BİR II. ABDÜLHAMİD ROMANI : BİR ANLIK GECİKME VE İSTANBUL’DAN MANZARALAR

Ercan Köksal "Bir Anlık Gecikme" romanını inceledi: Tarihler 1905 yılını gösterdiğinde Ermeni Komitacıların Belçikalı bir anarşiste yaptırdığı suikast girişimiyle dünya çalkalanır.

BİR II. ABDÜLHAMİD ROMANI : BİR ANLIK GECİKME VE İSTANBUL’DAN MANZARALAR

Ercan KÖKSAL

 

Roman, tarihî olayları daha geniş kitlelere anlatmada en çok tercih edilen yöntemlerden biridir. Toplumun büyük bir kesiminin tarihi kaynağından öğrenmek yerine tiyatro, sinema ya da edebi eserlerden öğrenme konusunda daha istekli olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak sanatçıların neden böyle bir yönteme başvurduğunu daha iyi anlayabiliriz. Fakat bu yöntemi tercih eden sanatçının hiç değilse anlatmaya çalıştığı dönemi ya da kişiyi az çok bilmesinde fayda vardır. Aksi takdirde okura sunulan eksik ve yanlış bilgiler, toplumun yanlış bir tarih bilgisine sahip olmasına sebep olacağı gibi, toplumsal tarihî hafızanın da zarar görmesine sebep olacaktır.

Roman, her ne kadar bilimsel bir tür olmaktan ziyade edebi bir tür olsa da, tarihî olayları ve şahsiyetleri anlatırken olabildiğince gerçekleri çarpıtmamak, bir edebî format içerisinde doğruları aktarabilmek önemli… Bu anlamda Reha Çamuroğlu yazmış olduğu; İsmail, Selahaddin El Kürdi, Son Yeniçeri, Nazar, Kalem Efendisi gibi romanlarıyla toplumun tarih bilincinin şekillenmesinde önemli bir katkı sağlıyor. Bunda da yazarın her şeyden önce Tarih eğitimi almış olmasının büyük etkisi olsa gerek.

19. Yüzyılın son çeyreğinden başlayıp 20.yüzyıla dek uzanan ve tarihin dönüm noktası olarak kabul edilen Sultan II. Abdülhamid dönemi Türkiye’de ve dünyada en çok tartışılan, üzerinde en çok yazılan ve araştırmalar yapılan dönemlerden biridir. Bunda şüphesiz II. Abdülhamid’in Osmanlı ve dünya siyaseti üzerindeki etkisinin yanı sıra devletin temellerinin çatırdamaya denk gelen bir döneminde padişahlık yapmış olmasının da etkisi vardır. Öte yandan padişahlık yaptığı dönemde uygulamış olduğu iç ve dış siyaset anlayışı onun birçok düşman kazanmasına da zemin hazırlamıştır. Özellikle de Yeni Osmanlılar (Jön Türkler) olarak tanımlanan ve daha sonraki yıllarda İttihat ve Terakki Partisi’nin temelini oluşturan grubun ve Osmanlı topraklarında yaşayan gayr-i Müslimlerin – özellikle de Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler- padişahı tahttan indirebilmek için birçok çareye başvurduğu bilinmektedir. Öyle ki, bu çareler arasında onu öldürmek bile vardır.

Bir Anlık Gecikme

Tarihler 1905 yılını gösterdiğinde Ermeni Komitacıların Belçikalı bir anarşiste yaptırdığı suikast girişimiyle dünya çalkalanır. Bir Cuma namazı çıkışı hesap edilerek hazırlanan saatli bomba, sultanın her zamankinden yalnızca birkaç saniye geç çıkması sebebiyle erken patlar ve padişah bu suikasttan da sağ olarak kurtulur. Osmanlı’da geniş yankı uyandıran bu suikast öyle ki Servet-i Fünun döneminin önemli şairi Tevfik Fikret’i bile heyecanlandırmış, girişimin başarısız olması sebebiyle Bir Lahza-i Teahhür adını taşıyan şiirin şu dizelerini söyletmiştir:

“Ey şanlı avcı, damını beyhude kurmadın;

Attın… Fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!”

Reha Çamuroğlu,  o dönem hafızalara kazınmış bu önemli hadiseyi 2005 yılında “Bir Anlık Gecikme” adıyla yayımladığı romanına konu edinmiştir. Giriş cümlemizde bahsettiğimiz üzere Çamuroğlu, bu önemli hadiseyi her ne kadar edebî bir tür olan romanın diliyle anlatmaya çalışsa da tarihsel gerçeklerden uzak düşmemiş, olayı mümkün olduğunca gerçeğe uygun olarak dile getirmeye çalışmıştır. Romanın bu yönüyle ayrıca dikkate değer olduğu kanaatindeyiz.

Bir Anlık Gecikme, Sultan II. Abdülhamid’e düzenlenen suikastı tarihî gerçeklere uygun olarak anlatıyor olmasının yanı sıra dönemin diğer olaylarını, gayr-i Müslim tebaanın durumunu, Osmanlı Müslüman tebaası ve gayr-i Müslim tebaa ilişkisi, İstanbul’un  sosyo – ekonomik yapısı gibi birçok durum hakkında da bilgiler sunuyor. Öte yandan 1900’lerin başından itibaren İstanbul’un durumuyla ilgili olarak da geniş bilgilere ulaşmak mümkün.

Biz bu makalemizde Reha Çamuroğlu’nun dönem İstanbul’uyla ilgili vermiş olduğu bilgilere değinmeye çalışacağız.

İstanbul – Brüksel ve Charles Jorris

Sultana düzenlenen suikastın baş şüphelisi ve romanın başkahramanı Belçikalı Anarşist Charles Jorris’in roman boyunca süren gözlemlerine ve yorumlarına dayanarak İstanbul hakkında birçok önemli bilgiye sahip olabilmek mümkün. Jorris, yapmış olduğu gözlemlerinde ve yorumlarında alabildiğine oryantalist bir bakış açısına sahip olmakla beraber her fırsatta zorunlu olarak bulunduğu İstanbul ile Brüksel arasında kıyaslamalara gidiyor ve bu yolla İstanbul’un, Brüksel’den oldukça geri olduğunu söylüyor. Bunu bazen İstanbul’un kafelerinden yola çıkarak, bazen de farklı açık mekânlar üzerinden deniyor.

 

Örneğin, Pera’da sürekli olarak gitmiş olduğu bir cafeyle ilgili şu ifadeleri kullanıyor:

İstanbul’da Brüksel’in anarşist cafe’lerine mutlaka Sütçü Toma’nın yerinden daha fazla benzeyen yerler vardı. Ama Charles buraları sevmemişti. Brüksel’de peş parasız, donsuzların bile gittiği bu yerler, İstanbul’da yüksek sınıfların mekânlarıydı ve Charles onlardan nefret ederdi. (Çamuroğlu, 2005: 7)

Jorris’in bu ifadelerini yalnızca onun düşünceleri olarak almak pek de mümkün olmasa gerek. Zira onun bu ifadelerinden dönem İstanbul’unda yaşayan ve Pera’nın ışıltılı mekanlarını kendilerine uğrak yeri seçen Osmanlı - Müslüman tebaasının da  fikrî ve ekonomik yapısıyla ilgili önemli bulgulara ulaşmak mümkün. Yaşayış ve düşünüş itibariyle mümkün olduğunca Avrupalıya benzemeye çalışan Osmanlı zengin tebaası, bu uğurda onların uğrak yeri olarak seçtiği mekânlardan da uzak durmamaktadır. Üstelik, bu taklit seçiçi bir taklit değil, basit gelişi güzel bir taklit anlayışından ibarettir. Bu taklidin de yalnızca bir amacı vardır. İtibar kazanmak…

Sütçü Toma’da itibar kazanmak için haftada üç kez birer kazandibi yemek ve kazandibinin ücreti kadar bir bahşişi beyaz tabağa bırakmak yetiyor da artıyordu bile. (Çamuroğlu, 2005s.7)

Jorris’in kıyaslamaları yalnızca kapalı mekânlarla sınırlı değildir. Açık mekânlar ve muhitlerle ilgili de oldukça geniş tasvirlerde bulunur. Bu anlamda en keskin kıyaslamayı Haliç’in iki farklı yakasında bulunan Galata ve Eminönü üzerinden yapar. Bir tarafı zenginliğin ve şatafatın mekânıyken öte yakası fakirlik ve sefaletin mekânıdır. Öyle ki, farklılık yalnızca mekânsal olmaktan öte zihniyet ve hayata bakış olarak da keskin ayrımlara sahiptir. Hatta fakirlik ve sefaletle özdeşleştirdiği Eminönü tarafında çay içilen bardağın bile ince belli olarak tarih ediliyor olmasını erotik bir çağrışım olarak değerlendirir ve bu anlayışın da yine bu mekânla özdeş olduğunu düşünür. Jorris, her ne kadar bu İstanbul’a alıştığını düşünse de bu farklılıklar sebebiyle bir anda yabancılaşabilmektedir.

Haliç’in koyu mavi sularına bakarak simidiyle bolca Ocak soğuğu yedi ve çayını yudumladı. Çay bardaklarının dahi erotik bir çağrışımla “ince belli” diye adlandırıldığı tuhaf bir mekânda hissetti kendisini birdenbire. Neredeyse dört yıldır yaşadığı ve hatta sevdiğini düşündüğü bu şehre zaman zaman bir anda yabancılaşabildiğini, onu aniden yadırgadığını gayet iyi biliyordu.  (Çamuroğlu, 2005: 20)

Jorris’in Eminönü ve bu mekânda fakirlik ve sefalet içinde yaşayan insanlarla ilgili gözlemleri dikkate değerdir. İstanbul’da bir yabancı olarak bulunan kahraman bu mekânı ve insanları kendi memletiyle kıyaslar. Onların bu hallerine bakarak Belçikalı işçileri hatırlar. Ama yine de burası Belçikalı işçilerin mekânından daha karmaşık ve kargaşa içindedir.

İlk gözüne çarpan her zaman istisnasız diz boyu fakirlik ve sefalet olurdu ve bu yakada. Durmadan bir şeyler satmaya çalışan çocuklar, dilenciler, sürüler halinde ekmek ya da akciğerden oluşan tayınlarını bekleyen sokak köpekleri, tuhaf giysili, adeta çapaçullara sarınmış din adamları, yaz – kış yarı çıplak seyyar satıcılar. Haliç’in sularına sallandırdıkları oltalarıyla günlük lokmalarını denizden çıkarmaya çalışan insanlar. Belçika’nın işçi mahallelerine benzeyen, ama onlardan, çok daha kargaşa içinde bir ortam. (Çamuroğlu, 2005: 21)

Kahramanın İstanbul’un iki yakası olarak tarif ettiği Galata ve Eminönü yalnızca ekonomik ve yaşayış olarak değil, eğitim seviyeleri bakımından da büyük farklılıklar taşımaktadır. Öyle ki, Avrupalı birisi Pera’da hiç yabancılık çekmeden insanlarla rahatlıkla iletişim kurabilirken bunun Eminönü tarafında olabilmesi mümkün değildir. Bu farklılığı Jorris şu sözlerle ifade eder:

Bu adamlar Fransızca bilmiyorlar, ben de onlarla konuşacak kadar Türkçe bilmiyorum. Pera’da anlaşabiliyorum, ama burada hayır. Pera’da anlaşabildiklerimle paylaşıyorum, onlardan biri oluyorum; Belçika’daki Jorris’e dönmüyorum, belki de Anna karşısında bu nedenle bu kadar çaresizim. O benim buradaki tek köküm. ( Çamuroğlu, 2005:22)

Jorris Pera’nın dışına çıkıp Eminönü tarafında yaşayan insanları gördüğünde onlarda bir şeyi daha fark eder. Pera tarafında Sultan II.Abdülhamid’e karşı ciddi muhalefet varken, aksine bu tarafta herkes padişaha büyük bir muhabbet beslemektedir. Onların padişaha duyduğu muhabbet Jorris’i rahatsız eder ve şu ifadeleri kullanır:

“Benzemeyen tuhaf bir memnuniyet hali,” dedi kendi kendine. Kaç kez görmüştü bu aynı insanların sokakları doldurup “Padişahım çok yaşa!” diye bağırdıklarını. “Bizim işçi mahallelerinde böyle bağıran biri çok yaşayamaz oysa,” diye düşünürdü hep. (Çamuroğlu: 2005: 21)

İstanbul ve Hamallar

Reha Çamuroğlu’nun önemli romanı Bir Anlık Gecikme’de İstanbul’daki çeşitli mesleklerle ilgili önemli bilgilere rastlamak mümkündür. Örneğin, Kayıkçıların Çankırılı, Kâğıtçıların Aksekili olması İstanbul’da bu gibi diğer meslek dallarında da benzer loncaların varlığını göstermektedir. Ancak hususiyetle hamallık kültürüyle ilgili oldukça dikkate değer bilgilere rastlanmaktadır.

“İstanbul’un hamalları âlem içinde bir âlem, ahali içinde bir ahaliydi. İstanbul’da hamal olmak bir tür ayrıcalıktı. Öyle sırtına güvenen, “İş bulamadım bari hamal olayım” deyip hamal olamazdı. Bir kere hamal olma ayrıcalığı, doğuştan gelen bir özellikle birleşmiş olmalıydı. Bu, Kürt olmaktı. Yani önce Kürt olurdunuz, sonra da eğer isterseniz ve lonca sizi kabul ederse hamal olurdunuz. Böylece doğuştan özellikler, işin doğrusu, başka loncalarda da aranırdı elbette. Sandalcı olmak için Çankırılı olmak, simitçi olmak için bilmem nereli, kâğıtçı olmak için Aksekili olmak gibi pek çok inceliği vardı loncaların” (Çamuroğlu, 2005:70).

“Roman, hamalların kendi iç örgütlenmesi kadar diğer mesleklere sahip lonca ve birlikler hakkında da bilgi sağlıyor olması dönemi anlayabilme bağlamında önemlidir. Diğer önemli bir nokta, romanda İstanbul’da yaşayan hamalların 1895 yılında Ermeniler ile Müslümanlar arasında çıkan çatışmanın bastırılmasında rol oynadıklarını belirtmesidir. Romanda hamalların lideri olan Zaro Ağa’nın yaşadığı dönemde devletin üst düzey yetkilileriyle olan ilişkisi ise hamal loncalarının gücü ve rolünü göstermesi bağlamında değerlidir. (Kolukırık – Oğuz, 7 (2) 2008: 300)

“1905 yılında hamallar ağası bir efsaneydi. Onun gözleri sekiz padişahı görmüştü. Onun kerameti, bırakın herhangi bir başka neden aramayı, yüz otuz bir yaşına kadar yaşamış olmasıyla dahi açıklanabilirdi. Doksan yaşından sonra çocuk sahibi olmaktan daha büyük keramete ihtiyaç mı olurdu?...“Nasılsınız pederim?” dedi paşa, “Hamd olsun paşam” dedi ağa, “Yüce Rabbim hala rızkımızı kesmemiştir. Odaya geçildi. Tek tek haller hatırlar soruldu… Söze, Hamallar Locası’nı överek başladı. Zaro ağanın kerameti ile devam etti… Dışarıdan birisi bu sahneyi izlese Necip Paşa’yı asker, hamalları da eski silah arkadaşları zannedebilirdi. Sonra sözü Zaro Ağa aldı, padişah efendimizin büyüklüğünden, Necip Paşa hazretlerinin devlete lüzumundan, ama hamal resimlerinin (hamalların verdikleri bir tür vergi) biraz yüksek olduğundan, bekâr odalarının bakımsız olduğundan ve loncanın bunlara bakım yaptırmaya gücünün olmadığından bahsetti. Bütün bunlara rağmen, hamalların her zaman din ve devlet için fedakarlığa ne zaman istenirse yine hazır olduklarını belirtti” (Çamuroğlu,2005:71).

Osmanlı’da hamallar arasında yerleşik bir anlayış ve racon olduğunu da yine roman sayesinde öğreniyoruz. Örneğin bir kavga durumunda zabitlerin ve hamalların yaklaşımları oldukça dikkate değerdir.

Hamalların kendi aralarında bir patırtı çıkması ise tam bir felaketti. İlgili karakol zabıtaları bu durumda kenardan seyretmeyi tercih eder, genç zabıtalar bir yandan inen kalkan sopa ve patlayan kafalara, bir yandan da seyreden amirlerine şaşkınlıkla bakarlardı. Zaten gördükleri ilk kavgadan sonra belde devlet tabancası taşımanın hamal zümresi kavgasında bir imtiyaz teşkil etmediğini, aptal değillerse hemen anlarlardı. Kavga sonunda sadece kafalar patlamış, kol ve bacaklar kırılmışsa mesele büyümezdi. Loca kendi hallederdi. Yok eğer cinayet varsa katili lonca bulur, kendi eliyle götürür, karakolun “baş efendisi”ne teslim eder, devletin hukukunu çiğnemezdi. (Çamuroğlu: 2005:71)

Yine hamallar ağası Zaro Ağa ve bir Osmanlı Paşa’sının karşı karşıya gelmesiyle ilgili ifadelere bakmak yerinde olacaktır.

Zaro Ağa, sanki yüz otuz bir yaşında değilmiş gibi, hanın dış kapısının hemen içinde karşıladı onları ve paşanın elini öpmek için bir hamle yaptı. Paşa hazırlıklıydı, eğer boş bulunsa ve o el öpülseydi bir daha değil buralara gelmek, Eminönü’nden geçmek bile hayırlara vesile olmazdı. Ama paşa atikti ve ağanın elini öpmek için bir karşı hamle yaptı. Bu jeste jest ile karşılık vermekten başka bir şey değildi.  Herkes Zaro Ağa’nın buna izin vermeyeceğini biliyordu. (Çamuroğlu: 2005: 72)

Sonuç

Bir Anlık Gecikme, Reha Çamuroğlu’nun Sultan II. Abdülhamid’e karşı düzenlenmiş ve bir döneme damgasını vurmuş önemli suikast girişimini konu almasının dışında İstanbul’un çeşitli sosyo – kültürel ve ekonomik yapısına dair kaynak bilgiler sunuyor olması dolayısıyla da önemli bir yere sahiptir. Bu açıdan yazarın bu eseri Osmanlı dönemi sosyal, siyasi, ekonomik yapılarıyla ilgili araştırmalar yapacak olan araştırmacılar için önemli bir kaynak eser niteliği taşımaktadır.

 

 

 

Kaynakça:

Kolukırık, Suat – Oğuz, Zekavet Nuran (2008). “Formel ve Enformel Emek Biçimi Olarak Hamallar: Isparta Örneği”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 7(2), s. 297 - 312

Çamuroğlu, Reha (2005). Bir Anlık Gecikme, Everest Yayınları, İstanbul.

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*