BİR TÖRE ROMANI GÖK ORDA

“Töremizde Hunların birbiriyle kavga etmesi yoktur. Tanrı korusun, kızgınlıkla kavgada kılıcını kınından bir dirsek boyu sıyırsan cezası ölümdür, bilmez misin?

BİR TÖRE ROMANI: GÖK ORDA

İsmail Kılınç

 

Roman, kurmaca esasına dayanan bir edebi türdür. Namık Kemal’in tanımıyla “Güzeran etmemişse güzeranı imkân dâhilinde olan…” bür tür olarak romanın birçok alt türü bulunmaktadır. Modern çağda yaşanan gelişmeler, özellikle Avrupa’da skolâstik düşüncenin yok oluşunun getirdiği araştırma-sorgulama eğilimleri en başta hür düşünmenin yolunu açmıştır. Bu noktada yine Avrupa’da yaşanan ve tüm dünyayı etkileyen Fransız İhtilali, bir tür olarak tarihî romanın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Özellikle mensubiyet bilincinin getirdiği tarih merakı romanlara sirayet etmiş, milliyetçilik akımının etkisiyle bir bilim olarak tarih ve bir sanat olarak roman, ortak paydada buluşmuştur. Tarih, İlhan Tekeli’nin tanımıyla “kolektif bilinçaltı”nı oluşturan bir varoluş biçimidir. (Tekeli, 1998: 117) Bu noktada insanoğlunun tarihi, talihini kurgulamaktaki şifreleri içerisinde barındırır.

Tarihi roman, “…başlangıç ve sonucu geçmiş zaman içerisinde gerçekleşmiş olan hadiselerin, devirlerin ve bu devirlerde yaşamış olan insanların hikâyelerinin edebî ölçüler içerisinde yeniden inşa edilmesidir.” (Argunşah, 2002: 17-27) Tarihî romanın ilk örneği Avrupa’da Walter Scott’la ülkemizde ise Namık Kemal’le verilmiştir. Tarihi roman yazmak, bir tarih öğretimi süreci değildir. Yazarlar genelde tarihî bir gerçekliği yeniden kurgulayarak millî duygulara atıfta bulunurlar. Yani tarihî romanlar için tarih kaynakları bir referanstır ancak işin özünde bulunan kurgu, yazarın kalemiyle şekle bürünmüş bir sanat gerçekliğidir. 19. yy. da hayatımıza giren roman türü, bizim zaten kadim geleneğimizden getirdiğimiz destani, masal, halk hikâyesi ve menkıbe gibi türlerin modern temsilcisidir. Zaten tarihi zengin, tecrübesi çok bir millet olarak tarih anlatımında kurgusal bir yönümüz vardır. Roman, bunun daha da sistemli hale gelmesini sağlamıştır.

Türk edebiyatında birçok tarihi romandan bahsetmek mümkündür. Bazı yazarların tarihi gerçekliği saptırmaları, bazılarının romanı tam anlamıyla bir “tarih kaynağı” gibi görmeleri zaman zaman tartışılan meselelerdir. Bir edebiyat bilimcisi, tarihi romanda tarihin milli ve manevi duygular açısından deforme edilmemesine ve kurgusu ile dilinin güçlü olmasına bakar. Zaten bakılan bu nitelikler, tarihi romanın kalıcılığının olmazsa olmaz şartıdır.

Bugünkü yazımıza konu olan “Gök Orda” romanı Ali Koyuncu’nun kaleminden ve Ötüken Neşriyat’tan 2018’de çıkmıştır. Eserin yazarı emekli bir albaydır. Ali Koyuncu, Türk Silahlı Kuvetleri’nde çeşitli kademelerde görevler almış, özellikle “savaş sanatı” noktasında eserde heyecan uyandıran savaş sahneleri kurgulamıştır.

Gök Orda” romanı, Asya Hun İmparatorluğu’nun Çin ile olan mücadelesinden bir kesit niteliğindedir. Yazar bu romanı kaleme alırken tarihi kaynak olarak Çin Haneden Yıllıkları’ndan (Shih Chi ve Han Shu) yararlanmıştır. Esere isim veren Gök Orda ise Büyük Hun İmparatorluğu’nun gizli casus teşkilatının adıdır. Zaten eser, esas itibarıyla Hem Büyük Hun hem de Çin İmparatorluklarının casusluk teşkilatları arasında geçen mücadele üzerine kuruludur.

Bir romanı oluşturan yapı ve muhteva unsurlarıdır. Bu yazı da “Gök Orda”nın baştan sona bir tahlili niteliğinde değildir. Her kitap analizi içerisinde bir öznellik barındırır. Bir okuyucunun dikkatinden kaçmayacak ve romana güç katan taraflardan biri Türk töresine dair verilen bilgileridir. Töre, bir milletin benimsediği yerleşmiş davranış, yaşama biçimleri, kurallar, gelenek-görenekler, ortaklaşa alışkanlıklar ve tutulan yollar bütünüdür. Bu tanımın ötesinde Türkler için töre, uğruna can verilecek kadar kutsal bir yapıdır. Töre Türk milletinin fıtratıdır. Töresinden vazgeçen veya onu değersiz sayan bir Türk topluluğu mensubiytet bilincini de kaybetmiş demektir. “Türk” sözcüğünün de töresine bağlı millet (törüg/törük) anlamına geldiğini söyleyen kaynaklar mevcuttur. İşte Gök Orda romanının yazarı da Türk töresindeki kutsallığı bu romanına taşımış, tarihten aldığı asil millet olma bulgularını geleceğe taşıma gayesi gütmüştür.

Gök Orda, töreyi Büyük Hun İmparatoru Tanrıkut Kutluğ’un ağzından şu cümlelerle özetler: “Şanyünün, beylerin, tiginlerin, Tarkanların buyrukları bilgece olsun, yarar olsun, iyi olsun! Yararsız buyruk, kişioğlunu töreden soğutur. Töreden uzaklaşan budun il tutamaz. Tutsa da dirlik bulamaz. Budun töreyle yaşar. Töre yok olursa il yok olur, il yok olursa budun köle olur.”(s.19) İmparatorun bu ve benzeri söylemleri esasında Göktürk Abideleri’nden de esinlenildiğini göstermektedir. Nitekim Büyük Hun İmparatorluğu tarihin gizemli sayfalarından biridir. Çin kaynakları dışından detaylı bilgilere ulaşmak mümkün değildir. o yüzden olsa gerek yazar, Göktürk Abideleri’nden bazı cümleleri, eserinde uyarlamıştır. Büyük Hun töresi ile ilgili eserde yer alan güzel örnekler şunlardır:

*”Hunlar, elçiyi öldürmezler, hapsetmezler ve kovmazlardı. Ancak karışıklık çıkaran ve elçilik töresine aykırı davranan ya da küstahlık edenleri alıkoyarlardı.” (s.23).

*”İl işlerini gizli tutmak; Hunun, beylik, tiginlik, şanyülük töresindendi.” (s.32).

*“Bir Hun, yaşamayı ve ölmeyi anasından, savaşmayı babasından öğrenirdi.” (s.55).

*”Hun’u Hun yapan onun kendine has karakteridir. O, bu karakterini nesilden nesile aktarıla aktarılagelen adet ve inançlardan alır. İşte bu âdet ve inançları yaşatanlar, onların anneleri ve büyük anneleridir. Eli silah tutana kadar her Hun, anasının elinde bir hamur gibi yoğrulup o bir türlü yok edilemeyen Hun karakterine bürünür.” (s.55).

* “Etlerin büyük bölümü sadece tuzlanarak kurutulurdu, bir kısmı ise becerikli Hun kadın ve kızları tarafından toplanan kokulu otların kurutulup öğütülmesiyle oluşturulan acı ot ile kurutulurdu.” (s.57).

* “Uğraşta öleni arkada bırakmamak töredendi.” (s. 69).              

* “Töremizde Hunların birbiriyle kavga etmesi yoktur. Tanrı korusun, kızgınlıkla kavgada kılıcını kınından bir dirsek boyu sıyırsan cezası ölümdür, bilmez misin? Töremiz budur.

* “Kutluğ Şanyü, sıradan bir Hun gibi yaşardı. Bu yüzden de herkes tarafından çok sevilirdi. (…) İlin işleriyle meşgul olmadığı zamanlar, koyunlarını atlarını güder, avlanır, erkeklere mahsus işler yapardı.” (s.83).

* “ Atam şanyü uçmağa varmıştır. İçim tiginin (şehzade ağabeyimin) kendini bilemeyecek kadar hasta olduğu haberi gelmiştir. Ancak; burada olanlar ile Hun Budun ve bize baş eğenler bilmelidir ki, töremiz üzere nefes aldığı sürece göğe yükseltilecek şanyü, içim (ağabeyim) Huluku Tigin’dir.” (s.101).

* “Töreye göre kin ve nefret gütmek; Hunlar için kabul edilemez aşağılık ve bayağı kişilere has bir davranış olarak görülür, kin ve nefretle hareket eden kişiye itibar edilmez ve o kişi toplumdan dışlanırdı.” (s. 107).

* “ Hunlarda insan ruhunun Gök Tanrı tarafından verildiği ve ruhun kanla ilişkili olduğu düşünülürdü. Bu nedenle soylu ve onurlu insanlar hakkında verilen idam kararları kan dökerek değil boğularak yerine getirilirdi. Soysuz, bayağı ve onursuz kişiler oklanarak veya başı kesilerek öldürülürdü.” (s. 164).

* “Şanyü kendisine bağlı boylara, kabilelere ve devletlere metbu-tabi ilişkisini hatırlatmak ve perçinlemek üzere birer ok gönderirdi. Bu uygulamaya ‘okumak’, oku götürene ‘okuyucu’ ve gönderilen ok ve onunla birlikte gönderilen diğer eşya ve hediyelere de ‘okuntu’ denirdi.” (s.188).

* “Hunlarda kızlar, hatunlar, erler, bahadırlar bir arada yaşarlar birbirlerine asla kötü gözle bakmazlardı. Hunun töresinde, görgüsünde bir erin bir hatun kişiye bu gözle bakması affedilmez bir suç ve çok aşağılık bir iş olarak görülür, o erin obada, boyda, budunda barınabilmesi söz konusu bile olmazdı.” (s. 231).

* “Hunu Hun yapan, büyük bozkırda yaşamış, düşüncesinde ve yüreğinde hiçbir kötülük olmayan ulu atalarımızın koyduğu güzel töremizdir.” (s.268).

* “Alplık karın deşmekle değil karın doyurmakla, döş delmekle değil yürek yüceliğiyle baş kesmekle değil ağır başlılıkladır. Alp olmak sözle değil, özle, gözle değil tözledir (ruhladır).” (s.291).

* “Hun oğluyuz. Gizli kapaklı, pis işleri sevmeyiz. Düşmanlığımız bile böyledir. İsteriz ki düşmanımız dikilsin karşımıza, gözlerimizin içine baksın, döş döşe gelip vuruşalım. Bizim için birini sırtından vurmak utançtır, alçakça bir iştir.” (s. 323).

Gök Orda romanında Türk töresine dair sadece bir seçki olarak sunabileceğimiz bu alıntılar, kökleri sağlam bir milletin geleceğini kurgularken hatırlaması gerekenleri özetler niteliktedir. Zaten tarihi romanlarda asıl mesele tarih aktarımının ötesinde geleceğe ruh katmaktır. Gök Orda, Hüseyin Nihâl Atsız’ın Göktürk tarihinden esinlenerek yazdığı “Bozkurtlar” romanıyla benzer özellikler göstermektedir.  Kuşku yok ki her iki romanın da ortak değeri “töreye bağlılık”tır. Törenin keskin kuralları, bir milletin kaliteli bir fıtrata sahip olmasını sağlamaktadır.

Gök Orda, kurgusallığının ötesinde bazı eski Türkçe kelimelere yer vermesi ve okuyucuyu heyecanlandıran savaş sahneleriyle de ayrıca değerli bir eserdir. Az bilinen bir tarihin devlet geleneği, sosyokültürel yaşamı, sadakat duygusu, mensubiyet bilinci gibi konular üzerine kurgulanması, okuyucuların milli duygularında hassasiyet oluşturacaktır. Özellikle lise ve üniversite çağındaki gençlerin bu romanı okuyarak günümüze yorumlamaları, arzu edilen bir durumdur. Gök Orda, bir askerin elinden çıkması açısından da ayrıca değerlidir. Ali Koyuncu’nun yeni eserler kaleme alması ümidiyle…

İyi okumalar!

 

 

KAYNAKÇA

Ali Koyuncu, Gök Orda, Ötüken, 2018, İstanbul.

Hülya Argunşah, “Tarihî Romanda Postmodern Arayışlar”, İlmi Araştırmalar, S.14, Güz 2002, s.17-27.

İlhan Tekeli, Tarihyazımı Üzerine Düşünmek, Dost Kitabevi, Ankara, 1998, s.117.

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*