BARIŞ'IN MASALI

Birgül Yangın Aslanoğlu, Barış Manço için yazdı: “Dünya insanı” ödülünü boynunda taşıyan Şövalye Barış, “…gerici değil, gelenekçi, tutucu değil muhafazakâr, nakilci değil akılcı, batıcı değil batılı..

BARIŞ’IN MASALI

Birgül Yangın Aslanoğlu

Anlat süper babaanne, ölümsüz aşkını, ne olur bir kere daha anlat!”, diye başladı mı torunlarım, kalbimde yaşattığım, adımı bir şarkısından aldığım, benim gibi herkesin gönül bahçesine seyahat etmiş Evliya Çelebi’yi anlatmaktan hiç usanmadım. Onlara bu masalı anlatırken, dilerseniz siz de kulak verin bana ve dinleyin şarkılarıyla kendi masalını yazdıran muhteşem kahramanı.

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kuytu bir mahallede, aşı boyalı, ahşap bir evde, bir bebek dünyaya “Gözlerim kurşun gibi ağır ağır açıldı bu sabah/ Merhaba dünya/ Penceremdeki güvercin tahta, masa boş şişeler/ Can dostum Çomar merhaba/ Tatlı komşu, Ayşe Teyze, Emekli Salih Öğretmen/ Hepinize, hepinize merhaba/ Dostlar merhaba!” diyerek gelmiş. Abisine muhalefet olarak bebeğe bir isim verilmiş. Yıllar sonra bir gün, anneleri iki kardeşi alıp gezmeye çıkartmış; sokaklar bayraklarla süslenmiş bir bayram havası estirirken, iki kardeş şaşkınlıkla etrafı gözlemişler. (Sene 1945, İkinci Dünya Savaşı barışla noktalanmış.) Büyük çocuk, annesine sormuş:

“Anne bugün bayram mı?” Annesi:

“ Evet, Savaş, bugün bayram. Bugün Barış’ın bayramı.” Bunu duyan abi, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği bir zamanda doğduğu için kendisine verilen “Savaş” ismine lanet etmiş. Manço ailesi, savaşın içinde barışı özledikleri için çocuklarına “Barış” ismini vermişler. O an Savaş, kardeşi Barış’ı çok kıskanmış ve demiş ki:

“Barış, bana adını ver, sana bütün oyuncaklarımı vereyim.” Bunun üzerine kocaman gözlerini iyice açan Barış: “Cık!” demiş, Türkiye’de Barış ismini ilk kez alan bir çocuk olmanın gururuyla. O günden sonra Barış, ismine sahip çıkmış ve yaşamı boyunca bu ismi, varlığı ile yaşatmış. Öğrencilik yıllarında müzik ve coğrafya dersinden kalan Barış, yıllar sonra Türk müziğinin unutulmaz isimlerinden olmuş. Modern Evliya Çelebi lakabını alacak kadar ülkesini ve dünyayı karış karış dolaşarak fethetmiş. “Barış isyan eyleme/ Yıllar akıp gidiyor.” türküsünü söyleye söyleye, insanlık vazifesini yapmaya başlamış. Çelebi Barış, dilinde türküleriyle, insanların gönül kapılarını aralamış. “Ben bu dünyaya şarkı söylemek için gelmedim, düşüncelerimi aktarmak için geldim.” diyerek ve “Ben tarihi değil, geleneği seviyorum; tarih ölür, gelenek yaşar.” düsturuyla, ayağına çekmiş sarı çizmelerini, uzatmış saçlarını derviş misali, takmış parmaklarına paha biçilmez değerde yüzüklerini; geçmişi gelecekte, geleceği geçmişte yaşatmak ve yaşamak sevdasına düşmüş. İnadına bir mücadeleye girmiş kendi kültüründen utananlara karşı. Pek çok insan, şalvarı atarken bir kenara, çizmeleriyle beraber şalvar giymiş, hiç utanmadan gocunmadan, gururla. Zürafanın düşkünü olup, beyaz giymemiş kış günü. Hastalanınca, nane, limon kabuğu kaynatmış. Bin derde devalarını, uzaklarda değil, yakınında aramış. “Darısı benim başıma” diyerek bol keseden aklını, ona buna dağıtmış,

Şarkılarıyla içimizden birilerini, Selahaddin Eyyubi’yi, dünyalar güzeli Kezban’ı zalım sultanı, komşu kızı Düriye’yi, halakızı Zehra’yı, yanık Osman’ı, Ali’yi, Veli’yi, Sakız Hanım’la Mahur Bey’i, Süleyman’ı, herkes gömlek giyerken ceket giyen Ahmet Bey’i, Binboğa’nın kızını, kızgın fırın Âdem’i, mercimek olan Havva kızını, sarı çizmeli Mehmet Ağa’yı, Gülpembe’yi kısacası bizi bize anlatmış durmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, arkasına dönüp baktığında ne kadar çok yol aldığını görmüş.

“Dünya insanı” ödülünü boynunda taşıyan Şövalye Barış, “…gerici değil, gelenekçi, tutucu değil muhafazakâr, nakilci değil akılcı, batıcı değil batılı”, popçu değil Türk müziği sanatçısı olmuş. Memleketi ile özdeşleşmiş; özüyle, sözüyle, düşünüşüyle, yaşayışıyla, sazıyla Türk olmuş. 7’den 77’ye herkes, uzun saçlı, sarı çizmeli Barış’a kucak açmış. Gözlerinin içinde parlayan sevgi ışığını,  muhabbetle kabul etmişler. Özlemlerini, arzularını dile getiren bu adama gönüllerinin derinliklerinden gelen hitaplarda bulunmuşlar: “Çağdaş Türk Ozanı”, “Son Osmanlı”, “kültür elçisi”, “derviş”, “filozof”, “sosyolog”, “Türkolog”, “tarihçi”, “gözlemci”, “gazeteci”, “antikacı”, “türkücü”, “Türk Rock Müziği’nin duayeni”, “bestekâr”, “seyyah”,” müzik adamı”, “Köroğlu”, “Yunus Emre”, “Dede Korkut”, “şövalye”, “uzun saçlı dev adam”, “Türkiye sentezi”, “çocukların öğretmeni ve Barış Abisi”, “sanatçı”, “sarı çizmeli cumhurbaşkanı” gibi pek çok sıfatı, sevenleri ona layık görmüş.

Barış Çelebi, çok uzaklardaki çekik gözlü, küçük boylu, çalışkan insanları yaklaştırmış milletine. Barış’ın estirdiği rüzgâr, tüm dünyayı etkisi altına almış. Japon cumhurbaşkanına, Türk bayrağını sallatmış coşkuyla. Fransız televizyon kanalına çıkınca, Türkleri barbar olarak niteleyen televizyon programcısına, “anahtar” şarkısındaki şifrelerle “ Biz Türkler, ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına şairlerimizin, düşünürlerimizin, bilim adamalarımızın fotoğraflarını bastık. Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş adamlarının fotoğraflarını basmışsınız!”diyecek kadar hazır cevap ve cesur biri olmuş. Ülkesini, dünyaya, dünyayı ülkemize taşımış modern Evliya Çelebi.

Sütünü içen, ıspanağını yiyen, dişlerini fırçalayan, arabanın arka koltuğunda oturan ve bir milletin geleceği olan çocukları ciddiye almış. Onlara, “Adam Olacak Çocuk” gözüyle yaklaşmış. İkinci baharını yaşayanlara, kahvaltı sofrasında gençliklerini ikram etmiş.

“Dünyada öğrenilmesi gereken ilk dil, tatlı dildir.”diyen Barış, bu dili hayatı boyunca kullanmış. Dünya vazifesini, şarkılarındaki mesajlarıyla, insan ilişkileriyle ve örnek yaşamıyla yerine getirmiş. Kemençeyi, sazı, udu, kanunu; gitarla, saksafonla, piyano ile barıştırmış, kardeş yapmış onları müziğinde. Sözleriyle birlikte müziğiyle de buram buram Barış Manço ve Anadolu kokmuş.

Ailesi, yıllar önce telli duvaklı kendisine koşan, can yoldaşı Lale Manço, oğulları Doğukan Hazar ve Batıkan Zorbey, pamuk elli ninesi, gül yanaklı anası, pembe beyaz bacısıyla sınırlı kalmamış. Onun zeytin dalı uzatan ellerini, tutan milyonlarca insan, Manço ailesinin fertleri olmuş.

Sevenlerine, üzüntülerini, rahatsızlıklarını aksettirmeyen Barış’ın, ömrünün son baharında olduğunu, kendisinden başka kimse fark edememiş. Hayatının her anının, hakkını vererek yaşayan adam, “Yaz dostum boşa geçen ömre yaşam denir mi?” diyerek, elli altı yıllık bir ömre, sığdırmak istediklerinin yarısını bile sığdıramamış. Topraktan gelen insanın, yine toprağa gideceğini, dünyanın hancı, insanoğlunun garip yolcu olduğunu, Allah’a bir can borcumuzun olduğunu, baki kalan bu kubbede hoş bir seda olduğumuzu, şarkılarında söylerken; Barış’ın yolunun hiç bitmeyeceğini düşünmüş insanlar. “ Hayatta planlanmayan tek şey ölümdür.” dese de kendisi, gerçek sevgilinin yanına gidişini bile hazırlamış. “Bir canım var vereceğim, maldan öte maldan ziyade” diyerek son seyahatine çıkmış Evliya Çelebi. Beğendiği bir yermiş ki bir daha da geri dönmemiş. Giderken de “Merhaba” ile başlayan ve hala bitiremediği bir yarım şarkısını, kendisini dinleyenlere bırakmış. “Tahta masam devrilmiş,/ Can dostum derin uykuda,/ Tatlı komşu, Ayşe Teyze, Emekli Salih Öğretmen/Hepinize, hepinize elveda,/Dostlar elveda,/ Gözlerim, kurşun gibi, ağır ağır kapandı bu gece,/Dostlar elveda!”

Türkiye’nin sentezi, Barış Manço’nun cenazesine katılanlar, anlamışlar ki insanları bir araya getiren, ayrım yapmayan tek şey “Barış” imiş. Rahmet yağan göklere, cenazesinde ıslanan dostlarına, o, “Barış yolun sonunda, yürü demek boşuna, hayat dönüyor dostlar, ben dönmüşüm çok mu?” diyerek ölümünün doğallığını dile getirmiş. Onsuz yaşamaya alışamayanlar, ayrılığın acısına dayanamayanlar çok olmuş. Her geçen gün içlerinin daha çok acıdığını, bir şeylerin eksikliğini hissetmişler. Onun “Bir insan, isminin anılmadığı gün ölür.”sözünü unutturmamak için mücadele etmişler. “Kara sevda” dediklerinin Barış’a olan sevgi olduğunu anlamışlar. “Uçsuz bucaksız bir yolda, yürüyorum tek başıma/ Herkes hakkını helal etsin/ Kalmasın tek bir lokma.” şarkısıyla helallik isteyen Manço’ya, sevenleri, helal etmiş haklarını.

Şehrazat’tan dinlediğiniz Barış’ın masalı burada sona eriyor. Gökten, maalesef üç elma düşmüyor. Bizler, bu dünyada onun kerevetine çıkarken, Barış’ın öbür dünyada muradına ermesi temennisiyle…

Mekânın cennet olsun, kendi masalını şarkılarıyla anlatan adam.

 

Şehrazat’tan düşen gül pembe bir yaprak

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*