DURSUN ALİ SAZKAYA İLE SÖYLEŞİ

Dursun Ali Sazkaya: Gösteri amaçlı folklorik nesne gibi algılanıyor geleneksel yaşam formları. Bir insanın yetiştiği kültür evreni yok olduysa o insan da tehlike altındadır.

DURSUN ALİ SAZKAYA: YAZMAK FARKINDA OLMAKTIR

 

Münevver Saral, Edebiyat Daima için “Farzet ki Dönemedim”, “Geceleyin Bir Yolcu”, “Petersburg’ da Ölüm” kitaplarının yazarı Dursun Ali Sazkaya ile “Farzet ki Dönemedim” hakkında söyleşti.

 

“Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların?” Hard Crane, kitabınızın başına alıntıladığınız bu soruyu sanki sırf sizin anlatınız için sormuş. Çocukluğunuzu basamak yapıp atalarınızın yaşamlarına uzanıyorsunuz anlatınızda.  Anılarınızı bu kadar diri tutmanızın sebebi nedir?

‘Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların?’ dizesini okur okumaz çarpıldım. Çünkü bizim yöremizin ana müzik enstrümanı olan tulum da uzun parmakların maharetiyle çalınabiliyor. Burada etkileyici bir tema örtüşmesi söz konusu oldu. Kendi belleğim ile büyüklerimden dinlediğim öyküleri müzikal bir anlatımla birleştirme becerisi tam da bu dizenin sorduğu bir yeterlilik.

Bir yazarın her şeyden önce bir meselesi olmalı. Hayata, dünyaya, insana ve insanın yeryüzündeki akışına dair. Yazmak farkında olmaktır. Pek çok şeyin detayına nüfuz edebilmek. Tarih sadece savaşlardan ibaret olsaydı sanat var olamazdı. İnsanın gerçek tarihini yani yeryüzündeki mücadelesini yazan şey sanattır. Bunu yazabilmek için tıpkı Hard Crane’ın sorduğu gibi bir maharetle donanmalı yazar. Geçmişin kılcal damarlarına girebilmek, oradan şimdiki zamana duygu aktarımı ve hafıza aktarımı yapmak ancak sanatın baş edebileceği bir çağrıdır. Bu geçmişin ve çocukluğun çağrısıdır. Derin bir nostaljik duygu durumuna, bilişsel yoğunluğa sahip olmakla mümkün olabilir diye düşünüyorum. Yazmak kayıp zamanlara sığınmaktır. Kayıp zamanları ve geçmişi zorlamaktır. Yaşanılan ile hissedilen arasındaki duygusal gerginliği, zihinsel çatışmayı görünür kılma uğraşıdır yazmak.  Özlem ve melankolinin dörtnala koştuğu yakıcı bir yolculuktur. Geçmişle uğraşmak büyüsel zamanlara girmekle mümkün. Olaylar, insanlar, zaman ve mekân bambaşka bir boyuta evrilir bu geriye akışta. Çünkü kaybolan, yitirilen şeylerin kökleri çok derindir. Melankoli bize bu dünyada fani olduğumuzu hatırlatır. Benim yazma serüvenim yakıcı bir özlemin ve elemin artık ruhumu esir almasıyla başlar. Kitaplarım baştan sona geçmişe ağıttır. Bir daha asla geri dönmeyecek olan yerel kültürlere, yavaş ilerleyen zamanlara, doğanın ritmine göre yaşanan hayatlara ağıt yaktığımı söyleyebilirim. Ruhumda, belleğimde derin izler bırakan içinde büyümüş olduğum Laz ve Hemşin kültürünün kendine özgü motifleri artık yok olmanın eşiğinde. Evrensel kültür, modern yaşama biçimleri eskinin yaşamasına izin vermiyor. Ancak gösteri amaçlı folklorik nesne gibi algılanıyor geleneksel yaşam formları. Bir insanın yetiştiği kültür evreni yok olduysa o insan da tehlike altındadır. Metinlerimdeki dirilik buna feryattır. Aslında bir savunmadır diyebilirim.

Feryat. Belki figan. Gurbete çıktıkları Rusya’dan dönemeyen erkeklerin ve tanrının evlatsız gelinlerinin figanı. Erkek ve kadın ayırmaksızın umuda yolculukları umutsuzluğa çıkaran şey kader midir sizce?

Yaşanan her yenilgiye, her çaresizliğe “kader” demek bizim pasif bir savunmamızdır. Bunun sebebi geçmişi yüzyıllara sarkan derin ve geniş başarısızlığımızdır. Cioran’ın deyişiyle ‘kader mağlupların terminolojisidir’. Bizim dedelerimiz ekmek parası uğruna on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren tabiri caizse akın akın Rusya’ya gitmişler. Bildikleri tek şey fırıncılıktı. Bırakın Rusça bilmeyi doğru dürüst Türkçe dahi bilmezlerdi. Yoksulluk ve çaresizlik sizi zorlar ve bir yeryüzü macerasına atar. Dedelerimiz Rusya gurbetinde olağanüstü sabır göstererek başarılı olmuşlar. O tarihlerde Rusya’nın bütün büyük şehirlerinde fırınlar ve pastaneler açmışlar, mal mülk sahibi olmuşlar, evlilikler yapmışlar. Hiç bilmediğiniz bir ülkede en seçkin yeme içme mekânlarına sahip olmak saygıdan fazlasını hak ediyor. Benim yaptığım şey bu çalışkan insanlara vefa borcunu ödemek tarihe mal etmektir. Gurbet başlı başına trajik bir sürükleniştir. Gidenlerde ve geride kalanlarda umutlu ve sabırlı bir bekleyiş vardır. Gidenler kadar geride bekleyenlerin de işi zordur. Gidip gelememek, gidenleri bir daha görememek insanda tarifi zor bir duygu havasına hapseder. Anneler, babalar, oğullar, kızlar, gelinler, dedeler, nineler ufuklara bakarak ömür tüketirler. Bu gitme ve kalma duygusu beni derinden etkilemiştir her zaman. Beklemenin, geride kalmanın, uzaklarda yitip gitmelerin hüznü benim metinlerimin ana temasıdır. Tanrının evlatsız gelinleri diye tanımladığım kuma kadınların durumu ise bambaşka bir acının öyküsüdür.

“Tanrı’nın evlatsız gelinleri”, çok ilgi çekici ve hüznü çağrıştıran bir adlandırma. Gurbeti iliklerine kadar yaşayan erkeklerin Kırımlı kadınları kendi yaşadıklarından daha acı bir yolculuğa sürüklemelerinin nedeni üzerinde düşündünüz mü hiç?

Yöremizde “Kırımlı Gelin” olarak anılan bu kadınlar dedelerimizin ikinci eşleridir. Aslında çoğu Kırımlı bile değildi. Çoğunlukla Rus, Leh ve diğer Slav halkına mensuptular ancak halkımız denizin karşı kıyısından geldikleri için Kırımlı diye tanımlamayı tercih etti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı pek çok ülkede derin yoksulluk ve yaralar açmıştır. Bu yıkımdan kaçmak, kurtulmak için bizim dedelerimizle evlenmişler ve yeni bir hayat kurmanın hayaliyle ülkemize gelmişler. Ancak esas trajediyi burada yaşarlar çünkü bekâr sandıkları kocalarının burada evli ve çoluk çocuk sahibi olduklarını öğrenirler. Geri dönmenin de imkânı yoktur. Çaresizce bu yeni ve acı hayata tutunmaya çalışmışlar. Trajedi ve hüzün kaçınılmazdır. Yağmurlu ve engebeli memleketimizin talihsiz gelinleriydiler. Kimi kahrından öldü kimi intihar etti. Burada kabahatli aramaya gerek yoktur zira dünyayı adaletsizlik ve devasızlık yönetir. İnsan bir umut için yola koyulur. Herkes düştüğü cehennemden kaçmanın derdindedir. Onlar da kendi ülkelerinin dayanılmaz koşullarından kaçmak için böyle bir maceraya atılmışlar.

Yağmurlu ve engebeli memleketim diyorsunuz. Hikâyeleştirdiğiniz hemen her anınızda dinmek bilmeyen yağmurlar var. Öyle ki ıslanmamak için gürgen ağacının kovuğuna girip oradan seyrettim yağmuru, Lazca türküler eşliğinde yaylalara doğru yol alan neneleri, dedeleri, çocukları, inekleri… Ta ki bir sis inip her şeyi görünmez kılıncaya değin. Hayat hep göç içinde göçten ibaret Kaçkar Dağının eteklerinde. Bir başka coğrafyada yaşasaydınız bu denli anlatabilir miydiniz göçün hikâyesini?

Bizim oralarda verimli ve düz arazilerden söz edemeyiz. Çay ve geçimlik mısır tarımından başkaca bir geçim kaynağı yoktu. Köyler oldukça engebelidir. İneklerinizi çayırlıklara salacak kadar düz değildir. Vadilerimiz de oldukça dardır. Bu olumsuz coğrafyanın getirmiş olduğu bir döngüdür sürekli göç etmeler. Baharda köyden mezraya, oradan aşağı yaylaya oradan büyük yaylaya ve sonbaharda bunun tam tersi bir devinim. Çünkü yıl boyunca bir yerde kalınarak geçim sağlanamıyor zira arazi dar ve hayvanlar doymuyor. Bu lokal göç kendine özgü bir müzik ve gelenek yarattı. Benim gözümde müzikal bir değeri var. Anlatılarımda bu göç temasının şiirsel ve müzikal oluşu belleğimde yer etmiş derin ezgilerin ürünüdür. Bir toplumda dedeler ve ninelerle büyüyen torunlar varsa orada müzikal bir yaşam vardır bana göre. Sis ve yağmur edebiyat için duyusal bütünleyici bir faktör. Sanatın her türlüsü yağmurun çok yağdığı memleketlerde aşırı gelişme olanağı bulur. Çünkü sis ve yağmur melankoliyi üstümüze salar. Güneşli masmavi havalarda insan niye kederlensin, melankolik olsun ki. Nostalji de barınamaz o berraklıkta. Nostaljinin puslu ortamlara ihtiyacı var. Ben böyle düşünüyorum. Sanat düş ortamıdır çünkü.

İki asırlık ahşap evin eski zaman kapısının kilidini çevirerek düşlere daldırıyorsunuz bizi Güz Gazeli’nde. Hayat boyu derlediği çiçekleri koynunda ander kalan Hemşinli Münevver Hala’nın kapı aralığında daldığı düşlere. Karın soğuğuna eşlik eden ölümün kol gezdiği konakta, “Hayat dediğin efendi, bir kuşluk vakti” diyor Münevver Hala. Hepsi bu. Hepsi bu mu gerçekten? Ölüm tam da bir kuşluk vaktinde mi çalıyor kapımızı?

Ölüm olgusu sanatın en temel konularından biridir. Yeryüzü maceramızın beklenmedik bir şekilde son bulacağını bilerek yaşamanın insanda yarattığı kaygıya bir anlam yükleme gayreti en çok sanatta karşılık bulur. Belki de dinden daha fazla bu meseleye bu son duruma odaklanarak ölümün acıtıcı sert şiddetinden yumuşak bir şiddete dönüştürme ve buna kendimizi hazırlama çabası. İnsanın ölümü kabullenmesinin iç anlamı aslında potansiyel bir ceset olarak yaşamayı sürdürdüğümüz gerçeğidir. Bunu biliriz ve bu kaygının baskısıyla yaşamaya asılırız. Bu açıdan ben de ölüm ve ölümlülük problemine fazlasıyla kulak kesilirim. Okurlarımın bir kısmı ölümü romantikleştirdiğimi söyler. Evet, bir tarafıyla doğrudur çünkü ben hep iyi insanların güzel ölümlerini yazıyorum. Bunda duygusal bir ilahiyat gördüğüm içindir. Güz Gazeli’ni babaannem için yazdım. Ömrünü torunlarının kokusuyla bezeyen bu yaşlı kadına bir nebze de olsa hakkını vermek istedim. Fedakâr insanların hayatımızdan, bu dünyadan ebediyen ayrılışlarının kalıcı biryanı olsun istedim. Bu dünyada bıraktıkları izleri olsun istedim. Öbür türlüsü çok acı olurdu benim için. Torunları için onca yoksunluğa rağmen her türlü fedakârlığı yapan ninelerin dedelerin arkasında duygusal bir ezgi olsun. Zamanın uçsuz bucaksız cümlesinde bizler bir virgül bile değiliz. Hayat acı bir süreçtir duygusal insan için. Duyarlı olanların algılayabileceği bir acı. Herkes için geçerli değildir. Gerçekçi ve aslında sağlıklı insanlar için hayat bir mücadele ve savaş alanıdır. Ben bu tür insanlarla pek ilgilenmiyorum. Gerçek bir ruhu olanlarla ilgilendiğimden olsa gerek onlarda hep bir yeryüzünde varolmanın acısını gördüm. Hayat bir kuşluk vakti kadar kısa gelir yine de insana. Çünkü hep iyi bir şeyler umarız. Böyle bitemez hep yoksunluklarla yaşamak için gelmiş olamayız bu dünyaya diye ümit taşırız içimizde. Ama evrenin saati böyle işlemez. Hep beklenti içinde yaşıyor olmak aslında gerçek olmayan bir şeyin içinde yaşamaktır. Biz daha vakit erken diye düşündüğümüz bir anda her şey biter. Ölüm insanın tek gerçek edimidir.

Yeryüzünde var olmanın acısı. Emil Michel Cioran’ ı hatırlattı bu tanımınız. Kitabınızda da sık sık sözünü ediyorsunuz Cioran’ ın. Sanat tam da bu acıdan mı besleniyor? 

Sanat bir teselli aracıdır. Acılara karşı, korkuya karşı bir yumuşatıcıdır. Bu yönüyle her zaman kaygı ve acıyla iç içe olmak zorundadır. Mutlu ve dünya ile barışık insanların gerçek sanatla ilişkileri yüzeyseldir. Çünkü gerçek sanat onları ürkütebilir. Keyiflerini kaçırabilir. Acı ve hastalık, kaygı insanoğlunun en yoğun faaliyetidir. Buna katlanabilmek için fonksiyonel ve pragmatist yaklaşmak pozitif bilimin uğraşıdır. Keser, biçer, tedavi etmeye çalışır ama insan sadece biyolojiden ibaret değildir. Hasta yatağının, ölüm döşeğinin kendine özgü kozmik bir tarafı var. Hiç kimse doktor dâhil, en yakınlarımız dahil o dünyaya giremez. Ölüm döşeğinde yatmak ile bir yakını olarak o döşeğe ilişmek arasında kocaman bir evren farkı var. Şarkılar, türküler, tiyatro, sinema, şiir, heykel gibi sanatın pek çok dalında ortaya konulan ölümsüz eserler hep ölüm, acı ve kaygı temalıdır. Ruhu gevşetme yöntemidir bu eserler. Kaygı, korku ve acı yoksa bence sanat da yoktur.

Narayan’ ın, “Nerede bir çocukluk varsa orada altın bir çağ vardır”  sözünü alıntılıyorsunuz kitabınızda. Sizin deyiminizle, artık geri dönüşü mümkün olmayan altın sarısı günlerin yaşandığı o büyülü çağdan sesleniyorsunuz bize kitap boyunca. Çocukluğu bunca önemli kılan nedir sizce?

Sorumsuzca yaşanan günlerin çocuksu coşkusu. Yağmurun, güneşin, rüzgârın harmanladığı tatlı bir festival. Evet, kimi zaman düşeriz, dizimiz yaralanır, burnumuz kanar ama coşkumuz devam eder. Çünkü hayatın ağır soruları bizi henüz tahtaya kaldırmamıştır. Henüz sınanma tahtasında boyumuzun ölçüsünü kimse almamıştır. Dünya güzel rüyalarla, hayallerle bizi bekliyordur. Beklenti içinde olmak hayali bir dünyada yaşamaktır bu da insanı mutlu eder. Çocukluğun en güzel tarafı ümitvar olmaktır. Zaman ilerledikçe, dünyanın iç kabuğunu keşfettikçe, insan denen o tuhaf varlığa yavaş yavaş evrildikçe bozulmaya başlarız. Çocukluk artık geride kalmıştır ve kötülüğün potansiyeline doğru yol almaktayızdır. Artık çocukluğumuzun bahçesinden kovulmuşuzdur. Yeryüzü tarlasında tarih boyunca işlenen kötülük eylemlerine yaklaşmışızdır. Kötülüğün milyonlarca tonu vardır, katil olmaya gerek yok illaki. Yavaş yavaş insanoğlunun tarihsel tecrübesine yani kötülüğe alışma karakterine girmekteyizdir. Çocukluğa vedadır bu.

Doğanın kucağından seslendiniz bize hep. Sizin deyiminizle Saklı Vadi’nin yüreğinden. Taze çimenlerin, rengârenk çiçeklerin ortasından,  tuluma eşlik eden sabida siya naralarının coşkusuyla kimi. “Ah eski zamanlar, coşkulu, ahenkli günler ne güzeldi” diyorsunuz.  Şu içinde yaşadığımız zaman coşkun değil mi sizce?

Modern yeni hayat kronolojinin ritmine göre şekillenir. Zamanın taşıma kapasitesi o kadar artmış ki,, olaylar ve yeni olgular, yeni üretim araçları o kadar üstümüze abanmış ki insan bu yeni zamanın altında kalıyor. Başımızı kaşıyacak zamanımız kalmadı. Herkes her şeye doğru koşuyor. Hız aygıtları arttıkça sanki her şeye kolay yetişeceğiz beklentisine sahiptik. Oysa tam tersine oldu. Hızımız arttıkça yapacağımız işler, gideceğimiz menziller artmış sonsuz devinim okyanusunda bulmuşuz kendimizi. Hızdan kazandığımızı uzattığımız menzillere yatırdık. Bu haz ve hız döngüsü yoğun ilişkilerin getirdiği kronik yorgunluğa sürükledi bizi. İnsan artık hiç rahat değil ve durmaksızın dikkatli ve yoğun performans sergileme yetileriyle donatmak zorunda kendini. Hızını ve performansını kaybeden ıskarta olur. Geleneksel ekonomi ve yaşam koşullarında zaman şimdiki gibi acımasız değildi. Aheste aheste akardı olaylar. Olay ve durum azlığı zamanın şiddetini alır, yumuşatır. Şimdiki zaman yıpratıcı, ufaltıcı bir coşku içeriyor. Mekaniğin coşkusu. Yüreğin, ruhun coşkusu değil bu.

Ama işte mekaniğin coşkusuna teslim olduk hepimiz. Şimdi orada, Saklı Vadi’de zaman hala aheste aheste akmakta. Geri dönsek, haklı bir gururla bir başına doğaya direnen o taş konakları çocuklarımızın sesleriyle yeniden şenlendirsek zamanın ahesteliğine karışabilir miyiz yine? Coşkulu, ahenkli, güzel günleri bizi bekliyor olarak bulabilir miyiz? 

Eski dünya bütünüyle geride kaldı. Çocukluğumuzun geçtiği yerlere geri dönmenin trajik bir yönü olabilir. Çünkü zaman her şeyi dönüştürmüştür. Eski yaşam eski insan eski mekân boyut değiştirmiş başka bir evreye dönüşmüş yeni zamana teslim olmuştur. Evler, yapılar, patika yollar ve hatta bahçeler bile dönüşüme değişime uğradı. Zaman köylerde ve yaylalarda artık eskisi gibi aheste aheste akmıyor. Eskiden biz yaylaya tam sekiz saatlik bir yürüyüşle çıkardık. Şimdi araçla iki saatte ordayız ve yol boyunca her şeyin üstünden hızla akıp gidiyoruz. Oysa patikada yürüyüşün uzun bir öyküsü vardı. Yavaşlığın, yorgunluğun, doğanın iç içe geçtiği büyülü bir serüvendi. Şimdi hızla akıp duruyoruz. Ama yine de çocukluğumun memleketine sık sık gidiyorum ve çocuklarımı da götürüyorum. Bir aidiyetleri olsun istiyorum. Çünkü bir memleketleri olsun istiyorum. Şehirdeki bir apartman dairesi bizi bir memleket sahibi yapmaz. Ata ocağı kavramını önemsiyorum. Ben evrenselim diyen insan kimliksizdir bana göre. Bilmiyorum belki geçmişi fazla zorluyorum belki gereksiz bir inatlaşmaya giriyorum modern zamanla fakat bu benim mücadelem. Dönebileceğimiz, sığınabileceğimiz, koynunda ölebileceğimiz bir köşemiz varsa bir kimliğimiz var demektir.

Kaçkar Dağlarımız var sığınabileceğimiz.  Her daim başı karlı, sisli ve yüce. Dursun Ali Sazkaya çok teşekkür ederim.

2 Yorum

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*