dergiye sahip çıkmıyor. Okuyucudan ne bekleyebiliriz, Twitter kullanıcısından ne bekleyebiliriz. Ben buna hüsnü zan ile yaklaşamıyorum…      

Benim Kanon 2010’dan beklentim, şiir ortamındaki “Türkçe şiir” ya da “Türkiye edebiyatı” diyen tüm kriptoları (Kürtçü, Liberal, Türkiyeci…) gün yüzüne çıkarmaktı. Çok şükür Kanon 2010 tam bir turnusol görevi gördü bu anlamda karşısına “Türk şiirini” almış herkesi tek tek ortaya çıkardı. Üstelik daha ilk sayıdan. Şiir hayatımın başındayım. Allah nasip ederse ömrümün sonuna kadar edebiyatın içinde kalmak istiyorum. Bu isteğimin elbette nefsimi besleyen bir tarafı da var ve ömrümün sonuna kadar benimle gelecek. Fakat benim şiirden muradım, Kanon 2010 sürecinde olduğu gibi, Türk şiirini yani Türkiye’yi müdafaa etmekten başka bir şey değil. Ve şundan da eminim ki günün birinde yolumuz Kaan Eminoğlu ile bir kez daha kesişecek, bir derginin mutfağında. Çünkü Kaan, “antika halılarını” ve “otomobilini” Türk şiiri için satmaya dünden razı bir arkadaşımız.

Şimdiyse Budak’ın mutfağındayım.  Burada da her dergideki gibi sorunlar var elbet. Kanımca, “süreli” çıkamamak şu anki en önemli sorun. Ama dün olduğu gibi bugün de, arkasında bir yayınevi olmayan tüm dergiler için geçerli bu.  Budak’ın amacı da Kanon 2010’dan farklı değil. Karşımızda yine bindir kılığa girmiş kriptolar var. Bundan şikâyetçi değilim. Bilakis, onlarla yazın dünyasında mücadele etmek şiirime ve bana güç veriyor.

Sorunuzun sınırlarını çokça ihlal ettiğimin farkındayım. Fakat Türk şiirinde işler böyle yürüyor. Akif, Namık Kemal, İsmet Özel, Cemal Süreya, Cahit Zarifoğlu ve Sezai Karakoç gibi daha birçok kişinin yayıncılıktaki en büyük sıkıntısı bu söylediklerimdi çünkü. Maddi ve teknik sıkıntılar çok sonra geliyordu…

Toplumsal sorunlar şairi ne ölçüde etkiler? Şairin öncü rolünün etkisine inanıyor musunuz?

Kimi ülkelerde şair ile toplumu, toplumsal meseleleri birbirlerinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Bu, “varlık gücünü şiirden alan” Türkler için de geçerli elbet. “Varlık gücünü” diyor İsmet Özel. Çünkü bugün üzerinde yaşadığımız topraklarda, şair her zaman öncü bir rol üstlenmiştir. Yani Yunus Emre’nin, Anadolu’nun Türklere vatan kılınmasındaki öncü rolünü kim inkâr edebilir. Bakın ilk soruda Pir Sultan Abdal’ın dizelerini örnek verdim. Herhalde toplumsal sorunlar karşısında şairin tavrını en güzel şekilde özetler o dizeler. Hemen aklıma gelen bir başka örnek de Divan şiirinden, Taşlıcalı Yahya’nın “Şehzade Mustafa Mersiyesi.” Örnekler çoğaltılabilir. Çoğalttıkça, şairin toplumsal sorunlarla ne denli iç içe olduğu ve bunlardan ne kertede etkilendiği daha net görülecektir.

Bu durum yalnız bize mahsus değil elbet. Neredeyse tüm milletlerde, dini törenlerdeki ilahiler ve dualarla ortaya çıkmıştır şiir. O dini törenlerdeki şamanların(=mistik önderler) bugünkü rolünü şair üstlenmiştir. Tabii çoğunlukla seküler bir halde… İşte şairin toplumsal sorunlar ve gelişmelerle ilintisi bahsettiğim dönemlere kadar gidiyor. Şair o zaman da öncüydü bugün de. Bakmayın günümüzde şairleri müzelik etmeye çalışanlara.

Şair de herkes gibi bir yurttaştır, vatandaştır. Şairliği dışında edindiği bu görevler onu zaten toplumsal gelişmelerden koparamaz. Şair istediği kadar bireysel, bireyci olduğunu söylesin yine de toplumdaki olaylardan bütünüyle soyutlayamaz şiirini. Çünkü kendisi de o toplumda yaşar. Bu bakımdan ne kadar çabalasa da -hiç olmazsa kolektif bilinçaltından dolayı- tüm bağlarını koparamaz toplumla. Gördük, onca soyut ve bireyci şairler Gezi’den sonra “devrim” şiirleri yazmaya başladı. 15 Temmuz’dan sonra da “zafer” şiirleri yazdı, aynı edebi görünüşe sahip kişiler. Bu örneklerde de görebileceğiniz gibi, şiir toplumun içinden çıkıyor ve yeri geldiği zaman yine topluma dönüyor.

Şairin öncü gücünü kabul etmek, onun, elinde sihirli bir değnek taşıdığı anlamına gelmez. Zaten dünyayı sihirli değnekler de kurtarmaz. Finleri Kalevala kurtarır, Türkleri ise Mehmet Akif’in dizeleri…

Şair yepyeni düşünceler getirebilir şiire. Ama o yepyeni düşüncelerin içinde, yaşadığı toplumun ve kültürün sorunları yoksa şairi başarılı sayamayız. İçinde toplum olmayan bir şiir, Eliot’ın demesiyle, daha doğmamış bir kültürü özlemekten başka bir şey değildir. Bu söylediklerimin yanlış anlaşılmaması için şunu da söyleyeyim hemen. Şair, her ne kadar içinde yaşadığı toplumun sorunlarını dile getirse, bir sözcü bir vaiz görevinde olmamalı hiçbir zaman. Toplumun sorunları dile getirmek, şairin toplumu “onayladığı” anlamına gelmez çünkü.

Toplumsal meselelerle şair arasındaki ilişkiye dair şöyle bir örnek vereyim. Heves dergisini muhakkak bilirsiniz. Bu derginin mutfağı solcu şairlerden oluşuyordu. Ama zaman zaman Ahmet Murat, Zeynep Arkan, Ali K. Metin, Ömer Yalçınova, Mustafa Celep, gibi sağ tandanstan kişileri de görüyorduk dergide. Aynı şekilde İtibar’da da Efe Murad, Gonca Özmen, Haydar Ergülen gibi sol’a yakın isimler vardı. Peki, şimdi düşünelim. Heves benzeri bir dergide Gezi’den sonra sağcı veya sağ’a yakın bir şairi görebilir miyiz? 15 Temmuz’dan sonra da İtibar kabilinden bir dergide solcu şairleri?  

İşte toplumsal olayların şiire ve şaire etkisine dair ufak ama sahici bir örnek!

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*