ÇOLAK

Hatice Tarkan Doğanay, Çolak adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da: Süleyman merdivenlerde oturmuş, üst kattan gelen hıçkırık sesleri arasında ablasını düşünüyordu. Şöyle dizlerini döve döve ağlamak...

ÇOLAK

Hatice Tarkan Doğanay

 

Yıllardır yanan ateş Muzaffer’in içini bir sonbahar sabahı yaktı. Ocağın ateşi çatıldığı ilk gün yakılmıştı ama bu bitişi kimse hayal edemedi. Faciayı tek sezen evin köpeği Karabaş’dı. O gece sabaha kadar hiç durmadan uludu. Uludu ulumasına da olacakları ne Muzaffer ne Necla ne de Süleyman bilebildi.

Muzaffer o gün eve peşine taktığı tosbağa kılıklı iki kişiyle geldi. Demir sürgülü kapıdan ayağını atar atmaz taş avludaki sesler bıçak gibi kesildi. Herkes bir müddet kaba etleri üstünde birleştirdiği ellerinde, bir o yana bir bu yana salladığı tesbihin şakırtısını ve yumurta topuklu ayakkabılarının tedirgin edici takırtısını dinledi. O saat sanki biri, kuruttuğu tarhanaları torbalayan Necla’nın ensesinden ciğerine ekşi bir serinlik üfledi. Hemen işi gücü bıraktı avlunun ortasında, ziyaretçilerine tuhaf bir çığlık atma hissi uyandırdığının farkında olmadan öylece duran bir tapınak gibi dikilmiş kocasına “Hoş geldin bey.” demek için seğirtti. Karabaş’la oynayan Süleyman, bir türlü kabullenemediği kaderinden doğan ve gitgide içinde büyüyen isyanın sövgülerinden kurtulmak için babasını görür görmez titrek bir gölge gibi eve girdi. Ablası Zarife iri yeşil gözleriyle kardeşinin yaralı gözlerini yakalayıp yaşadığı acıyı paylaştı onu yüreğinin revirinde şefkatten pamuklara sardı.

Sert mi sertti babaları. Sinirlendi mi gözü hiçbir şeyi görmezdi, zaman zaman değirmen taşı elleriyle basardı tokadı acımadan. Dünyayı sel bassa ördeğe vız gelir hesabı Necla gece yarılarına kadar salya sümük ağlasın, Zarife odasında saatlerce kurban olduğu Rabbine yakarsın umursamazdı. Onun acımasızlığı bazen ölüme hasret kordu insanı. Necla çoktan cırcır böceklerinin sesleri arasında sallandırırdı da kendini bir dala, yeni yetmesi onsuz ne yapardı. Ne de olsa ölüm herkese vardı, herkes bir gün kendi ölümünü yaşardı ya o bunu zaten yaşarken yaşamıştı. Oğlu için her gün defalarca ölen Necla kendi yerine bir kere bile ölemiyordu gönül rahatlığıyla. Muzaffer’deki bu acımasızlığın mayasını kimin çaldığını biliyordu ayrıca. Yerinde yatamayasıca babalığının ağzından, bırak oğlunu rahmetli annesi için bile tatlı bir söz çıktığı görülmemişti. Ağaydı güya. Sarı Süleyman. Süleyman Ağa! Bir Allah’ın kuluna gülümsemeden, Muzaffer’in başını bir kez bile ellemeden, bal gözlerinin sarıdan yeşile akan renk dalgasını bir kez bile görmeden ölüp gittiğini cümle âlem bilirdi. Muzaffer kutsal bir emanet gibi babadan oğula devredilen bu gaddarlık meşalesini evlenince kendi evine getirmişti. Necla o koca evde her gün sessizce öldü de kimseye belli etmedi.

Gömülmeden ölenlere alışık olan Bulvar ahalisinden bir Allah’ın kulu kavruk tenli, tombul elli Necla’nın, gözlerindeki musallada yatan cesedini tutup da kaldırayım demedi. Çocuklarının yüzü suyu hürmetine olsa gerek hareketleri bir ölüden beklenmeyen dirilikteydi. Evde kim Necla diye seslense yeni yetme kız gibi seğirtirdi de Muzaffer’e yine yaranamazdı. Kükredi mi herkesi korkuturdu. Üç kızını erkenden evlendirip babasının şerrinden uzaklaştırmak istemişti. Öyle de olmuştu üç kız kurtulmuştu. Muzaffer onca acımasızlığına rağmen oğluna bir fiske bile vurmuş değildi. Çünkü onunla hesabı farklıydı.

Süleyman babası gibi iri bal rengi gözlerini dört kızın ardından açtı dünyaya. Dedesinin oğlunun gözlerine bakmadığı gibi o da sonradan bakmayacaktı ya o gözlere neyse. Necla’nın sancısı, kocasının o tosbağa kılıklı arkadaşlarına “Bu kez de kız doğursun hele, ben o zaman ne yapacağımı bilirim!” dediğini duyduğu dakikada tuttu. Korka korka ıkındı, ıkındıkça korktu oğlunu doğururken. Necla’nın çile içinde çile doğurduğunu hissetmeyen kalmamıştı. Süleyman’ı kucağına verdiklerinde binlerce kez şükretti Yaradan’a. Veranda da bekleşen çocuklar müjdeli haberi vermek, cebi şişkin Muzaffer’in hediyelerini kapışmak için kahveye kadar yarıştı. Oğlu olduğunu duyan Muzaffer heyt be çekerek herkese benden çay hatta akşama kadar içtiğiniz çaylar da kolalar da benden dedi gerine gerine. Tez zamanda ateşler çatıldı, ocaklar kuruldu, dev kazanlarda keşkekler, yahniler, şerbetli tatlılar pişirilip konu komşuya dağıtıldı.

O günden sonra evin havası yumuşadı. Muzaffer kolay vere hiçbir şeye sinirlenmez oldu. Necla geç de olsa, Süleyman’ın yüzü suyu hürmetine de olsa evdeki dokunulmazlığına kavuşmuştu. Kavuşmuştu kavuşmasına da Necla daha bebekken oğlunun parmaklarındaki fersizliği fark etmişti. Etmişti etmesine de bunu kocasına diyebilir miydi? Tut ki Necla kocasının yüzünün güldüğü bir anı yakaladı. Tut ki o gün Muzaffer o iki tosbağanın bel altı esprilerine kahkaha attı,  bütün Bulvar ahalisi bilirdi ki, şu dünyada nasıl bir komutanın bir orospunun gülüşüne güvenilmezdi işte bir de Muzaffer’in gülüşüne güvenilmezdi. Necla bilirdi bunu. İçine içine ağlardı boyuna. Tombul elleriyle oğlunun ellerini sıvazlar, bebek kokusunu içine çeke çeke dualar ederdi Yaradan’ına.

- Allah’ım canımdan al guzumun canına ver, ferimden al guzumun eline ver…

Baktı ki olacak gibi değil, çocuk üç yaşına geldi ne şıngırdak tutup adam gibi sallayabildi ne tuttuğunu alıp olduğu yerden kaldırabildi. Ne yapıp edip söylemeliydi ya nasıl? Bir gece süsledi kendini, iki göğsünün arasına yasemin kokusu sürüp, korkuyu omuzlarından aşağı sıyırıp girdi kocasının koynuna. İri göğüslerini korka korka yasladı Muzaffer’in kıllı sırtına. Bey dedi cilveli sesine karışan korkuyu aklının içindeki elinin tersiyle iterek.

-Süleyman’ı bir doktora götürsek diyorum. Sağ eli bi cansız, bi hissiz, parmakları da pek bir narin bir marazlık olmasın sakın.

Muzaffer akşam yemeğinde kaşık kaşık yediği kaz pilavının vermiş olduğu hazımsızlıkla sağından soluna koca göbeğini döndürürken zorlandı. Gözlerini tavana dikerken ıhlaya ıhlaya soludu kırk orduyu disipline eder gibi konuştu.

-Benim gibi bir ağa oğlunda marazlık ne arar be kadın kapa çeneni de yat uyu…

Dedi demesine de o gece Muzaffer’in gözüne bir tek uyku girmedi. Bir o yana döndü bir bu yana döndü. Elini başının altına soktu olmadı Demirel’in gıdığına benzeyen gıdısını kaşıdı durdu sabahı zor etti. Sabah uyanır uyanmaz çocuğu kaptığı gibi doktorun yanında aldı soluğu. Yalan yok çalmadık doktor kapısı bırakmadı, memlekette yapılmadık tahlil, çekilmedik ultrason, alınmadık fizik tedavi kalmadı. Hastane koridorlarında, havada uçuşan batikon ve ilaç kokuları arasında bir o kapıyı bir bu kapıyı arşınlayarak dertlerine çare aradılar. Ne zaman ümitlenecek olsalar arkası gelmedi. Gelmediği gibi çocuk büyüdükçe sağ kolu el ayası dışa bakacak şekilde dirsekten içe doğru eğrildi. Kolu sağ omzundan aşağı sallanan bir urgan gibiydi. Yürürken her adımda ritmik bir titremeyle bir müddet kasılıyordu. Allahtan sol kolunda eğrilik yoktu ama onun da parmaklarında hafif bir cansızlık vardı.

Muzaffer doktorlardan ümidi kesince yeniden eski günlerine merhaba dedi. Evde en ufak şeyde terör estirmeye başladı. Lakin Süleyman’a yine ses etmiyordu. Hatta onunla konuşmuyordu da. Hatta yüzüne de bakmıyordu. Oğlum demiyordu mesela, adıyla da seslenmiyordu. Kaldı ki bir yabancı gibi de seslenmiyordu. Onu görünce transit geçiyordu. Süleyman diye biriyle aynı evde yaşamıyormuş gibi davranıyordu. Bu da yetmezmiş gibi Muzaffer evdeyken kimse onunla sesli diyaloğa girme cesareti gösteremediği için annesi, ablası hatta eve gelen misafirler için de yok hükmüne geçiyordu. Annesi ve ablasıyla sürekli göz işmarıyla anlaşmaktan gözce konuşmanın ustası olmuştu.

İşte o iki tosbağayla elindeki tesbihi attıra attıra avluya girdiği gün herkes Muzaffer’de bir uyumluluk bir yumuşaklık sezdi. “Zarife bize üç ayran getir” diye seslenirken, içine pusmuş eve doğru yürüyen oğlunun ardından baktığında ilk defa kolunun eğriliğini düşünmedi. Tosbağalara Karabaş’ın gece sabaha kadar nasıl uluduğunu, bunu hayra mı yoksa şerre mi yorması gerektiğini bilmediğini, üstelik sabah hiç yapmadığı bir şey yaptığını, yanından ayırmadığı baba yadigârı tabakasını evde unuttuğunu bunun kendisine uğursuzluk getirebileceğini anlatırken Süleyman’a lal olan dilinin onca zamandan sonra ilk defa çözüldüğünü fark etmeden seslendi.

-Süleyman!

İlginç, sert değildi sesi. Süleyman şaşkınlıkla babasına baktı. Bakışları iki kaburgasının arasına batmamıştı. Kalbi huzursuz bir orman kuşu gibi çarpındı. O saat annesiyle Zarife’nin de kalbi çırpıştı. Karabaş’ın kuyruk sallamasına bakılırsa onun da kalbi benzer durumdaydı. Sesini şöyle bir akort etse de ne diyeceğini bilemediğinden babasının yüzüne öyle bön bön baktı kaldı. İnsan kendi babasına baba derken hangi ses tonuyla konuşurdu unutmuştu.

-İçerden tabakayı getir!

Tabaka dediği de öyle olur olmaz her yerde bulunan bir tabaka değil ha, sigara başlatan cinsten. İçinin tek tarafına ayna döşenmiş, üstü bronz Osmanlı tuğrası işlemeli, saf gümüşten yaldır yaldır yanan, asaleti yüzünden akan bir tabaka.

O dakika Necla’nın ciğerindeki ekşi serinlik ağzına geldiğinden midir nedir nefesi daraldı ve oğlundan önce koştu buldu tabakayı. Tombul bir midyeyi andıran ellerini açıp oğlunun ellerini avcuna aldı. Tabakayı içine yerleştirerek sıkıca kapadı. Gözce “Sakın düşürmeyesin oğul.” dedi. Süleyman, gözlerini ablasının gözlerindeki tedirginlik çanağına bandıra bandıra kolunu da peşinde yılan ölüsü gibi sallandıra sallandıra yürüdü.

O sıra babası ve o iki tosbağa kılıklı yüksek sesle konuşarak sohbet etmeye devam ediyorlardı. Süleyman onların ne dediğiyle ilgilenmiyor uzun bir aradan sonra babasıyla kuracağı iletişimi berbat etmemenin derdiyle yanıp tutuşuyordu. Sakince yürüdü. Sıkıca kavradığı olmaz olasıca tabaka tam da babasına verecekken nasıl oldu da elinden sabun gibi kaydı anlamadı. Taş avluya düşen tabaka kabak çiçeği gibi açıldı içindeki ayna tuzla buz oldu. Körün taşı gibi kırılan parçası gitti Muzaffer’in gözüne yapıştı. Muzaffer acıyla sıçradığı yerinden sandalyeyi devirerek kalktı. Yaralı bir hayvan gibi kükreyerek oğlunun körpe yanağına fırıncı küreği elleriyle okkalı bir tokat attı.

-Bir kere de bir işi düzgün becer. Çolak!

Yer gök dedi sandı. O “çolak” sesi kulaklarından girip iki tırın çarpışması gibi defalarca çarpıştı. Beyninin bir insanı insan yapan bütün bölümlerini tarumar etti. Yere kapaklanan Süleyman sağlam kolunu siper etti yüzüne ve gözyaşları içinde lastik top gibi beyninin duvarlarına çarpan “çolak” sesini dinledi. Bunu gören Necla elleriyle dizlerinde oğlunun kaderini dövdü. Süleyman herkesin gözü önünde morara morara çürüyen küflü bir yumurta gibi kırılıp toprağa aktı. Güneş vurdukça da ortalığı kokutmuştu. Yer yarılıp içine girse de şu yumurta ölüsü ortalıktan biran önce kalksa diye düşündü.

O günden sonra Çolak kaldı adı. Çolak aşağı, Çolak yukarı… Mahalledeki çocuklar onu gördüklerinde “Çolak” diye eğlenirlerdi. Çocukların acımasızlıkları okulda daha bir şiddetlenirdi. Öğretmen bile dindiremezdi o delişmen çocukların psikolojik şiddetini. Hal böyle olunca ortaokulu yarıda bıraktı.

Muzaffer, oğlunun bir tabaka bile tutmayı beceremeyen elleri olduğunu fark ettiği o günden beri git gide sertleşti. En ufak bir aksaklıkta karısına kükrüyor, evlenecek çağa gelmiş kızını çocuk gibi azarlıyor, evde kimseye gün yüzü göstermiyordu. Süleyman’sa en çok zorlandığı akşam yemeklerinden artık daha çok korkar olmuştu. Yemek yemek onun için bir işkenceydi. Kaşığı ağzına götürene kadar yemeğin yarısı üstüne başına dökülürdü. O anlarda ne zaman babasıyla göz göze gelseler kendisine tiksinerek baktığını görürdü.

Zarife bir gece kimselere bir şey demeden kaçtı evden. Karabaş’ın ulumalarından kimse bir ses işitmedi. Zarife’siz bir sabaha uyanan Muzaffer küplere bindi karısıyla bir süre harp edip kızının izini sürmek için kendini dışarı attı. Necla oğlunu teselli etmek istediği halde üst kattaki odasından çıkıp da aşağı inecek gücü bulamadı kendinde. Daha önce bu denli öldüğünü hatırlamıyordu. İlk defa oturup kendi ölüsüne ağlamayı tercih etti.

Süleyman merdivenlerde oturmuş, üst kattan gelen hıçkırık sesleri arasında ablasını düşünüyordu. Şöyle dizlerini döve döve ağlamak geliyordu ya içinden, o sadece gözlerini diktiği holün karanlık noktasını izliyordu. Dışarda Karabaş’ın ulumaları annesinin hıçkırıklarına karışıyordu. Bir müddet sonra envaiçeşit küfürleri savura savura içeri giren Muzaffer’in şiddetli kapı gürültüsüyle irkildi. Şükür ki ablasını bulamamıştı. Çıldırmış gibi sağa sola bakındı “Necla! Neredesin?” derken aç aslan gibi ortalığa kükrüyordu. Merdivenleri paldır küldür çıkarken Süleyman’ın oturduğu badala gelince bir duraksadı oğluna tepeden bir bakış atıp gümbürdeye gümbürdeye yukarı çıktı. Holde ezilmiş bir hamam böceği çattı gözüne Süleyman’ın. İçi sızladı.

Tekrar gözlerini aynı noktaya dikip annesinin bağırtılarını dinlemeye başladı. Annesini babasının elinden kurtaramayan çolak eline baktı, baktıkça eridi eridi aktı. Yalnız bu defa durum başkaydı. Muzaffer gâvura vurur gibi vuruyordu. Annesinin bağırtıları git gide şiddetlendi, şiddetlendikçe Süleyman korkmaya başladı. Oturduğu yerden kalktı hızlıca yukarı çıktı bir müddet kapının önünde ileri geri gitti geldi. Birkaç kez baba yapma, dediyse de sesini duyuramadı. Bir şeyler yapmalıydı ama neydi. Telaş içinde bir o yana bir bu yana yürüyordu. Annesinin sesi kulaklarında büyüyordu. Derken ayakları onu karşı odaya götürdü.

Babasının beylik tabancası o odadaki masanın çekmecesindeydi. Süleyman, o çolak eliyle tabancayı nasıl tuttu da kapıyı bir tekmede nasıl yıktı bilmiyordu. İçeri girdiğinde Necla’nın üstüne oturan Muzaffer’in eli havadaydı. Tabancanın sesiyle pencere pervazındaki kuşların ürküp havalandığı an, babasıyla göz göze geldi. Babasının gözlerinde bir şaşkınlık ve hiddet asılı kalmıştı. Sanki son kez “Çolak!” diyecek gibiydi.

 

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*