ÇİMENTO TORBASINA YAZILMIŞ BİR HİKAYE: GARİP

Osman Yücel yazdı: Garip. Garip. Garip… Asırlık bir ağacın altına oturmuş, manasız gözlerle bir noktaya bakan, dünya yıkılsa da hiçbir harekette bulunmayan, oraya bakmakta ısrar eden...

EDİTÖRÜN NOTU

Bu hikaye, yazarımız Osman Yücel'in, 1981 yılında henüz lise bire giderken çimento torbasına yazdığı bir metindir. Yazar, o dönemde inşaat işçisi olan babasından aldığı bir çimento torbasının kağıdına yazmıştır bu hikayeyi. Metne, metnin ruhunu ve üslubunu bozacak bir müdahalede bulunulmadı. Sadece yazım ve noktalama konusunda küçük dokunuşlar oldu. O yılların ruhunu, 1981'deki bir lise öğrencisinin hayata bakışı ve kaygılarını yansıtan bir yazı olsun istedik. İyi okumalar diliyoruz.

GARİP

Osman YÜCEL

Garip. Garip. Garip…

Asırlık bir ağacın altına oturmuş, manasız gözlerle bir noktaya bakan, dünya yıkılsa da hiçbir harekette bulunmayan, oraya bakmakta ısrar eden, on bir ya da on iki yaşlarında, siyah uzun saçlı, yeşil gözlü ve zarif boylu bir şehit oğludur.

 Babasını daha altı yaşındayken yitirmişti. Anacığıyla yapayalnız kalmıştı; yetim, kimsesiz ve fakir. Bu hazin ayrılık, mesut bir yuvayı, mahzun bir viraneye çevirmişti.

Köylüler onlara yardım ediyor, acılarını unutturmaya çalışıyorlardı ama O, yine de bir babanın hasreti içindeydi. Düşündükçe düşünüyor, uzaklara dalıp dalıp gidiyordu. Bu hali ona “Garip” dedirtmişti. Esas ismi Sait idi. Rahmetli babasının ismini almıştı. Köy yerinde babasına “Gazi Sait” derlerdi. Çünkü o, padişah ordusunda savaşlara girmiş-çıkmış, birçok yara almış, kanını akıtmış ve “Gazi” payesini almıştı.

Garibin asıl ismini çoğu kimse bilmezdi. O, sanki doğuştan Garipti. Ve öyle de kalacaktı.

 Gazi Sait’in vefatından sonra, ana-oğula bir kaç dönüm tarla ve bir baş sütlü inek kalmıştı. Bir de duvarları çatlak, badanaları dökük toprak damdan bir ev.

Garip ve anası çalışıp didiniyorlardı. Sürekli işliyorlar; tarlalarını ekip-biçiyorlar, inekten süt sağıyorlar ve küçük evde mütevazı hayatlarını sürdürüyorlardı. Bazen kederli bazen sevinçli günleri oluyordu.

Garip on yaşını geçmişti artık. Sıkleti 39 okkayı geçkindi. Akranlarından daha çok gelişmişti. Saçları kıvırcık ve daima parlaktı. Akıllı, yardımsever ve sağlıklıydı ancak yüzündeki hüzün bir türlü gitmiyordu. Anasına baktıkça hüznü daha da artıyordu.

Nuriye Ana, işlere yetişemiyor, ev işlerine dahi kudret getiremiyordu; kimi zaman yere düşüyordu, yerden saatlerce kalkamadığı oluyordu. Sabahları ancak geç vakitte uyanabiliyordu. Benzi günden güne soluyordu.

Damarlarında inceden inceye bir sızı duyuyordu. Başı ağrıyor, kulakları uğulduyordu. Halsiz ve bitkin hissediyordu kendisini. Ellerinde ve ayaklarında karıncalanma ve uyuşma oluyordu.

Hasta mı olacaktı Ne? Allah etmesindi. Eğer kendisi hasta olur da, yataklara düşerse, biricik Garibine kim bakacaktı? Kim ana olacak ona, kim babasızlığını unutturacaktı? Ölümden korkmuyor, bilakis gitmek istiyordu Gazisinin yanına Nuriye Ana. Ama ya Saidi? Anasız, kimsesiz köy yerinde ne yapardı, ne ederdi Garibi? Bu düşüncelerle yaşlı ve yorgun kalbi sıkılıyor, sıkılıyor, sıkılıyordu…

Köy yerinde her zamanki gibi güzel bir gündü. Garip ineği otlatmaya gitmiş, yemyeşil çayırlarda arkadaşlarıyla oyunlar oynamış gün batımında eve dönmüştü. İçeriye girmiş, fakat anasını yatakta kan-ter içinde, yarı baygın bulmuştu. Korkuyla ve heyecanla anasının ellerine atılıp ağlamaya başladı;

-Anam! Hasta mısın, bir yerlerin mi ağrıyor? Niye yatıyorsun bu yataklarda Anam?

Nuriye Ana, sımsıcak analık şefkatiyle ve gözlerinde yaş yaş billurlaşan sonsuz sevgisiyle oğlunu kucaklarcasına tek sözle seslendi, mecalsizce.

-Yavrum!

-Oğlum. Garibim. Ver ellerini, eğil hele ananın yanına, gel de o ak alnından bir öpsün, o kara saçlarını koklasın.

Garip anasının ellerine daha da sarılarak, önüne diz çöktü, biraz eğildi. Anasının içten sevgi ve kucaklayışıyla tarifsiz bir hasret acısının yakında yüreğine çörekleneceğini hisseder gibi oldu. Uzunca bir süre başı anasının göğsünde kaldı. Sonra doğruldu.

Nuriye ana başını yan duvara döndürmüştü, gözyaşlarını gizlemek, kalbinin derinliklerinden gelen duaları kelimeleştirmek için mırıldanmaya başladı;

- Allah'ım!  Çok büyüksün. Yavrumu koru Rabbim. Ona yalnız koma, onu benden ayırma.

Dualar ıslanıyordu, ak eşarp ıslanıyordu. Sırtı anasına dönük olan Garibin gözlerinden de inci inci düşen gözyaşları, yerdeki temiz fakat yıkana yıkana çürümüş kilimi ıslatıyordu.

Ana yüreği hisseti ciğerparesinin ağladığını. Cihanı kaplayan bütün şefkatiyle, sesinin titrekliğine hâkim olamayarak seslendi;

-Yavrum! Biricik oğlum, Garibim, Sait’im! Niye ağlarsın öyle? Anacığının yüreğini de sızlatırsın. Erkekler Ağlamaz. Saitler ağlamaz. Rahmetli baban “ağlamak erkeklere yaraşmaz” derdi hep? Sil bakalım gözünün yaşını.

Garip uzun kollu işliğinin tiftik tiftik olmuş kumaşıyla ıslak yanaklarını sildi ve anasına döndü.

-Çok susadım oğul, anacığına bir tas su ver toprak küpten. İçim yanıyor.

 Garip anasına yayıktan bir tas ayran getirip, yudum yudum içirdi yarısını. Nuriye Ana dünyanın en güzel duasını etti ona;

- Allah senden razı olsun yavrum. Yeter gayrı içemeyeceğim. Al tası.

Garip yarım kalmış tası alıp, anasının başucuna bıraktı ve ekledi;

- Anacığım sen dinlen, ben etrafı toparlayıp, ineğin yemini verip geleyim, e mi?

 Garip aceleyle çıktı, gidip ineğin yemini verdi ve suladı. Tekrar anasının başucuna geldi ve ellerini tuttu.  Tek odalı toprak damın içi bu sevgi tablosuyla ışık ışıktı. Dışarıda ise hava kararmaya başlamıştı.

Akşam olmuştu.  Köy camiinin davudi sesli imamı Murat Hoca en yanık sesiyle “ Allahu Ekber, Allahu Ekber” diyerek ezan okumaya başladı.

Bu iki süzgün kalp ile birlikte dağlar-taşlar, kuşlar-ağaçlar, canlı-cansız her şey vecd ile dinledi bu sesi.

Her zaman olduğu gibi; Nuriye ana el bağlar diz çöker. Secdeye gider. Uzun uzun dualar eder. Ve olduğu yerde içi geçer, uyuyakalır.

 Bir vakit anasını seyreden Garip, istemeden onu uyandırıp yatağına yatırır;

- Anacığım sen rahatsızsın, kalk yatağında uyu.

Ve kendisi de tahta sedirine çekilip, uyumaya çalışır. Ama ne mümkün! O akşam bir yıl kadar uzun gelir Garibe. Çünkü anası hastadır. Hem de çok kötü. Gözleri yorgunluğun ağırlığını daha fazla direnemez kapanır, uykuya dalar; yüz hatları endişelidir.

 Sabah ezanının okunması ile beraber uyanır. Gözlerini açar açmaz anasının kendisine pırıl pırıl baktığını görür. Yatağından kalkar, ellerini yüzünü yıkar. Leğeni getirip anasının eline su döküp abdest almasına yardım eder. Daha sonra günlük işlere başlar; ahıra gidip ineği yemler, etrafı temizler ve süt sağar.

Tek odalı toprak damın ocaklığında, sağdığı sütü ısıttıktan sonra anasına getirir; kapıyı açınca, anasının yüz hatlarının derin ızdırap çizgileriyle kaplandığını görür. Ağrılardan iniltisi odada yankılanmaktadır anasının.

Sütü yere bırakıp hemen köyün muhtarına koşar. Nefes nefesedir, konuşamaz. Hırıltıyla ve tıslamayla karışık, ağlamaklı konuşur;

- Muhtar Emmi, Muhtar Emmi! Yetiş, anam hasta.

 Muhtar hemen lastik ayakkabısını giyip gelir. İçeri girip avucunu Nuriye ananın alnına koyar. Kızgın ateşe deymiş gibi hemen geri çeker elini. Kadıncağızın beyaz teni sarmış solmuştur. Yaşlı, güngörmüş muhtar, Garibin üzgün gözlerine bakarak, sözlerini peş peşe sıralar;

- Koş oğlum, Abidin’i çağır. Öküzleri kağnıya koşsun. Acele gelsin.

 Garip koşarak ‘Abidin Dayı’yı çağırır ve anasını kağnıya yerleştirip ağır ağır kasabaya doğru giderler. Giderler ya nasıl? Garibe; yollar çakıllı, yollar tozlu, yollar Çamur, yollar uzun...

Ancak geç vakitte kasabadaki hastaneye varabildiler. Doktorlar anasını hemen hastanedeki bir odaya alıp muayene ettiler. Muayene sonunda doktor muhtarı çağırıp sorar;

- Siz bu kadının neyi olursunuz?

 Muhtar cevap verir;

- Ben mi? Hiçbir şeyi olmam. Köyün muhtarıyım. Kadıncağızın kimsesi yoktur; dışarıdaki biricik oğlundan başka.

  Doktor muhtara teşhisini söyler;

- Efendim maalesef hastamız iyi değil, kan bütünüyle çekilmiş. Nuriye hanımın kanı çok az. Eğer hemen kan verilmezse yaşaması mümkün değil. Acilen “kan nakli” yapılmalı.

 Muhtar şaşkındır, aceleyle cevap verir;

- Tamam, doktor bey, bir hal çaresine bakalım.

Muhtar dışarı çıkar. Kapıda Garip’le göz göze gelir. Sabinin gözleri yaşlıdır. Anacığını sorarcasına, umut dilenircesine muhtarın yüzüne bakar. Muhtar babacan bir sesle alır karşısına Garibi ve anlatır olacakları;

- Bak yavrum, ananın bir şeyi yok. Yalnız, kan lazımmış, lakin bulmak çok zor.

Garip gözünün yaşını siler, ayak parmaklarının üzerinden biraz yükselerek aklına gelen ilk düşüncesini söyler;

- Ben versem olmaz mı muhtar emmi? Artık büyüdüm, bak boyuma.

 Muhtar düşünür taşınır, başka çıkar yol bulamayınca Garibi alıp doktorun yanına girer ve onun kan verebileceğini söyleyip kan alınmasını ister. Bunun üzerine tahliller yapılır ve kanın birbirini tutması ile hemen kan alma işlemine başlanır.

Garip anasının bulunduğu odaya girer; anası baygın halde gözleri kapalı, hiçbir şeyden habersiz yatmaktadır.

Görevliler hemen hazırlıkları yapar, kan verilmeye başlanır. Damarlarından kan ılık ılık çekilirken, içinden bir şeyler kopmaktadır Garip’in sanki nefesinin daraldığını ve gözlerinin kararır gibi olduğunu hisseder. Fakat zayıf durulacak an değildir. Daha bir güçlü ve dik olmak gerek. Varsın nefesi daralsın, kollarının gücü azalsın. Anası ayağa kalksın da. Anacığı tek yaşasın da ne olursa olsundu. Aldırmıyordu hiçbir şeye.

Kan nakil işi  tamamlandıktan sonra Garip dışarı çıkarılır. Anası odada tedavi edilmek için bir süre daha yatacaktır.

Kendisine işlemin bittiği ve tedavinin devam edeceği söylenerek iki gün sonra anasını görmeye gelmesi istenir.

 Garip istemeye istemeye köye döner…

Köyün girişinde, seten (soku) taşının yanındaki dut ağacının altında onu Elifkız beklemektedir. Üzgün ses tonuyla anasını sorar;

-Nasıl oldu anan Garip? İyileşecek emi Nuriya ana?

Garip çok sevinir Elifkızı görünce. Sınıfta en değer verdiği arkadaşıdır o. Kendisini bir tek o anlamakta bazen dert bazen sır yoldaşı olmaktadır. Gözlerinin içine bakar ve başlar anlatmaya anasının durumunu;

- İyi, çok şükür anam. Doktorlar kan aldı benden, anama verdiler. İki güne taburcu olur dediler.  Beni karşılamaya geldiğine de çok sevindim Elifkız.

Yan yana virane evlerinin bahçesine doğru yürüdüler. Bakımsız bahçedeki en yaşlı zeytin ağacının gölgesine oturup, kasabada yaşadıklarını daha ayrıntılı anlattı. “Süt Teknesi” ineği sual etti Elifkız’a Garip; kendileri yokken yemini ve suyunu verip vermediklerini de sordu. Hep iyi şeyler duyunca rahatlayan Garip dinlenmek için arkadaşından izin istedi. Ve evine girerek kendini uzun bir uykunun kollarına bıraktı.

Boncuk gözlü Elifkız, iki gün boyunca yalnız bırakmadı arkadaşı Garibi; onunla sessiz film oyunu, isim-şehir oyunu ve başka başka oyunlar oynadı, ona dert arkadaşı olmaya çalıştı.

Kısacık iki gün, iki ay kadar uzun geldi Garibe, günleri iple çekti adeta.

Üçüncü günün şafağında köyden ayrılan Garip, kasabaya yine kağnı ile gitti. Uzun yolculuk sonunda soğuk, beton duvarlar görünmüştü; hastaneye koşarcasına girdi. Anasının odasının kapısındaydı bir solukta. Hemşire anasıyla görüşebileceğini söyleyip onu içeri aldı. Heyecanla odaya girdi ve anasını yatakta doğrulmuş, yastığa dayanmış gördü. Hemen yanına gidip ellerini öptü, öptü, öptü…

Mutluluktan, gözyaşları birbirine karışan ana-oğul sarmaş dolaş oldular. Hastane odasının diğer hastaları bu tabloya yaşlı gözlerle eşlik ettiler. Kendi hastalıklarını unutmuşlardı. Bu tarifsiz tablo günlerce hastane koridorlarında konuşuldu durdu.

Günün sonunda hastaneden taburcu edildi Nuriye ana. Kağnıya bindiler mutlu ve umutlu ana-oğul. Garip anasına sımsıkı sarıldı. “Bizi bir daha ayırma Allah’ım!” dercesine.

Abidin dayının emektar kağnısıyla köye doğru, ahşap tekerleklerin gıcırtılı sesleriyle ağır ağır yol alan tek yürek olmuş bu iki sevgi abidesi ufkun sonunda gözden kayboldular.

 

1981

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*