DERVİŞ ZAİM'İN RÜYA'SI

Semanur Ulu, Derviş Zaim'in Rüya filmi üzerine yazdı

RÜYA: ZAMANIN VE MEKÂNIN ÖTESİNDE

Semanur Ulu
 

Derviş Zaim, 2016 yılında yazıp yönettiği Rüya ile klasik anlatının vazgeçilmezlerinden olan zaman, mekân tutarlılığını kırmayı başararak harika bir iş çıkarmış. Filmin felsefi, dini ve psikolojik okumalarını yapmak mümkün. Zengin bir içerik ustalıkla işlenmiş, semboller ve mekânlar eser içinde mükemmel şekilde konuşlandırılmış. Biçim ve içerik uyumu tam anlamıyla sağlanmış. Bir kitap mı okuyorsunuz yoksa bir film mi izliyorsunuz yoksa bir binanın inşa edilişini mi izliyorsunuz karışıyor bazen. Mekân ve inşa kavramları bu film açısından mühim çünkü filmin merkezindeki temalardan biri mimari.

 

Filmin konusuna kısaca değinecek olursak film amcasının çalışanı tarafından bıçaklanması üzerine onun mimarlık ofisinde yeniden çalışmaya başlayan Sine isimli mimar bir kadının dönüşüm sürecini Ashab-ı Kehf kıssası etrafında anlatıyor. Sine, Yaren’in ricası üzerine bir cami tasarlıyor. Bu caminin planında Yedi Uyurlar’ın mağarasını örnek alıyor. Diğer yandan amcasının kötü giden işleri nedeniyle istemediği pek çok şeyi de yapmak zorunda kalan Sine psikolojik olarak çöküntüye uğruyor ve uyku problemleri yaşamaya başlıyor. Şikâyeti üzerine uyku kliniğinde tedavi sürecine başlıyor, buradaki uyku seanslarında bir takım rüyalar görüyor. Bir hayli basit görünen bu konu pek çok katmanla anlatılarak gerçek bir sanat eserine dönüştürülmüş.

 

Filmde Carl Gustave Jung etkisi açıkça görülüyor. Filmin analizini özellikle psikanalitik açıdan yapmak için onun “Dört Arketip” kitabında yer alan Kehf Suresi tartışmasına ilişkin bölümü okumak faydalı olacaktır. Filmin en başında mimarlık ofisinin sahibini bıçaklayan kadının elindeki dosyada bir desen göze çarpar. Sonrasında aynı motifi Sine’nin kolyesi olarak görürüz. Bu iç içe geçmiş düzgün olmayan halkalardan oluşan topografik bir haritayı andıran bir şekildir. Aslında bu sembol anneden doğuşu ve âlem değiştirmeyi simgeliyor. Sine, annesinden kalan (başka türlüsü düşünülemezdi) bu kolyeyi camiyi inşa edeceği araziyi incelerken düşürür ve kaybeder. Anlaşılır ki bu nokta ve inşa edilecek yeni mabet onun kişisel dönüşümünün ve yeniden doğuşunun merkezi olacaktır. Sine’nin yaşadığı deneyimleri Jung öznel dönüşümün çoğalma anlamında dönüşüm alt başlığında tarif ediyor. “İnsanın başlangıçtaki kişiliği ile daha sonraki kişiliği genellikle birbirinden farklıdır.(…) Bu değişim dış katkılarla, örneğin dışarıdan gelen yeni yaşam içeriklerinin benimsenmesiyle gerçekleşebilir. (…) Bu nedenle, dış kaynaklı büyük bir fikrin bizi etkilemesinin tek nedeninin, içimizdeki bir şeye karşılık gelmesi olduğunu kavramamız gerekir.”[1] Başlangıçtaki kişilik ile sonrakinin farklılığını yönetmen Derviş Zaim ilginç bir teknikle veriyor. Her rüyanın ardından Sine karakterini canlandıran oyuncu değişiyor. Böylece film boyunca dört farklı benliği temsil eden dört faklı Sine görüyoruz. Bu minvalde karakterlerin isimlerinin seçilişinde de titiz davranıldığı görülüyor. Zira Sine; iç, gönül, göğüs gibi anlamlara gelmekte ve film mağara ve mimari metaforuyla insanın iç dünyasında gerçekleşen bir dönüşümü anlatıyor. Kişiliğin derinlerinde hatta bilinçdışında gerçekleşen bir değişimi görsel bir sanata dönüştürmeyi başarmak gerçekten önemli bir meziyet.

 

Film, Sine’nin hikâyesi ile Yedi Uyurlar’ın hikâyesi arasında bir benzerlik kurarak her şeyin kendini tekrarladığını da vurguluyor. Bir yandan her şeyin oluş halinde olduğunu ve sürekli değiştiğini söylerken diğer yandan her şeyin aynı ya da benzer olduğunu, birbirinin yansıması olduğunu anlatıyor. Bunu yapabilmek için sinemanın klasik zaman, mekân tutarlılığını kırmak gerekiyor. Yönetmen bunu başarıyla gerçekleştirmiş. Bu yönüyle tıpkı bilinçdışı gibi film de zamandışı ve mekandışı bir akışa sahip olmuş. Film sona erdiğinde aslında bir çemberin başlangıç noktasına kavuştuğunu anlıyoruz. Yani halka tamamlanıyor. Filmin bu kurgusunu ufak sembollerle izleyiciye hissettiriyor Derviş Zaim. Nitekim Sine’nin bilgisayar duvar kâğıdı olarak kullandığı büyük halka tesadüfî değil. Diğer yandan bu başa dönüş ve tamamlanma ya da “yuvarlak bütünlük” psikanalitik olduğu kadar dinsel bir motiftir. İslami bir okuma yapılacak olursa tasavvuftaki devri daim kavramıyla açıklamak da mümkün olabilir.

 

Filmin diğer bir yönü ise dönüşüm macerasını Ashab-ı Kehf’i merkeze alarak anlatması. Bu anlatı pek çok kültür ve dinde kendine yer bulmuştur. İslam’da da Kuran’ın on sekizinci suresi olan Kehf Suresi’nde geçmektedir. Bu anlatıya göre dönemin pagan inançlı ve günahkâr toplumuna karşı dürüstlüğü, ahlakı ve tek Tanrılılığı savunan bir grup genç toplumdan dışlanır ve öldürülecekken köpekleri ile beraber bir mağaraya sığınarak kurtulurlar. Bu mağarada yüzyıllarca uyuyup uyanırlar. Jung’a göre bu efsanenin anlamı şudur: “Her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. Bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışı arasında bir bağ kurmasını sağlar. Bunun sonucunda, kişiliğinde olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir.”[2] Sine de camiin mimari planını yapmaya karar verdiği gün mağaraya, karanlık bilinçdışına girmeye talip olmuştur aslında. Surede yedi uyurların saklandığı ve uykuya daldığı yer “ortadaki geniş yer” olarak tasvir edilir ki bu mitik zamanın “merkezi” olma anlamına gelir. Ayrıca inşa edilen yapı bir tapınak olması yönüyle de önemlidir. Merkez, tapınak ilişkisini en iyi anlatan isim hiç şüphesiz Mircea Eliade’dir. Eliade, Ebedi Dönüş Miti isimli kitabında tapınakların göksel arketiplerinden bahsederken her tapınağın aslında ilk kutsal dağın kendisi olduğunu yani bir merkez olduğunu aynı zamanda yaratılışın başladığı nokta anlamı taşıdığını söyler.[3] Böylece Sine’de dönüşüm ritüelinin gerçekleşeceği merkezi/tapınağı kendi elleriyle inşa etmeye başlar. Üstelik annesinden kalan ve doğumu simgeleyen kolyesini de burada düşürür. Yani bu noktadan yeniden doğacaktır.

 

Camiin tasarımı yedi uyurlar mağarasından ilhamla yapılmıştır burada bize gösterilmek istenen bu tapınağın mağaranın bir benzeri değil bizzat kendisi olduğudur. (Filmde mekân olarak kullanılan inşaat halindeki Sancaklar Camii bu fikri tam anlamıyla yansıtmıştır.) Göksel arketipini tekrarlayan bir merkezdir söz konusu olan. Bunu Sine’nin gördüğü rüyalar da doğrular. Bir yandan da merkeze götüren yol zorludur çünkü aslında yolculuğun kendisi insanı kutsal olana doğru götüren bir geçiş ayinidir.[4] Bu yolun/ayinin gereği olarak Sine hem insan ilişkilerinde hem de kendisi ile olan ilişkisinde zorlu sınavlar geçirir. Kehf Suresi’nde anlatılan bir diğer kıssa ise Hz. Musa’nın Yuşa ve Hızır ile olan yolculuğudur. “Yolculuk” deneyimi bunu bildiğimizde daha anlamlı hale gelir. Filmde buna ilişkin göndermeler de bulunmaktadır. Kehf Suresi’nde Hızır ve Musa iki denizin birleştiği yerde buluşur. İstanbul boğazının hem filmin başında ve sonunda yer alması hem de film boyunca tekrar tekrar kadraja girmesi iki denizin birleştiği yer olması hasebiyle bu kıssaya işaret etmektedir.

 

Kurgu değişimin ve tekrarın, farklılığın ve aynılığın gerilimi üzerine kurulmuş yapısıyla izleyiciye farklı bir deneyim yaşatıyor. Bu yazıda filmin Jung’u merkeze alarak bir tahlili yapılmaya çalışılmıştır. Elbette filmin zengin içeriği ve katmanları karşısında bu yazı yetersiz. Pek çok önemli hususa değinmeye fırsat olmuyor. Filmin yüzeysel olarak içerdiği politik, ekolojik, etik mesajlar da başlı başına tartışılmaya değer meseleler. Derviş Zaim’in bu filmdeki başarısı sonraki yapımlarını merakla beklememizi sağlıyor.

 

[1] Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Çev. Mert Hüseyin Ergül, Erasmus Yayınları, İstanbul, 2017, s. 51

[2] A.g.e., s. 67

[3] Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Miti, Çev. Ayşe Meral, Dergâh Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2018, s. 25

[4] A.g.e., s. 31

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*