EDEBİYAT GERÇEKTEN BİR İŞE YARAR MI?

“Edebiyat ne işe yarar?” diye düşünmeden önce edebiyatın alelade bir araç olmadığını kabul etmek gerekiyor.

EDEBİYAT GERÇEKTEN BİR İŞE YARAR MI?

“Edebiyat ne işe yarar?” sorusu tarihin her döneminde bilginlerin ve ediplerin kafa yorduğu bir soru olmuş. Bu soru, bu yazının hacmini aşacak bir derinliğe sahip. Edebiyatın tanımından dünden bugüne macerasına kadar birçok ayağı var bu problemin. Bunun yanında edebiyat algısını da sorgulamak gerekir. Edebiyat kimileri tarafından gereksiz görülürken sanatçılar tarafındansa göklere çıkarılmış. Edebiyatın muhatabı olan okur ise edebiyata çoğunlukla bir eğlence aracı olarak bakmakta. “Hoş vakit geçirmek”le “boş vakit doldurmak” arasına sıkışmış avamın düşüncesinde edebiyat. Okumak külfet, yazmak eziyet olarak görülüyor çoğunlukla. Haliyle “Edebiyat bir işe yarar mı?” diye sorarken birçok değişkeni göz önünde tutmak gerekir. Çünkü hiçbir eser sadece kendisi olarak var olmaz. Bir birikimin, ortak bir akıl ve hafızanın, yüzyıllar boyu süregelen bir tecrübenin meyvesi olarak çıkar ortaya. Üstelik geçmişi reddeden eserler bile kurtulamaz geçmişin mirasından beslenmekten.

“Edebiyat ne işe yarar?” diye düşünmeden önce edebiyatın alelade bir araç olmadığını kabul etmek gerekiyor. O, alet çantasındaki bir kargaburun ya da pergel değildir ki ne işe yaradığı ya da yarayacağı bir sorun olsun. Edebiyatın açık işlevinin çok ötesinde insanlık için bambaşka bir önemi vardır. Yazıya yüklenen anlam hemen her yüzyılda değişmiş olsa da bir gerçeğin hiç değişmediğini söylemek mümkün: Edebiyatçı, toplumun önünde yürüyen bir çağrıcıdır. Bunu, topluma liderlik etmek anlamında değil, toplumun başına gelecek felaketleri ve güzellikleri önceden sezerek eserlerinde işlemek anlamında okumak gerekir. Bunun yanında geçmişi okumak, böylece bugüne ve yarına bir mesaj iletmek de sanatkârın eserine sinen bir özelliktir. Fakat bunlar birer işlev değildir. İşlev, doğrudan doğruya bir eylemin amacıyla ilgilidir. Sanatçının bir çağrıcı rolüne bürünmesi ise onun elinde veya kontrolünde gelişen bir durum değildir. Sanatçı sanat yapar. Sanatını yaparken belki de bilip istemeden toplumun gizil kodlarında dolaşır ve dünden yarına uzanan istikametine ait çıkarımlarını okuruna duyurur. Kaldı ki edebiyata bile isteye anlam yükleyen, ondan bir kaldıraç inşa etmeye çalışan kişiler yazınsal ve sanatsal olmaktan çok siyasi yönü öne çıkan metinler ortaya koymuşlardır. Bunların da sanatsal niteliği her zaman tartışmaya açıktır.

Türk edebiyatında her dönemde nitelikli edebiyatçılar yetişmiştir. İslamiyet’in kabulü gibi kritik bir dönemde, hem kitlesel düzeyde hem de devlet düzeyinde İslam’ın kabulüne şahitlik eden Karahanlılar, aynı zamanda devlet felsefesindeki değişimin de sancısını yaşıyordu. Yeni din, toplumun her kesimine yeni baştan sınırlar çiziyor, yeni görevler yüklüyordu. İşte böylesi önemli bir dönemeçte Yusuf Has Hacip çıktı ve siyasetname edebiyatının zirvelerinden olan Kutadgu Bilig’i kaleme aldı. Eser, elbette çağın edebiyat anlayışına uygun olarak öncelikle okuyanlara öğüt vermek kastıyla kaleme alınmıştı ancak gerek güçlü kurgusu gerekse sanatsal anlatımı ile benzerlerinden derhal ayrıldı. Bu eser isminden başlayarak Türk toplumunun yaşadığı değişim ve dönüşüme dikkat çeker. Eserin adı “saadet veren bilgi” anlamına gelir. Asya bozkırında at koşturan savaşçı bir kavmin, din değiştirmekle beraber ideallerine ulaşan yolda yeni hedefler edindiğini görürüz: Saadet mi istiyorsunuz, o zaman bilgiye sarılın!

Eskimez sözlerle işlenmiş olan Kutadgu Bilig’de; hükümdarı temsil eden kişinin adının Kün Togdı (Gün Doğdu) olmasından, onun yanındaki yardımcı kişilerin her birinin adalet, akıl, saadet gibi değerleri temsil etmesine kadar bu eserde devlet felsefesinin de yeniden yorumlandığı görülür.  Eserde, hükümdarın bir güneş gibi merkezde tutulmaya devam edilmesiyle beraber, dünya ahiret dengesi arayışını da görürüz. Üstelik Yusuf Has Hacip, kuru hamasetle derdini anlatmak yerine şiir gibi zorlu bir yolu tercih etmiş, düşüncesine estetik bir form vermek için büyük bir çaba sarf etmiş ve güçlü bir alegorik yapı inşa ederek sanattaki hâkimiyetini göstermiştir. Böylece bir yandan yeni bir edebiyat kurarken bir yandan da toplumun önündeki yüzyıllara ışık olmuştur.

Türklerin Anadolu’ya gelişi ve Anadolu’yu yurt edinmesi oldukça sancılı olmuştur. Üzerinde düşünüldüğünde böylesi büyük değişimler hiçbir millet ve toplum için kolay olmazdı. Anadolu’ya yayılma ve siyasi birliğin tesis edilmesiyle birlikte bu kez farklı sorunlar ortaya çıktı. Savaşlar ve fetihler sebebiyle sürekli yer değiştirmek zorunda kalan ve farklı kültürlerle etkileşim halinde bir toplum yapısı oluşmuştu. Bu yapı, kaçınılmaz olarak karmaşayı ve sosyal huzursuzlukları da beraberinde getiriyordu. Ekonomik ve siyasi istikrarın oturmamış olmasının getirdiği güvensiz ortamda Germiyanlı Şeyhi’nin (ö.1431) Harname’si yazıldı. Her ne kadar bizdeki araştırmacıların eski edebiyatımızı tasavvufi imgelerle okuma eğilimi yüzünden sosyal eleştiri yönü yeterince incelenmemiş olsa da Harname, ciddi bir sosyal hicivdir. Hiciv tekniği ve mesnevi formunda devrin ve gelecek yüzyılların gerçekleri dile getirilmiştir.

Alegorik bir eser olan Harname’de çok çalışan ve çok yorulan bir eşeğin, besili ve bakımlı öküzlere özenerek başına olmadık işler açması işlenir. Bu hikâyede hem bir an önce sınıf atlama endişesini hem de köylünün çok çalışmasına karşın açlık ve can güvenliğiyle imtihan olmasının getirdiği problemleri görmek mümkündür. Üstelik Şeyhi’nin ilhamı, başından geçen bir eşkıyalık ve soygun macerasından aldığı bilinen bir gerçektir. Osmanlı tarihinin savaşlar, zaferler ve kayıplardan ibaret bir biçimde anlatılan tarihini bir yana bırakırsak en toplum için büyük sorunlarından birinin taşradaki güvenlik zafiyeti olduğu göz ardı edilmemelidir. İsyanlar şöyle dursun, taşra insanının eşkıya korkusu Cumhuriyet’ten sonra bile devam eden bir problemdir. Söz gelimi verimli kaynaklarına rağmen Çukurova’da bir türlü otorite sağlanamamış, ancak 1860-70’lerde Fırka-i İslahiye ile güvenlik otoritesi tesis edilmiştir. Şeyhi’nin Harname’si elbette basit bir eşek hikâyesi değildir. Geniş toplum kesimlerinin ciddi ve birincil sorunlarını ustalıkla dile getirmiş bir başyapıttır.

On dokuzuncu yüzyılın kapısı aralanırken katmerlenmiş sorunlar çözülemeyecek kadar karmaşık bir hal almıştı. İşin aslı ne yöneticilerde sorunları çözebilecek bir irade vardı ne de toplumda sıkıntıları aşmaya dönük bir vizyon. Yılgınlık ve çözümsüzlüğün hâkim olduğu bu asırda bir grup Osmanlı bürokratı Avrupa’dan aldıkları yeni fikirlerle eski ve kökleşmiş sorunlara çözüm üretmeye çalışıyordu. Bu bürokratlardan biri de Namık Kemal’di. (d.1840 – ö.1888) Ateşli bir hatip, kudretli bir şair ve davası söz konusu olduğunda tam bir irade kahramanı olan Namık Kemal; teknik kusurlarını ve yetersizliğini bir yana bırakırsak, eserlerinde toplumun sorunlarına içten bir ameliyat gerçekleştirmiş ve bir otopsi raporu gibi sorunları bir bir ortaya dökmüştür. 1874 yılında okurla buluşan İntibah romanında Ali Bey’in kişiliğinde çizdiği gençlik portresi, sadece o dönemin değil ilerleyen on yılların da sorunlarını bir prototip halinde sunmuştur. Devlet ve toplum yenilenmeye çalıştıkça gençliği eğitemediği gerçeğine toslamıştır. Hatta romanın yazılışından bu yana geçen yaklaşık yüz elli yılda pek bir mesafe kat edemediğimizi söylemek abartılı olmayacaktır.

“Kötü kadına âşık olan tecrübesiz genç” gibi o devrin anlayışına uygun son derece romantik bir motif etrafında gelişen İntibah, o günden bugüne değişmeyen bir probleme dikkat çeker. Ali Bey, varlıklı bir aileden gelir ve o devrin şartlarında üst düzeyde eğitim almıştır. Fakat sorun şuradadır ki aldığı eğitimin gerçek hayatla bağı yok denecek kadar azdır ve hayatın apaçık tuzakları bile Ali Bey’in dikkatini çekmeye yetmeyecektir. Gençlere verilen eğitim, onların ayaklarını doğdukları kadim topraklara sağlam bir şekilde basmalarına yetmemiştir. Bunun yerine aldıkları eğitim, tamamen olumsuz anlamda gençliğin ayaklarının yerden kesilmesine neden olmuştur.

Namık Kemal’in gençliğin toplumdan kopuk yaşayışına dair tespitlerini sonraki romanlarda da izleriz. Söz gelimi Zehra (Zehra – Nabizade Nazım), Bihruz Bey (Araba Sevdası – Recaizade Mahmut Ekrem), Ahmet Cemil (Mai ve Siyah – Halit Ziya), Seniha (Kiralık Konak – Yakup Kadri) ve hatta Aşk-ı Memnu’nun gayriahlaki tiplemesi Behlül bile eğitimli birer gençtir. Fakat sorun eğitimde değil, verilen eğitimin dünyanın ve toplumun gerçekleriyle örtüşmemesidir.  Bu kişiler ister olumlu ister olumsuz özellikleriyle ön plana çıkın en büyük eksikleri toplumu okuyamamalarıdır. Namık Kemal, toplumsal hayatın en cerahatli yönünü tecrübeli bir cerrah hassasiyetiyle yakalamış ve bunu roman formunda ifade etmiştir. (Romandaki teknik kusurlar bu yazının konusu değildir.) Devir değişse de bugün toplumun en büyük sorunu halen eğitimdir ve biz verdiğimiz eğitimin yeterliliklerine halen şüpheyle bakıyoruz. Bir sanatçı toplumun önünde yürüyorsa fikirleri her dem tazedir ve Namık Kemal, aramızda capcanlı olarak dolaşmaktadır.

Edebiyatçı, bazen önemli gelişmelere kıyıdan köşeden şahit olur bazen de bizzat o önemli gelişmelerin kahramanlarından biridir. İşte Yakup Kadri böyle bir romancıdır. İşgallerle birlikte başlayan direniş ve vatanı savunma düşüncesini hem fikren savunmuş hem de Ankara’da bulunarak Milli Mücadele’ye ilk elden şahit olmuş bir isimdir. Yaban romanı 1932 yılında okurun huzuruna çıktığında Yakup Kadri’ye çok haksız eleştiriler yöneltilmiştir. Başkaları genç Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir hamaset edebiyatının ardına saklanırken Yakup Kadri halkla okumuş kesim arasındaki uçurumu ortaya koyan Yaban’ı kaleme almıştır. İsminden başlayarak, Türk aydınının köylüyle arasındaki uzaklığı işaretleyen bir eserdir Yaban. Kolunu savaşta kaybeden bir Osmanlı subayı olan Ahmet Cemal’in varlık ve kimlik bunalımı üzerinden kendi gerçekliği içinde yoksul, çaresiz, cahil ve açlığa mahkûm Anadolu köylüsünün çok açık bir fotoğrafını okura sunmuştur. Bu fotoğraf öylesine rahatsız edicidir ki o dönemde Yakup Kadri’yi köylülerimize düşman olmakla suçlayanlar bile çıkmıştır. Oysa Yaban, genç Cumhuriyet’in Osmanlı’dan miras olarak devraldığı bir sorunu çarpıcı bir yalınlıkla dile getirir. Okumuşlarımızla halkımız arasında bir uçurum vardır ve bunun kapanması oldukça zordur. Aydın kendini halka anlatmaya çalışmaz. Konuşmaya çalıştığında ise karşısında onu dinlemeye istekli kalabalıklar bulamaz. Aydınımız köydeki “yaban”dır daima. Yaban; yani güvenilmez, anlaşılmaz, kendinden emin olunmayan bir yabancı. Yaban, yani gelip geçici ama asla kalıcı olmayan bir seyahatin yolcusu… Yaban’da resmedilen bu uzaklık bugün çözülmüş müdür? İyimser bir yorumla bile sorunun çözüldüğünü söylemek çok zordur. Yakup Kadri, hem Osmanlı bakiyesini görmüş hem de genç Cumhuriyet’in inşasına harç taşımış bir romancıdır. Gözlem kabiliyeti sayesinde toplum sorunlarının oldukça net bir fotoğrafını çekmiş ve gözler önüne sermiştir.

Edebiyatçı, her insan kadar gündelik olaylarla ilgilense de onun asıl ve asil derdi, geçmişi ve bugünü okuyarak yarın olacaklara dair ilham ve hissiyatı kâğıda dökmektir. Bu, elbette edebiyatçı olma iddiasındaki herkes için geçerli değildir. Güncelin dalgalarına kendini kaptırıp açık denizlere sürüklenenler de çoktur. Fakat edebiyatın dertli heybesini yüklenmiş edebiyatçının popülerliğin ötesinde bir arayışı olduğu da açıktır. Bir yazar ya da şair herkesin bilip gördüğü olayları toplumun ezici çoğunluğu gibi okuyup yorumlarsa hiç şüphesiz işini eksik yapmış olur. O, bir radar hassasiyetiyle dünyayı ve toplumu okuyarak güzellikleri çoğaltmalı ve eğer fark ederse yaklaşmakta olan tehlike ve bunalımlara karşı insanları uyarmalıdır. Zweig bunun en güzel örneğidir ne yazık ki. İnsanlığa dair tükenen ümitler ve yaklaşan kötülüklerin acısını yüreğinde duyduğu için canından vazgeçmiş bir yazardır o. Ölümüyle dünyayı saracak organize ve kompleks kötülüklere karşı meydan okumuştur.

Şimdi bir daha düşünmek gerekiyor. Edebiyat gerçekten bir işe yarar mı, yoksa biz ona göreceli bir işlev mi yüklemekteyiz? Edebiyatı bir halat veya bir makara sistemi gibi göremeyiz. Edebi eser ideolojik veya ahlaki bir metin değildir. Dini metin hiç değildir. Siyasetname bile olsa edebi eser derdini incelikle dillendirir ve sanatı ıskalamaz bunu yaparken. Edebiyat bir işe yarıyorsa ve edebiyatçı gerçekten bir iş yapıyorsa bu, toplumların önündeki yüzyıllara ışık tutacak nitelikte olmalıdır. Zira her toplum tarihsel süreçte büyük yok oluşlar ve ciddi sorunlarla boğuşur. Mesele toplumu yaklaşan tehlikenin büyüklüğü hakkında ikna edecek edebiyatçıların yetişmiş olmasıdır. Kutadgu Bilig’de çizilen saadet yolu, aradan bin sene geçmesine rağmen hala ihmal edilmektedir. Şeyhi’nin adalet vurgusunun tazeliğini yitirdiğini söyleyebilir miyiz? Namık Kemal’in ve ardıllarının gençlikte gördüğü eksikliklerin ne kadarını giderebildik?  Yakup Kadri’nin temas ettiği aydınlar-okumuşlar ve halk kesimleri arasında yaşanan kırılmayı tamire yeltenen oldu mu? Sorular çoğalabilir fakat şunu da teslim etmek gerekir ki toplumun önünde yürüyen edebiyatçılarımız var. Topluma düşen, onlara güvenip bugününe çeki düzen verip yarınına istikamet çizmektir. İşte o zaman edebiyat gerçekten bir işe yaramış olur. Yoksa tarihsel hatalar sarmalından çıkmamız mümkün olmaz.

 

Muhammet ERDEVİR

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*