DEVRİK CÜMLELERİN MAHKUMU

Birgül Yangın Aslanoğlu yazdı: "Her şeyin en iyisini yapmaya çabalarken bazı şeylerin aksamasına tahammül edemiyorsun. Sonra zamana yetişmekte zorlandığın an da, yapman gereken yükümlülüklerin..."

DEVRİK CÜMLELERİN MAHKÛMU

Birgül Yangın Aslanoğlu

 

“Savrulmuş bir güzün avuntusu,

Avuçlarımda kalan.

İstemsiz çıkışların ardından,

Dökülüveren gözyaşlarım,

Anlamsızlaştırırken hayatı,

Hiçlik denizinde boğuluveririm.”

 

-Hayır, hayır olmadı böyle. “Boğuluveririm, hiçlik denizinde” diye düzenlediğimde, dize daha etkili sanki. Şiirimin son halini veremiyorum bir türlü Rana Hanım. Şiirlerimde olduğu gibi eylemi başta cümlelerden de vazgeçemiyorum hayatımda. Devrik cümlelerin insanıyım belki de. Hayatımda yok özneler, eylemlere boğulmuş bir dünyam var onun yerine. Öznesinin, başkası olması gereken eylemleri üstlenmişim çünkü. Babam der ki hep “Bir koltukta iki karpuz taşınır mı?” Bu koşuşturma, ruhumda zaman zaman bir Oblomovluk oluştursa da devam ediyorum eylemlerin insanı olmaya. Ne çok hayıflanma ve zamana yetişememe telaşı taşıyorum, kırkına merdiven dayamış bir insan olarak. Yaşayamadıklarım, özlemini duyduklarım, pişmanlıklarım büyüdükçe devrik cümlelerim de çoğalıyor git gide. Neden peki, neden böyle oluyor doktor hanım?”

Uzandığım koltukta gözlerim kapalıyken nasıl da rahat dökülüvermişti bu sözler ağzımdan. Sanki gözümü kapatarak cesaret alıyordum söyleyemediklerim için. Gözüm kapalı olursa, ağzım daha rahat açılacak ve dökülüverecek gibiydi içimde tuttuklarım. Arada bir gözümü açıp bakıyordum, karşımda duran kitaplığa. Rana Hanım’ın kitaplığındaki bir yığın kitap arasında, iki kitaba ilişivermişti gözüm. Hacimlerinden ötürü belki de. Biri Budala, Dostoyevski’nin; diğeri Oblomov, İvan Gonçarov’un. Hayatımda iz bırakan kitaplardan ikisi. Başlayıp da bir türlü bitiremediğim için yıllardır peşimi bırakmayan bir kitaptı Budala. Bitiremediğim kitapların karakteri, bırakmazdı hiçbir zaman peşimi. Sara hastası Prens Mişkin’in budalalık derecesinde iyi kalpli olması, insanları sevmesi, kimse hakkında kötü düşünmemesi mi yoksa Dostoyevski’nin yer yer kendi hayatından izleri taşıyan insanüstü bir karakter çizmesi miydi Mişkin’in hayatımın bir köşesinde her daim yer alması.

“Kitap Kurtları” diye adlandırdığımız söyleşi grubumuz için önerdiğim bir kitaptı, Oblomov da. O, öyle bir kitaptı ki kahramanın tembelliği, biz okuyucuları daha okumadan sarmış, aylarca ötelemiştik bu kitabı okumayı. Neden bu kitap bu kadar önemliydi benim için? Hayatımın heba olmuş yıllarını, Oblomov gibi tembellikle geçirmenin verdiği bir pişmanlığı yaşadığım için belki de. Hep şikâyet ettiğim yaşamımı değiştirmek adına hiçbir çaba sarf etmediğim için belki de. Karakter olarak beni, çok etkilemişti Oblomov. Bu hassas kalbin, tembel olarak adlandırılması, haksızlık derdim çoğu zaman. Peşimi bırakmayan bir roman karakteri oldu o yüzden Oblomov.

-Nedenini sen de biliyorsun? Bunu daha önceki seanslarda da görüştük. Artık aşmış olman gerekiyor bu durumu, dedi doktorum, bacak bacak üstüne attığı dizinin üzerindeki dosyaya not alırken. Beni dinlerken o dosyaya neler not ettiğini merak etmişimdir hep. Bu notları, nasıl ve neye göre değerlendirdiğini de.

-Farkındayım her şeyin, biliyorum elbet nedenini. Ama sorun da bu ya! Her şeyin farkında olup da yapamamak hiçbir şey.

-Bedenin ve zihnin o kadar yorgun düşmüş ki ruhun bu yorgunluğu kaldıramadığı için tembelliğe kodlamış seni. İyi bir eş olma, iyi bir anne olma, iyi bir öğretmen olma, iyi bir evlat olma, iyi bir ev hanımı olma gibi pek çok misyonu üstlenmişsin, her çalışan kadının yaptığı gibi. Ama unutma ki hepsini en iyi şekilde yapma gibi bir zorunluluğun yok.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     

Sorun belki de bu mükemmeliyetçi yapından kaynaklanıyor.

-Mükemmeliyetçi miyim ben? Hiç de öyle değilim oysa. Hiç bir şeyi tam yapamıyorum. Ne iyi bir anne, ne iyi bir eş, ne iyi bir evlat, ne iyi bir ev hanımı, ne iyi bir öğretmenim. Bir bakıyorum o gün çok iyi bir anneyim, bir başka gün iyi bir öğretmenim. Ama sürekliliği olmayan bir iyilik bu. Ben kendimi hep eksik, hep yoksun hissediyorum çoğu zaman.

Bu sözleri sarf ederken bir yandan doktorumu dikkatle izliyordum. Rana Hanım, hastalarına karşı nasıl bu kadar sakin kalabiliyordu doğrusu, anlamak mümkün değildi. Bumerang gibi, hastalar, sorununu çözemiyor başa dönüyordu her seferinde. Tıpkı şu an benim yaptığım gibi. Defalarca konuştuk bu mevzuları onunla hâlbuki. Her seferinde, aynı sükûnet ve sabırla, o insanı dinlendiren ses tonuyla, sanki beni ilk kez dinlermişçesine konuşmasına devam ediyordu.

-Kendine haksızlık ediyorsun böyle düşünerek.

-Maymun iştahlının tekiyim ben. Hiç unutmam, ilkokuldayken bir mandolin almıştı, babam. O an çok mutlu olmuştum mandolini görünce. Babam “Mandolinle başlar sonra bağlamaya geçersin” demişti. Ben de, babam gibi bağlama çalmayı çok istedim. Ama gitar da çalmak istiyordum, kanun da piyano da. Her şeyi öğrenme isteğim, bağlamayı iyi çalamama sebep oldu. Mandolinden bağlamaya geçtiğimde başka enstrümanlar çalma isteğim, engel oluvermişti elimde olanı öğrenmeme. Bu belki çok komik bir örnek gibi gelecek size ama hayatım böyle hep işte.

-Her şeyin en iyisini yapmaya çabalarken bazı şeylerin aksamasına tahammül edemiyorsun. Sonra zamana yetişmekte zorlandığın an da, yapman gereken yükümlülüklerin sırtına bir kambur olmaya başlıyor ve sen bu ağırlık altında ezilmeye başlarken yıpranıyorsun ister istemez. Her şeye yetebilme çabası, hayatındaki özneleri geri plana itip eylemleri ön plana çıkarıyor. Sen de o yüzden yapman gerekenler listeni çoğalttıkça, hayatı ıskalamak adına belki de zamana yenik düşmemek için bir telaş içine giriyorsun. Cümlelerinin eylemle başlaması veya senin ifadene göre devrik olması hep yapmak istediklerinin yoğunluğuyla alakalı. Bırak sırtına kambur bu eylemleri, asıl sahibi olan öznelere, dedi doktorum yine aheste aheste.

-Deneyeceğim, teslim edeceğim eylemleri öznelerine, derken geliverdi aklıma devamı, “Çığlık” adını verdiğim şiirin:

“Küskünlükler gelir ardı sıra,

Sebepsiz, izahı olmayan,

Kimi zaman küstahça.

Kelimeler seni götürürken ummana,

İçinde tuttuğun çığlıkla,

Boğuluverirsin,

Düğüm düğüm olmuş bilinmezler silsilesiyle…”

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*